Nefs ve Ego Bilinci

Kısa Özet

Sohbette önce Cuma Suresi'ndeki bir kıssadan yola çıkılarak Kur'an kıssalarının tarihsel bilgi değil, her devirde tekrar eden manevi hakikatlere işaret ettiği anlatılıyor. Ardından Hz. Meryem'in saflığı ve Hz. İsa'nın "doğarken konuşması" örneği üzerinden nefsin arınması, egonun (psikolojik benliğin) arzu-korku-beklenti temelli sahte acıları ve sahiplenme duygusu; çocuk kaybı, kıskançlık, hac, elbise, zengin adam gibi örneklerle ayrıntılı biçimde işleniyor. Sohbet, tevhidin kalabalık toplamak değil kişinin kendi içindeki kesret perdesini kaldırıp özündeki birliği idrak etmesi olduğu vurgusuyla ve bir soru-cevap bölümüyle sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kur'an kıssaları tarihsel bilgi değil, her an tekrar eden manevi hakikatlerdir; kişinin bugününe dokunmuyorsa anlaşılmamış demektir.
  • Egonun ürettiği acılar (kıskançlık, kayıp üzüntüsü, reddedilme korkusu) sahtedir; gerçek şefkat bunun ötesindedir.
  • Tevhid, insanları bir araya toplamak değil, kişinin kendi içindeki kesret perdesini kaldırıp özündeki birliği (vahdeti) idrak etmesidir.

Cuma Suresi'ndeki Kıssa ve Kur'an Kıssalarının Bugüne Bakan Yönü

Soru var mı acaba? Evet, evet. Cuma Suresi'nde bir ayette geçen bir hadise var, o hadiseyi hatırlatmak istiyorum. Peygamberimiz Medine'ye hicretin ilk dönemlerinden bir zamanda mescitte cuma hutbesini veriyor. Verirken o sırada, tabii işte bütün Müslümanlar dinliyorlar; o sırada bir kervanın, çok uzun zamandır beklenen, herkesin alacağının vereceğinin olduğu bir kervanın geldiğinin sesi duyuluyor. Geldiğinin sesi duyulunca oradaki cemaattekilerin çok büyük bir çoğunluğu camiyi terk ediyor. Ve Cuma Suresi'nde buna dair bir uyarı geliyor: "Eğer hepiniz terk etmiş olsaydınız büyük bir zarara uğrayacaktınız" mealinde bir şey var.

Tabii Kur'an'da anlatılan her kıssanın, Peygamber'in hayatındaki her olayın aslında insanın kendisine bakan bir yönü var. Kur'an'da hangi kıssanın sizin hayatınıza veya sizin düşünce ve anlayış dünyanıza hitap eden bir tarafı yoksa, o zaman onu anlamamışsınız demektir. Çünkü orada anlatılanlar sadece tarihsel bir vaka değil, sürekli tekrar edile gelen şeylerdir. Bütün kıssalar mana itibariyle sürekli tekrar edilirler. Bugüne yansıyan bir anlamı yoksa, o zaman biz onu anlamamışız demektir. Mutlaka onun kişinin hayatına, sosyal hayata, şu anki varoluşa, alemin işleyişine dair bir anlamı vardır. Ve bugün bizim değerlendireceğimiz, istifade edeceğimiz bir anlamı vardır.

Diyelim ki Adem kıssasını okudunuz. Eğer bunu tarihsel bir olay olarak okuyorsanız, o zaman onu anlamamışsınız demektir. Çünkü Kur'an hiçbir zaman temelde bir tarihsel olayı, tarihî bir bilgi vermek için anlatmaz aslında. Çünkü kâinatta iyi kötü, mana itibariyle her şey sürekli tekrar eder. Yani her zaman Musa var, her zaman Firavunlar vardır, her zaman İsa vardır, her zaman Eyüp Peygamber vardır. Tabii bunlar manası itibariyledir, bunu yanlış anlamamak lazım. Orada işaret edilen bir mana vardır. Onun için mesela Bediüzzaman der: "Bir hadisenin kılıfını, kabuğunu at, manasını al." Yoksa mesele Eyüp Peygamber kaç yaşındaydı, acaba nerede yaşadı, kabri nerededir değil. Onun bize anlattığı şey nedir? Onun bize hatırlattığı şey nedir?

Hz. Meryem ve Hz. İsa Kıssasının Manası: Nefsin Arınması

Diyelim ki işte Meryem İsa'yı doğurmuş. Ne demektir bu? Acaba Hz. Meryem olarak Kur'an'da geçen kişinin bize hitap eden bir manası yok mudur? Nedir mesela? Kendini mescitte Allah'a adıyor ve İsa'yı doğuruyor. İsa ne? Doğarken konuşan biri değil mi? Doğarken tam olan, doğarken hikmetle konuşan birisi. Ve işte bebekliğinde de, orta yaşında da, ileri yaşında da selam olan, selamet olan bir zat.

Peki bu ne anlam taşıyor? Bu şunu ifade ediyor: Ne zaman ki Meryem gibi sen de her türlü dünyevi izlerden, gölgelerden, arzulardan, korkulardan, beklentilerden kurtulursun, o zaman senin içindeki ilahi öz olan İsa konuşmaya başlar. O, doğarken aslında konuşan. Yani ne demek? Onun gelişmesi gerekmiyor. Konuşması için gelişmesi gerekmiyor. O, olduğu haliyle hikmetle, bilgece konuşuyor.

O zaman ne yapacağız? Nefsimizi Hz. Meryem gibi arı, duru, tertemiz hale getireceğiz. O zaman neye dikkat edeceğiz? O zaman işte benim üzerimdeki dünyevi nefsani izler, lekeler nelerdir, bunlar neye işaret ediyor, buna dikkat edeceğiz. Bunlar insanın aşırı bir biçimde odaklandığı arzulardır. Hakan, böyle gelebilirsin. Aşırı arzular, aşırı beklentiler, aşırı ölçüsüz korkulardır ki bunlar insanın o duruluğunu, saflığını bozar.

Mesela bir kimsenin bir şeye "bu benim" demesi, "ben bunu istiyorum" veya "bu bana ait" demesi nedir? Bir ego gölgesidir. Anlatabildim mi? Bu ego gölgelerinden arınmadan kişi bir adım manevi anlamda yükselemez. Hani benliğin izini taşıyan hiçbir zaman ben-ötesi öz varlığının farkına varamaz. Bu temelde imkânsız olan bir şeydir.

O zaman dikkat edilmesi gereken şey nedir? Meryem'le temsil edilen o saflığa dönmek. Orada işte hiçbir kimsenin ona dokunmamasından kastedilen şey, dünyanın senin üzerinde hiçbir arzu, beklenti, ihtiyaç, korku izi bırakmamasıdır. Yani dünyada birçok şey olur ama senin onlara dair güçlü bir arzun veya herhangi bir şeye dair bir korkun olmaz. O arzulardan, korkulardan arınabildiğin ölçüde işte o Hz. Meryem'le ilgili mana olan saflığa dönersin. Yani fıtri nefs dediğimiz, fıtri kendilik dediğimiz, doğal nefs hali dediğimiz o meryemiyetin manasına erişiriz. Ona eriştiğimizde içimizdeki o Hz. İsa ile temsil edilen saf özün hikmeti ortaya çıkar. Saf özün hikmeti nedir? Bize hakikate dair kılavuzluk eder. Hakikate dair o kılavuzlukla biz fıtri bir yaşam yaşarız. Hayatta hiçbir hadise bizi etkilemez.

Hz. İsa'nın Ölümsüzlüğü ve "Yol ve Hayat Benim" Sözü

İşte orada yine Hazreti İsa ile temsil edilen; onu ne öldürdüler ne de astılar, onlara öyle göründü. Yani ilahi öz, ruhani özümüz hiçbir zaman ölmez. Mesela birisi bir ermişi öldürdüğünü zannedebilir, değil mi? Zahiren de öldürebilir görünürde. Ama gerçekte bir ermiş ölebilir mi? Hayır, mümkün değil.

Şimdi bazen tartışırlar; işte Hz. İsa çarmıha gerildi mi, gerilmedi mi, tartışma konusudur. Halbuki doğru soru şudur: İsa öldürülebilir mi aslında? Yoksa İsa çarmıha gerilmiş mi, gerilmemiş mi, bu değil önemli olan. İsa nedir? İsa, Kur'an'ın ifadesiyle Ruhullah'tır; Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruhtur. Peki bu ölebilir mi, öldürülebilir mi? Mümkün değil. Zahiren Hazreti İsa öldürülmüş olabilir mi? Zahiren olabilir. Olup olmamasının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.

Peki bunun buradan bizim anlayacağımız şey ne? Özümüzün ölümsüz olduğu. Hiç kimse seni öldüremediği gibi, sen de ölümsüzsün. Bunu idrak etmek gerekir. O zahiri kalıp, beden, biyolojik hayat olabilir. Geçenlerde biri dedi ki "ama insanın hayatı bitiyor." Dedim, hayatın kendisi olsan biter miydin? Hayatın kendisi bitebilir mi? Bitmez. Sen hayatın kendisisin. Dolayısıyla işte Hz. İsa'nın yine İncil'de geçen "yol ve hayat benim" demesi, yine bu manaya işaret eden bir şeydir.

