Otomatik Benlikler ve Kendini Bulma

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın büyük çoğunlukla dışarıya değil içeriye soru sorması gerektiğini; çünkü düşünce, duygu ve tepkilerimizin çoğunun bizim değil, içimizde otomatik işleyen “benlikler”in ürünü olduğunu anlatıyor. Öfke, üzüntü, değersizlik hissi, kontrol ihtiyacı gibi durumların aslında bu sahte benliklere ait olduğunu, Hz. Musa’nın asası kıssası üzerinden bu benliklerden ayrışıldığında onların gerçek mahiyetinin görülebileceğini anlatıyor. Sohbet, modern psikolojinin insanı bedene ve zihne indirgeyen “sahte sorular”ını eleştirip, gerçek tatminin ve özgürlüğün ancak öz varlığı (ruhu) ve onun Yaradan’la olan kopmaz bağını hatırlamakla mümkün olduğunu vurgulayarak devam ediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İçimizdeki “otomatik benlik” mekanizması sorgulanmadığı sürece bizi yönetir; asıl özgürleşme, bu benliklerden ayrışıp onların gerçek mahiyetini görmekle mümkündür. - Modern psikolojinin çoğu sorusu insanı bedene ve zihne indirgeyen sahte bir çerçeveden sorulur; gerçek tatmin ve mutmainlik ancak Allah’ı hatırlamakla, öz varlığı idrak etmekle bulunur. - Hz. Musa’nın asası kıssası, benliklerimizden ayrıştığımızda onların bizi nasıl yönettiğini görebileceğimizi; sonra da o imkânların gerçek öz varlığın bilinciyle yeniden kullanılabileceğini simgeler.

Sorular İçeriye Değil, Dışarıya

Sorusu olan yok herhalde. Var ama hocam soramıyoruz yani, çekiliyoruz.

Aslında yaşadığımız bu süreçte kendimize yeterince soru sormadığımız için otomatizmamız devam eder. Genellikle biz hep soruları dışarıya sorarız. Yani hep başkalarına soru sorarız: “Niye böyle davrandın, niye böyle söyledin, bu niye böyle oldu?” Sorularımız genellikle dışarıya doğrudur. Hâlbuki asıl sorular içeriye sorulduğu zaman, o sorular bizi bir yere götürebilir.

Peki buna engel olan şey nedir? İçeride her şeyin cevabını açık veya kapalı olarak bildiğini düşünen bir mekanizmayla karşı karşıyayız. İçerideki mekanizma her şeyin cevabını biliyor; ya açık olarak ya kapalı olarak, ya farkında bir şekilde ya da siz farkında olmadan, sanki bütün cevapları biliyormuşçasına bir otomatizma içinde yaşarsınız.

Ne zaman öfkeleneceğinizi içinizdeki benlikler biliyor. Ne zaman alınacağınızı, alındığınız zaman ne kadar haklı olduğunuzu, umursanmadığınız zaman üzülmeniz veya öfkelenmeniz gerektiğini; başarılı olduğunuzda çok iyi olduğunuzu ama bir şeyi başaramadığınızda bunun kötü bir şey olduğunu; insanlar sizi anladığında bunun çok önemli ve değerli, anlamadığında ise berbat bir şey olduğunu bilir.

“Anlaşılmamak kadar berbat bir şey yok” dediğinizde kendinizden hiç şüphelenmezsiniz. İçinizde bir şey böyle söyler, bir benlik konuşur. Ama anlaşılmamak niye bu kadar kötü olsun ki? Bu soruyu sormayız çünkü içimizde her şeyi cevaplayan bir otomatizma vardır.

Ben bazen kontra sorular sorduğumda gülümsüyorsunuz. Mesela derim ki “anlaşılmamak çok hoş bir deneyim.” Hepiniz gülümsersiniz. Neden? Çünkü aslında içinizdeki cevaba aykırı bir cevap ama bir taraftan da hoş bir cevap. İçinizde “anlaşılmamak çok berbat bir şey” diyene karşı: anlaşılmamak bir olgu, bir deneyim, bir süreç, bir durumdur. Niye berbat olsun ki?

