Objektif Vicdan Ve Sahte Vicdan Arasındaki Fark

Kısa Özet

Konuşmacı İsmail Acarkan, vicdanı sadece merhamet, şefkat ve acıma gibi bir duygu olarak değil, “varlığın bilinci” olarak tanımlıyor; kelebek-koza örneğiyle iyi niyetli bir müdahalenin bile gerçek vicdanla karıştırılmaması gerektiğini anlatıyor. Sohbetin ana ekseni, çoğu insanın sahip olduğu vicdanın aslında sübjektif olduğu — yani kişinin arzu, korku, beklenti ve negatif duygularından (öfke, kin, mağduriyet hissi) süzülerek oluştuğu ve bu yüzden kişinin kendi yaptığını her zaman “vicdanlı” olarak meşrulaştırabildiği fikri. Sohbet, objektif vicdana ulaşmanın ancak varlığımızın farkına vararak, sahte benlik seslerini ve negatif duyguları fark edip bir kenara koyarak ve içsel bir sessizliğe yönelerek mümkün olduğunu anlatan bir kapanışla ve kısa bir izleyici sorusuyla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Vicdan yalnızca merhamet, şefkat, acıma gibi bir duygu değildir; en özet tanımıyla varlığın bilinci, varlığın şuurudur. - Şu anda sahip olduğumuz vicdan çoğunlukla sübjektiftir: benliğin arzusu, korkusu, beklentisi ve negatif duyguları (öfke, kin, mağduriyet hissi) tarafından şekillenir ve kişi bunu fark etmeden kendini her zaman “vicdanlı” görür. - Sahte/sübjektif vicdan kendini çok güçlü biçimde meşrulaştırabilir; objektif vicdana ulaşmak, negatif duyguları ve sahte benlik algılarını fark edip bir kenara bırakmayı, olaya dışarıdanmış gibi bakmayı ve içsel bir sessizliğe yönelmeyi gerektirir.

Açılış

Yayında önce kısa bir tanıtım yapılıyor: birazdan İsmail Acarkan hocanın “Bilinç Düzeyleri ve Vicdan” konulu sohbetinin dinleneceği duyuruluyor. Ardından karşılıklı hoş geldiniz konuşmalarıyla sohbete geçiliyor.

Vicdan Nedir? Varlığın Bilinci Olarak Vicdan

Bugün çokça kullandığımız ama belki üzerinde yeteri kadar düşünmediğimiz bir kavram üzerinde duracağız: vicdan. Vicdan genellikle duygularla bağlantılı bir şekilde tanımlanır; daha çok merhamet, şefkat, acıma gibi kavramlarla birlikte ele alınır. Bu tabii ki vicdan kavramının içerdiği şeylerdir, ama vicdan çok daha geniş bir kavram olarak ele alınmalıdır.

Bu anlamda vicdan derken önce şunu hatırlatmak belli bir açılım sağlayacaktır: vicdan, Arapçadan gelen bir kelimedir. Vücut (yani varlık), vecd ve vicdan kavramları aynı kökten doğuyor; aynı kökten yola çıkılarak üretilmiş kavramlardır. Dolayısıyla bir anlamda varlığın kendisi, varlığın bilinci ve varlığın içindeki saf mutluluk ve huzur aslında bir bütündür. Yani vecd, vücut ve vicdan aslında tek bir şeyin farklı yüzleri gibidir. Bu, uzak doğu geleneklerinde “sat, çit ve ananda” olarak da tarif edilir; yani varlık, bilinç ve saadet olarak ifade edilir.

Dolayısıyla aslında vicdan kavramı, varlığın bilinci olarak tanımlanabilir. En özet tanımıyla, hakiki ve saf varoluşun, varlığın bilinci olarak tarif edilebilir. Bir başka ifadeyle vicdan, varlığın şuurudur; varlığın bilinç halidir, varlığın bilince dökülmüş halidir diyebiliriz. Gerçek anlamda vicdan, varlığın tüm niteliklerini, tüm yansımalarını ve tüm açılımlarını bilmeyi gerektiren bir şuur halidir. Dolayısıyla gerçek anlamda vicdan sahibi olmak, saf varlığı bilmek kadar bu saf ve mutlak varlığın âlemdeki yansımalarını da bilmeyi gerektirir. Bir başka ifadeyle hem görünür olanı, hem akledilebilir olanı, hem düşünülebilir olanı bilmeyi, hem de spiritüel olanı, sonsuz olanı, mutlak olanı bilmeyi gerektirir.