Bakın "yol ve hayat benim" diyor. Dolayısıyla insanın yolculuğu bu dünyadayken nereden başlıyor? Kendini, kendi hakikatini tanıma yolculuğuyla başlıyor. Bir insanın böyle bir yolculuğa ihtiyaç duyması da ayrı bir farkındalıktır. Yani böyle bir şeye ihtiyaç duymayan bir düzeye insanlar getirilmiş. Hani ne, "kendimi bulmak" ne ki, zaten ben kendimi biliyorum; işte şuyum, buyum, doğumum, yaşamım, işte şunu arzu ediyorum, bunu etmiyorum. Bu mudur aslında insanın kendini bilmesi?

Veya biz bugün bazen diyorduk ki işte insanın kendini bilmesi lazım. Ben diyor, "kendimi biliyorum, kendi arzularımı, ihtiyaçlarımı, korkularımı biliyorum." Burada kastettiğimiz şey bu değildir. O noktada söylenen şey psikolojik anlamda kendi yapımı bilmektir. Kastettiğimiz şey gerçek anlamda kendini bilmektir. Siz dünyaya geldiğiniz anda bir psikolojiniz var mıydı? Yoktu. Arzularınız, korkularınız yoktu; "şu olacağım, bu olacağım, ya şöyle olamazsam, ya böyle olamazsam" hiç böyle bir şeyiniz yoktu. Bunların hepsi sonradan oldu. Bedeniniz de yoktu; bir ruhsal varlık olarak vardınız ve bu ilahi özünüz. Buradan yola çıkarsak işte o zaman istikametimizi doğru belirleyebiliriz.

Yoksa dünyadan köken almış, işte bir evliliğin sonucu olarak dünyaya gelmiş gibi kendinizi algılarsanız, yolculuğunuza yanlış bir yerden başlamış olursunuz. Mesela işte "insan dünyaya geliyor, arzuları var, korkuları var, beklentileri var" diye başlarsanız, hikayenize çok yanlış bir yerden başlamış olursunuz. İnsan böyle bir varlık değil.

Peki, evet, o ilahi özümüzü unuttuk. Peki şu an ne durumdayız? Unuttuğumuzu en azından teorik olarak kabul eden bir durumda olmalıyız. Yani bir şey var, ben unuttum, biri de bana bunu hatırlatıyor. O yüzden Kur'an hatırlatıcıdır, biri zikirdir. Peygamberler de hatırlatıcı ve aynı zamanda uyarıcıdırlar. O yüzden neyi kabul etmeliyiz? Sen gerçek anlamda kendini bulmak noktasında bir yolculuğa başlıyorsun. Yoksa şu anki benlikle ne ararsanız arayın, yanlış bir arayış içinde olacaksınız, yanlış bir zeminde olacaksınız.

Peygamberimizin Mekke'deki Rahatlığı ve Hira'ya Çekilmesi

Ben belki daha önceden hatırlatmışımdır, bilmiyorum. Mesela peygamberi düşünün, Mekke'de ne kadar rahattı zahiren, değil mi? Güzel bir evlilik yapmış; hanımı mutlu, birbirlerini anlıyorlar. Herhangi bir sıkıntı yok, arada bir anlaşmazlık yok, uyumsuzluk yok, her şey mükemmel değil mi? Çok mükemmel bir eşi var, Hazreti Hatice. Ekonomik olarak da bir sıkıntısı yok. Toplumsal olarak da saygınlığı var. Herhangi bir sıkıntı var mı? Peki niye Hira'ya çıktı? Ne arıyor değil mi, niye arıyor, ne arıyor?

Mesela şimdi siz kendiniz düşünün: kafanızda olan bütün arzularınız gerçekleşti ve korktuğunuz her şey için birisi size güven verdi, korktuğunuz hiçbir şey başınıza gelmeyecek dedi. Mutlu olur musunuz? Arayışa devam eder misiniz? Eğer mutlu oluyorsanız ve bir arayış içinde değilseniz, demek ki siz henüz kendinizi bilmenin bile ne demek olduğunu bilmiyorsunuz demektir.

Ama işte peygamberin orada temsil ettiği şey nedir? Bak, sen dünyada iyi bir eşin, güzel çocukların, ekonomik olarak bir rahatlığın olabilir; sen böyle bir durumda "ne güzel, ben çok mutluyum, benden daha mutlu kim olabilir ki, daha ne isteyeyim" diyorsanız, siz daha gerçek anlamda kendinizin ne olduğunu bilmiyorsunuz demektir. Onun için biz Hira'ya çıkma sürecinde bile değiliz maalesef. Biz psikolojik benliklerimizin arzuları istikametinde bir nevi susuz çöllerde koşan insanlarız. Arzular, korkular, ihtiyaçlar, beklentiler...

Evet, bunlar beden ve psikoloji düzeyinde olur mu? Olur. Ama siz bunları kendi varlığınızın, varoluşunuzun merkezine mi oturtuyorsunuz, yoksa bunlar bedensel ve psikolojik ihtiyaçlar mı diyorsunuz? Temel soru budur. Burada eğer o psikolojik benliğin arzuları, korkuları, beklentileri ve ihtiyaçları doğru bir şekilde ayırt edilmezse, kişi hac yolunda bile dünyevi bir yolculuk yapar.

Ego, Arzular ve Korkular: Hac Örneği

Kabe'yi tavaf ederken kendi egosunu tavaf etmiş olur. Yani Kabe'yi tavaf eder, "ya Rabbi bana şunu ver, onu ver, bunu ver" der. Halbuki sen ne için geldin oraya? Bütün her şeyi bırakmak için. Daha doğrusu bu maddi veya fiziksel bir bırakma değil; bütün bunların ötesindeki kendini bulmak için. Değil mi, o hacca gidiyorsun aslında? Bütün o bedensel ve psikolojik benliğin ötesindeki kendini bulmak için bir yolculuk yapıyorsun. Ama o şuur olmazsa, hac yolculuğu da dünyevi bir yolculuğa döner. Tavaf da dünyevi bir yolculuğa döner. Bütün hepsi tamamen kendi asli, hakiki manalarından kopuk hale gelmeye başlar. Neden? Çünkü yanlış bir şeyle başlıyoruz hayatı. Ve onu onaylayarak başlıyoruz.

Şimdi, yanlış bir şeyle; dünyada nefsimizin bir kısım kusurları, hataları, eksikleri var, arzuları var, korkuları var. Bunları inkâr ederek mi yola başlayacağız? Tabii ki değil. Bunları göreceğiz ama bunları onaylamama bilincini elde etmek için çaba göstereceğiz. Diyelim ki bende herhangi bir konuda bir kompleks var. Şimdi ben o kompleksi mi tatmin edeceğim, yoksa o kompleksi taşıyan benliğimin sahteliğini mi anlamaya çalışacağım?

Kompleksler ve Nefsin Nötralize Edilmesi

Yani kişi diyelim ki vücudunda bir kanser hücresi var veya birkaç kanserleşmiş doku var. Şimdi mesele onları doyurmak mıdır, yoksa onların farkında olarak onları adım adım temizlemek midir? Yoksa ben o kanser dokularını, kanser hücrelerini mi besleyeceğim? Veya fonksiyonunu ve temel mahiyetini yitirmiş, ya da yitirmeye yüz tutmuş bir şeyi mi koruyacağım? Hayır, onu nötralize etmeye çalışacağım. Onu nötralize ettiğimde ben gerçek sağlığıma kavuşmuş olurum.

Yoksa Allah'ın huzuruna, veyahut da o dünyada bize takdir edilmiş olan yolculuğa egomuzun mihmandarlığıyla başlayamayız. Egonun mihmandarlığı altında bir yolculuk yapılamaz. Öyle bir yolculuk sahte bir yolculuktur, insanı bir yere götürmez; velev ki dünyada kişi çok mutlu, tırnak içinde "mutlu" bir hayat yaşamış olsun, hiçbir manası yoktur. Kendini bulmaktan daha büyük bir şey yoktur. Kim "ben mutluyum" diyorsa bu dünyada ve kendini bulmamışsa, aldatıcı bir mutluluğun peşine düşüyor demektir. Öyle bir mutluluğun özlemini veya gıpta duygusunu taşıyorsak da, o da bizim yanılgımızdır. Yani kendini bulmaktan daha büyük, daha hakiki, asli bir değer yoktur.

Çok mutlu bir evlilik; asli bir değeri yoktur, göreceli bir değeri vardır. İşte çocuklar göreceli bir değerdir. Mesela zaten o psikolojik benliğin üstüne çıksak, artık senin çocukların "kalmayacak"; o bir çocuktur, sana emanet edilmiştir, herhangi bir ego sahiplenmesi olmayacaktır.

Sahiplenme ve Ego: Çocuğunu Kaybeden Kadın Örneği

Daha önce anlatmışımdır: bir gün bir kadın, çocuğu ölmüş, Buda'ya gidiyor. Diyor ki, "ben çok üzgünüm, mutsuzum, acı çekiyorum." "Niye acı çekiyorsun?" "Çocuğumu kaybettim" demiş. Kadına demiş ki: "Şükret ki dünyadaki bütün çocuklar senin değil." Aslında burada onu rahatlatmak için demiyor. Bak, dikkat et; sen öyle bir benlikle özdeşleşmişsin ki asıl problemin o. Bir çocukla özdeşleşmişsin, "benim çocuğum" diyerek. Onun kaybı veya ölümü senin için acı. Diğer çocuklardan dolayı acaba niye acı çekmiyorsun bu mantıkla? Halbuki o anlamda da acı çekmeye gerek yok. Sen bütün varoluşu Allah'a verdiğinde, zaten haşa bize ait olan bir şeyi Allah'a vermiş olmuyorsun.