Ben bazen söylerim, bu şaka değildir: beni hayatımda anlayan bir insan yoktur. Bunu kendime hiç sormamışım aslında. Bazen bana sorarlar, “seni hiç anlayan oldu mu?” O zaman düşünürüm; “tam olarak yok” derim. Neden? Çünkü arkadaşlar, dikkat ederseniz bir otomatik mekanizma var. Otomatik mekanizmadan neyi kastediyoruz? Nasıl düşüneceğiniz, nasıl hissedeceğiniz, nasıl davranacağınız, nasıl cevap vereceğiniz, hayatı nasıl yorumlayacağınız, hangi şeylerin değerli hangi şeylerin değersiz olduğuna dair içinizde otomatik işleyen bir şey var. O otomatik işleyen şeye de ne diyoruz aslında biz? “Ben” diyoruz. Otomatik işleyen benler var. İster buna nefis deyin, ister başka bir şey deyin.

İçeriği Bilmek, Adı Bilmekten Önemlidir

Bir şeyin içeriğini bilmek, adını bilmekten her zaman iyidir arkadaşlar. Ad yanıltıcı olabilir ama içerik yanıltmaz. Mesela “bu nedir?” dedim, “kahvedir” dedi. Ama adını bilmek yeterli mi, içeriğini bilmek mi önemli? Değil mi? İçerik önemlidir. Bir şeyin içeriği önemlidir. İsimlerle çok vakit kaybetmeyin, adlandırmalar değildir bizim asıl meselemiz. Evet, buna nefis diyebilirsiniz ama hiçbir şey de demeyebilirsiniz; içeriğini, mahiyetini bilirseniz o size faydalı olur.

Burada bir otomatik mekanizmanın işlediğini görmeliyiz. Yani otomatik arzular, otomatik ihtiyaçlar, otomatik acılar, otomatik hüzünler… Şimdi diyeceksiniz ki hüzün, acı bunlar da mı otomatik? Yüzde doksanı otomatiktir; çok sınırlı bir kısmı doğal bir yerden gelir. Ama dikkat edin, içimizde düşünce olarak, duygu olarak, hissediş olarak verdiğiniz tepkiler itibariyle otomatik işleyen bir şey var. Onu görüp, en başta gözlemleyerek, sonra ayrışarak, sonra bırakarak yol alabilirsiniz. O otomatik mekanizmayı fark etmek durumundasınız. Bunu fark etmediğiniz zaman ömür boyu o otomatizmayla yaşayıp o otomatizmayla öleceksiniz, başka bir şey olmayacak.

Mesela “çok bilgili olmak istiyorum” deyip, ömür boyu böyle bir otomatik benlikle bilgi toplayabilirsiniz, kütüphaneler biriktirebilirsiniz, eğitimden eğitime koşabilirsiniz. Neden? İçeride bir benlik diyor ki “ne kadar çok bilirsen o kadar iyisin.” Neye iyi acaba? Bir bakın bakalım; bilmek, okumak, kime iyi? Ve niye ona iyi? Bu soruyu sorarsanız o benliğin biraz arkeolojisini yapmış olursunuz. “Toplumda söyleyecek bir sözün oluyor.” Ne oluyor, toplumda söyleyecek bir sözün olunca ne oluyor? Soruyu devam ettireceksiniz, ta ki kökünü yakalayıncaya kadar. Ve aslında onun siz olmadığınızı fark edeceksiniz.

Aksi takdirde içimizdeki her şeyin aşağı yukarı cevabını bilen, hiç şüphe etmeyen bir otomatik mekanizma var. Zaten şüphe etmediğimiz için sormuyoruz. O yüzden sorular içeriye doğru olmalıdır. Mesela “sevildiğim zaman niye mutlu oluyorum?” Saçma bir soru gibi gelir değil mi? “Mutlu oluyorum işte, mutluluğumu niye bozuyorsun” dersiniz, sormaya gerek yok gibi görünür. Ama nedir? Sevildiği için mutlu olan kim? Sevilmeyi ne olarak tanımlıyor? Sevilmeye ne anlam yüklüyor? Bunları sormazsanız ömrünüz boyunca otomatik bir ilişki dünyanız olur ve siz zannedersiniz ki “ben ilişkilerimi çok bilinçli yaşıyorum, sevildiğimi hissedince mutlu oluyorum, duygusal empatisi güçlü biriyim” diye kendinizi gururla yâd edersiniz. Ama sevildiği için mutlu olan kim? Sevgiye ne anlam yüklüyor? Sonra da tersinden sorun: sevilmediği için o benlik ne hissediyor? Sevilmemek ne anlama geliyor, sevgi ne? Bu sorgulamaları yaptığınızda kendinize doğru yol alma imkânı bulabilirsiniz. Yoksa bir otomatizmadan öbür otomatizmaya gidersiniz.

