Nefsi Emmare ve Psikolojik Benliğin Hikayesi

Kısa Özet

Sohbette önce bir sözün ancak söylendiği bilinç düzeyine ulaşan kişi tarafından hakkıyla anlaşılabileceği, dolayısıyla her tavsiyenin herkese aynı şekilde verilemeyeceği anlatılıyor. Ardından nefsi emmarenin bebeklikten itibaren nasıl filizlendiği, insanın kendini "kuyu" olarak tarif edilen psikolojik benlik düzeyine nasıl hapsettiği; Hz. Yusuf, Hz. Meryem ve Hz. Peygamber örnekleri üzerinden bu düzeyle özdeşleşmeden yaşamanın mümkün olduğu anlatılıyor. Son bölümde ise insanın nefsine duyduğu muhabbetin farkına varması, kendini yargılamadan gözlemlemesi ve hakiki mutluluğun ancak bu "hikaye"nin merkez alınmaktan çıkarılmasıyla mümkün olacağı vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir söz hangi bilinç düzeyinden çıkmışsa, ancak o düzeye ulaşan kişi tarafından tam olarak kavranabilir; bu yüzden aynı tavsiye herkese verilemez.
  • Nefsi emmare bebeklikten itibaren filizlenir; insan kendini sınırlı bedeniyle ve psikolojik mekanizmasıyla özdeşleştirdikçe "kuyu"ya düşer.
  • Hz. Yusuf, güzelliği veya peygamber çocuğu olması gibi geçici niteliklerle özdeşleşmediği için kuyudan hem fiziksel hem psikolojik olarak çıkabilmiştir; insan da geçici niteliklerini "ben" zannetmemelidir.
  • Hz. Peygamber'in Mekke'de zahiren mutlu olmasına rağmen bir "hikayesi" olmaması ve Hira'ya çıkması, hakiki arayışın psikolojik tatminin ötesinde olduğunu gösterir.
  • Psikolojik düzeyde mutluluk aramak iki uçlu bir değnek gibidir: bir şeyle mutlu olan kişi, onun zıddıyla mutsuz olacaktır; bu düzeyden çıkışın yolu bu hikayeyi merkeze almamaktır.

Bilinç Düzeyleri ve Sözün Muhatabı

Bu dört düzeydir temel olan. Dolayısıyla bunların kendilerine göre hükümleri var, kendilerine göre değerleri var. Bunu biz karıştırdığımız zaman, mesela "içinden ne geliyorsa onu yap" dersin. Bunu herkese söyleyemezsin. Adamın içinden nefret geçiyor, adamın içinden dünyayı yakıp yıkmak geçiyor, adamın içinden sevmediği bir insanı yok etmek geçiyor. Peki yani "içinden geldiği gibi yaşa" mı diyeceksin? Diyebilir misin? Ama bir ermişe diyebilirsin: içinden geldiği gibi yaşa. Neden? Burada bir saflaşma var. Ama sen nefsi emmare düzeyinde bir insana "içinden geldiği gibi yap" dediğinde çok yanlış bir değerlendirme yapmış olursun, çok yanlış bir tavsiyede bulunmuş oluruz. O yüzden bir söz kime söylenmiş, hangi bilinç düzeyi için söylenmiş, hangi bilinç düzeyinde idrak edilebilir, bunu ayırt etmeliyiz.

Yani şunu kesinlikle unutmamalıyız: bir bilgi hangi bilinç düzeyinden çıkmışsa, sen onu ancak tam olarak o bilinç düzeyine erdiğinde anlayabilirsin. O bilinç düzeyine ermedikçe onu tam olarak kavrayamazsın. Mesela birisi bize aşkı anlatsa, işte diyelim ki Fuzuli veya bir Ahmet Gazali diyelim veya Muhyiddin Arabi bize aşkı anlatsa, biz eğer o aşkı yaşadığı bilinç düzeyinde değilsek bunu anlayamayız. Ama bundan istifade edebiliriz. O söz sana bir kısım sezgiler verebilir. Ama onu tam olarak anlamak, aynı bilinç düzeyinde olduğun zaman mümkündür.

Bu basitçe neye benzer? Hani frekans ilişkisine benzer. Aynı frekanslı olduğun zaman alışveriş olur değil mi? Aynı frekanslı olmadığı zaman... Aynı dertleri paylaşan kadınların bir araya gelip ilgili konuşması gibi yani. "Anne olunca anlarsın" derdi, "anlarsın" demesi gibi. Ne var burada? Aynı frekanslı olmaktır esas olan şey. O yüzden manevi bilgiler herkes tarafından anlaşılabilir şeklinde değerlendirilmemelidir.

Bir arkadaş söylemişti, diyor bir gün bana dediler ki "ya bak Muhyiddin Arabi'yi oku, çok büyük bir adam" falan. Açtım baktım. İlk sayfasında "bizim kitaplarımızı herkes anlayamaz" diye yazıyor. Dedim ki "kim ya bu, ne demek istiyor" falan dedim, kitabı bıraktım diyor yani. Anlatabildim mi? Yani biz zannediyoruz ki herkes her şeyi anlayabilir, her şey ifade edilebilir, her şey kağıda dökülebilir, her şey kelimelere büründürülebilir, kelimelerle ifade edilebilir ve anlaşılabilir. Yok, böyle bir şey yok. Böyle bir şey yok.

Allah'ın yakınlığını biri bize istediği kadar anlatsın, biz onu ancak tecrübe ettiğimizde diyeceğiz ki "evet, Allah şah damarından bana daha yakınmış." Evet, bunu düşünce düzeyinde kendi imanım, idrakim, kavrayışım çerçevesinde anlamlandırmaya çalışabilirim. Ama "Allah bana şah damarından daha yakındır"ı ancak gerçek anlamda tecrübe ettiğimde ne demek olduğunu anlayabilirim. O yüzden insan biraz mütevazi olmalı. Modern devir insana bir kibir yüklemiştir aynı zamanda. Yani "anlarım, ne var ki, benim aklım yok mu, düşünürsem her şeyi kavrayabilirim" gibi bir ön kabulle insanları ego düzeyinde şişirir. Halbuki insan ancak varoluş düzeyinde belli bir dönüşüm yaşarsa, o dönüşümün düzeyine bağlı olarak ilmi, idraki, irfanı artar ve gelişir.

Dolayısıyla bu şu demek değildir: "bir kısım seçkin insanlar var, onlar bir şeyi anlayabilirler, biz anlayamayız" değil. Anlatabildim mi? Sen de herkes gibi insan olarak yaratıldın, sende de o imkan var. Ama o imkanı açığa çıkarmadan sen onun meyvelerini toplayamazsın. Mesela bugün ne diyoruz? Bir ağaç; bazı ağaçlar var ikinci yılında meyvesini verir, bazı ağaçlar var on yıl sonra meyvesini verir. Şimdi o ağaç evet meyveli bir ağaçtır ama on yaşında meyve verir. Bazı ağaç cinsi vardır, üç yaşında meyve verir. Şimdi ben ilk yaşında meyve vermiyor diye onu küçümseyemem veyahut onu basit göremem. Ama o bir yaşındaki ağaç da bir başka ağacın meyve verdiğini duyduğunda o meyveyi inkar etmemelidir. Sen vermiyor olabilirsin, daha henüz o düzeye gelmemişsindir. Ama bir başkası o düzeye gelmiştir, onun verdiği meyveleri inkar edemezsin. İnkar etmek aslında kendini inkar etmektir.

Anlatabildim mi? Onun için mevzu bir seçkincilik mevzusu değildir. İlahi sistemde "bu seçkindir, bu özeldir" meselesi değildir. Mesele şudur ki sen bir insan olarak yaratılmışsan sende insan olmanın bütün imkanları var demektir. Hepsi bu dünyada açılmayabilir, ahiret düzeyinde açılır bazı imkanlar. Ama insan şunu bilmeli: her düzeyin bir edebi vardır, bir hükmü vardır, bir değeri vardır. Onun için biz bu derse niye mertebelerden başladık? Çünkü bu mesele çok önemli olduğu için bu mertebelerden başladık.

Varlık Mertebeleri ve İnsanın Potansiyeli

Şimdi biz mesela varlık dedik, varlığın mertebeleri var dedik. İnsan dedik, insanın bilinç mertebeleri var dedik. Veya işte buna nefis mertebeleri diyebiliriz veya benlik mertebeleri de diyebiliriz. Şimdi biz varlık dediğimizde varlık birdir. Varlık derken sen şu beş duyuyla algıladığın nesneleri varlık zannedersen, varlığın aslı zannedersen yanılmış olursun. Bu bütün gördüğün şeyler hakiki varlığın gölgeleridir, iz düşümleridir, yansımalarıdır, mertebeleridir; kendisi değildir. Ama sen "varlık birdir" deyip ondan sonra da bu beş duyuyla algıladığın varlığı hakiki varlığın yerine koyarsan, o zaman kendini hakiki varlıktan mahrum ediyorsun.