Ego Adına Değil, Allah Adına Sahiplenmek

Senin egonla sahiplendiğin, "benimdir" dediğin şeyleri tekrar hakiki sahibine, hakikatte de zaten sahibi olan Allah'a veriyorsun. Sonra Allah namına o çocuğa bakıyorsun, ego adına değil. Anlatabildim mi? Size birisi diyelim ki bir çocuk emanet eder, der ki "bu benim çocuğum, ama işte ben senden tekrar alıncaya kadar sen bakacaksın." Siz kimin namına bakarsınız? Size onu verenin namına, değil mi? Kimin namına seversiniz? Size verenin adına seversiniz. O zaman bir sahiplenme arzunuz olmayacaktır. Bu sahiplenme arzunuzun olmaması ona bakmanızı engellemez. Ama ego ne diyor? "Benim değilse bakmam" diyor. Değil mi? Bakın nasıl bir ego tuzağı var insan üzerinde. Halbuki hiçbir şey sahiplenmediğinde ne kadar özgür oluyorsun. Hiçbir şey sana ait değil; fakat aynı zamanda sen her şeyle ilişkilisin, ama "benim" diye değil. Anlatabildim mi? Anneliği de yanlış anlayabiliyoruz, anneliği de inançlandırıyoruz; o açıdan bakabilsek. İşte kim anlam yüklüyor? Bütün anlam yüklemeler ego tarafından gerçekleştiriliyor.

Yani biz mi, gerçek kendimiz mi yoksa bir şey yapıyor? Hatta o şey de güzeldir. Hani Hz. Meryem'in annesi bir erkek çocuk ister, fakat Allah bir kız çocuğu, Meryem'i verir. Şimdi biz de ne yapıyoruz mesela? "Ya Rabbi beni erdir, işte ereyim, mükemmelleşeyim, hakikate ereyim." Olmaz. Önce diyor ki, bak, bir Meryem oluşması lazım. Önce nefs arınması lazım; nefs arınmadan İsa doğmaz. Önce o nefsi arındır, o doğal saflığına dönsün; Allah'ın yarattığı gibi o doğal fıtri haline dönsün. O zaman zaten onun içinde İsa var. Onun içinde zaten İsa var. O zaman yol doğru bir şekilde tanımlanmış olacaktır.

*Soru:* Buyurun. "Acı çekmek bir ameliydi, çocuğunu kaybedecek. Böyle acı çekmesi, hatta daha da ileri bir insanın başka insanların dertlerinden dolayı üzüntü içinde olması daha insani bir şey değil mi?" Burada ayırt edeceğimiz nokta, olmaması gereken şey sahiplenmektir; sahiplenmediğimiz müddetçe özgürüz. Şimdi şöyle diyeyim: insan ermediği müddetçe bu acılarını da terk etmelidir çünkü bunlar da sahtedir. Ancak erdiğinde bir insan nasıl acı çekeceğini bilir ve neye acı çekeceğini bilir. Ermediğiniz müddetçe acı çekmek faydasızdır ve sahte bir zemindir.

Ama nedir, acı çekmek insan egosu açısından biraz takdir edilesi bir şeydir. İşte kadının çocuğu ölmüş, adamın çocuğu ölmüş, acı çekiyor; hürmet ediyoruz değil mi, ego düzeyinde? Öyle bakıyoruz. "Bak, adam karısını kaybetti, on yıldır yüzü gülmüyor. Ay, ne vefa" diyoruz. Hayır, bu vefa değil, bu tam bir egodur.

*Soru:* "Ego mudur hocam?" Evet, yani tamamıyla egodur. Bunu şöyle diyebilirsiniz: "Ben bunu anlamıyorum" diyebilirsiniz, "kabul etmiyorum" da diyebilirsiniz. Ben buna bir şey diyemem, ben sadece kendi idrak ettiğim şeyi söylüyorum, teoride konuşmuyorum. Tamamen egodur.

Peygamberin Ağlaması ve İfk Hadisesi

*Soru:* "Peki Peygamber Efendimiz çocuğunu kaybettiğinde ağlamış ya, orada nasıl açıklama getirilir?" Evet, bu soruyu sorabilmemiz için peygamberin nasıl ağladığının içine girmemiz lazım, onun halini yaşamamız lazım. O zaman anlarız nasıl ağlamış. Yoksa "aynı fotoğraf, ben de ağlıyorum, peygamber de ağlamış" diye iki şeyi yapıştırırsak, "o da ağladı, ben de ağladım" veya "ben de ağladım, o da ağlamıştı" demek tuzağına düşeriz. Acaba biz Hz. Peygamber'in gözüne iki damla yaş geldiği halini ne kadar idrak ediyoruz, ediyor muyuz acaba, yoksa zahiren "peygamber de ağladı" diye mi bakıyoruz?

Mesela çok ilginçtir, İfk hadisesinde işte Hazreti Ayşe'ye bir iftira atıldı. İlginçtir, Peygamberimiz böyle bir söylenti duyunca söylediği şey şu: "Ya Ayşe, böyle bir şey olduysa Rabbinden af dile." Yani şunu demiyor: "Bak, bu bir gerçek çıkarsa var ya, bir kere beni rezil ettin, şu oldu, bu oldu, böyle bir şey var mı?" Diyor ki, "olabilir, insanlık icabıdır" der gibi de söylemiyor, inanarak da söylemiyor; yani öyle bir şey yaptıysan Allah'tan affetmesini dile, bu kadar. Var mı öyle bir er kişi, yiğit? Yok. O zaman tümüyle her şeyi kendi egomuzla ilişkilendiriyoruz.

*Soru:* "Hazreti Ayşe için üzülmesi, mesela insanın bir hata yaptığından dolayı onun adına üzülmesi doğal değil mi?" Kimin üzülmesi? Yani Hz. Peygamber Aleyhisselam'ın Hz. Ayşe için üzülmesi. Ama işte üzülmesi nasıl bir üzülme olurdu, veya üzülmüşse nasıl üzülmüştür? Bakın, bunu ayırt etmemiz gerekiyor. Diyelim ki üzüldü, ama nasıl üzüldü, ne için üzüldü? Kendi adına mı üzüldü, onun adına mı üzüldü?

Kıskançlık: Ego mu, Fıtrat mı?

Mesela bizde çok yaygındır, kişi kıskançtır, "Allah da kıskançtır, hatta peygamber de demiş, eşini kıskanmıyor musun, işte Allah da kıskançtır" der. Biz hemen kıskançlığı da meşrulaştırdık; "biz de kıskanıyoruz ya" deriz. Peki senin o kıskançlık duygunla orada bahsedilen şey aynı mı acaba? Allah'ın haşa kıskançlığı senin başkasından çekememenle mi ilgili? Haşa böyle bir şey olamaz. Burada anlatılan şey, seni senin adına koruma duygusudur.

Yoksa ben diyelim ki eşimi kıskanıyorum, neden kıskanıyorum? Kaybetmemek için. Kaybedersem ve karım başkasını tercih ederse kendimi yerin dibinde hissedeceğim, kendimi değersiz hissedeceğim. Bu şeyi yaşamamak için ve onu kaybetmemek için kıskançlık adı altında onu koruyorum, sahipleniyorum güya; bu değil ki. Allah'ın kıskançlığı nedir? Seni kendi nefsaniyetinden ve başkalarının seni gerçek kendinden uzaklaştırmasına karşı seni koruma halidir.

*Soru:* "Biz öyle kıskanıyoruz hocam." Hayır, biz öyle kıskanmıyoruz. Mesela o kıskandığımız eşimiz dese ki "ben başka bir insanla daha mutlu olacağım," sen diyebiliyor musun ki "ne güzel bir şey; benden daha çok seni mutlu edecek biri varsa bu beni mutlu eder"? Diyebiliyor musun? O zaman sen o anlamda işte onu koruyorsan, kıskançlık sergilemişsen ve bu tür bir durumda böyle bir tavrı sergileyebiliyorsan, o zaman senin kıskançlığın bizim kastettiğimiz fıtriliktir. Yoksa "onun sana yaşatacağı şey benim yaşattıklarımla mukayese edildiğinde ben daha mı az şey yaşatıyorum, ben daha mı az mutlu ediyorum, vay nankör" diyorsam bu kıskançlık değil, bu tamamen egoistliktir. O yüzden bütün mesele kişinin nefs düzeyinde arınmasıdır. Nefs düzeyinde arınmadan hiçbir şey gerçekleşmez.

Hz. Hatice'nin Teklifi ve Fıtri Duygular

*Soru:* "Hz. Hatice'nin Peygamber Efendimiz'i, hayattayken evlendirmek istemesi, o zaman bu örneğe girer mi?" Eğer öyle bir şey olmuşsa doğrudur, yapar. Doğru mudur? Tabii fıtri bir şeydir, doğru. Ama sevgi paylaşmayla ilgisi yok; paylaşmak, "ben başka biriyle de paylaşacağım" değil bu.

*Soru:* "Hazreti Ayşe ile evliyken onu bir başkasıyla evlendirmesi rivayeti doğru mu?" Hazreti Ayşe için değil, öyle bir şey değil. Burada demek istediğim şey şu: psikolojik düzeyde yaşadığımız şeyleri doğal, meşru, fıtri göremeyiz; gördüğümüz zaman o yolculuk gerçekleşmez. Veya "işte tamam, olgunluk değil ama ben de insanım, ne yapayım" dediğiniz anda kendi insaniyetinizi geriye atmış olursunuz. Gerçek insaniyette "ben" ve "öteki" farkı kalkar. O yüzden ben, zorluk, sıkıntı çeken her çocuğa acıyabilirim, ama kendim herhangi bir kayıp hissi yaşadığım için değil. Anlatabildim mi?