Kelebek-Koza Örneği: İyi Niyet Yetmez

Hani anlatılır: bir tırtıl kelebeğe dönüşme sürecindeyken, merhametli biri “ona yardım edeyim” diyerek müdahale eder. Ama o kelebek, o tırtıldan çıkarken yaşadığı o zorluk sayesinde, kanatları hayatta kalmak ve uçmak için gereken kabiliyeti kazanacaktır. Ama tırnak içinde çok merhametli ve vicdanlı biri onu o tırtılın/kozanın içinden çıkardığında, kelebek kanatları yeterince gelişmemiş olarak hayata gelir.

Şimdi burada kişi aslında ne hissediyor? Bir merhamet hissediyor, bir şefkat hissediyor, bir yardım etme duygusu hissediyor; ama o kelebeğin o tırtıldan çıkış sürecini bir bütün olarak idrak edemiyor. Dolayısıyla da orada yaptığı şey, duygusallığa yenilmiş bir vicdanın, tamamen duygusallık üzerinden işleyen bir vicdanın eylemi oluyor. Niyet çok güzel, niyet yardım etmek, niyet merhametli olmak; ama sonuç bir olumsuzluğa işaret ediyor. Dolayısıyla vicdan, sadece duyguyla tanımlanmaması ve duygusallığa indirgenmemesi gereken bir kavramdır. Onu yalnızca şefkat, merhamet, yardımseverlik, acıma anlamına indirgememeliyiz.

Gerçek vicdan, varlık ve varoluşu idrak eden bir bilincin dışa vurumudur. Bir başka anlamda vicdan, varlığın sırât-ı müstakimidir diyebiliriz. Yani varlık, nasıl yol alacağını, ne yapacağını ve ne yapmayacağını vicdanla idrak eder. Dolayısıyla en saf halinde vicdan, varlığın sesidir; varlığın objektif şuurudur. Bir başka ifadeyle de gerçek varlık bilincinin olması gerekeni gösteren bir ibresi gibidir. Pusulanın her zaman kuzeyi göstermesi gibi, vicdan da varlığın istikametini belirleyen bir pusula gibidir.

Sübjektif Vicdan ile Objektif Vicdan Arasındaki Fark

Bu anlamda tabii ki biz şu anda biraz gerçek anlamda vicdanın ne olduğuna işaret etmeye çalıştık. Tabii ki biz gerçek anlamda kendi varlığımızın, objektif varoluşumuzun farkında olmadığımız için, şu anki mevcut vicdanımız o objektif saf vicdan hali değildir. Bizim gerçek anlamda objektif vicdanımızı örten, onu indirgeyen, onu gölgeleyen bir şeyler olduğunu da görmemiz gerekiyor. Nedir bunlar? Benliklerimizin her türlü hesabı, arzusu, korkusu, beklentisi, ihtiyacı; bizim o saf vicdanımızı, yani varlığın saf şuurunu gölgeler.

Bugün çoğu insanın kendince vicdanlı olduğunu düşündüğünü görüyoruz. Ama objektif olarak baktığımızda aslında orada bir vicdan görmüyoruz; buna rağmen kişi kendince vicdanlı olduğunu düşünüyor. Hepimiz çoğu davranışımızın vicdanlı bir davranış olduğuna inanıyoruz. Peki neden böyle? Çünkü o anki bilinç halimiz, bize onun doğru, uygun ve gerekli olduğunu ifade ediyor. Ama burada özneye dikkat edersek: acaba duygusal bir özne mi? Tamamen hayata rasyonel bakan bir özne mi? Sebep-sonuç, zahirî bir sebep-sonuç üzerinden bakan bir özne mi? Yoksa bir kısım arzuları, beklentileri, ihtiyaçları, kompleksleri olan bir algı ve anlayış mı?

Dolayısıyla burada gerçek anlamda vicdana şu anda tam olarak temas edemeyiz. Temas edebilmemiz için önce mevcut durumumuzu gözden geçirmeye ihtiyacımız var. Benim neyin doğru neyin yanlış olduğunu algılamamı, bir şeyleri değerlendirirken temel aldığım referansları etkileyen şeyler nelerdir? Ya da temel aldığım referanslar nelerdir? Burada bireysel bir arzu, bireysel bir beklenti, bireysel bir korku, bireysel bir tercih mi söz konusu, yoksa bunlardan bağımsız mı? Beklentilerden, ihtiyaçlardan bağımsız bir şuurum mu var? Bağımsız bir bilincim mi var? Ya da bağımsız bakabiliyor muyum?