Mesela biz bugün niye kendimize tam bir insan demiyoruz? Potansiyel olarak tamız ama şu bilincimiz insani tamlığımız değildir. Ben şimdi kendimi tam bir insan olarak algılarsam o zaman kendi içimdeki potansiyelin ayrımına varmamış olurum. Anlatabilir miyim? Mesela bir ağaç bir yaşındaki halini mükemmel hali olarak algılarsa ne olur? Problem yaşar. O zaman beş yüz yaşındaki bir çınar olabilmenin imkanını görmezden gelmiş olur. Anlatabilir miyim? Halbuki diyelim ki beş yıllık bir çınar fidanı aslında beş yüz yıllık bir çınar olabilme imkanına sahiptir. Ama o beş yaşındaki çınar ağacı "ben oldum, ben tamamım" derse, o beş yüz yıllık çınar olabilmenin imkanını göz ardı etmiş olur. Modern insanın bugün en büyük handikabı budur. "Ben biliyorum" dediğinde aslında öğrenmeye engel bir şey oluyor.

Yani mesela niye? Dikkat edin, bütün kadim geleneklerde, mesela eski Yunan'da "ruhani insan" diye bir kavram vardır, kendi tabirleri, kavramları içinde. Hindu geleneğinde hakiki insanın bir kavramı, bir tanımı vardır. Çin geleneğinde vardır. İslam'da "insan-ı kamil" vardır. Neden? İşin tabiatı gereği budur. Hepimiz insanız, evet tabii ki hepimiz insanız. Ama kimimiz çekirdek halinde, kimimiz beş yüz yıllık çınar halinde bir insanız. Kimimiz küçük bir hadiseden yıkılır, kapanır; kimimiz büyük bir dert bile gelse onu sarsmaz. Bunlar ikisi de aynı, ikisi de insan. Aradaki fark ne? Bazen bir fırtına olur, diyelim ki on yaşındaki bir ağacı sallar, atar. Ama diyelim ki sağlam beş yüz yıllık bir ağacı aynı fırtına söküp atabilir mi? Atamaz. İkisi de ağaç, belki ikisi de aynı cins ama ikisi arasında bir kemal farkı var.

Bütün mesele budur. Bütün mesele işte bu anlamda ne olduğunu potansiyel olarak anlamak, sonra da fiili olarak "sen şu anda hangi durumdasın, fiili olarak ben hangi durumdayım" bunu anladığım zaman sürecimi de doğru okumuş olurum. Yoksa hepimiz insanız, hepimiz Allah'ın üflediği ruhu taşıyoruz tabii ki. Ama sen şu an hangi varoluş düzeyinde, hangi bilinç düzeyinde, hangi benlik düzeyinde yaşıyorsun? İşte o yüzden Bediüzzaman'ın hiçbir zaman unutmamak gereken şu tarifini her zaman göz önünde tutmak gerekir. Ne diyor? "Nefsine muhabbet değil, muhalefet etmelisin." Veyahut acımalısın, veyahut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin.

O yüzden mesela tasavvuf metinleri okumak iyidir ama aynı zamanda tehlikeli olabilir. Neden? Çünkü o söz hangi mertebede söylenmiş, hangi düzeydeki bir bilincin idrakidir? Anlatabildim mi? Onun için tasavvufta denir mesela, bazı bir metinde denir ki "günahından kork." Bir metinde denir ki "günahına takılma, günahını düşünme." Bir başka sufiye bakarsınız, "günahın üzerinde düşün" der. Neden? Çünkü farklı kişilere onlara uygun olan tavsiyede bulunuyor. Öbürü de günahından dolayı çöllerde sürünüyor. Yani mesela birisi günahına takılır, ümitsizliğe kapılır; sen ona dersin ki "o kadar günahına takılma, her insan bu süreçte günah işler." Birisi de işlediği hiçbir günahın üzerinde durmuyor, sürekli göz ardı ediyor; ona da demen gerekir ki "günahını düşün." Daha doğrusu, oradaki günahını düşünmekten kastım seni günaha götüren benlik üzerinde düşün. Niye o günaha gidiyorsun, diyelim ki niye kibirleniyorsun, niye yalan söylüyorsun; seni o noktaya götüren şeyin üzerinde düşün. Öbürü de aşırı düşünmekten ve gereksizce -daha doğrusu buradaki mevzu aşırı veya az düşünme meselesi değil, doğru veya yanlış düşünme meselesidir- yanlış düşündüğü için kendini o günahı işleyen benlikten ibaret görüyor, onun altında kalıyor. O zaman sen ona demen lazım ki "o kadar da günahını düşünme, sen o günahı işleyen benlikten ibaret değilsin." Üstelik o benlik geçici bir benliktir; sen onu nötralize ettiğinde ne o benlik kalır ne onun işlediği günah kalır, üzerinde durmana gerek yok, sen yoluna devam et, günaha takılma. Ama biri var hep günah işliyor ama hiçbir günahı üzerinde düşünmüyor, niye o günahı işliyor onun üzerine düşünmüyor; o zaman onu da düşündürmek durumundasın. O yüzden bir söz kime söylenmiş, kimin için bu tavsiye edilmiş, veya diyelim ki biz bir ermişin sözünü okuduk, bu hangi düzeyde bir bilinçten çıkmış, bunu sormak durumundayız, bunu değerlendirmek durumundayız.

Nefsi Emmarenin Doğuşu ve Psikolojik Benlik

Evet, şimdi nefsi emmare dediğimiz süreç ne? Daha önce de bahsetmiş olduğumuz insanın o psikolojik boyutuyla ilişkili bir düzey bu. Yani ruh, psikoloji ve beden olarak üç düzeyden oluşuyoruz. Nefsi emmare nereden oluşuyor? Yani bunun kaynağı nedir? Bunun kaynağı psikolojik benliktir. Peki ne zaman başlıyor bu? Doğumdan itibaren başlar. İlk 5-6 ay içinde deyim yerindeyse filizlenmeye başlar. Yani kişinin sınırlı ve bedeniyle bağlantılı, aynı zamanda da duygu, düşünce ve davranışla ilişkili bir benlik algısı oluşur. Bu aslında nefsi emmarenin başlangıcıdır. Bu, dediğim gibi, ilk bebeklik yılında başlar.

O yüzden bazı insanlar şaşırır. Diyelim ki işte "çocuk masumdur" dersin ama işte üç yaşındaki bir çocuk kıskanır, kardeşini dövebilir veyahut da "sana vermeyeceğim, bir tek ben yiyeceğim" diyebilir bir çikolatayı, değil mi? Şimdi bu nereden çıkıyor? "Çocuk masumdu" değil mi? Hayale gitmemek, hayali bir tasavvura kaçmamak lazım. Organizma olmak, benliğe... psikolojik benlik evet. Psikolojik benlik başta beden üzerine ve aynı zamanda da psikolojik mekanizmamız dediğimiz duygu, düşünce ve davranış yapısı üzerine oturur. Ve sınırlı bir algıya sahiptir, yani kendini sınırlı bir varlık olarak algılar. O yüzden "ben ve sen" ayrımı yapar, "ben ve öteki" ayrımı yapar. Anlatabiliyor muyum? Bu ayrımı yapmaya başladığım andan itibaren nefsi emmare dediğimiz benlik bilincinin filizlenmesi başlıyor demektir.

Ama çok olumsuz mudur ilk başta? Hayır, o kadar olumsuz değildir. Büyük ölçüde kendini korumakla ilişkilidir. İşte aç olduğu zaman gıdaya ihtiyaç duyar, rahatsız olduğu zaman rahatlatılmaya ihtiyaç duyar. Birisi onunla mücadele ettiğinde veya birisi kendisine ait olduğunu düşündüğü bir şeyi ondan aldığında mücadele eder, veyahut da mücadele edemediği zaman üzülme, ağlama pozisyonuna girer. Bütün bunların temeli nedir? İşte o psikolojik benlik halidir.

Dolayısıyla bizler ister istemez, her insan deyim yerindeyse nefsi emmare sürecinden geçer. Deyim yerindeyse, hani bu konuda bize belki önemli bir örnek ve metafor olarak konan nedir? Hazreti Meryem'dir. Hani Kur'an'da, peygamberimizin bir sözü vardır, şeytanın dokunmadığı -deyim yerindeyse- hani Hazreti Meryem'e atfedilir bazen, bazen de Hazreti İsa'ya atfedilir; şeytan ona dokunmamıştır. Anlatabildim mi? Yani o saf haliyle var olmuştur, hiçbir negatif imkan ve ihtimale açık tutulmamıştır. Bu demek yani. Hani şeytanın dokunmaması başlı başına bir üstünlük meselesi değil, yani daha mükemmel bir süreç diyelim. Şeytan sana dokunacak ama dokunduğunu bileceksin ve onun tetiklemesine maruz kalmayacaksın. Anlatabildim mi? Yani meyli yok, değil mi? Evet, yani meyli yok.