Yani bu gibi insani gibi gözüken durumlarda şunu sormalıyız: burada senin bir payın var mı? Diyelim ki kişi eşini, çocuğunu sever; diyelim ki onların zorluk, sıkıntı çekmesi yüzünden üzülür. Bu üzüntüde şunu sormak lazım: senin burada kendi kişisel anlamda bir kayıp, bir acı, bir mağduriyet hissin var mı bu acıda, yoksa fıtri midir?

Ümmet İçin Üzülmek ve Uhud Savaşı Örneği

Mesela diyelim ki peygamber ümmeti için üzülmemiş midir? Tabii ki üzülür; gafletinden dolayı, günah işlemesinden dolayı, günahla kendi özü arasında bir perdeleme yapmasından dolayı şefkat etmez mi? Tabii ki şefkat eder. Ama "benim ümmetim azalıyor, diğer peygamberlere karşı ahirette şunu yapamayacağım" veya "biz sayıca azalıyor muyuz, benim sözümü nasıl dinlemezler, benim sözümü nasıl çiğnerler" böyle bir şeyden dolayı değil.

Anlatabildim mi? Bakın en temel bir örnek: Uhud Savaşı'nda tepeyi terk eden okçulara peygamber şunu demiyor, "beni nasıl dinlemiyorsunuz, ben size söylemedim mi" gibi bir benlik şeyi yok. Hatta Allah diyor: "Eğer onlara sert ve kaba davransaydın etrafından dağılırdı." Ama karşındaki insanın hatasına dair, sırf onu düşündüğün için analiz yapabilirsin. Ama "beni niye dinlemediler" veya "senin yaptığın yüzünden ben ne zarar gördüm" motivasyonuyla bir analiz yapıyorsanız, oraya nefs karışmıştır; isterse yaptığınız değerlendirmenin, eleştirinin yüzde yüzü doğru olsun, fark etmez. Onun için sufiler der ki: içinizde bir nokta kadar nefs artığı bulunursa hakikatin kokusunu alamazsınız. Çok net bir şeydir.

Hz. Meryem'in Saflığı ve Miraç

Çünkü bakın, Meryem saftır, tertemiz, değil mi, paktır. Bunu hep biz maddi, zahiri, cismani olarak algılıyoruz; "işte bakireydi, hiçbir erkek ona dokunmamıştı." Mevzu o değil, o işin zahiri bir yönü. Mana itibariyle anlattığı şey nedir? Diyelim ki böyle çarşıda dolaşıyorsunuz; var mı böyle bir yiğit, kadın veya erkek, böyle dolaşıyor: "elbiseler ne güzel, şunlar ne güzel, şu ev ne güzel" ama hiçbirinde "keşke benim olsa" demiyor mesela. Değil mi? Ne kadar önemli bir şey; bir arzu yok, bir kendine mal etme hissi yok. O zaman ne var? Sen alemi müşahede ediyorsun, aleme şahit oluyorsun.

Bunun en yüksek seviyesi nedir? Peygamberin mirâcıdır. Gözü ne şaşmış ne kaymıştır; en mükemmel alemleri, en ulvi, en latif alemleri Allah ona seyrettirmiş, hiçbirine gözü ne kaymış ne de şaşmış; ne yapmış? Müşahede etmiş. Ama eğer ego ile o yolculuğu yapsa, sürekli bir arzu olacaktır. Onun için aleme şahit olmamız gerekir. Şahit olduğumuzda, o zaman özgürce bu hayatı yaşamış oluruz; herhangi bir arzu, herhangi bir korku duymadan o hayatı yaşayabilmek. Bütün alemi dolaşmak, fakat o alemi dolaşırken veya diyelim ki bir hayat yaşarken senin üzerinde herhangi bir korkunun ve arzunun gölgesinin olmaması; işte o insan özgürdür. Onun için özgürlük, arzu ve korkuların ötesine geçebilme bilinci gerçekleştiğinde, arzunun ve korkunun ötesine geçebildiğimizde özgürüz demektir.

Yoksa binlerce arzu nesnesi ve korkusu olan bir insan nasıl özgür olabilir? Bir imkânı var mı? Asla yoktur. İşte onlar için korku ve hüzün yoktur. Niye birkaç ayette tekrar edilmiş? Özgür olmanın bilinci aşılanmak istendiği için. Özgür olmak odur; hiçbir korku ve hiçbir hüzün yoktur.

Ha, nefsine mağlup olduğu için, kendini bulamadığı için bir insana insan şefkat etmez mi, üzülmez mi? Üzülür tabii, ama kendi arzu ve korkuları bağlamında bir üzüntü değil. Kendi arzu ve korkumuza bağlı bir acı, sahte bir acıdır. O acının yüceltilmesi daha büyük bir sahte bilinçtir. Allah hiçbir peygambere acımamıştır, değil mi? Bakın peygamberler neler yaşamış; Allah hiçbir peygambere acımış mı? Acımamış. Neden? Çünkü acınacak bir şey yok.

*Soru:* "Hocam, arzu ve korku yok değil o zaman, bilmemizden mi?" Arzu ve korku gene var ama nefis adına, benlik adına yok. O zaman doğru arzu, doğru korku; şöyle, arzu ve korku psikolojik düzeyde gerçekleşir, psikolojik benlikte gerçekleşir. Fakat insan kendisini o düzeydeki bir varlık olarak algılamamalı.

Elbise Örneği: Bedensel İhtiyaç ile Benlik Ayrımı

Bunu şöyle ifade edelim: diyelim ki bir elbiseniz var, elbiseniz kirlendi; neye ihtiyacı var elbisenizin? İşte kuru temizlemeye ihtiyacı var, ütülenmeye ihtiyacı var, kırışmıştır, ütülenmeye ihtiyacı vardır. Ama bu sizin ihtiyacınız mı, elbisenizin ihtiyacı mı?

*Soru:* "Elbisenin ihtiyacı." Evet, elbisenin ihtiyacı; bedeninizin, psikolojik boyutunuzun ihtiyacı olabilir. İmkân dahilinde onları karşılayabilirim ama imkân olmadığında da dert etmem. Elbisen kirli, kuru temizlemeye veremiyorsun, ütün yok, ütüleyemiyorsun, sorun değil.

Boşa Üzülmek: Misketini Kaybeden Çocuk Örneği

*Soru:* "Az önce bir şey söylediniz de, gerçekten niye üzüleceğimizi bilemiyoruz." Bilemeyiz; boşa üzülürüz, boşa acı çekeriz. Egonun acısıdır.

*Soru:* "Boşa üzüldüğümüzü fark ettiğimiz için, boşa üzüldüğümüze de üzülmeyecek miyiz?" O da başka bir ego. Ben boşa üzülmüşüm, "Allah kahretsin, senelerce boşa üzülmüşüm" demek de başka bir egodur. Boşa üzüldüğüne üzülen bir ego var orada.

Bakın bu neye benzer biliyor musunuz? Mesela diyelim ki bir çocuk görüyorsunuz, misketini kaybetmiş, ağlıyor; kendini yerden yere vuruyor, ağlıyor, kahrediyor kendini. Neden? Diyelim ki yalancı emziğini kaybetmiş. Şimdi siz bir büyük olarak şunun farkındasınız değil mi, burada üzülecek bir şey yok. Ama onun üzülmesine üzülebilirsiniz; yani gönül ister ki o çocuk o yalancı emziği kaybetmekten dolayı üzülmesin, çünkü gerçekte kaybettiği bir şey yok. O gereksiz bir kayıp yüzünden, gerçekte üzülmesi gerekmeyen bir kayba üzülüyor, değil mi? Bazen o insana üzülürsünüz değil mi, bu ayrı bir şeydir.

İşte zaten peygamberler insanların bu şeyine üzülüyor; yoksa peygamberler insanlar acı çektikleri için üzülmüyorlar, peygamberler insanlar boşa acı çektikleri için üzülüyorlar. Yani onların çektikleri acının boşunalığını görüyor ve o boşunalık nedeniyle üzüldükleri için diyor ki "bunlar ne kadar yanlış bir şey için kendilerini üzüyorlar." Yoksa dikkat edin, Hz. Peygamber bile mesela işkence çekmiş bazı sahabîlere Mekke'de acımamıştır. Ama "bundan dolayı çok acı çekiyorum, mahvoluyorum" derse bir sahabi, ona üzülebilir. Onun için psikolojik düzeyde yaşanan acılar sahtedir.

Hızır-Musa Kıssası: Ruhsal ile Psikolojik Düzey Farkı

Aldatıcıdır.

*Soru:* "Hocam, Hazreti Hızır ile Hazreti Musa'nın arkadaşlığı mı biraz daha bu iki düzey farkını ortaya çıkartıyor hocam?" Tabii, o bir ruhsal düzeyle psikolojik düzey arasındaki farkı anlatıyor.

Dolayısıyla burada dikkat etmemiz gereken şey, psikolojik benliğin bize ördüğü sahte duvarı görmektir. Üzüntü duvarını, acı duvarını, öfke duvarını, engellenmişlik duvarını, reddedilme duvarını... Ego sürekli ya engelleniyor, ya bir kopukluk hissediyor ya da reddediliyor, ve sürekli bunları dönüştürmeye çalışıyor.