Mesela “hayatımda istediğimi yapamadım, mutsuz oldum” — çözüm kolay görünür: istediğin şeyleri yapamadın, mutsuz oldun, o zaman istediğin şeyleri yap. Peki isteyen kim? Hiç o soruyu sorabiliyor musunuz? İçimde isteyen kim, ne istiyor, niçin istiyor? İstediği şeyi yaptığında ne olacağını hayal ediyor, mutlu olacağını hayal ediyor. Bu gerçekten emin olduğu bir şey mi? Çocuklar gibi: “Baba bana şunu al.” “Alsam ne olacak oğlum?” “Çok mutlu olacağım.” Alıyorsunuz, üç gün sonra mutluluk gidiyor. Kim mutlu olacaktı? Ve gerçekten o mutluluk nasıl bir mutluluktu? Oraya devam edeceksiniz sormaya, ama sakince; hemen bir şey bulmak aceleciliğine girmeyeceksiniz.

Ya da bir benlik gelecek: “Soru sormak için çok geç oldu, yaşım otuz kırk elli, hâlâ soru mu soracağız?” Bakın ne kadar bilgili, değil mi, içerideki benlik. O hep her şeyi bildiğini zannediyor. Geleceği de biliyor: “Bugüne kadar adam olmadım, bundan sonra da olmam.” Nereden biliyor? O hep bildiğini zannediyor, o yüzden de çok soru sormuyorsunuz. Bir mutluluk hikâyesi var, ne ile tatmin olacağına dair bir hikâyesi var o benliğin. Acaba gerçek mi? Hiç şüphe etmemek…

İnsanlar der ki “şüpheci yaklaşmalıyız, eleştirel yaklaşmalıyız.” Yaklaşın bakalım eleştirel; içe doğru ama eleştirel yaklaşın. Asıl eleştirel yaklaşacağınız yer içeridir.

Musa’nın Asası: Ayrışınca Görülen Gerçek

Bakın Allah Musa’ya ne dedi? “Bu elindeki nedir?” Basit bir soru değil mi? Allah’a görünürde de yakışmayan bir soru. Musa dedi ki “asadır, hayvanlarımı otlatırım, yaprak silkelerim ve ona dayanırım.” “Bırak” dedi. Bıraktığında yılana döndü. Bakın bu çok çok önemli bir şeydir: bıraktığında onu görebilirsin. Bir benlikten ayrışabildiğin zaman onun gücünü, onun mahiyetini anlayabilirsin.

Mesela öfkelisiniz. Bir şey olunca öfkeleniyorsunuz. Biri sizi sınırlandırdığında, kızdığında ya da bir engelleme ile karşılaştığınızda öfkelenirsiniz ve şunu dersiniz: “Öfkelenmek sayesinde hayatımı devam ettiriyorum, tabii ki öfkeleneceğim, kendimi mi ezdireceğim?” Sizin bir asanız o. Ayrışmadığınız müddetçe onun size nasıl tahakküm ettiğini ve sizi nasıl yönettiğini göremezsiniz.

Aslında biz “ben yapıyorum” diyoruz: “ben üzülüyorum, ben seviniyorum, ben kızıyorum, ben istiyorum.” Aslında birinin isteğini, birinin arzusunu, birinin üzüntüsünü kendi sevincin, üzüntün, öfken olarak algılıyorsun. Mesela bir benlik kendini hayata karşı yetersiz hissediyor, o yüzden dayandığı birinin ölümü ona çok acı geliyor. Şimdi orada üzülen kim? “Benim” diyorsunuz. Hayır, üzülen siz değilsiniz, gerçek siz değilsiniz; orada bir benlik üzülüyor. Peki o benlik neye üzülüyor?

Şöyle bir örnek: biri dayanağını kaybetti. Bir arkadaşımın annesi vefat etmişti. Aradan altı ay geçtiği hâlde yas devam ediyordu. Orada bir de bir benlik vardı: “Herkes annemi unuttu, ben unutmayacağım” diyen. O yüzden yası devam ettiriyordu. Üzüntüyü devam ettiriyordu. Şimdi bakın benliklerin ne tür oyunları var. Sonra biraz açınca, bir zaman sonra dedi ki: “Acaba ben aslında anneme değil de kendime mi üzülüyorum?” “Evet” dedim. Biraz perde aralandı; üzülen benliği gördü. Annesinden çok aslında kendisine üzülen bir benlik vardı orada. Ama bu soruyu sormazsanız onu bulamazsınız. Eğer o sorgulamayı yapmazsanız o benlik ömür boyu içinizde kendisini siz olarak size satar; onu kendiniz zannedersiniz.