Bence Hazreti Meryem'in daha temelde ben onu düşünüyorum, tabii Hz. İsa da içine konabilir aynı kavramın. Orada ne var? Hz. Meryem deyim yerindeyse tapınağa adanmış ve temiz, saf fıtratı temsil eden bir şey, bir emanet gibi bir şey. Deyim yerinde hiçbir negativite ona dokunmamış ve dokunmuyor. Anlatabildim mi? Tabii ki bizler böyle değiliz. Anlatabildim mi? İnsanoğlu deyim yerindeyse sınırlı benlik bilincini de deneyimleme imkanına kavuşturulmuş bir varlıktır. Yani bunu kötü görmek gerekmez, bir süreçtir. İnsan böyle bir imkana sahip kılınmıştır. Yani "ben ve öteki" diyebilmek, ben ve sen diyebilmek. Sonra ben ve sen arasında diyelim ki olumlu ilişki de olur, olumsuz ilişki de olur.

Ben ve Sen: Psikolojik Benliğin Zemini

Mesela ben ve sen birbirimizi sevebiliriz, ben ve sen birbirimizden nefret edebiliriz. Ama ben ve senin birbirimizi sevmemiz için bir "ben ve sen" olması lazım yani. Anlatabildim mi? Dolayısıyla bu da bir deneyimdir. Ama nasıl bir deneyimdir? Bir ucu pozitifte, bir ucu negatifte olan bir deneyimdir. "Ben ve sen" dediğim anda birbirimizden nefret de edebiliriz, birbirimizi sevebiliriz de; birbirimize yardım da edebiliriz, birbirimize zarar da verebiliriz. Anlatabiliyor muyum? Bu bir imkan olarak insanın önüne çıkar. Bu imkan aynı zamanda neyi doğurur? Bir kısım riskleri doğurur. Mesela korkarsın; neden? Sınırlı bir varlıksın, bir kısım tehlikelere maruz kalacaksın, onlardan kaçınmak durumundasın. Bir kısım ihtiyaçların olacak, onlara ulaşmak isteyeceksin; ulaştığında tatmin olacaksın, ulaşamadığında tatminsizlik yaşayacaksın. Kendini güvende hissettiğin durumlar olacak, kendini tehlikede hissettiğin korku veren durumlar olacak; tatmin olduğunu hissettiğin durumlar olacak, tatminsiz olduğunu hissettiğin durumlar olacak. Bütün bunların yaşandığı düzey nedir, zemin nedir? Psikolojik benlik düzeyidir.

Şimdi dolayısıyla bu psikolojik benlik düzeyinde neler ortaya çıkıyor? Bir kısım ihtiyaçlar, korkular, beklentiler, arayışlar, tatminler, tatminsizlikler meydana geliyor. Şimdi bunları yönetmek veya yönetememek gibi bir durumumuz var. Şimdi o zaman biz şunu anlayacağız: bu düzeyde kişi bir kısım ihtiyaçları, kaçınmaları, beklentileri, arayışları, arzuları ve korkuları üzerinden yaşar, bunların tetiklemesiyle yaşar. Bir arzun tatmin olduğunda mutlu olursun, arzun tatmin olmadığında mutsuz olursun. Şimdi tamamen bunlara odaklı olarak yaşadığımız bir süreç vardır. Bu, dediğim gibi, çocukluğumuzdan başlar. Her çocuk hayata nefsi emmareden başlar. Psikolojik düzeyde diyoruz, bu bir algı düzeyi. Evet, bu bir algı, bilinç ve benlik düzeyidir. Yaşıyoruz, onun için orada gerçekmiş gibi bir realite var yani. Gerçek mi? Tabii tabii, yani artık sübjektiftir; bir bilinç, benlik ve algı tarzıdır. Bunu her insan yaşar, bu insanoğlunun genel anlamda bir kaderidir. Bunu yaşayacaksın.

Şimdi bu nefsi emmare düzeyinde kişi bu arzuları, istekleri, ihtiyaçları, korkuları, kaçınmaları, beklentileri üzerinden bir etkileşim yaşıyor hayatla; muhatap olduğu insanlarla ve şu alem dediğimiz sürekli değişen alemle bir etkileşim yaşıyoruz. O etkileşimler bazen senin arzularını tatmin ediyor, bazen rahatsız oluyorsun. Bazen diyorsun ki "hava ne kadar kötü" değil mi, "hava çok bozuk" diyorsun. Neden? Çünkü senin arzu ve ihtiyacına zıt, o yüzden kötü ve bozuk oluyor. Anlatabildim mi? Veya diyelim ki annen baban seni ihtiyaç duyduğun kadar sevmiyorlar, ihtiyaç duyduğun kadar ilgi göstermiyorlar; o zaman diyorsun ki "annem beni sevmedi" diyorsun, hatta "annem çok bencil" diyebiliyorsun, değil mi? Olamaz mı? Olabilir. O zaman ne yapıyorsun? İşte hayatla bu etkileşimleri yaşıyorsun. Bu etkileşimleri bizler uzun bir zaman, hatta bazı kişiler ölünceye kadar, kör bir bilinçle yaşarlar; deyim yerindeyse yani bunun üzerinde analiz yapamazlar, bunun daha derin temelleri üzerinde duramazlar. Kısacası tamamen tetiklenmeler ve kör bir tetiklenmedir, yani etkilidir, ve insanlar o noktada psikolojik olarak bir zemin sahibi olurlar. Aslında bizim asıl zeminimiz ruhsal boyutumuz iken, bu durumda bizim zeminimiz ne olur? Psikolojik boyut olur. Ve o psikolojik boyutun hemen eşliğinde de tabii ki bedenimiz. Anlatabildim mi?

Sonra çok küçük yaşlardan itibaren kendimizi bedenimizle özdeşleştiririz, değil mi? İşte "kızım, erkeğim, güzelim, o benden güzel, o benden yakışıklı" diye. Benliği de içine katarak o psikolojik benlik yaşar ve kendini onunla tanımlar. Yani kısacası kuyuya düşer. Aslında bu bir kuyudur. Anlatabildim mi? Ve o kuyuya bizi düşüren nedir? Yakub'un çocukları. Yani aslında işte kıskançlık, nefret, kin, değil mi, bencillik, kendini düşünme, kendini öne çıkarma, fiziksel ve dünyevi anlamda rahat olma, değil mi? Onlar bizi aslında kuyuya atıyor.

Kuyu Metaforu ve Yusuf Kıssası

Mesela diyelim ki bir çocuk bazen olur, değil mi, işte ister ki ebeveyni önce onu görsün, önce onu kucağına alsın, değil mi, önce onun ihtiyacını gidersin, ona daha çok ilgi göstersin, değil mi? Şimdi öyle olunca ne olur? Bu seni kuyuya atar. Çünkü her zaman ebeveyninden o şeyi göremezsin. Anlatabildim mi? Veyahut da diyelim ki kibir vardır, veyahut da diyelim ki rahat yaşamak isteği vardır. Rahat yaşamak istediğin zaman diyelim ki kardeşinle veya arkadaşınla bir şey paylaşmakta zorlanırsın, "bir tek ben sahip olacağım" dersin, "bir tek ben yiyeceğim" dersin, paylaşmakta zorlanırsın. Paylaşmakta zorlandığın için kuyunun bir basamak daha altına düşersin. Ne kadar negatif düşünce, duygu, davranış eğilimimiz varsa o kadar derin bir kuyuya inmeye başlıyoruz.

Bir de bunları dert ediyoruz. Yani korkularımız, tatmin edemediğimiz hırslarımız, tatmin olmamış arzularımız, tatmin olmamış ihtiyaçlarımız devreye giriyor. Bir de bunları psikolojik benliğin etkisiyle sürekli dert haline getiriyoruz. Beklentiler giriyor. Yani diyorsun ki "çok mutsuzum." Niye mutsuzsun? "Ya işte çok iyi bir aile ortamında büyümedim, bana yeterince ilgi ve değer gösterilmedi" diyorsun, değil mi? Bir de bunu dert ediyorsun. Veyahut da işte "başkaları çok iyi ortamlarda yetiştiler, ben o kadar iyi bir ortamda yetişmedim" diyorsun, "o kadar şanslı değildim" diyorsun. Tabii şans neye göre? Psikolojik benliğe göre. Bir de bunları kendi kendine yük yapıyorsun, kuyunun biraz daha aşağılarına düşmeye başlıyorsun. Anlatabildim mi?