Reddedilme Korkusu ve Egonun Stratejileri

"Bütün insanlar seni reddetmiş." Peki Kur'an bu konuda ne diyor? Kendini ispat et, çalış, çaba göster, insanlara kendini kabul ettir mi diyor aslında? Ama bizim dikkat çektiğimiz bütün psikolojik öğretiler bu değil mi? "İnsanlar seni reddediyorlarsa sen de çok çalış, onlara ne olduğunu göster." "Başarı en büyük cezadır" falan diye bunları internette orada burada süslü süslü paylaşırız. "Ne laf, bravo, bunu bir retweetleyeyim, öbürüne göndereyim." Birbirimizi zehirliyoruz. Halbuki açık: Kur'an diyor ki eğer insanlar seni reddederse de ki "Allah bana şahittir, ben de Rabbimi tanıyorum, Rabbim bana yeter." Kimseye ceza verme duygusu var mı, "seni reddeden insanlara hadlerini bildireyim, öyle bir çalışayım ki onlara bildireyim, kim olduğumu bilsinler, kimi reddettiklerini öğrensinler" böyle bir şey var mı? Yok.

Peki niye biz böyle bir şeyin değil de başka bir şeyin peşine düşüyoruz? "Ona neyi reddedip neyi kaybettiğini göstereceğim" değil mi? Egolar böyle işliyor. Bir insan diyelim ki herhangi bir konuda sizi reddetti; ego ne diyor? "Ona neyi kaybettiğini göster ve rahatla." Kim rahatlayacak, kim böyle bir strateji üretiyor, kim böyle bir stratejinin peşinde belki senelerini kaybediyor? Sahte bir benlik, kurgusal bir benlik.

O zaman ben kendimi bulmalıyım. Kendimi bulursam hayat gerçekten hayat olmuş olur. Yoksa psikolojik benlik üzerinden hayatı yaşarsanız, o psikolojik benliğin penceresinden gördüğünüz hayat, hayatın kendisi asla değildir. "Bizde hayat çok zor" diye bir şey yok; "insanlar çok samimiyetsiz, sana niye dert oluyor" değil mi? Neyse ne; "işte hava kötü." Niye kötü, sana göre kötü. Hava havadır yani, değil mi? Hava bazen sıcaktır, bazen soğuktur, bazen kar yağar, bazen yağmur yağar. Ama sen sürekli egon üzerinden "hava bugün kötü" veya "hava bugün çok güzel" dersin. Dün kötü müydü? Kim bu ayrımı yapıyor? Ego yapıyor.

O yüzden hayat ne zaman gerçek olarak algılanabilir? Sen gerçekten kendini bulduğunda doğru algılanabilir. Yoksa öbür türlü hayat sana bambaşka şekilde gözükür, insanlar sana bambaşka şekilde gözükür. "İnsanlarla yaşamak zor" dersin. Hayır, insanlarla yaşamak zor değil; egonun penceresinden bakarak insanlarla yaşamak zor. "İnsanlar çok sahtekâr olmuş." Onlar bilir, sen niye rahatsız oluyorsun, değil mi? Çünkü senin egon sahtekâr olmayan insanlar istiyor, değil mi, ne için? Rahatlayacak. Samimi insanlar istiyor çünkü ancak o zaman biraz rahatlayacak. Halbuki bunun seninle ne alakası olabilir?

Ha, sen insanlar sahtekâr diye gerçekten onlar adına üzülebilirsin, ama "insanlar sahtekâr, bundan dolayı çok büyük acı çekiyorum" diyorsan, bu çektiğin acı sahtedir ve egoizmdir; çünkü sen kendin için o acıyı çekiyorsun. İnsanların sahtekârlıklarından veya ikiyüzlülüklerinden dolayı rahatsız olan, egonun acısını çekiyorsun. Egonu mağdur görüyorsun orada, insanları mağdur görmüyorsun. Anlatabildim mi? Oradaki insanlar için "ya bu insanlar niye böyle kopuk, sahtekârlık yapıyor, ikiyüzlü, sevgisiz, ne kadar kendilerinden kopuk" diye üzülsen amenna, hiçbir mahsuru yok, gayet fıtri bir şey. Ama senin çevreni ikiyüzlü, sahtekâr, sevgisiz insanlar doldurmuş, egon da bundan rahatsız oluyor, sen ona üzülüyorsun; bu ise ego üzüntüsüdür. Bundan da hiçbir sevap olmasın bir yana, inşallah bundan dolayı hesap sormaz Allah. Yani "sen bu ömrünü niye böyle bir egonun peşinde boşa harcadın" diyecektir.

Ama Kur'an-ı Kerim'de insanın kutlu olarak davranması gereken özellikler var; işte bir de nankör olmaması, yalan söylememesi falan. Bir insan kendisine bunu yapmış; bunun aksi şekilde davranan kişiden rahatsızlık duyması, dert etmesi ego mu?

*Soru:* "Ego." Tamamıyla ego. Şuna üzülsen ya, ayrımı yapıyoruz. Sen gerçekten o insan için mi, "bu insan fıtratının farkında değil" diye mi üzülüyorsun?

Zengin Adam Metaforu: Öz Zenginliğin Farkında Olmamak

Hani basit bir örnek vereyim, maddi bir örnek. Bir insan düşünün, çok zengin; cebinde sınırsız işte platin kartlar falan var, istediği kadar alışveriş yapabilir, ne ihtiyaç duyuyorsa alabilir. Böyle bir insan düşünün. Ve bu insanın cebindeki paradan, kredi kartından habersiz olduğunu düşünün; ve kendini çok fakir, parasız, bir ekmek dahi alamayan, ihtiyacı olan suyu dahi alamayan biri olduğunu düşünün. Hazinesi var, hesapta parası var, cebinde kredi kartları var, ama bu insan bir su ve bir ekmek ihtiyacı duyduğunda bunu alamayacağını, çünkü parası olmadığını düşünüyor. Üzülürsünüz değil mi buna?

İşte peygamberlerin insanlara olan üzüntüsü budur. Yani gerçek öz zenginliklerinin farkında değiller, egonun arzu ve korkularının içine gömülmüşler; bundan dolayı acı çekiyorlar. İşte kâmil insanlar, peygamberler buna üzülürler.

Şimdi bir insanın iki yüzlü, sahtekâr, bencil olmasına ben tabii ki üzülürüm; çünkü onun o bencil benlikleri, sahtekâr benlikleri onun kendi özünü görmesini engelliyor. Kendi özünü göremediği için de üç kuruşluk dünyaya aç gözlü bakıyor. "Şunu nasıl kandırsam" diyor; egosu aşağılık kompleksi içinde olduğu için, "şunu nasıl kendime ilgi ve yakınlık gösterir hale getirebilirim" diye kafasında kırk tilki dolaşıyor, sahtekâr. Şimdi ben neye üzülmeliyim? Ne kadar sahtekâr bir insan, buna mı üzülmeliyim, yoksa o insanın o sahtekâr, ikiyüzlü benlikleri yüzünden kendi özünün farkında olamayışına mı?

Biz niye ikiyüzlü, samimiyetsiz insanlardan rahatsız olacağız ki? Rahatsız oluyorsan bu egon yüzünden; başka bir açıklaması yok bunun arkadaşlar. Tabii bu benim açıklamam, siz serbestsiniz yani.

*Soru:* "Ya da aynı oluyor bizdeki bazı dostlar, işin başka bir tarafı olabilir. Burada insan şunu anlıyor: şunu yapsak eyvallah. Ben bir insan gördüm, hatta eşim, arkadaşım, dostum, çok sahtekârlık yapıyor ve onun adına çok üzülüyorum, acaba ne yapabilirim böyle desem amenna, hiçbir sıkıntı yok. Ama ben bu insandan rahatsız oluyorum, bu da insani bir şey değil mi?" Asla. Rahatsız oluyorsan orada bir egon var demektir.

Zarar Görme Algısı ve Hayatın Sonlandırılamayacağı

*Soru:* "Peki bir şey sorayım, zarar veriyorsa?" Kime? Size zarar verebilir mi? Bir bardak su size gerçek anlamda zarar veremez; o zaman demek ki bir zarar yok. Bana zarar veremez, ama Allah'ın bana emanet ettiği bedene verebilir; ben de onu makul şekilde koruyabilirim, ama "bana zarar veriyor" diye değil. Anlatabildim mi? Bana zarar veriyor değil.

Bakın, İsa ölümden de çekilmedi, çarmıhtan da çekilmedi; neden? Çünkü onu öldüremezler ki. Ona zarar veremezler, onu öldüremezler. O yüzden de biz mesela "bana zarar veriyor" diyoruz. Ben de diyorum ki sana zarar veremez. Anlatabildim mi? Sana zarar veremez. Ama Habil-Kabil olayında olduğu gibi, sen benim ancak zahiri, biyolojik hayatımı Allah izin verirse sonlandırabilirsin; yoksa gerçekte bana zarar veremezsin. Tırnak içinde, kimse benim hayatımı sonlandıramaz değil mi? Kimse kimsenin hayatını sonlandıramaz, çünkü hayat sonlanan bir şey değildir. Sen, Hay olan Allah'a bağlısın; hangi şey senin Allah ile olan bağını koparabilir, kim senin hayatını sonlandırabilir?

Ama sen hayatının biri tarafından sonlandırılabilir olduğunu düşünüyorsan, asıl onun üzerinde düşünmemiz gerekir. Acaba bir insan benim hayatımı sonlandırabilir mi, bunu sormalıyım kendime. Yoksa "benim hayatımı kim sonlandırabilir" diye paranoyaklık yapmama gerek yok.

O yüzden bütün mesele, o Hazreti Meryem'in saflığına dönmek. Bu manevi bir şeydir. Anlatabildim mi? Bu şu demek değil: "hayatta bir dağ başına çekilirim, şey yapmayayım." O değil yani, bu içsel bir dönüşümdür. Mesela diyelim ki çok sevdiğim bir eşya kayboldu, birisi aldı, birisi çaldı, birine gitti; dalgalanma yaşıyorsan bak orada çalışacaksın, kendi üzerinde çalışacaksın.