Eğer bunları sormazsak, kendimizi doğrudan mevcut durumda vicdanlı kabul eder ve mevcut bilinç halimizin tutumunu, tavrını, yaklaşım biçimini vicdanlılıkla karıştırırız. Dolayısıyla kişinin içinde bulunduğu düşünce, mantık, beklenti, ihtiyaç; hayatı algılama biçimi, hayata verdiği anlam, hayatı ve varoluşu ne şekilde tanımladığı, değerler, önemli olduğuna inandığı değer yargıları, hayatta değerli olan veya olmayan şeylerin ne olduğu — bütün bunlar aslında bizim mevcut vicdan algımızı belirler.

Tabii ki burada şunu ifade etmemiz gerekir: objektif bir vicdan düzeyi vardır, bir de sübjektif bir vicdan düzeyi vardır.

Affetmemek de Vicdani Olabilir mi? Sübjektif Vicdan Örnekleri

Mesela kendisine yapılan hatayı bir türlü kendine yediremeyen, kendini mağdur hisseden, kendini aptal yerine konulmuş hisseden, kendini zarar görmüş hisseden birinin, kendisine yapılan bir yanlışı affedebilmesi kolay mıdır? Değildir. Affetmemeyi bir vicdan olarak tanımlar mı? Tabii ki tanımlayabilir. Der ki: “Bana karşı bu hatayı yapan insanı affetmemek, benim için vicdani bir durumdur. O bunu yapmamalıydı. Yaptığı için de suçludur, hatalıdır. Ben de onu affetmiyorum. Bu da gayet vicdani bir şeydir” diyebilir.

Dolayısıyla burada görüyoruz ki kişi, sübjektif vicdan düzeyinde kendi varoluş düzeyindeki hak, adalet, merhamet ve sevgi kavramlarını referans alır. Aynı zamanda benliğinin arzuları, korkuları, beklentileri ve ihtiyaçlarının penceresinden bir değerlendirme yapar ve bu istikamette bir sonuç üreterek buna da vicdan adını koyar. Der ki: “Benim bu tutumum vicdanidir.” Ya da diyelim ki bir ticaret yapıyordur; tutturabildiği en yüksek kârla malını satmayı vicdani bir şey olarak kabul edebilir. “Daha ucuz bulabiliyorsa gidip oradan alsın” diyerek de tırnak içinde vicdanını rahatlatabilir. Ama bu hangi vicdandır? Bu, sübjektif bir vicdandır.

Dolayısıyla varlığı bütün hakikatiyle idrak edemeyen bir insan, gerçek anlamda vicdan sahibi olamaz. Ben ve öteki ayrımı yapan bir insan gerçek anlamda vicdan sahibi olamaz. Kendi arzu, ihtiyaç, beklenti ve korkularına odaklı bir insan gerçek anlamda vicdan sahibi olamaz. Dolayısıyla vicdan, bir bilgenin ifadesiyle, varlığı ve varoluşu bütünüyle idrak etmekle ortaya çıkan bir bilinç halidir. Biz varlığı bir bütün olarak kavramadıkça, kendi insani varoluşumuzu bütün katmanlarıyla tam olarak idrak etmedikçe, gerçek anlamda vicdan sahibi olamayız. En özet ifadesiyle, insan spiritüel varoluşunu, ruhsal özünü idrak etmedikçe objektif bir vicdana sahip olamaz.

Spiritüel boyutumuzu idrak etmediğimiz müddetçe biz hangi düzeyde yaşarız? Beden ve psikolojik düzeyde yaşarız. Dolayısıyla arzuların, duyguların, hislerin, rasyonel aklın ve görünür durumların sebep-sonuç bağlantıları üzerinden bir yaklaşım sergileriz. Hayatı ve varoluşu bu sınırlı çerçevede algıladığımız için, bizim varoluşsal şuurumuz da bunlarla sınırlı olacaktır. Bunlarla sınırlı olduğunda ise kişi gerçekten objektif bir vicdana sahip olamayacaktır.