Bakın Yusuf masum bir çocuk olduğu halde kuyuya düştü yani. Bir kısım negatif etkenler -işte o on bir kardeşi olarak tarif ettiğimiz belki negatif düşünce, duygu ve davranış modelleri- nedeniyle. Ama ne oldu? Hemen çıktı. Anlatabildim mi? Çıktı yani, orada fazla kalmadı. Mesela olumsuz düşünmedi, negatifliklere takılmadı. Anlatabildim mi? Mesela dikkat edin, hep söylüyorum: "işte onlar niye böyle, şunlar niye böyle" böyle bir takıntısı olmadı. Anlatabildim mi? "Şuna niye sahip olamadım, bunu niye elde edemedim, niye böyle bir imkan ve şart içinde olamadım" -hiçbirini dert etmedi. Tamamen doğal bir şekilde o durumları karşıladı ve oradan çıktı.

Ama süreç tabii ki devam ediyor. O zaman insan neye dikkat edecek? Psikolojik benliğin kuyusuna düşmeyeceksin. Daha doğrusu, düşeceksin, çıkacaksın. Anlatabildim mi? Çıkmayı bileceksin. Nasıl olur? Nereye düştüğünü bileceksin, yani neredesin. Anlatabildim mi? Bazen kuyu geniş olabilir; orayı bir yaşam alanı haline getirebilirsin, değil mi? Kuyu diyelim ki beş yüz bin metrekare genişliğinde bir kuyu olabilir. Derindir ama tabanı geniş olabilir. Sen dersin ki "ne güzel bir yer burası, ben burada kendime iyi bir yaşam alanı kurabilirim, yani tamam biraz çukura benziyor ama gene idare edebilirim." Bu nedir? "Ben nefsi emmaremle bu hayatı sürdürebilirim, iyi kötü." Anlatabildim mi? "İşte hırsımla, öfkemle, kibrimle, arzularımla hayatı bir şekilde götürürüm, çok da olumsuz görmüyorum bunu" diyebilir bazı insanlar. Bunlar bilince göre değişir.

Zaten nefsi emmareden kurtulmaya adım atmanın temel prensibi veya basamağı nedir? Buranın yaşanılacak bir yer olmadığını anlamaktır. Anlatabildim mi? "Ben bu psikolojik benlik mekanizmasıyla yaşamayı tercih etmiyorum." Çünkü bakın bunun kendi içinde kısmi tatminler de vardır. Anlatabildim mi. Mesela şöhret olmak istersin, tırnak içinde şans sana güler, şöhret olursun ama psikolojik benlik bilincinde bir üzüm yersin, yüz tokat arkasından gelir. Bir kere gülersin, on defa ağlatır. Anlatabildim mi. İşte biri sana taparcasına aşık olur, havada uçarsın, "dünya ne kadar güzel" dersin, "iyi ki dünyaya gelmişim" dersin; sürekli seni arar, "sensiz yapamıyorum" diyen bir sevgili bulursun -o da ayrı bir cahillik-, kendini gökte yaşamış zannedersin, sonra seni terk eder. Diyelim ki bir sene gülmeye bedel on sene ağlayabilirsin, değil mi? Psikolojik düzeyde bunlar mümkündür.

Bir noktada başarılı olursun, insanlar sana hayran olur, değer verir; sonra başka ilgi ve hayranlık uyandıran insanlar olur, sen geriye düşersin, buruk olursun. Psikolojik benliğin mekanizması budur. Psikolojik benlik bütünüyle negatiflik içermez, izafi olarak, yani göreceli olarak olumluluk da içerir, olumsuzluk da içerir. Çocuğun olduğunda "işte benim çocuğum" diye sahiplenirsin, sahip olma egosuyla mutlu olduğunu düşünürsün; sonra o çocuğa bir şey olur, onun üzüntüsünü yaşarsın. İkisinin de zemini aynı zemindir. Anlatabilir miyim? Yani "gelsin, yok, burada yer var" mı? Var mı? Burada da var, orada da var. Anlatabilir miyim? Yani insan şunu anlayacak: psikolojik zeminde negatif kutup da var, pozitif kutup da var. Ve insan şunu bilecek: psikolojik düzeyde mutluysan, onun zıttı durumunda mutsuzsun. Bunun başka bir kaçarı yok. Anlatabiliyor muyum? Yani psikolojik boyut iki uçlu bir sopa gibidir; bir ucu varsa mutlaka öbür ucu vardır. Bir şeyden mutluyum diyorsan, onun zıttı seni mutsuz edecektir. Anlatabiliyor muyum? İnsanların bana ilgi ve değer vermesi beni mutlu ediyorsa, ilgi ve değerini kesmesi ve azaltması beni mutsuz edecek. Kitap yazıp meşhur olduğumda mutluyum, yazdığım kitap itibar görmeyince de mutsuz olurum. Budur, buradan bir çıkış yok. Ticaret yaparsın, para kazanırsın, mutlu olursun; kazanamadığın bir süreç olur, mutsuz olursun. Psikolojik boyut iki uçlu bir değnek gibidir ve bunu kişi engelleyemez.

Ve ilginç bir şekilde, eğer bu düzeyde kişi yaşarsa, bunu ortadan da kaldıramaz; senin elinde değil orası. Psikolojik düzeyde sevilmekten mutluysan, sevilmemekten de mutsuz olacaksın, diyemezsin ki "keşke hep mutlu olsak" -yok böyle bir avantaj, ya bir avantajı ya bir dezavantajı, aynı zeminde ikisi de var. Anlatabiliyor muyum? İnsan bunu kabul etmeli. O yüzden hayatta hiç kimsenin psikolojik düzeydeki mutluluğuna özenmemek gerekir. Bir insan mutlu, neyle mutlu? Psikolojik benlik düzeyinde bir şeyle mutlu; geç, hiç üzerinde durmaya gerek yok. Ama bir insan gördüğün mutlu, neyle mutlu? Kendiyle, yani özüyle mutlu, yani mutlakla mutlu; tamam, bak onun mutluluğuna özenebilirsin, onun mutluluğunun hiçbir sebebi yok. Ama bir insanın mutluluğunun sebebi varsa ona özenme, çünkü o bir sebeptir, bir gün ortadan kalkacaktır. O tercih edilesi, arzu edilesi bir değer değildir.

Geçici Niteliklerle Özdeşleşme Tuzağı

Kişi bunu unutmamalı, çünkü insanı bu düzeyde meşgul eden şeylerden bir tanesi budur. Çünkü psikolojik düzeyde, nefsi emmare düzeyinde insan şöyle der: "mutsuzum, kendimi tatmin olmuş hissetmiyorum, bakıyorum başka birileri mutlu gözüküyor, diyorum ki onların elindekine sahip olursam mutlu olurum" -sen onun peşinde koşuyorsun. Bu en büyük tuzaktır nefsi emmare düzeyinde bir insan için. "Bak o evlenmiş, mutlu olmuş. Bak çocuğu oldu, mutlu oldu. Bak işte maddi olarak çok rahat, ne kadar mutlu" dersin ve tuzağa düşersin. Bu temel tuzaklardan biridir. Ve bir insan nefsi emmare düzeyinde bu tür yanılgılara kolaylıkla sahip olur, çünkü yüzeysel bakar, derinlemesine analiz etmez.

Onun için bu benlik düzeyini aşmak isteyen insan psikolojik düzeydeki hiçbir mutluluğa özenmemelidir, hiçbir değere özenmemelidir. Onu tanımlamalı, onu küçümsemek gerekmez. Anlatabildim mi? Burada kastettiğim şey bir küçümseme değildir, onun ne olduğunu bilmektir. Dersin ki "evet, psikolojik düzeyde bir insanı şu şey mutlu eder," tanımlarsın yani, onun mahiyeti budur. Buna benzer bir şey daha; işte şu buz, şu ısı derecesinde şeklini korur ama güneşi iki saat gördüğünde erir gider. Bak tanımladın, inkar etmedin oradaki buzu, oradaki şekli inkar etmiyorsun, küçümsemiyorsun da; ama mahiyetini doğru tanımlıyorsun.

Bir insanın psikolojik düzeydeki mutluluğunu doğru tanımlamak durumundadır kişi. Doğru tanımlamazsa ona özenir, ona özenirse ona kapılır, ona kapılırsa o psikolojik benlikten çıkma şansını da kaybeder. Çok insan vardır, dikkat edin, bir şeylere ömrü boyunca özendiği için o düzeyden çıkamaz. Sana geldi bir sene dedi ki "sen ne zeki, ne akıllı bir adamsın." Şimdi ben bunu almak istiyor musun üzerine? Çünkü buradan hoşlanıyor ama içeride biliyor ki değilim öyle. Şimdi bunu ne diyecek? "Ya kardeşim, işte ne akıllı, mutfağa gidiyorum su içmeye, unutuyorum niye gittiğimi" ne diyebilir, alabilir de olabilir, almayabilir de olabilir. Alırsa artık hep onu göstermek zorunda, bir sıkıntının içine giriyor değil mi? Çünkü onunla tatmini oldu ya. Demek ki o, ona ait olmadığını bilecek, almayacak. Alırsa psikolojik düzeyde bir mutluluk geçecek.