Onun için bakın, hiçbir peygamber maddi anlamda herhangi bir insanın yaşadığı şeyden dolayı ona acımamış ve öyle bir şeyi de algılamamıştır. Ama o insan acı çekiyor olarak hissediyorsa kendini, ona zahiren yardım edebilir.

"Bırak Ölüler Ölülerini Gömsün" Kıssası

Daha önce de söyledim, Hz. İsa bir gün bir yerde konuşma yapıyor, birisi de ona diyor ki "seni izleyeceğim." Tam onu izleyecekken bir haber geliyor, o çocuğa "işte baban öldü" diyorlar. Hz. İsa da yola devam edecek, çocuğa diyor ki "beni takip et." O diyor ki "babamı defnedeyim, onu toprağa gömeyim." Hz. İsa diyor ki "bırak ölüler ölülerini gömsünler." Onun için egolarınızın yasını tutmayın, onlara acımayın, onlara sahiplenmeyin, buna gerek yok. Ama bu insani bir durum, hayır asla değil; ama bunu ayırabilmek de ayrı bir farkındalıktır yani.

Anlatabiliyor muyum? Ayrı bir farkındalıktır. O yüzden ince bir ayrım yapmak gerekir bunda. O ince ayrımı yapmazsanız, işte insani acılar, hüzünler, insani zorluklar, "hayat insana çok büyük bir yük" gibi cümlelerin peşinde ömrümüzü bitirebiliriz. Bazıları "ya boş ver hayatı, böyle günlük yaşa" diyerek egosunun peşinde koşar. Bazıları da "hayat çok acı, bu insanın taşıması zor olan bir yük, insana çok büyük acılar, hüzünler veriyor" der. Bu da ayrı bir egodur.

Allah niye ayette "onlar için korku ve hüzün yoktur" diyor, değil mi? O zaman şunu sormak gerekir: kim acı çekiyor? Onu sormamız gerekir, kim acı çekiyor? Eğer o güçlü soruyu sorarsanız o zaman doğru bir yolda çalışabilirsiniz. Ama o acı çeken benliğin peşinde koşarsanız, onun acısını indirmeye çalışırsanız, onun bugün şu acısı olur, yarın başka bir acısı olur. Bir gün çocuğu yok diye acı çeker, bir gün çocuğu yeterince büyümüyor diye acı çeker, bir gün büyüdükçe ona sıkıntı veriyor diye acı çeker, bir gün onu kaybettiği için acı çeker. Yani siz o çekeni bulmazsanız o size çok çektirir.

İşte din, gerçek kendimizle aramıza perde olan o benlikleri gösteren bir öğretidir. Onu bize hatırlatır, onun farkına vardırmaya çalışır; yoksa onu tatmin etmeye çalışmaz.

Dinin Amacı: Ölümsüzlüğü Hatırlatmak ve Gerçek Özgürlük

Mesela dikkat edin, din hiçbir zaman, peygamber gelmiş de bu noktada insanlara bir öneride mi bulunmuş acaba? "Çok müreffeh yaşayacaksınız, her şey çok güzel olacak, gelir adaletini sağlayacağım, kimse kimsenin hakkını yemeyecek" bunun için gelmemiş. Bunlar olabilir, o ilahi adalet bunları da gerçekleştirir, ama temel olgu bu değildir. Temel olgu senin ölümsüz olduğun gerçeğidir, ve bunu hatırlaman gerçeğidir. O zaman dünyada insanca yaşarsın; şahit olarak yaşarsın, tutsak olarak değil.

Bugün deniyor ki işte insan gittikçe özgürleşiyor, değil mi? Acaba özgürleşiyor mu? Facebook'a mahkumsun, Twitter'a mahkumsun, seni takip etmelerine mahkumsun, selfie çekmeye mahkumsun, birilerinin seni beğenmesine mahkumsun. Değil mi? Ne kadar çok şeye mahkum olan bir insan var, ve deniyor ki insan gittikçe özgürleşiyor. Ama bakın ne kadar ustaca bir manevra yapılıyor ki kimse bunu fark etmiyor. Kimse bunu fark etmeden yaşıyor, "özgürüm" diyor. Ama şöyle biraz dikkat etse ne kadar tutsak. Ama ona öyle bir yerden de bir algı operasyonu yapılıyor ki kişi kendini özgür zannediyor, değil mi? Öyle bir uyanıkça bir algı yönetimi var ki esir oldukça sana özgür olduğun lanse ediliyor ve sen özgür olduğunu düşünüyorsun.

O zaman işte neye dikkat edeceğiz? Bana gerçek özgürlüğü hatırlatan bir mesaj var, ona dikkat edeceğim. Onun için peygamber geldiğinde "iman edin, kurtulun" diyor, değil mi? "İman edin, kurtulun." Yani şöyle bir şey yok: "iman edin, biz birlikte güçlenelim, bir devlet kurarız, kurtuluruz" böyle bir şey yok değil mi? Sadece iman edip kurtuluyorsunuz. Yani gerçek kendinizin Allah'tan geldiğini ve ona ait bir ruh olduğunuzu anlayın, kurtulun. Psikolojik benliğimiz başarısız da olabilir, kimse tarafından sevilmeyebilir, herkes tarafından reddedilebilir; bunlar sizin kurtulmuş olmanızı engellemez.

Soru-Cevap: Tevhid, Peygamberlik ve Toplumsal Fonksiyon

*Soru:* "Şimdi mukaddes anlatılarınızın tamamı insanları bireyselliğe iterken peygamberden ve ümmetten bahsediyorsunuz. Tevhidi nereye koyuyorsunuz?" İçinde. Tevhid gerçek anlamda kendini bulmakta elde edilen bir şeydir. Kendini bulmayan insan tevhidi idrak edemez. Konu değil, konu değil; konu kendisini bulmakta.

*Soru:* "Şimdi verdiğiniz örnekler, kişinin kendisini bulmasının tevhid olarak ifade edilemeyeceğini gösteriyor; ancak kişinin kendi egosuyla kendine adım atması, tevhid olarak anlattığınız İbrahim Aleyhisselam örneğine benziyor. Ama şimdi burada niye toplantı? Yani şu kadar insan burada niçin var, bu kadar insan niye var?" Bunu herkes kendine sormalı, çünkü ben buna genel bir cevap veremem, siz kendinize sorun. Ben kendime soruyorum: ben niye konuşuyorum? Ben kendi özüme doğru olan yolculuğumu hatırlıyorum, doğru yolda ilerlemeye gayret ediyorum ve bunu paylaşıyorum, bu kadar. Ama buradaki insanların niye buraya toplandığını düşünmem.

*Soru:* "Peygamberler kendi özünü bulamadı mı, mutlaka buldular; peki niye bir kitapla bunu insanlara ilan ettiler, niye Efendimiz'in çevresinde insanların oluşmasını istediler?" İstemediler.

*Soru:* "Hayır, sizin yaptığınız..." Benim kanaatim, hiçbir peygamber etrafında -o zaman idrakim diyeyim, benim idrakim- hiçbir peygamber insan toplamayı hedeflememiştir. Hayır, böyle bir şey değil. Mesela şimdi siz kendinize bakın; bir hücreler topluluğusunuz, ama ve lakin bunlar kum yığını gibi dağılsa, siz o zaman kendi benliğinizden de söz edemezsiniz; çünkü kendi benliğinizden söz edebilmeniz için karşınıza bir bütünlüğün olması lazım.

*Soru:* "Şimdi o psikolojik düzeyde oluşan bir şeydir, gerçek bana göre öyle." Gerçek anlamda insan öz varlığını idrak ettiğinde zaten hiçbir kesret, çokluk algısı olmaz. Gerçek anlamda kendini bulan insan bir tek kendini bulmuş olmaz.

*Soru:* "Yani peygamberler kendilerini bulmak için ve sadece kendilerini bulduklarını yaşamak için mi geldiler bu aleme?" Kendilerini bulmak için gelmiştir; kimisi de bizatihi o bilinçle gelmiştir ve o bilinçle yaşar. Aynı zamanda da kendilerini bulmaları için insanlara hatırlatmada bulunur, bu kadar. Niye, niye hatırlatsın ki? Yani şimdi o zaman pozisyon değişir; işte bu noktada tıkanma devreye girer.

*Soru:* "Evet, yani bu kalabalık saymasın dostum, arkadaşlar ilk defa geliyor." Şimdi güzel tabii, söylediklerinizde çok makul, ölçülü ve müteşem, ama şimdi bu soruları bize siz sormalısınız. Yani peygamber kendi nefsini bulmak ve kendi nefsini yaşamak, ya da kendi özünü kendisi yaşayamamış mı da, böyle çapraz sorular çıkar ki buradan işte onlardan kurtulmak lazım. Onun tek cevabını o söylemiş zaten: "biz onu Müslüman ettik" demiş, "ancak sizde Müslüman olun" demiş. Şimdi bu bağlamda sizin yaptığınız görev aslında bir peygamberlik görevidir, misal olarak söylediğimizde.

*Soru:* "O zaman şunu, çok özür diliyorum, bireyselliğe itmek değil, toplumu bireysel hale getirmek; tek bir fabrikasyon imalat değil. Güzel örnekler verdiniz; peygamberlerin her birisi günümüzde yaşıyor, bizleri o peygamberler topluluğu noktasında tevhid ederek örnek bir hayat ortaya koymak gibi." Şu, benim kanaatim şöyle: hiçbir peygamber bir çoğunluk veya birilerini toplamayı aramamıştır, her peygamber... Siz toplamada takıldınız, ben izah edeyim kendimce: her peygamber kendini bulmuştur ve insanların kendilerini bulmalarına hizmet eder. Niye? İşte soru burada, bakın; işte o zaman bireysellik yok.