Mesela başarısızlıktan çok rahatsız olan “ben.” Hangi ben? Niye başarısızlıktan rahatsız oluyor? Dikkat edin, bir çocuk yürümeye başlar, düşer. Başarısızlık mıdır zahiren? Başarısızlık, hatta biz büyükler de “bak yine düştü” deriz ama çocuk “Allah kahretsin, başarısız oldum, millete de rezil olduk” demez. Bir benlik içine kaçmaya başladıktan sonra o utanmaya başlıyor. Hâlbuki bir şey yapmaya çalışıyorsun, o an yapamadın; bu kadar basit bir şey. Ama buna bir anlam yükleyecek bir benlik geldiğinde ne oluyor? “Başarısız olmak kötü bir şeydir, hatta rezil olmaktır. Herkes yaparken sen yapamıyorsun, rezil oluyorsun.” Kim diyor sana rezil olduğunu? Niye bir şey yapamamaktan dolayı kendimizi rezil hissederiz, ne alakası var? Ama içeride bir benlik sana öyle diyor. Ve o otomatik benliğin en güçlü silahı: “öyle hissediyorum.” Orada apar topar duruyor, çünkü içeride öyle hissediliyor. Öyle hissedildiğinde şüphe edilecek bir şey yok sanılır. “Öyle hissediyorum,” en güçlü silah — sanki hisler yanıltıcı olamazmış gibi. Hâlbuki en yanıltıcı olanlarından biri.

Kontrol Yanılsaması

Bu da bir başka sahte benlik: “o zaman her şeyi kontrol etmeliyim.” Kontrol etme yanılsaması. Mesela bir yaşındaki bir çocuk “her şeyi kontrol etmeliyim” der mi? Var mı öyle bir benliği? Yok. Kim kontrol etmeye çalışıyor? Soru sormanız gerekir: “her şeyi kontrol etmemiz gerekmiyor mu?” diye sorun ki her şeyi kontrol etmek isteyen bir ben olduğunu görün. Peki bu ben niye her şeyi kontrol etmek istiyor? O beni gözlemleyin ve soru üretin. “Düşsen ne olur?” Bakın, korkanı bulmanız lazım. Hiç şüphe etmiyor: “o zaman her şeyi kontrol etmemiz gerekmez mi, tabii ki gerekir” — bak, bir benliğin içine daha düştünüz.

O zaman gene içerideki benlik bir silahını daha kullanır: zıttıyla tehdit eder. “O zaman umursamayayım mı?” der. Yani “her şeyi kontrol edeyim mi, yoksa hiç mi etmeyeyim, umursamayayım mı?” diyerek tam zıt yönden bir darbe vurmaya çalışır. Hep şunu hatırlatırım: Nasreddin Hoca’nın “yokuşu mu seversin inişi mi” hikâyesi gibi — “bunun düzü yok mu” demiş.

*Katılımcı:* Yani kontrol de etmeyeceğim, umursamaz da olmayacağım. Yok mu öyle bir imkân?

Tabii var. “Ben bilmiyorum” demek çok güzel. O benlik bilmiyorsa bilmesin, ama siz bilebilirsiniz. “Ben bilmiyorum” diyen o benlik, gerçekten bilmez; ama siz bilebilirsiniz.

Sahte Benlik Neyi Duymak İstemez?

Bir gün bir arkadaşım vardı, birine kızmış — kendine göre haklı olarak kızmış. Sonra affetmiyor, konuşmuyor. Ben ona anlattım: “Affetmek özgürleşmektir. Affettiğinde kendi iç varoluşunu özgür bırakmış olursun. Şu an affetmemeye yapışık durumdasın, kendini sınırlandırıyorsun, kendini daraltıyorsun.” Bana dedi ki: “Bana bunları anlatıyorsun ama bunların hiçbiri beni etkilemiyor.” Ben de dedim ki “son silahımı kullandım; ben onu etkilemeye çalışmıyorum, seni uyandırmaya çalışıyorum, o ikna olmaz, ben onu biliyorum.” Bakın bazı benlikler tabir yerindeyse kördür, sağırdır, dilsizdir; yani algıya kapalıdır. Algısını kapatmıştır o benlik, siz değil.

Mesela ben bir insana desem ki “dünyada hiç kimse tarafından sevilmesen de sen var olabilirsin, mutlu ve huzurlu olabilirsin” — o kişide bir benlik vardır ki bunu kabul etmek istemez. Hatta bir gün bunu söylediğimde “tamam, bunu biraz anlıyorum ama hayatta en azından bir kişi seni sevmeli” dedi. Bakın o benlik ne yapıyor? Mesajı yamultmaya, bozmaya çalışıyor. Neden? Bilinçli yapmıyor bunu, çünkü benim söylediğim şey o benlik için imkânsız bir şey; o benliğe imkânsız geliyor. Ve o kişi kendini o benlik zannettiği için “bu imkânsız” diyor.