Yani şudur: insan psikolojik düzeyde kendisine verilen bir kısım imkan ve kabiliyetlerin de geçici olduğunu bilecek, özdeşleşmeyecek. Onlara sahip olduğunu düşünürse tuzağa düşer. Mesela Hazreti Yusuf, çok güzel bir insan olduğu rivayet ediliyor, değil mi? Kur'an'daki ifadelerden de anlıyoruz ki onun güzelliğini gören kadınlar o hayranlıktan meyveyi keseceklerine parmaklarını kesmişler. Ama mesela var mı Kur'an'da böyle, "Hz. Yusuf, ben çok yakışıklı bir adamım, dünyanın en güzeliyim" diye? Yok öyle bir şey. Neden? Çünkü o asli bir şey değil ki. Anlatabildim mi. Asli bir şey değil ki onunla özdeşleşsin, onunla kendini tanımlasın. Çünkü o netice itibariyle gelip geçici, sınırlı bir olgu.

O yüzden insan nefsi emmare düzeyinde bu tuzaktan da kurtulmalıdır. Yani kendisine verilmiş olan geçici niteliklerden dolayı bir özdeşleşme yaşamamalıdır. Bunu kendine nispet edip bunların üzerinden var olabileceğini düşünmemelidir. Bu bir tuzaktır, bir yanılgıdır. Mesela işte tarihte nice güzel kadınlar var, değil mi? Ama işte 50-60-70 yaşına gelir, bayan cazibe, bayan ihtiyar olur. Neden? Çünkü o kalıcı bir nitelik değil ki. İşte dünyanın en yakışıklı jönü bir tarihten sonra "ihtiyar delikanlı" denir ama ihtiyar yani, delikanlı kalmamış tabii ki. Artık o ne yapıyor? Ortadan kalkmış olan bir şeyi tekrar elde etmek hevesi taşıyor ama eline geçmez, öyle bir imkan da söz konusu değil, kendi kendini aldatmaya çalışıyor. Anladın mı? İşte "her ölüm erkendir" -kime? Kime erkendir? İşte "ölüm bütün güzel insanları aramızdan ayırıyor" falan, boş şeyler. Hepsi anlamsız, hiçbir değeri olmayan ama psikolojik düzeyde işte böyle bir şey ifade ettiği zannedilen sözler. Hepsi psikolojik benlik düzeyinden geliyor.

O zaman insan neye dikkat edecek? Psikolojik düzeyde hiçbir mahrumiyete, hiçbir acıya, hiçbir eksikliğe takılmayacak. Çok insan vardır, nefsi emmareden niye çıkamaz? Çünkü acılarına tutunur, mahrumiyetlerine tutunur. "Şöyle olsaydı böyle olmazdı, işte hayatımı ailem mahvetti, hayatımı eşim mahvetti, hayatımı bilmem hangi olay mahvetti" -orada tıkanmıştır, orada bitmiştir. Veyahut da herhangi bir nitelikle, bir değerle -geçici ama fani olan bir değerle- özdeşleşir. Anladın mı? Güzeldir, yakışıklıdır, zengindir, parası vardır. Sen onu o nefsi emmareden çıkaramazsın, "gerek yok ki" der. "Ben bunlara sahibim, sen bana bunlara odaklanma diyorsun, bunlara sahiplenme diyorsun, bununla kendini tanımlama diyorsun; halbuki ben bunlarla özdeşleştikçe mutlu oluyorum." O zaman o mutlulukla onu baş başa bırakmak durumundasın. "Ben mutluyum" diyor yani. Ama o "ben" nasıl bir ben? İşte nefsi emmare dediğimiz bir ben.

O zaman bir kişi buna dikkat edecek. Bakın, hiçbir özdeşleşme yok mesela dikkat edin. Hazreti Yusuf "ben peygamber çocuğuyum" diye özdeşleşmedi mesela. Çünkü peygamber çocuğu olmak izafi bir şeydir, hakiki bir şey değildir. Anlatabildim mi. Mesela kuyudan çıktıktan sonra bakın, hiçbir şeyle özdeşleşme var mı? "Ben buyum, siz benim kim olduğumu biliyor musunuz" diye bir şey yok mesela Hz. Yusuf'tan, değil mi? Halbuki bir peygamber çocuğu mesela, değil mi, ve bir peygamber ailesi diyebileceğiniz çok kutlu bir ailenin ferdi. Ama onunla özdeşleşmiyor. Nefsin tuzaklarına mağlup olup kaybolup gidebilirdi, değil mi? Hani peygamber çocuğu olmak onu kurtarmazdı, ki Nuh'un oğlu kurtulamadı. O zaman bakın ne? Hiçbir şeyle özdeşleşmiyor. Neye dikkat etti? Nefsi emmarenin tuzaklarına düşmemeye.

Ama bakın ne var burada, burada çok önemli: yaşadığımız olaylar bazen bizi o nefsi emmarenin tuzağına düşürür. Mesela diyelim ki bizim ihtiyaçlarımızı gidermeyen bir ebeveyn, değil mi, olabilir hayatta -hangi ebeveyn mükemmel ki zaten, değil mi, az veya çok, değil mi- bir kısım eksiklikleri, arızaları, yanlışlıkları olacak. Bu da seni etkileyecek, değil mi? Belki diyelim ki kardeşini, ağabeyini senden daha çok sevecek. Sen de diyeceksin ki "niye ayrım yapıyor" diyeceksin. Bak, biri seni daha az sevmiş gibi hissedersin ve ister istemez düşünürsün bu noktada yani. Veya diyelim ki ebeveynin seni kıskandırır, mümkündür, hayatta olabilecek bir şeydir, senin elinden de hiçbir şey gelmiyor. "Pısırığın tekisin" diyebilir değil mi annen baban sana? Olabilir bu. Veya seni diyelim ki arzu ettiği bir hedefe yönlendirmek için zorlar, sen de onu yapamazsın, sen de aşağılık kompleksini besler.

Dikkat edeceksin: bak hayatta sen bizatihi kendi negatif risklerinle kuyuya düşmesen bile, seni kuyuya düşürecek çevrede birçok etken olabilir. Kardeşler, yani evet, orada nedir? Çevresel etkenler düşüşe etken olabilir. Sen de tabii ki netice itibariyle onlara çok yüksek ruhani bir bilinçle cevap verebilecek durumda değilsen, ister istemez psikolojik düzeyde bir kısım korkuların, ihtiyaçların, tatminsizliklerin, beklentilerinin olmayışına dayalı bir mutsuzluk hali tabii ki tetiklenecek. Bunlar nedir? Seni o psikolojik benliğin kuyusuna düşürür. "O ruhani düzeyde cevap verebilmek çok önemli hocam, çünkü o sizin algınızı da belirliyor." Bir dakika diyor, yani biz şimdi çocukluk olarak veya genel insanlık kaderi olarak o çocukluklarımızda ruhani bir bilinçle cevap vermek imkanına sahip değiliz. Bu bir kader yani, bunu anlamak lazım, bunu da anlamak lazım. Bu süreci yaşayacaksın, yani kuyuya düşeceksin. Anlatabildim mi? Ne kadar masum olursan ol, Hazreti Yusuf gibi. Anlatabildim mi?

Neye dikkat edeceksin? Düştüğün veya düşürüldüğün kuyunun farkına varmak. Anlatabildim mi? Mesele budur. Onun farkına vardığında bir aydınlanma meydana gelir. Ama farkına varmazsan onu normal kabul edersin, onun duvarlarıyla özdeşleşirsin. Anlatabildim mi? O yüzden hayatta insan şuna dikkat edecek: sen hatırladığın kadarıyla çocukluğunda yaşadığın korkular, mahrumiyetler, küçümsenmeler, yok sayılmalar, gereken dikkatin verilmemesi gibi neler yaşamışsan hepsini bağrına basacaksın. "Olması gerekiyordu, oldu" diyeceksin. Tıpkı Hazreti Yusuf gibi. Anlatabildim mi. Kardeşlerinden herhangi bir şikayette bulunmadı, onları suçlamadı, onlara da takılmadı. Anlatabildim mi. Bu manasız bir şeydir. Hayatta kimseden bir alacağın yok, kimseyle güdeceğin bir hesabın yok, bütün hesaplarını bırak.

Nefsi emmareden sıyrılmanın bir gerekliliği budur. Ve bahsettiğimiz şekilde nefsi emmarenin hem her türlü özdeşleşmesine karşı uyanık ol, hem de seni aşağı çeken gereksiz olgularla meşgul olma. Çünkü senin aradığın huzur, mutluluk burada değil, yani psikolojik benliğimiz mutlu olsa biz mutlu olmayacağız yani. Zaten asli ve hakiki mutluluğu zaten orada bulamaz. Anladın mı?