Ki zaman zaman bizler, vicdanlı olduğumuzu düşünerek yaptığımız bir kısım şeyleri, hayatımızın ilerleyen sürecinde pişmanlıkla karşılarız. Bir zaman “Ben vicdanen çok rahatım, böyle yaptım veya böyle yapacağım; bu da gayet vicdani bir şey” deriz. Ama bir süre geçtikten sonra “Ben orada o kadar vicdanlı davranmamışım” diye, şimdi vicdanen rahatsız oluyor olabiliriz.

Peki bu farkın nedeni nedir? İşte bu farkın nedeni, farklı psikolojik durumlarda olmamızla ilgilidir. Belli bir psikolojik durumda bir olayı vicdani olarak doğru karşılarız; bir başka psikolojik durumda aynı şeyi vicdani görmeyebiliriz. O yüzden en çok dikkat edeceğimiz şey, “vicdanlıyım” diyen özneye dikkat etmektir. Yani “ben vicdanlıyım” dediğimde, o “ben”e dikkatimizi vermektir. Bu ben nasıl bir ben? Herhangi bir arzusu var mı? Korkusu var mı? Beklentisi var mı? İncinmiş mi? Kırılmış mı? Haksızlığa mı uğradığını hissediyor? Bir şeyi kaybettiğini mi düşünüyor? Mağdur olduğunu mu düşünüyor? Büyük bir şey kaybettiğini mi düşünüyor?

Önce vicdanlı olduğunu düşünen, hisseden özneye dönmemiz gerekiyor. Vicdanlı olduğunu algılayan özne nedir? Kimdir? “Ben bunu yaptım ve bu noktada vicdanım çok rahat” dediğimde, bu beni biraz sorgulamamız gerekiyor. Bu ben nerede duruyor? Neyin farkında? Neye odaklı olarak bu değerlendirmeyi yapıyor. Hangi arzulara sahip, hangi korkuları var, hangi ihtiyaçları, hangi beklentileri var? Olguyu hangi bilinçle değerlendiriyor? Acaba orada rahatsız olan bir benlik var mı? Buna dikkat etmemiz gerekiyor. Ancak böyle bir iç sorgulama yapma durumunda yol almamız, ilerlememiz mümkün olur. Aksi takdirde mevcut durumda herkesin kendini bir ölçüde vicdanlı hissettiğini zaten görüyoruz. Yani “ben bile bile vicdansızlık yapıyorum” diyen insan yüzde bir, iki, üçtür; yüzde doksandan fazlası, bütün insanlar yaptıklarının vicdanlı bir davranış olduğunu iddia ederler.

Objektif Bakışa Nasıl Yaklaşılır?

Burada vicdan kavramının, içinde bulunduğumuz benlik, bilinç ve varlık düzeyine göre sübjektif olabildiğini fark etmeliyiz. Biz önce bu sübjektifliği fark etmeliyiz, ardından adım adım o sübjektifliği azalta azalta bir süre sonra objektif bilince erişme yolunda ilerlemeliyiz. Eğer biz kendimizi şu anda objektif bir bilince sahip olarak görüyorsak, o zaman zaten objektif bilince geçme imkânımız yoktur. Aslında her benlik hali kendi şuurunu, kendi bilincini, tırnak içinde kendi vicdanını doğru, meşru ve makul görür. Birisine karşı tutumunu, birisine söylediği sözü gayet makul görür.

Siz dışarıdan “biraz haksızlık etmiyor musun? Biraz sert davranmadın mı? Biraz küçümseyici, dışlayıcı davranmadın mı?” dediğinizde, “vicdanen rahat mısın?” dediğimizde, çoğu insan “gayet rahatım, vicdanen gayet müsterihim, çok rahat uyuyorum” diyebiliyor ve gerçekten öyle hissediyor. Neden öyle hissediyor? Çünkü mevcut benlik, bilinç ve varlık algısı ona bunu söylüyor. “Ben böyle hissediyorum” üzerinden kişi ne diyor? “Vicdanen ben rahatım” diyor.

Kişi bu sübjektiviteyi kavramadığı müddetçe, objektif olarak vicdana, yani gerçek anlamda varlığın şuuruna ulaşamaz. Önce şunu sorgulamalıyız: Ben kimim? İnsan olarak ben kimim? Gerçek anlamda varlığım derken neyi kastediyorum? Gerçek anlamda var olmak ne demektir? Gerçek anlamda varlık neye işaret eder? Benim gerçek anlamda varlığım, fıtratım neye işaret ediyor? Bunları sorgulamak durumundayız. Çünkü şunu unutmayalım: gerçek anlamda kendi varlığından ve bütünlüğünden habersiz olan bir insan, yaptığı birçok haksızlığı, hatta zulmü, vicdani bir şey olarak görebilir.