O yüzden — eğer rivayetler doğruysa — Hazreti Peygamber’in Mekke’de kırk yaşındayken mağarada yaşadığı deneyimin, sürecin içindeyken “ben bilmem” dediği rivayet edilir. Bu çok anlamlı bir şeydir. Yani içimizdeki birçok şeyi bilen benliklerin aslında size gerçeği söylemiyor olabileceğini düşünmeniz gerekir. “Bir dur, belki böyle değildir” demeniz gerekir.

Modern Psikolojinin Sahte Soruları

Mesela değerli olmakla ilgili içinizde birçok benlik vardır: “ne olsa kendini değerli hissedersin.” Şunu söyleyebilirim: psikolojide sorulan soruların yüzde doksanı yanlıştır — en yumuşak ifadeyle öyle diyeyim. “Ne yapsan kendini değerli hissedersin” — bu ne demektir biliyor musunuz? “Onu yapmazsan sen değersizsin” demektir aslında. “Nasıl sevilsen kendini değerli hissedersin” — öyle sevilmesen değersizsin demektir. Modern psikolojinin sorduğu soruların yüzde doksanı bilinçsiz bir şekilde sahtedir. Ama koskoca bir ilim dalı gibi görünür. Peki problem ne aslında orada? İnsanı psikolojiden ibaret algılamak; insanın kendisini psikolojiden ibaret zannetmesi.

Şunu sorsa anlayabilirim: “Psikolojik düzeyde ne olsa kendini daha iyi hissedersin ama psikolojik düzeyde…” Bu soru en azından kabul edilebilir bir soru. Ama sanki ben tümüyle psikolojiden ibaretmişim gibi, kendim ondan ibaretmişim gibi bir soru sorulduğunda, bu sahte bir sorudur.

Benim hayatta psikolojiyle ilgilenmemin temel nedeni de bu olmuştur. Ben bir psikolog analizinden geçseydim muhtemelen hiçbir zaman böyle düşünmeyecektim, hiçbir zaman böyle algılamayacaktım — net olarak söylüyorum, dilenci olacaktım. Ama neyin dilencisi? Âlemin dilencisi olacaktım. Hepimize tavsiye edilen de budur zaten: âlemin dilencisi olmak. Ne demek âlemin dilencisi olmak? İlginin, sevginin, başarının, tabir yerindeyse kendini bir konuda yeterli hâle getirmeye çalışmanın, daha iyi, daha güzel, daha zengin, daha etkili, daha başarılı olmanın dilencisi olmak.

Bakın her zaman hatırlatıyorum: Allah insanı bu dünyaya dilenci olarak göndermemiş. Bir bilgenin ifadesiyle, bu dünyaya “aziz bir misafir” olarak gelmişsiniz. Ama bunu unuttuğunuz için âlemin dilencisine dönmüşsünüz. Yani gerçek ve hakiki o varlık bilincimiz bedene ve zihne indirgenmiş. Beden ve zihin sizi nereye götürebilir? Sizi belli bir alana sıkıştıracak; mutlu olmanın hikâyesini anlatacak, değerli olmanın hikâyesini anlatacak, etkili olmanın hikâyesini anlatacak, huzurlu olmanın hikâyesini anlatacak. Bakın, psikolojik dünyanızın hikâyesine dikkat etmeniz gerekir. Ama hep bu hikâyeye inanarak yaşadınız. Hepimiz de bir şekilde böyle yaşadık. Etrafımızdaki insanlar da aynı psikolojik hikâyeyi farklı versiyonlarla anlattılar: “Sevilirsen mutlu olursun.” “Başarılı olursan mutlu olursun.” “İstediğin işi yaparsan mutlu olursun.” Hep böyle hikâyeler dinledik, birinden birine de inandık, mizacımıza göre.

Kalpler Ancak Allah’ı Anmakla Mutmain Olur

Peki bir bakın bakalım, Allah’ın mesajında ne var? Neyle mutlu ve mutmain olursunuz? Kalpler Allah’ı hatırlamakla mutlu olur, mutmain olur. Ama bu tabii ki “Allah’ı biliyorum, dilimle de hatırlıyorum” değil; bizzat Allah’ın sana üflediği ruhu idrak etmektir. Kendini hatırlamak, aynı zamanda Yaradan’ı hatırlamaktır; çünkü kendin Yaradan’dan bir iz taşıyorsun. Kendini hatırladıkça Yaradan’ı hatırlarsın ve o seni gerçekten tatmin edebilir.