Nefsi Emmarenin Hikayesi ve Peygamberimizin Mekke'deki Hali

Dolayısıyla ne diyebiliriz buna? Nefsi emmarenin hikayesine inanmamak gerekiyor. Bugün yeryüzünde gördüğümüz insanların yüzde doksan dokuzu nefsi emmarenin hikayesine inanır ve o hikayeyi gerçekleştirmeye çalışır. Hani hep insanlara sorarlar değil mi, "mutlu olma, ne olsa mutlu olursunuz." Hepimizin bir hikayesi vardır yani, değil mi? "Ne seni mutlu eder?" Mutlaka ürettiğimiz bir hikaye. Veya "geri dönebilseydin, hayatta nelerin olmamasını isterdin ve nelerin olmasını isterdin" değil mi, buna dair yazacağın ne kadar var? Halbuki yok aslında, hiçbirine gerek yoktur. Orada sen bir yolcusun.

Yani Hz. Yusuf'a sorsalardı, "işte geçmişe dönecek olsan ne isterdin?" demezdi ki "yahu işte kardeşlerim beni kuyuya atmasın, keşke." Demezdi yani, böyle bir şey yok yani. Anlatabildim mi? Ne yaşanmışsa yaşanası bir şeydi ve yaşanmıştır. Sen sadece onların senin psikolojik mekanizmanda meydana getirdiği etkilere karşı farkındalıklı oldun. Anlatabildim mi? Yani o yaşadığın olgular ve sende tetiklediği şeyler noktasında bir bilinç kazanmaya çalış, yani bende neyi tetikledi? Aşağılık kompleksini mi tetikledi, aşırı savunmacılığı mı tetikledi, korkularımı mı tetikledi? Neyi tetiklediyse onu gör, onu gör ve onun üzerinde çalış. İşte nefsi emmarenin farkında olmanın temel şeyi budur, prensibi budur.

Olmazsan ne olur? İşte olmazsan bütünlük taşımayan, kendini gözlemlemekten yoksun, değişmek gerektiğini düşünmeyen, doğru olduğunu zanneden, kendini savunan, tepkilerinin nedeni olan benlik damarlarını göremeyen bir düzeyde kalmış olursun. Başkalarının değişmesini istersin, başkalarının sana mutsuzluk verdiğini sürekli düşünürsün, niçin böyle bir dünyada yaşadığını son tahlilde düşünürsün. Dolayısıyla içteki korku, arzu, kaçınma, ihtiyaç, arayış ile dıştan gelen olay, izlenim ve tutumların karşılıklı otomatik tepkileriyle yaşayan bir otomatik varlık olursun. Psikolojisi itibariyle otomatik düzeyde yaşayan bir varlık olursun. Ve bu düzeyde merkezde ne var? Sen varsın.

Psikolojik düzeyde, yani nefsi emmare düzeyinde diyelim daha doğrusu, muhabbeti insan kendi nefsine sarf eder. Hani bilimsel devrim olarak ne söyleniyor? İşte dünya güneşin etrafında dönüyor, değil mi? Bunu bulmuşlar ve bu da önemli bir açılım olmuş. Bence bundan daha önemli bir açılım, dünyanın bizim çevremizde dönmediğini anlamaktır. Çünkü biz bizim çevremizde döndüğünü düşünüyoruz. Bazıları da işte böyle spiritüel ekoller falan işte farkında değilmiş; güneş aslında dünyanın etrafında dönmüyormuş, dünya güneşin etrafında dönüyormuş, ne kadar mühim bir şey. Bence bundan daha mühim olan şey, dünyanın kendi etrafımızda dönmediğini anlamak. Ama biz dünyanın kendi etrafımızda döndüğünü düşünüyoruz. Yani ne demek? Benim ihtiyaçlarımı, benim beklentilerimi, benim arzularımı karşılasın, bunu istiyor. Ego bunu istiyor, senin etrafında dönsün istiyorsun.

Şimdi hangisi daha önemli bir insanın hayatında, bir düşünün, neyi bilmek daha değerli, hangi bilgi daha değerli? Bence ikincisi daha değerli. Bu öbür bilginin değersiz olduğunu göstermiyor, onun da bir değeri var ama illa seçecek olsam ben ikincisini tercih ederim. Bir insanın şunu anlaması her şeyden önemlidir: bu hayat, bu dünya senin bireysel psikolojik benliğinin ihtiyaç ve beklentilerine göre işlemeyecektir. Ve işlememektedir. Bunu bilmek önemlidir. Bunu bildiğin zaman o zaman o psikolojik benlikte bir atım olursun. Ama "niye bu böyle oldu" diye sorarken insanoğlu bir tuzağa düşer. "Niye bu böyle oldu" dediğimizde aslında bunun açılımı şu: "niye bu benim istediğim gibi olmuyor," aslında demek istediğimiz bu; yoksa "bu objektif olarak niye böyle oluyor" diye sormuyorsun. Anlatabiliyor musun?

Benim diyebilirim ki çok narsist bir annem veya babam olabilir, ben bunu sorabilirim, diyebilirim ki "babam niye çok ben merkezliydi, niçin hep kendini düşünüyordu" bunu sorabilirim, analizini de yaparım, derim ki şu şu şu nedenlere bağlı olarak böyle oldu. Mesela atıyorum, "benim babam niye çok cimriydi," analiz yaparsın, mizacından başlarsın, yaşadığı olaylar, psikolojik etkilenimleri hepsini analiz edersin, çıkarırsın, "baban niye cimriydi, sebep sonuç" -evet, "niye var yemezdi, kendi de yemedi, bize de yedirmedi" derler ya bazı çocuklar- bunu analiz eder ama "benim babam böyle olmamalıydı, niye böyle oluyor, ben rahatsızım" dediğinde, işte orada yanlış bir yerden soru soruyorsun.

Bir evlilik danışmanı şöyle diyordu: "kırk yılın üzerinde evli kalmış ve hala birbirlerine aşkları devam eden insanları incelediğimde şunu gördüm" diyor, "yani birbirlerini olduğu gibi kabul etmişler, değiştirmeye çalışmamışlar, yani ideal birliğindeki kişiye çevirmeye çalışmamış onu, kabul etmiş, ona dokunan tarafları törpülemeye çalışmış." Koşullu bir sevgi değil, yani "bunu yaparsan severim, şöyle olursan severim" de yok diyor. Ve bunlar diyor azalmamış, sevgi daha da çoğalmış. "Yıllar geçince beşinci yılda bitiyor" diyorlar, yok diyor, ama olduğu gibi kabul ederek.

Yani insanların psikolojik düzeyi için söylüyorum: psikolojik düzeyde ne kadar ihtiyaçları, beklentileri ve imkanları örtüşürse o kadar uyumlu evlilikler olur. Ama netice itibariyle psikolojik düzeydir bu yani. Anlatabildim mi? O yüzden bir insan mesela uyumlu bir evlilik aramamalı -yani bu, "aramamalı, uyumsuzunu aramalı" anlamında değil, her türlü olabilir yani. "Siz nasıl tavsiyelerde bulunuyorsunuz, uyumlu mu tavsiye ediyorsunuz yoksa yapı mı?" Ben şunu tavsiye ediyorum: biraz yukarıya bak diyorum, egonun üstünden bak diyorum. Anlatabildim mi? Bakabildiğin ölçüde oradan bak. Yoksa senin psikolojik ihtiyaçlarına uyan bir eş, onun psikolojik ihtiyaçlarına uyan bir sen bulma şansımız çok zayıf. Hani sen sana uygun bir eşi arıyorsun, o da kendine uygun bir eşi arıyor. Dolayısıyla burada mutlaka belli bir kısım gerilimler, tatminsizlikler, uyumsuzluklar olacaktır. Bunu ne kadar psikolojik mekanizma olarak kabullenebilirsen, ne kadar tolere edebilirsen o kadar bu süreci yürütürsün. Bir de uyumun ne kadar fazla olursa da bunu tolere etme kabiliyetinde doğal olarak o kadar iyi olur. Dolayısıyla dediğim gibi arayış bunlar değildir.

Ama işte nefsi emmarenin en temel problemi hala yatay düzlemde hikaye aramasıdır. Neyle mutlu olurum? Bak, temel soru zaten yanlış. Yani zaten "neyle mutlu olurum" dediğinde psikolojik benlik sana bir havuç verecek, değil mi, ve sen o havuç üzerinden hayatı okuyacaksın. Halbuki "neyle mutlu olurum" değil; "ben mutluyum, mutluluğumu perdeleyen şey nedir" -o da psikolojik benliktir. Aslında ben mutluyum, özde, ama onu örten bir psikolojik benlik var. "Bu örtüyü nasıl kaldırabilirim" diye sorabilirsin. Yoksa "psikolojik benliğin, ben neyle mutlu olurum" -hiçbir şeyle. Yani kalıcı mutluluk arıyorsan hiçbir şeyle, izafi mutluluk arıyorsan bir kısım şeylerle; onları her zaman bulabilir misin? Bulamayacaksın. "Ama Cenab-ı Allah mutlu olacağını söylüyor hocam, toprak mutlu eder diyor." Yani özünde onunla da pek mutlu olmaz, hani "toprak doyurur" derler işte, o da doyurmuyor, o mecbur kalıyor insan. Anlatabiliyor muyum? Yani insan işte önce o yanlış sorudan kurtulmalı.