Hatta bazen toplumda görürüz: kişi, kendisine yapılan bir hatadan dolayı “İki kaşık suda bu ölmesini isterim, elime geçse onu boğarım” der. Siz dersiniz ki “Sence bu çok mu vicdani?” — “Evet” der, “gayet vicdani; onun bana yaptığını sen bilsen, benden daha fazlasını yaparsın.” Dolayısıyla biz vicdanlı olup olmadığımızı sorgulamak yerine, öncelikle “ben kimim, ben hayata nereden bakıyorum, şu anki mevcut benlik algım neyin üzerine oturuyor?” diye sormalıyız. Benliğimde bir yetersizlik hissi, mağduriyet hissi, kıskançlık, haset, öfke, beklenti, kıyaslama, arzu, korku bunlar var mı yok mu? Bunları sorabilirsek bir yerden yol alabiliriz. Aksi takdirde mevcut durumdaki şuurumuzun yönelimini vicdanla karıştırabiliriz. O yüzden bilinç düzeyimiz sübjektif oldukça, biz objektif bir vicdana sahip olamayız. Varlık ve bilinç düzeyimiz objektif hale geldiğinde ancak objektif vicdana ulaşabiliriz.

Hakimin Şefkati: İnce Bir Vicdan Ölçüsü

Mesela diyelim, bir hata yapan, günah işleyen bir insana duyup “Allah bunun cezasını versin” diyen de kendini vicdanlı olarak algılar. Ama buna karşın, o insanın kendi nefsine zulmettiğini görüp ona hakiki bir şefkatle bakan ermiş insanlar da vicdan sahibi olarak kendilerini hissediyor. Şimdi hangisininki vicdan?

Bizde mesela menkıbelerde anlatılır: bazı ermiş, kâmil insanlar, dünyada yaşadıkları olumsuzlukların üstesinden gelemedikleri için, işte içki içen, kendilerini bağımlı maddelere vuran insanları bazen sırtlarında taşırmış. Neden? Çünkü gerçekten bir vicdan sahibi o kâmil insan; gerçekten o hakiki varlık bilinciyle baktığı için o insanın kendine yaptığı zulmü görüyor. Ona öfkelenmekten, ona kızmaktan ziyade, orada kişinin kendi kendisine yaptığı zulmü görüyor. Hatta bir bilge der ki: gerçek ve vicdanlı bir hâkim, toplumun selameti için bir suçluya ceza verirken bile ona karşı kalbinde şefkat duymalıdır. Eğer o hâkim, toplumun selameti için o suçluya ceza verirken kalbinde şefkat duymuyorsa, o hâkim vicdansızdır. Bakın, ne kadar ince bir noktadır vicdan.

Evet, diyelim ki bir kişi hâkim sıfatıyla bir suçluyu kanunun öngördüğü, hukukun öngördüğü cezayla cezalandırabilir. Ama insaniyet noktasında, vicdan noktasında, o suçu işleyen kişiye şefkat duymalıdır. Dolayısıyla vicdan sahibi olmak için önce varlığımızın farkında olmamız gerekiyor. Varlığının farkında olmayan, objektif bir vicdana sahip olamaz. Şu anda mevcut olan vicdanımız sübjektif bir vicdandır.

Hatta bazen öyle olur ki, mesela kendimizin dahil olmadığı bir olaya daha objektif bakarız; kendimizin bir tarafı olmadığı bir durumda daha, tırnak içinde, vicdani bir karar veririz. Ama benzer bir olayın bir tarafı olduğumuzda aynı objektifliği sergileyemeyebiliriz. Neden? Çünkü sübjektif bir durumdayız. İşte bu yüzden bir insanın gerçek anlamda vicdan sahibi olması, gerçek anlamda tam ve bütüncül olarak kendi varlığının farkında olmasını gerektirir. Bu farkındalık ancak bizde vicdanı ortaya çıkarabilir. Çünkü vicdan bir anlamda varlığın şuurudur, varlığın bilincidir. Varlığınızı tam olarak idrak edemiyorsanız, vicdanınız da tam olarak ortaya çıkmayacaktır. Kısaca böyle ifade edebiliriz.