Bakın her zaman hatırlatırım: Allah özenle kelime kullanır, tabir yerindeyse. Mesela “kendileriyle sükûn bulmanız için Allah size eşlerinizi yarattı” diyor. Ama “kendileriyle mutmain olmanız için” demiyor. Psikoloji sükûn arar, yani teskin edilmek ister. Ama teskin edilmek sürekli bir tekrar gerektirir. O yüzden psikolojik düzeyde hiçbir şey kalıcı değildir. Ne bedensel ne psikolojik; hiçbir haz, lezzet ve zevk kalıcı değildir.

Mesela en sevdiğiniz yiyeceği düşünün: ilk yediğiniz o tabak önünüze geldiğinde, ilk lokmayı aldığınız andaki lezzetle, en son tabağı sıyırdığınızdaki lezzet değişir. Neden? Çünkü psikolojik özne değişkendir. Psikolojik düzeyde mutmain olmak yoktur; tamlık bulamazsınız orada. Orada süreklilik, kalıcılık bulmanıza imkân yoktur; tabiatı gereği bulamazsınız.

Musa’nın Asası: “Şimdi Onu Tut”

O noktadan devam edelim. Musa ayrıştığı zaman asa yılana döndü. Yılan ne? Sürekli değişen, değil mi — ara sıra seni ısıran, zehirleyen, seni yutabilen ama bazen de işini gören bir nitelikte. Ayrıştığın zaman onun gerçek mahiyetini görürsün; aslında onun seni yönettiğini görürsün.

O yüzden bir kişi bir bilgeye gelir, der ki “ben özgürüm.” Bilge sorar: “Sen öfkeleniyor musun?” “Evet.” “Peki sen mi öfkeleniyorsun, özgür müsün?” “Evet.” “Tamam” demiş, “o zaman bir ay hiç kimseye öfkelenme.” Mesela üzülen siz misiniz, yoksa içeride bir benlik mi üzülüyor? Merak eden siz misiniz, yoksa içeride bir şey mi merak ediyor? Değersiz olan siz misiniz, yoksa içeride bir şey mi size değersiz olduğunuzu ima ediyor? Rezil olan siz misiniz, yoksa içeride bir şey mi “rezil oldun” diyor? Bir bakın bakalım.

Tabii ki adam üç gün sonra geliyor, diyor ki: “Ben özgür değilmişim. Ben kendim öfkelendiğimi zannediyordum; hâlbuki içeride bir şey öfkeleniyormuş. Ama ben onunla kendi aramdaki farkı görmüyordum ki. Şimdi gördüm: içeride biri öfkeleniyor, ben değil. Ve ben ona kapılıyorum.”

İşte buradaki mesele şudur. Gene Musa’nın asasından devam edelim. Ne oldu daha sonra? Allah dedi ki “şimdi onu tut.” O zaman işte o asa, gerçekten olması gereken konumda kullanılmaya başlandı. Yani psikolojik imkânlarımız, bizim asıl öz varlığımızın bilinciyle kullanılmaya ve yönetilmeye başlandığında özgür olmuş oluruz. Aksi takdirde özgür olmaktan bahsedemeyiz.

Mutluluğu Nerede Arıyorsun?

O yüzden böyle kitaplar veya söylemler vardır: “mutluluğu kaybettiğin yerde arama.” Nerede arayayım? “Evliliğimde mutluluğu bulamadım.” O zaman başka bir evlilikte mi ara? “İşimde bulamadım.” O zaman işini mi değiştir? Mutluluğu kaybettiğin yer neresi diye değil, asıl şu soruyu sormak lazım: mutluluğu nerede arıyorsun? Asıl soru bu. Yoksa “kaybettiğin yerde arama” değil. Psikolojik düzeyden o soruyu sorarsanız, psikolojik düzey size bir sahtelikten başka bir sahteliği gösterir.

Mesela “mutluluğu ailemde kaybettim.” Ne diyor benlik? “Keşke başka türlü bir ailen olsaydı, o zaman mutlu olurdun.” Acaba öyle mi? “Mutluluğu ilişkinde bulamadın, öyleyse başka bir ilişki ara.” Acaba bu mu doğru? Bakın psikoloji bize sürekli farklı seçenekler sunmaya çalışır ve sizi bir aldanıştan başka bir aldanışa götürür. Bazen de size gösterdiği şeyi ömür boyu bulamazsınız; o zaman da büyük trajedi olur: “Hayatımda hiç mutlu olamadım, aradığım şeyi hiçbir zaman bulamadım.” Sonra böyle derin düşüncelere dalarsınız. Psikologlar da der ki “ya ne acılar yaşadı, kim bilir.” Hâlbuki en temel soru: acıyı yaşayan kim? Acı kim tarafından yaşanıyor? Bakın en önemli soru o — “niye acı yaşadın” değil, “acı kim tarafından yaşanıyor?”