Neyle mutlu olurum? Bir şeyle, yani üstelik de orada belirlediğin şey sınırlı, fani bir şeyse zaten sen otomatik olarak şunu söylemiş oluyorsun: "ben bir süre mutlu olacağım sonra mutsuz olacağım" demiş oluyorsun. "Nesneyle mutlu" -evet, bir geçici, sınırlı bir nesneyle mutluluk arıyorsun, "projem bu" diyorsun. Anlatabiliyor muyum? Yani hiçbir uçak devamlı havada kalmaz ki, değil mi, mutlaka inecek. Hiçbir genç sürekli genç kalmaz, hiçbir güzel sürekli güzel kalmaz. Sen ne arıyorsan onu bir incele, değil mi? Büyük ermişler bunu söylemiş: mutluluğunun nesnesini incele, bu kalıcı bir şey midir, ebedi bir şey midir, değil midir? Bu, o şeylerin değersiz olduğunu söylemek demek değildir ama onun ne olduğunu bilmektir. O yüzden "neyle mutlu olurum" şunu diyebilirsin: psikolojik benlik şöyle şöyle şeylerle geçici bir mutluluk kazanır, bunlara ulaşmanın da bir mahsuru yoktur. Anlatabildim mi? Bunlar büsbütün kötü ve yanlış da değildir; fakat ona "ben" deme. Anlatabildim mi? Ona "ben" deme, onu "ben" ile gerçek öz benliğinle karıştırma. O tuzağa düşme. O tuzağa düşersen hakiki mutluluğun yolunu zaten otomatik olarak kaybetmişsindir, ona dair yolu kaybetmişsindir.

Mesela peygamberin mesajını niçin bir kısım insanlar inkar ettiler veyahut da iltifat göstermediler, umursamadılar, yüz çevirdiler? Çünkü hikayeleri vardı adamların. Yani Ebu Cehil'in hikayesi vardı, Ebu Leheb'in hikayesi vardı, oradaki inanmayan insanların hikayesi vardı. Yani ona dediler ki "ya senin bu söylediğin şeye bizim ihtiyacımız yok ki, biz Mekke'de hani Kabe'yi de ticari bir meta haline getirdik" değil mi. "Onu da büsbütün yadsımadık ama onu kendi hikayemize kattık" değil mi? Yani bu şu demektir: psikolojik benlik ruhsal özünü de hikayesine katar, nesne haline getirir. "Ya işte böyle hani benim mutluluğum şununla şununladır, cumaya da giderim, Allah'a da inanırım" -o da benim psikolojik benlik hikayemin bir malzemesidir, geri getirirsin, o odur. Yani Kabe'yi ne yaptılar? Bir nesne haline getirdiler, bir malzeme oldu ve onların bir hikayesi vardı. Adamlar diyorlardı ki "sen ne demeye böyle bir mesaj getiriyorsun, ne gerek var, bizim burada ticaretimiz var, bir yönetim sistemimiz var, kendimize göre bir mutluluk hikayemiz var, sen neyin derdindesin, böyle fuzuli olarak neyi karıştırıyorsun, ne yapabilirsin ki?"

Dikkat edin, ilginç bir şeydir: peygamberin de Mekke'de hiçbir hikayesi yok. Hani bu benim daha sonra kendimce bir yorumumdur. Yani böyle "Mekke'de şunu yapayım, bunu edeyim, ben de şu kuponu araziyi kapayım" değil mi, öyle bir şey yok. Veya işte "ben de idareye ortak olayım" değil mi, veya işte "evleneyim de mutlu olayım" değil mi, "çoluk çocuğa karışayım" -böyle bir hikaye yok. Evlenmiştir ama öyle bir hikayeyle evlenmemiş yani. Anlatabildim mi. Hiç peygamberin hiçbir hikayesi yok yani, sadece dürüst, değil mi, güvenilir, emin, sade, değil mi, Mekke toplumunda böyle çok iddiası olmayan bir insan. Yani şu anlamda iddiası olmuyor, "işte şunu yapalım edelim" büyük projeler üretmiyor yani. Adaleti gözetiyor, adaletsizlikten rahatsız oluyor, adaleti sağlayacak bir organizasyona katılıyor. Anlatabildim mi, ama hikayesi yok, bir psikolojik benlik hikayesi yok. Ama muhaliflerinin hepsinin bir hikayesi var.

"Hocam, psikolojik benliğinizin hikayesi varsa ruhsal dönüşüme kapınız o durumda kapalıdır yani, yol alamazsınız yani o noktada." Neden? Çünkü psikolojik benlik sizi kendi hikayesiyle zaten yeterince meşgul ediyor. Ara sıra bunaldığınızda, Mekkelilerin Kabe'nin etrafında dönmesi gibi -tamam mı- psikolojik deşarj mekanizması olarak maneviyatı bir nesne haline getirir ve kullanırsınız farkında olmadan. Anlatabildim mi? Ama düşünün, "Allah'la mutlu olmak" diye bir algınız var mı yani, veya dünya sizi mutsuz ettiğinde Allah'la mutlu olabiliyor musunuz, değil mi? Bakıyorsunuz birisinin sevgilisi var, problem oluyor vesaire, ama sevgilisi kolunda mutlu adam veya kız, değil mi, takmıyor yani; o kadar dünyevi, zahiri düzeyde bile böyle bir şey yaşıyoruz.

Ben mesela şuna dikkat etmem gerekmez mi: dünyada bir sıkıntı, bir problem yaşadım, bu beni ne kadar mutsuz ediyor ve o mutsuzluğu ben Allah ile mutluluğumla nötralize edebiliyor muyum, değil mi? O zaman ben psikolojik düzeyde mi yaşıyorum, ruhsal düzeyde mi yaşıyorum, o zaman belli olur. Yoksa psikolojik düzeyin negativitesi, mutsuzluğu, kederi, karamsarlığı, tatminsizliği beni kuşatıyorsa, o zaman diyeceğim ki "ben epey gayret etmem lazım, yol almam lazım." Bu beni karamsarlığa düşürmemeli ama orada benim kendime dair bir tespitim olmalı yani. Anlatabildim mi? Mesela psikolojik benliğin bana verdiği mutsuzluğu ne kadar zamanda aşabiliyorum? Ama neyle aşıyorum tabii? Başka bir nesneyle mi aşıyorum, yoksa şunu mu diyorum: "Allah bana yeter, Allah'ın şahidi olması bana yetmez mi," veyahut da "hakiki mutluluk Allah iledir." Bunu ne kadar idrak edebiliyorum, hissedebiliyorum, yaşayabiliyorum ve o psikolojik benliğin benim üzerime attığı karamsarlık, üzüntü, keder, tatminsizlik perdesini ne kadar zamanda yırtıp atabiliyorum. O zaman benim kendimle ilgili bir tanımlamam ortaya çıkar. Yoksa öbür türlü ben maneviyatı, farkında olmadan, psikolojik hikayemin bir malzemesi haline getiririm.

Hz. Peygamber'in Hira'ya Çıkışı

Bakın peygamber niye mutlu olmadı, normalde kimseyle bir hırgürü yok Mekke'de peygamberimizin, değil mi? Öyle bariz bir düşmanı yok, netice itibariyle belli bir saygınlığı olan bir aileden geliyor, ondan sonra işte evli adam, maddi olarak rahat yaşıyor değil mi, çoluk çocuğu var. Mutsuz bir insan değil Hazreti Peygamber Mekke'de zahiri olarak. Ama bak, hiçbiri onu tatmin etmiyor. Yani psikolojik olarak güzel bir hikayesi de var aslında ama o hikayeyi kendi hikayesi olarak tanımlamıyor, onunla özdeşleşmiyor. "Bu değil" diyor yani. Ama bak çok iyi bir eşi var, çocukları var değil mi, bulunduğu toplumda belli bir saygınlığı var, bulunduğu toplumda çok büyük bir problem yaşamıyor ama demiyor ki "ya ne güzel," demiyor, "başka bir şey var" diyor, Hira'ya gidiyor değil mi, bir şey arıyor, o hikayenin tuzağına düşmüyor. Hani peygamber, dikkat edilirse, Mekke'de öyle mutsuz bir insan değil yani, hani mutsuzluğu değil, bir çıkış aradı, değil mi.