_(Bu noktada moderatör araya girip izleyicilerden soru olup olmadığını soruyor; henüz soru gelmediği belirtilip sohbete devam ediliyor.)_

Dolayısıyla belki şunu hatırlatabiliriz: kendi sübjektif vicdan düzeyimizi daha objektif bir düzeye getirmek için, içinde bulunduğumuz bir olaya dışındaymış gibi bakmaya çalışabiliriz. Bu tabii ki kolay bir şey değil. Yani “ben bu olaya nasıl bakarım? İçimde hiçbir incinmişlik, kırılmışlık, mutsuzluk, mağduriyet hissi olmasa bu olaya nasıl bakardım? Gerçekten bir kayıp hissi içinde olmasaydım bu olaya nasıl bakardım? Gerçekten hiçbir zarara uğramamış olsaydım bu olaya nasıl bakardım?” — bu gibi sorular sorarak aslında daha objektif bir vicdana doğru yol alabiliriz. Bu sorgulamayı ne kadar artırabilirsek, o objektifliğe doğru kısım kısım da olsa adım atabiliriz.

Negatif Duygular Vicdanı Gölgeler

Bir de şuna dikkat etmemiz gerekiyor: her türlü negatif duygu durumu, bizim vicdanımızı köreltir, gölgeler, hatta bazen öldürür. Öfke, kin, intikam, haset, nefret, düşmanlık gibi duygu durumları; hatta mutsuzluk, kendini kötü hissetme, kendini şanssız addetme, hayatta her zaman kendini mağdur hissetme gibi negatif duygu durumları, bizim objektifliğe gidebilecek yolumuzu gölgelerler. Bizim objektif vicdanımızı karartırlar.

Dolayısıyla biz öncelikle “objektif bir vicdan sahibi miyim?” demek yerine, öncelikle “bende negatif duygular ne kadar hâkim? Bu negatif duygular beni ne kadar kuşatıyor? Ben bu duygularla ne kadar özdeşleşiyorum?” sorgulamasını yapmalıyız. Eğer bu sorgulamayı yapabilirsek, o zaman bunları görebilme fırsatımız olur. Bunları görebilirsek, bunlardan ayrışabilme fırsatımız olur. O yüzden öfkeliyken insan karar vermemelidir; öfkeyle hareket etmemelidir. Öfke, nefret, kızgınlık, kendini mağdur hissetme, kendini büyük bir zarara uğramış hissetme, kendine kötülük yapıldığını hissetme, bundan dolayı kendini mahrum, mağdur, şanssız gibi hissetme durumlarını fark etmeliyiz. Önce bu duyguları fark etmeli, bunlardan biraz ayrışmalı ve nispeten daha objektif bir yerden olayları yorumlamalıyız.

Hatta insanlara karşı özellikle daha vicdanlı hareket etmek adına, öncelikle “acaba bu insan niye böyle hareket ediyor?” sorgulamasını yapmalıyız. Bir şeyin kendine kasıtla yapıldığını düşünen bir insan vicdanlı olamaz. Eğer bir şeyin size kasıtla yapıldığını düşünürseniz, vicdanlı olma şansınızı kaybedersiniz. Çünkü orada benliğinizin, egonuzun hesabını yapmaya yönelirsiniz; benliğiniz olayı kendine kasıtlı olarak yapılan bir şey gibi görür ve bir hesaplaşmaya girer. Hesaplaşmaya girdiğiniz anda objektif vicdan geri çekilir.

_(Yayın sırasında kısa bir ses kontrolü yapılıyor: “Sesim geliyor mu?” — “Evet hocam, geliyor” diye teyit alınıp sohbete devam ediliyor.)_

Dolayısıyla eğer gerçekten vicdanınızı daha objektif hale getirmek istiyorsak, önce “ben” dediğimiz özne üzerinde çalışmamız gerekiyor. Bu nasıl bir şeydir? Bu bende şu anda hangi düşünceler var? Bu bende hangi duygular var? Bu ben hayata nasıl bakıyor? Bu ben kendini nasıl hissediyor? Eğer bu bende olumsuz, negatif duyguların hâkimiyeti varsa, o zaman varlığını tam olarak hissetmiyor demektir. Neden? Çünkü bu, bizim varlığımızı örter. Bu çok önemli bir husustur. Başta dedik: vicdan varlığın şuurudur, varlığın bilincidir. Ben varlığımın farkında değilsem nasıl vicdanlı olabilirim?