Tevhidi siz eğer kişinin kendisini bulması olarak tanımlarsanız, o zaman sizin şurada söylediğiniz sizi tekzip eder. Şöyle diyeyim: kişinin kendini bulması, kişilerin kendiliklerini de kendinde bulması demektir zaten; orada bir zaten çokluk, kesret yoktur. Yani benim kendimi bulmam durumunda, ben bütün herkesteki kendilikle özdeş olduğumu, bir olduğumu idrak ederim. Dolayısıyla o yüzden zaten Allah her zaman peygamberi uyarmıştır: mesele kesretin toplanması değildir. Kesret olarak, çokluk olarak görünen şeylerdeki birliğin idrak edilmesidir. O yüzden Allah peygambere demiştir: "Etrafımdaki insanlar senden yüz çevirebilir, de ki Allah bana yeter." Allah şöyle dememiştir: "etrafındaki insanlar dağılırlarsa git onları gene topla, git onları toplamak için ne gerekiyorsa yap." Böyle bir şey yoktur.

*Soru:* "Evet, çok güzel de, ben bunu özür dilerim, buyurun. Az önce kullandığınız cümlenin içerisinde siz böyle yumuşak, tatlı dilli, hatta onun açılımları var, malumunuz olduğunu biliyorum; yani metanetle, ibretle konuşmasaydınız etrafınızda kimse olmazdı, bak şimdi burada tekzip oldu, yani organizasyon..." Hayır, bir tekzip değil. Bu şudur: Hazreti Peygamber'in kendisi için başkalarının etrafında toplanmasının bir anlamı yoktur, kendi özü için. Ama insanların, yani kendi gerçek özlerinden uzak olan insanların kendilerini bulmaları noktasında onlara hikmetle muamele etmesine dair bir tavsiye vardır. Onları birbirinden ayırmak gerekir.

*Soru:* "Bu noktada kafa karışıklığı oluyor: kesreti vahdette tek noktada toplayamayacaksak, o zaman bir ayrım yaparsak, o zaman demek ki iki var, orada kesret var demek." Hayır, orada kastettiğimiz o anlamda bir ikilik yok. İkilik, gerçek anlamda kendini bilmeyen insanların algısındadır. Fakat biz şu ayrımı yaparız: kişi benlik ve ego düzeyinde bir cehaletin içindedir ve hayatı hiçbir zaman olduğu gibi anlamaz. Ama gerçek anlamda kendini bulduğunda orada ikilik ortadan kalkar.

Fakat insanın bu iki noktayı ayırt etmesi şunun için vurgulanmıştır: Allah niye peygambere o ayetle hitap ediyor? Çünkü şunu diyor: bütün insanlar etrafından dağılsa, hiçbir insan seni dinlemese ve sen ömrün boyunca tebliğ yapsan ama hiçbir insan sana inanmasa, bu sende bir eksiklik meydana getirmez, senin öz kendiliğinde bir eksiklik meydana getirmez. Bu ayrı bir şeydir. Gerçek anlamda kendilerinin farkına varamayan, egoları tarafından perdelenen insanları kendiliklerine, öz kendilerine çağırmak ayrı bir şeydir.

Kesretin Perdesi ve Mevlana'nın Testi Örneği

Biz bugün Müslüman olarak şunu net olarak hatırlamalıyız: hiç kimse senin dostun olmayabilir, arkadaşın olmayabilir, hiç kimse seni anlamayabilir, sevmeyebilir, değer vermeyebilir. Sen bu durumda gerçek özün itibariyle bir eksiklik hissediyorsan, burada bir yanlış algı vardır. Tevhid, kesretin toplanarak oluşmasından meydana gelen bir birlik değil; kesret perdesinin açılmasıyla hakikatte zaten var olan birliğin farkındalığıdır. Yoksa insanların toplanması vahdet oluşturmaz, bir tevhid de değildir. Yani işte bir kadın, erkek, çocuk, evlat, şu, bu, işte bir topluluk ne yaptık, o biz tevhid, böyle bir şey yoktur. Tevhid özdedir; kesretin perdesi o tevhidi örtüyor. Biz işte o kesretin perdesini kaldırmak durumundayız. Kesretin perdesinin kalkması ise kişinin kendi içinde yaptığı bir yolculukla mümkündür. Bu yolculuk tamamlandığında kesretin perdesi aşılır ve hakiki tevhid orada gözükür.

Yani Mevlana'nın ifadesiyle, yüz tane testi olsa, sen yüzünü bir araya getirsen, görünürde sanki bir araya getirmiş olursun yüz tane testiyi; fakat her birinin içinde ayrı gibi görünen su vardır, değil mi? Gerçekte tevhid, o testilerin kırılması ve içlerindeki suyun bir araya gelmesidir. Zaten o su özde de birdi, zahiren bir kesret olmuştur. Kastettiğimiz budur.

Mutlak ve İzafi Düzey: Vahdet-i Vücud Tartışması

*Soru:* "Son bağlıyorum, bu da peygamberin diğer insanlara bu öz varlıklarını hatırlatması biraz da dünyadaki fonksiyonuyla ilgili diyebilir miyiz? Ya da işte peygamberin sevdiği görevini, o sorumluluğu üzerine alan, ikisinin arasını ayırmak adına, yani işte mesela bizlerin bunu hatırlatması sorumluluk alanımızda kişilere, bu dünyadaki o sorumluluk alanımız, çabalarımız, sonuçlarına takılmadan sadece onu yapmak, sahiplenmemek, ama kendimize dönük, Yaratıcıya dönük o öz farkındalığı almak; o alanda da bir yolculuk. Bunların ikisinin farklı olduğunu..." Ve şu var, bakın: eğer bedenlerimiz ve psikolojik benliklerimiz olmasaydı zaten ikilik olmadığını anlayacaktık. Yani şu an bedenlerimiz ve psikolojik benliklerimiz var, o yüzden işte ben, sen, Ahmet, Ali, Mehmet oluşuyor. Bu perdenin ötesine geçsek, gerçek anlamda bir olduğumuzu anlayacağız; aynı olduğumuzu, ikilik olmadığını anlayacağız. Zaten o düzeye gelen kişiler aralarında konuşmazlardı; yani bildiğimiz anlamda dille konuşmaz, orada tamamen içsel bir akış vardır. O yüzden biz şimdi özde olmadığımız için toplanıyoruz; özde olsak bir olduğumuzu anlayacağız, toplanmamıza gerek kalmayacak. O yüzden, "o bir olduğunu idrak eden insanların birisi doğuda, biri batıda olsa, biri bu dünyada, birisi ahirette olsa bir ve beraberdir" diyor Bediüzzaman. Yani gerçek anlamda birlik idrak edildiğinde, o zaman mesafe, zaman, mekân hiçbir ikilik oluşturmaz, bir uzaklık oluşturmaz.

*Soru:* "Hocam, kendimize bir yolculuk var ama bu yolculuğu başkalarına da yapmayacak mıyız?" Tabii, o işin bir diğer tarafı. Tabii ki işte o nedir? Aslında peygamberlerin fonksiyonu odur; yani peygamberler aslında kendinde olup da başkasında olmayan bir başka şeye işaret etmiyor. Yani peygamberler, tıpkı kendisindeki gibi karşısındakinde de aynı olan ve bir olan; iki olmayan, yani tevhid iki şeyin toplamı değildir, tekliktir aslında. İkilik, yani iki şeyin toplanıp bir araya bir olması değildir; teklik var. İkilik zaten hakikatte yok; bütün ikilik algıları sübjektif benliklerin ve bilinçlerin ürünüdür. Gerçek anlamda ikilik yoktur.

Dolayısıyla peygamber, "kendisi başka bir öz kendilikte, onlar başka bir kendilikte" şeklinde insanları çağırmıyor; gerçek anlamda herkesi de aynı olan şeye çağırıyor. O yüzden daha önce de söylemişimdir: bir peygambere inanmak, kendinin de ne olduğuna inanmaktır aslında. Hani biz diyoruz ya, "peygamberler böyle mükemmeldir, şudur budur" diyoruz ya; senin bir peygambere inanıyor olman demek, aynı özü senin de taşıyor olduğuna inanmandır. Çünkü peygamber için şunu söyleyeyim size: "içinizden bir peygamber gelmiştir." Dolayısıyla peygamber benim öz kendiliğimin dışarıdaki yansımasıdır. Onun için peygamberler bizi kendilerine çağırmıyorlar, kendimizdeki kendimize çağırıyorlar; ve o çağırdıkları şey herkeste aynı. Onun için gerçek tevhide eren kişi "ben seni seviyorum" demez. Onun için bir hadiste var: "hakikaten kemale ermiş olanlar Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler" diyor. Gerçek anlamda o birlik idrak edildiğinde "ben seni seviyorum, ben onu seviyorum" ikiliği kalmaz; Allah'ın ruhuyla severler. İşte gerçek ikiliğin kalkması olur. Yoksa hepimiz toplanalım, birbirimizi sevdiğimizi söyleyelim, bu da o şey değildir; tevhid birlik hali demek değildir.

*Soru:* "Yok, çok ucuz baktığımızda..." Estağfurullah, kastettiğimiz şey... Ama şimdi bakın: Allah'ın ruhundan başka bir şey yoksa, alemdeki her şey oyuncak mıdır? Oyuncak değildir; hayal düzeyinde bir izafi realitedir. Yani şimdi bakın, bazı şeyleri yuvarlarsak olmaz.