Ona “ben” deme, dikkat et — bir “ben” tarafından yaşanıyor. Onun üzerinde dur: o “ben” niye yaşadığı deneyimden acı çekiyor, onun varlık algısı ne, kendilik algısı ne, arzusu ne, arayışı ne, beklentisi ne — onu sorgula. Ve o sen değilsin. Bu soruyu sorduğunda ayrışma ve özgürleşme imkânı bulabilirsin. Yoksa ömür boyu o benlik senin içinde kalır ve seni mutsuz eder; sen de dersin ki “ben mutsuzum” ve o en güçlü silahı tekrar kullanır: “ama öyle hissediyorum.” O zaman söylenecek bir şey yok gibi görünür.

Kendini Bulma Hakkı

O yüzden insanın en temel hakkı kendini bulma hakkıdır aslında. İşte din bunun için gelir; bize en büyük hakkımızı göstermek için gelir. Kendini bulma hakkı, kendini bilme hakkı — bütün hakların ötesinde bir hakkınızdır bu. Hepimizin hakkı budur: kendimi bilme hakkı, kendimi bulma hakkı verilmiş bana. Onu kullandığım zaman gerçek anlamda huzuru ve itminanı bulabilirim.

O yüzden bakın, dinler niye gelir? Bir peygamberin gelmesinin temel amacı nedir? O insana kendini buldurmaktır. Başka hiçbir şey değildir. O yüzden peygamberler, tabir yerindeyse, teknolojik buluşlarla gelmemişler; fizik, kimya, matematik formülleri getirmemişler. Bizim dünyevi aklımız hep onu düşünür: “Tamam da kardeşim, peygamber gelmişsin, bari birkaç formül getireydin, hiç olmazsa insanlığa büyük katkıları olurdu.” Hangi insanlığa? Atom bombası yapsın diye mi? Burada teknolojiyi veya bilimi eleştirdiğim anlamında söylemiyorum. Kendini bulmadan…

Kendini Bulmadan Yapılan Her Şey Egoya Hizmet Eder

…yapacağınız her şey aslında kendinize karşı bir şeye dönüşür. Bakın biz bugün parayı bulduk, ne oldu? Para başımıza bela değil mi? “İşte Lidyalılar parayı bulmuş, bulmaz olaydı” diyesiniz geliyor değil mi bazen? Problem parada mı? Aslında problem parada değil, o parayı kullanan insanda. İşte kendini bulmazsan, gerçek kendini hatırlamazsan, her şeyi egon hesabına kullanırsın. O yüzden peygamberler insana kendisini bulmayı hatırlatırlar. İlk inen ayetlerden biri “elbiseni temizle”dir değil mi? Hangi elbise? Fiziksel elbiseyi mi kastediyoruz? Hayır, o bir mecazdır: psikolojini temizle ki kendini hatırlayasın. Ama gerçek kendinin üzerinde o kadar sahte benlik, kalıp var ki; türlü türlü arzuları, türlü türlü korkuları, türlü türlü beklentileri olan o kadar çok benlik var ki.

Bakın, dünyanın en mutsuz insanı gelsin ve mümkün olsa bir düğmeye basalım, sahte benlikleri o anda ortadan kalksın — mutsuzluğundan bir zerre bir şey kalmaz. İnsanı mutsuz eden olaylar değildir, mutsuz eden benliklerdir. Mesela sizi mutsuz eden ne varsa onu alın, onun ardındaki arzuyu ve korkuyu gözlemleyin, onu irdeleyin; mutsuzluğunuzun nedenini bulacaksınız. Çok uzun bir şey değil.

O yüzden “Lâ ilâhe illallah deyin, kurtulun” diyor. Neyden kurtulacaksınız? Niye Lâ ilâhe illallah her şeyden kurtarıyor? Çünkü Mutlak’tan başka bir şey yok, siz de O’na aitsiniz. “Lâ ilâhe illallah” diye kurtulun diyor — neyden kurtul? Psikolojik benliklerinden. O’ndan başka mutlak varlık yok, siz de O’na aitsiniz; kurtuldunuz işte.