Dolayısıyla benim öz varlığımı, varlığımın farkındalığını örten negatif duyguları, negatif düşünceleri ve yanlış ben algılarını önce gözlemlemem gerekiyor. Mesela hayatta ister istemez “herkes benim aleyhime hareket ediyor, herkes bencil, herkes kendini düşünüyor” dersem, ben nasıl vicdanlı olabilirim? Yani nasıl vicdanlı hareket edebilirim? Çünkü hayata çok yanlış bir yerden bakıyorum; kendimi mağdur hissediyorum, başkalarını kötü olarak algılıyorum, diğerlerini sürekli bencil olarak algılıyorum, bana kasıtlı bir davranış içinde olduklarını algılıyorum. O zaman ben böyle bir durumda nasıl gerçek varlığımı fark edebilirim? Zaten yanlış bir yerde duruyorum; sahte bir benliğin üzerinde duruyorum, sahte bir benlik algısı üzerinden hayata bakıyorum.

Hatta bazen şunu görmüşümdür: mesela çok mutsuz durumda bir insan, haksızlığa uğramıştır, üst üste bazı olumsuz süreçler yaşamıştır; hemen şöyle der: “İşte her şey üstüme geliyor. İnsanlar çok kötü, hiçbir düzgün insan yok, herkes bencil, herkes merhametsiz olmuş, nefret ediyorum insanlardan, nefret ediyorum bu hayattan.” Hatta bazen çiçeğe, çimene küfreder. Neden? Çünkü çok yanlış bir yerde duruyor. Ama o anda ona sorsanız, “Sen şu an vicdanlı mısın?” der ki “Gayet vicdanlıyım, hatta dünyada tek vicdanlı insan benim; diğer bütün insanlar benden çok vicdansız” diyebilir. Neden? Çünkü çok yanlış bir yerde duruyor. O an içinde bulunduğu sahte benlik, hayatı ona çok kötü bir şekilde gösteriyor; insanları düşman suretinde gösteriyor, insanların tümünü bencil bir şekilde ona gösteriyor. Böyle bir varlık, böyle bir varoluş, böyle bir kendilik algısı üzerinden hangi vicdan oluşabilir? Tabii ki sahte bir vicdan oluşabilir.

Sahte Vicdanın Meşrulaştırma Gücü

Ve çok ilginçtir, sahte bir vicdan kendisini çok mükemmel bir şekilde meşrulaştırabilir. Yani Hitler kendini vicdansız mı görüyordu? Dünyada birçok kötülüğü yapan insanlar kendilerini vicdansız mı görüyordu? Kızılderilileri yok etmeye çalışan Batılılar kendilerini vicdansız mı görüyorlardı? Kilise adına hareket ediyorlardı. Ama ne yaptılar? Öyle bir meşrulaştırma mekanizması oluşturdular ki: “Bunlar henüz insan olmamış varlıklardır, biz gerçek insanlarız” dediler. Dolayısıyla “bunları yok etmemiz veya mallarına el koymamız gayri vicdani bir şey değildir” dediler.

Halk arasında meşhur bir söz vardır — belki doğru, belki değil, ama anlamı burada bizim için önemli: kedi yavrusunu yiyeceklermiş ama önce onu düşmana benzetirlermiş, öyle yermiş derler. Dolayısıyla insan egosunda, sahte vicdanı meşrulaştırabilen, meşrulaştırma noktasında türlü türlü spekülasyonlar yapabilen, düşünceye akla kırk defa takla attırabilen bir kabiliyet vardır. O yüzden şu anki mevcut vicdanımıza o kadar güvenmemeliyiz. Hatta bazen bunu güvendiğimiz insanlara sormalıyız; olayın dışında olan insanlara, üçüncü şahıslara yaşadığımız durumu ifade etmeliyiz: “Sence bu durumda ne yapmak vicdanidir? Sence benim bu yaptığım vicdani mi?” Ama bunu sorarken maksadımız kendimizi onaylatmak olmamalıdır; gerçekten objektif bir sorgulama yapmalıyız. Yani “şu yaptığım bana vicdani geliyor ama vicdani olup olmadığından emin değilim, o yüzden sana soruyorum” tarzında, gerçekten samimi bir sorgulama anlamında; tutumlarımızı, tavırlarımızı, aklı başında olduğuna inandığımız, biraz objektif olduğuna inandığımız insanlara da sorabilmeliyiz.