*Soru:* "Asla yuvarlamıyorum, bakın çok net olarak ifade ediyorum." Çok net olarak ifade ediyorsunuz: mutlakın dışında hiçbir varlık yoktur; peygamber yok, Kur'an yok, kitap yok, siz yoksunuz, biz yokuz. Bakın ben bir şey diyorum: diyorum ki izafi düzeyde vardırlar, gerçek anlamda, mutlak anlamda Allah'tan başka hakiki varlık yoktur. Sizin aynadaki görüntünüz görüntüsel varlıktır. O zaman anlıyorsanız itiraz etmemizi beklerim.

*Soru:* "O zaman şunu bekletiğim şu, mesele itiraz meselesi değil İsmail Bey; mesele şu, şimdi siz nasıl birleyeceksiniz?" Siz birleyemezsiniz, şahit olursunuz.

*Soru:* "Aynen öyle. Ama velakin, o zaman kesret perdesi dediğiniz perdeler izafi bile olsa yok mu, işte izafi olarak var, izafi bile olsa var demek." Evet, izafi olarak var.

*Soru:* "Bende zaten onu [kabul ediyorum], yoksa kim kime konuşuyor şu anda? Allah kendine kendine mi konuşuyor?" Evet tabii; işte mutlak düzeyle göreceli ve izafi düzeyi, birbiriyle ilişkisini görerek ve birbirlerini birbirine ezdirmeyerek ifade etmek gerekir.

Sohbetin Kapanışı

Sağ ol. Estağfurullah. Evet, teşekkür ediyoruz arkadaşlar, teşekkür ediyoruz. Bir on-on beş dakika sonra çıkar. Efendim. Estağfurullah. Hay hay. Tamam. Gel, beraber Eminönü'ne geçeceğiz. Eminönü'ne geçeceğiz. Böyle mi? Taksim mi? Eminönü'ne. İzlediğiniz için teşekkür ederim. Çok sağ olun.

Sohbet Sonrası: Teknik ve Günlük Konuşmalar

Evet. Almamış. Şöyle kenarda yazayım mı? Ego. Telefonu hemen kaydedin. Şöyle, öğretmesi özden uzaklaşması gibi. Anlatıyorsun. İstiklal'e döndüm. Ben çok iyiyim. Ben yürüdüm. Ben çok iyiyim; yani bu ilk. Ego muhabbeti var ya, hepsi benim bahsettiğim o anlamda ki egonun içindedir, hepsi aynı. Bir tanesi bencil egodur, bir tanesi bir şey olmak isteyen egodur. Öbürü de ikisi arasında denge kurmaya çalışan yoldur. Denge kurmaya çalışmak da mı bir ego? Hepsi. Bu ikisi arasında dengeyi kurmaya çalışıyor.

Şu anlamda soruyorum: hani verdiğiniz EGSA teşkilatının aslında sebebi fark edemedikleri orada kalıyoruz ya; evliliklerimiz, komplekslerimiz, korku ve şeylerimiz. Çok teşekkür ederim. Şimdi sen onları... Çok teşekkür ederim. Hani evlilik hissetmemek için, aslında bir anlamda kendimi derken, varoluşumda bir sevmek, sevmek bile bir şey; bir barış, bir şey olması gerekiyor ya. Hani az önce bir başkası nasıl evlilik dilenmemem için sizi öze gidecek, oraya birkaç kez sormuş. Burada yol almak için: benim gerçek özüm sevginin kendisidir. Bunu tam idrak edemiyorsan, "beni Yaratıcı seviyor, bu bana yeter" öyle arardık; o şekilde egonun tuzaklarında aşk olmuş. Peki onları açacağız, sonra devam edelim.

Peki onlarla ilgili mesela bir sürü fikrim var ya, ama o konuda bahsetmiyorum; kendimizi iyi hissedemeyişimiz. Hani bu, mesela siz bahsetmiştiniz de... Ofiste gelirlerse sözler bile konuşmuyorlar. Mesela onunla ilgili ben bir şey okumuştum, belki Norbekov diye bir kişi; buradan ne izler ki, Enise'deki eğitimi. Enise'deki eğitimi, daha uygun olsa biz de katılırız. Ben, İsmail abi burada yapalım dedim; "projeksiyonla yapalım" dedi, benim baktığım gibi geldi, çok mantıklı yani. Şuraya komple bir tane de koyalım; hatta ben arkasını siyah yaptırıyorum. "Terleyince gerek yok" dedi, bence de; sadece şu şeyi yeniden düzenlemek lazım, biraz daha bu tarafa alın, belki gerek de kalmıyor. Ondan sonra burada anlaşılırsa, sadece o yüzden burada olmuyormuş, anladın mı? Bir eğitim için olur. Tabii çok iyi düşünmüş, biz de öğreniyoruz. "Almadın eğitim için" böyle almak istedi. "İyi olur" dedi, "evet, burada olur, sen kendi yerinde." Tabii tabii, çok iyi. Ben de sana onu söyledim, biz de katılalım; niye, o yazdırıyor diye çocuklara. Ya şimdi, başta bir yazdırıyor. Söyledim mi İsmail abiye? Bir bakalım mı?

Ben bir belli bir yere kadar yazdırdım, 2017 falan. "2017'yi yazdırıyordun." Çoğu kutu yani. Söylesin mi İsmail abi, toparlayayım ben şimdi 2016-2017'yi; ciltletirim, veririm onu. Bazıları bekleşsin ama... Ben şeyi toparladım ama tarih atmamışım, o kötü. Tarihi atmamışım, bir sürü şey var, ses kaydı var; ses kaydı çözümde kalmış, bir sürü var ama. Eskiden paylaşılıyordu ya, tarihe bakarak anlıyorduk, öyle yapıyorduk.

Öykü söyledim sana, Dropbox'tan yükleyemiyor. Ben Dropbox'a atıyorum, sürekli "dosya bulunamadı" diyor, hiçbir şey yok, boşalttım da dosyayı. Ben atıyorum buraya, atmıyor. Şimdi atıyormuş. Ben mi arızalıymışım, her kayıt bir uygulama bunu söylüyor, "fail to load." Bu ayrı ama, sen bir tıklamaya çalış. "Bir tıklaması şöyle" desin. Yine yapmıyor. Peki. Onu da yapmıyor. Yapıyor işte. Kendine gönder bakayım onu; ne istiyor? Aynen. Bunu babam öğretti bana da; kendine gönder.

Mehmet ağabeyi. İsmail'e saygı... Çok Mehmet var ya, işte muhtemelen doktora da gitmiştir; icabında gidin beraberce doktora götürün gerçekten. Sen işte gidiver, Feride teyzeye telefonla de ki, "ben geleceğim, seni doktora götürsem, ne lazımsa da ilacı." Nasıl yapıştırıyorsun? Aynı öyle işte, yapıştır demiyor işte. Bir dakika. Ya oradaki insan yok zaten, benim yalnız herhalde, tam bilmiyorum da. Bak, "create link" dedik, tamam, "copy link"; ne şeye ihtiyacı varsa alırsın. Tamam. Olmadı, olmuyor işte.

Sen özel değilse bana bunu verebilir misin? Verdim mi hiç, vermiştin değil mi? O aynı. Ben indireyim, ben onları, ama neden böyle olduğunu... Ama hepsini yüklemedim; yani son zamanlarda artık yüklemiyorum. En son üç hafta önce yüklemişim, bir hafta önce yüklemişim, bu şeydeki sohbet hatta. Şu sohbet, İsmail Ağabey'in iki hafta önce burada bir şey oldu, vakıf gibi bir yer vardı, onu da yükledim, şu o. Ama yüklemiyor işte. Öykü gitti, çıktı mı? İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Cuma Suresi'nde geçen, Peygamberimizin hutbesi sırasında kervan sesi duyulunca cemaatin dağılması ve "eğer hepiniz terk etmiş olsaydınız büyük bir zarara uğrayacaktınız" mealindeki uyarı ayeti (ayet numarası metinde belirtilmemiştir) - "Onlar için korku ve hüzün yoktur" mealinde, anlatıcının Kur'an'da tekrar eden bir ifade olarak andığı ayetler (sure adı belirtilmemiştir) - "İçinizden bir peygamber gelmiştir" mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiştir) - İncil'de Hz. İsa'ya atfedilen "yol ve hayat benim" sözü (Kur'an ayeti değil, anlatıcının İncil'den aktardığı bir sözdür) --- ---

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Oruç, Namaz ve Fıtratı Koruma Bilinci

Sohbette önce namaz, oruç ve haccın zahiri boyutunun ötesindekimanevi mesajları ele alınıyor; namazın insanı dengede tutan bir "manevi omurga", orucun ise "olmazsa olmaz" zannettiğimiz şeylerden özgürleşme pratiği olduğu anlatılıyor. Ardından bu fikir, Enneagram modelindeki yakın ilişki, sosyal ve kendinikoruma içgüdüleri üzerinden derinleştiriliyor; insanın varlığını bu içgüdüler üzerinden tanımlamasının nasıl bir sahte benlik ve bağımlılık tuzağına dönüştüğü, Hz. Peygamber ve Hz. İsa örnekleriyle işleniyor. Son bölümde katılımcılarla dinin bireysel mi toplumsal mı olduğu tartışılıyor ve Ozan Hoca'nın "Allah tek bir insan yaratsaydı din gönderir miydi?" sorusu üzerinden dinin merkezinin insan-Allah ilişkisi olduğu vurgulanıyor.