Normal halde bıraksalar bizi onun konumunda, ne kadar mutlu oluruz psikolojik düzeyde, değil mi? Her günü uyumlu geçen bir eşin var yani, bir gün bile kavga etmemişsin, sana hürmeti, sevgisi, saygısı en yüksek derecede, çocukların var, bulunduğun toplumda güvenilir, emin bir insansın, insanlar en azından sana saygı duyuyor. Peki niye Hira'ya çıkıyorsun, değil mi? Dert başka, başka bir şey var. İşte nefsi emmare bu gibi şeylerin zıttına eğilimlidir; hikayesi yataydır, mutsuzlukları da yataydır. Yani bir insan keşke şöyle bir şey dese: "ya ben Rabbimden kendimi çok uzak hissediyorum, bundan dolayı muzdaribim" değil mi -bak ne kadar değerli bir derdi var, kıymetli bir dert bu. Ama ne hikayesi? Yatay düzlemde insanlar, ilişkileri, tatminsizlikleri, bir kısım gayeler, hedefler edinmesi ve bunları elde edip edememesiyle ilgili şeyler.

Onun için diyorum, yani karı koca meselesine dönüyorum: biraz yukarıya bakın. Sizin temel probleminiz eşinizin üzerinden mutlu olmak değil yani, o başka bir düzey yani. Onun da kendine göre değeri var, önemi var, orada da insan çalışmalı, olabildiğince kendini dengelemeli ama bütün hikayenin bu olduğunu zannetme yani, bütün hikayen bu değil. İşte bu noktada nefsi emmarenin dikkat etmesi gereken şey nedir? Yani nefsi emmare düzeyinde bir algıya sahip olan bizler için dikkat etmemiz gereken şey ne? Bunu merkeze almamak, bunun hikayesine odaklanmamak, bu hikayenin değerini olduğu gibi tanımlamak. Bu hikayeyi doğru yere oturtursak asıl olanın yolculuğuna başlayabiliriz.

Nefsine Muhabbet: Kendini Sevmek Meselesi

Evet, biraz önce başta bahsettiğim şeye tekrar dönüyorum. Sen, diyor, bu düzeyde muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun. Sen kendi nefsini -nefsine ne demek? Onun arzularını, isteklerini, ihtiyaçlarını kendine hakiki amaç ve gaye yapıyorsun, her şeyi nefsine feda ediyorsun. Yani her şey senin ihtiyaç duyduğun şekilde cereyan etsin istiyorsun. Halbuki bu aslında nedir? İnsanın aslında nefsine muhabbetidir yani. "İnsan evvela ve bizzat kendini sever" diyor Bediüzzaman o yüzden.

Sonra da mesela insanlar şey yapar, işte "ben eşimi çok seviyorum" -biraz irdelesem nasıl kendini sevdiğini ortaya çıkaracağım ama yüzleştirmek istemiyorum yani, anlatamıyorum- "eşimi çok seviyorum" hayır, sen kendini seviyorsun; senin ihtiyaç ve beklentilerini karşıladığı oranda eşini seviyorsun. "Eşimi seviyorum" böyle bir şey yok psikolojik düzeyde, mümkün değil. O yüzden "ya işte eşimi çok seviyordum, birbirimizi severek evlendik, şimdi birbirimizden nefret ediyoruz" -hayır, siz birbirinizi severek evlenmediniz, kendinizi severek evlendiniz ve birbirinizde bir şey bulacağınızı zannettiniz, o beklentiyle evlendiniz, oldu veya olmadı artık, o süreç kişiye göre. Sonra da "sevmiyorum" diyorsun, "severek ayrıldık" -işte yani kendini sevdiğin için evlendin, yine kendini sevdiğin için de ayrılırsın. Türkçesi budur. İtirazı olanlara saygı duyuyorum ama böyledir; paylaşmam o görüşü, benim kanaatim budur. İnsan -bunu da kınamak adına söylemiyorum, bir olgu anlamında söylüyorum yani, tespittir bu.

Psikolojik düzeyde insan kendini sevmekten başka bir şey yapamaz, kendini merkezde tutmaktan başka bir şey yapamaz yani, başka bir şansı yok yani. Yani suyun ıslatması gibi bir şey, her yerde böyle. Psikolojik benlik kendini sever ve kendi ihtiyaçlarını karşıladığı oranda sever. Bu ihtiyaçlar illa maddi demek değil, daha manevi ihtiyaçlar olur; yani diyelim ki işte ondan bir şey öğrendiğin için seversin. Anlatabildim mi? Şimdi bu noktada nedir? Biz psikolojik düzeyde kendimizi seviyoruz ve kendi ihtiyaçlarımızı karşılayabildiği oranda muhatabımızı seviyoruz. Karşılayamadığını gördüğümüz anda sevmiyoruz ve daha da ilerisinde nefret ediyoruz. Budur, bunu anlamak. Anlatabildim mi? O yüzden insan bunu bir tespit olarak çok iyi tahlil etmeli. Bu kötü bir şey de değil, bunu objektif bir şekilde görmek de çok önemli bir şeydir. Anlatabildim mi.

Yani ben kendi psikolojik benliğimi önemsiyorum ve bunun ihtiyaçlarına çok duyarlıyım; ihtiyaçlarının karşılanmasına ihtiyacım var, benliğimin rahatsız olduğu şeylerin en az ortaya çıkmasına ihtiyaç duyuyorum, bunu insan mesela kendine söylemeli, muhatabına söylemeli. Yoksa "seviyorum" -hayatta en çok ifade edilmemesini tavsiye edeceğim bir kelimedir bu, yüzünden "seviyorum" kelimesi. Çünkü yanlış bir kullanım var yani bu noktada.

Şimdi bu noktada da Bediüzzaman ne diyor? Nefsi emmare düzeyinde sen muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun en temelde, her şeyi kendi nefsine feda ediyorsun, kendi nefsinin ihtiyaçlarını, beklentilerini, arzularını gaye yapıyorsun. Bu yüzden de onun hükmüne mahkum oluyorsun. Yani mutsuzum, niye? İstediğim olmuyor. İstediği olmayan kim? Psikolojik benlik. At onu bir kenara, o zaman mutsuzluk da ortadan kalkacak. Tabii kolay değil.

Kendini Yargılamadan Gözlemlemek

Evet, bu süreçte olduğunu anlayan kişi kendini gözlemler. Ama bu gözlemlemek ne şekilde olmalı? Kendini suçlamadan, acele etmeden, karamsarlığa kapılmadan, kendini yargılamadan, olumlu olumsuz bütün istek, arzu ve beklentilerini, ihtiyaçlarını bastırmadan ve kaçmadan gözlemlemelisin. Yani bu psikolojik benlikte ne var? Ne istiyor, ne bekliyor, ne ihtiyaçları var, nelerden korkuyor, nelerden kaçınıyor, nelere ne türlü tepki gösteriyor, ne olduğunda nasıl tetikleniyor ve tetiklendiğinde neyi sergiliyor? Sonra ne meydana gelir: kendi içindeki psikolojik zemini, süreci, tepkileri ve bunların nedenlerini gözlemleyen kişi negatif ve pozitif alanlarını görür ve otomatik tepkilerinin farkına varır, ve kendi içinde yanlış giden şeylerin farkındalığı içinde değişimin gerekli olduğuna inanmaya başlar. Yani değişim ihtiyacı hisseder ve bunu ister.

Ama bunu niye ister? Bakın, psikolojik olarak sıkıntı çektiği için değil; asıl zemin bu olmadığı için farkına varır. Yani birisi ona psikolojik bir mutluluk projesi çizse de artık o bu zeminin gerçek asıl zemini olmadığını bilir. Anlatabilir miyim? Bu ayırt etme söz konusudur. Yoksa "psikolojik olarak bir kısım tatminsizlikler, mutsuzluklar yaşıyorum, kendimi değiştirmem lazım" değil burada kastedilen şey. Sana psikolojik düzeyde çok büyük bir mutluluk projesi de verilse, diyeceksin ki "yok, ben bunu aramıyorum."

Bunun en güzel örneği nedir? İşte Hazreti Peygamber'e Mekke'deyken sunulan şeydir. "Ne istiyorsun" diyorlar, "senin derdin ne, para verelim." Evet, "eğer güzel bir kadın istiyorsan evlendirelim, kimi istiyorsan söyle biz aracılık edelim, isteyelim, biz kimi istesek aracı olsak olur. Ticaretten pay mı istiyorsun, onu verelim; yönetimde mi olmak istiyorsun, onu sana en uygun bir mevki bulup verelim; ne istiyorsun?" O da o bilinen meşhur cevabı veriyor. Anlatabildim mi? Şey budur: nefsi emmarenin mahiyetini bilme bilinci budur. Yoksa nefsi emmarenin negatifliklerinden dolayı bir kısım mutsuzluk ve tatminsizliklerinden dolayı "değişmemiz lazım" demek, nefsi emmareyi tanımak demek değildir. O ayrı bir şey, o ayrı bir şey.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Allah şah damarından bana daha yakınmış" ifadesiyle anlatıcının atıfta bulunduğu ayet (Kaf Suresi: 16) - Hz. Yusuf'un güzelliğine hayran kalan kadınların meyve yerine parmaklarını kesmesi kıssasına yapılan atıf (Yusuf Suresi: 31) - Nuh'un oğlunun kurtulamaması kıssasına yapılan atıf (Hud Suresi, ilgili kıssa) --- ---

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.