Dolayısıyla varlığımızın üzerindeki sahte benlikleri kavradıkça, sahte arzuların, sahte korkuların, sahte beklentilerin, sahte kendilik algılarının gölgesini fark eder ve bunları üstümüzden atabilirsek, o zaman gerçek varlığımızı hissedeceğiz. Gerçek varlığımızı hissettiğimizde, gerçek anlamda vicdanımıza ulaşabilme imkânını bulacağız.

Objektif Vicdana Ulaşmak: Sessizliğe İhtiyaç

Çünkü aslında vicdanımız, objektif vicdanımız hiçbir zaman susmaz; objektif vicdanımız hiçbir zaman ölmez. Sadece benliğimizin sahte vicdan sesiyle, gerçek vicdanımızın sesini bastırırız. Hatta çoğu defa sahte benliklerimiz onu o kadar bastırır ki, hakiki vicdanın sesini artık hiç duymaz oluruz. İşte ona “vicdanı ölmüş” diyoruz; ama aslında kimsenin vicdanı ölmüyor. Hepimizin vicdanı yaşıyor aslında, hepimizin vicdanının sesi varlığımızın içinde var. Fakat onu benliğimiz, benliğimizin arzuları, benliklerimizde var olan negatif duygular bastırıyor ve biz gerçekte o objektif vicdan sesini duyamıyoruz.

O yüzden biraz böyle bir sessizliğe ihtiyacımız var. Biraz öfkemizi, kızgınlığımızı, mağduriyet hissimizi, olumsuz benlik hikâyelerimizi bir kenara koyup, onun üzerinden biraz gerçek anlamda varlığımızın ve varlığımızın şuuru olan vicdanımızın sesini duymaya kendimizi bırakmalıyız. İhtiyaç duyduğumuz şey belki biraz bu sessizlik; zihnimizin ve benliklerimizin gereksiz gürültüsünden biraz sıyrılabilmek.

Metaforik olarak söylüyorum: şehirde ve kırsalda yaşamış insanlar bilirler, kırsal alanda gece gökyüzünü çok güzel görürsünüz. Orada neredeyse muhteşem denecek derecede bir görkemle galaksiyi görürsünüz; Samanyolu galaksisinin sayısız derecede parıltılı yıldızlarını görürsünüz. Ama şehre geldiğinizde bunları görmezsiniz; şehirde bir parıltı vardır ama o parıltı, yıldızları görmenize engel olur. İşte tıpkı bunun gibi, benliklerimizin sübjektif ve sahte bir vicdan ışığı var; bu kısmen doğruyu gösterebilir, ama tamamen doğruyu göstermez. O yüzden biz bu sahte vicdanın sesiyle baş başa kalırız ve gerçek vicdanın sesini duyamayız.

Biraz bu benliğin sesini kısarsak, belki ben o kadar vicdanlı olmayabilirim. Ben iyi niyetliyim belki, kasıtlı ve kötü niyetli değilim; ama belki objektif bir vicdana henüz tam sahip değilim. Biraz sessiz olayım, gerçekten sessizce kendimi öz varlığıma teslim edeyim; bir duralım, zihnimin hikâyelerini bir kenara bırakayım, duygularımı da bir kenara bırakayım, sessizce kendi varlığıma kendimi bırakayım. Belki o zaman gerçek varlığımızı fark etme ve o gerçek varlık olan vicdanımızın sesini duyma imkânını bulabiliriz.

Soru-Cevap: Farkında Olmak Ne Demektir?

Evet, teşekkür ediyorum. Böyle kırk beş dakika, en optimum eğitim süresi olarak tanımlanmış; çok güzel oldu. Az önce bir izleyici “farkında olmak ifadesini açar mısınız?” diye bir soru sormuştu. Ancak sizin anlatımınızda çok güzel bir şekilde, negatif ben algılarımızı gözlemleyerek varlığımızın farkında olmak, buradan da bu soru cevaplanmış oldu. Çok teşekkür ediyoruz hocam, çok güzel bir programdı.

Sağ olun. Ağzınıza, yüreğinize sağlık. Teşekkür ediyorum, tüm izleyicilere, dinleyicilere saygı ve selamlar. Çok sağ olun, hayırlı akşamlar herkese.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan alıntılanan veya sure/ayet numarasıyla belirtilen bir Kur’an ayeti geçmemektedir. Sohbet boyunca dinî/tarihî atıflar (kilise, Kızılderililer, menkıbeler) genel düzeyde kalmış, belirli bir ayete işaret edilmemiştir.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.