Kişisel Kitabın İlk Ayeti: Ne Arıyorsun?

Ama bir bakın bakalım — ben hep söylerim — bir Yaradan’ın gönderdiği bir kitap var, bir de nefsin bir kitabı var. Siz hiç düşündünüz mü, benim kitabım nedir mesela? Herkesin bir kitabı var. Benim kitabımda ne yazıyor? Bir bakın bakalım: kendi kişisel kitabınızın ilk ayeti nedir, ilk suresinde ne var, ne ile açılıyor? Ne arıyorsun? Hayatta ne arıyorsun? Senin ilk suren budur: ne arıyorsun?

“Kim özgürleşmek istiyor? Tamam, kendini ne olarak tanımlıyor?” Kim o — kendini bir beden olarak gören ben mi? “O zaman o sen misin?” diye sorman gerekmez mi? Yani özgürleşmek isteyen, zaten kısıtlı olan bir şey. Beden nasıl özgür olabilir ki? Beden tabiatı itibariyle özgür olabilir mi? Ve ben beden miyim? “Ben istiyorum” diyenin mahiyetini irdelemeniz gerekir. Kim istiyor, o nedir ki istiyor? “Beden” diyorsam, yanlış bir yerde kendimi tanımlıyorum demektir; beden özgürleşmeyecek ki. Bedenin mahiyeti ne? Toprak elementleri, hava, su, toprak — o mu özgürleşmek istiyor acaba? Yoksa kendini beden zanneden sahte bir benlik bir özgürlük hikâyesi mi üretiyor?

Örtünün Kaldırılması: “Hepiniz Evliyasınız”

Evet, aslında sufi gelenekte şey vardır: perdenin kalkması, ya da Türkçeye çevirebileceğimiz şekliyle “hicabın kaldırılması” diyebileceğimiz bir ifade vardır. Yani bir şey, bir şeyler tarafından örtülmüştür; bütün mesele örtünün kaldırılmasıdır. Örtünün kaldırılması durumunda var olan açığa çıkacaktır.

Mesela bir sufi bütün müritlerine der ki: “Hepiniz evliyasınız. Benliklerinizi bıraktığınız anda evliya olmayacaksınız, zaten evliyasınız hepiniz. Çünkü öz varlığınız Allah’la tam irtibat hâlinde; en mutsuz olduğunuz anda bile, en ağır depresyonda dahi olsanız öz varlığınız Allah’la irtibatlıdır. Onun irtibatı hiçbir zaman ortadan kalkmaz.”

“Kullarım sana beni soracak olurlarsa, de ki ben onlara şah damarından daha yakınım.” Öyle değil mi? Hangi durumda? Her durumda. Acı çekerken de mi? Evet. Depresyondayken de mi? Evet. Mutsuzken de mi? Evet. Kendimi çok kötü hissederken de mi? Evet. Her durumda. Öz varlığınızla Yaradan arasında bir kopukluk yok. Mesela “ben Allah’tan çok koptum” diyen — o benlik kopmuştur zaten. Neden? Koptuğu için böyle konuşuyordur. “O beni bırak, o benim, farkına var, kendini o zannetme.”

O yüzden bakın, insanın kendini idrak etme yolculuğundaki en sahtekâr benliklerden biri: “olgunlaşacak mıyım, erecek miyim, gelişecek miyim, bu yolu tamamlayabilecek miyim” diyen benliklerdir. Onlar da size böyle bir hikâye anlatırlar: “Tamam, yola girdik de acaba yolu tamamlayabilecek miyiz, bir türlü emin olamıyorum” diyen benlikler — bunlar en büyük sahtekârlardır. Yol alırken, “sen neye ‘ben’ diyorsun ki” dikkat eder misiniz? “Ben nasıl Allah’a kavuşacağım” diye konuşan kim? Şunu deyin: beni gerçek öz varlığımdan uzak tutmaya çalışan hangi benlikleri daha iyi fark etmeliyim? Bu soruyu sorun. “Allah’a kavuşacak mıyım, biz bu yolu tamamlayabilecek miyiz” — bu soruyu sormayın. Bu soruyu soran sahte bir şeydir. Sizin asıl varlığınız kopuk değil ki.

Bakın ayete bir daha dönelim: “Kullarım sana beni soracak olurlarsa, onlara de ki ben şah damarından daha yakınım.” Şimdi bakın, ilk önce “kullarım” diyor; yani her zaman Yaradan’la bir bağınız var, ateist olsanız bile. Bir ateist bana sorsa “Allah’ın benle ilişkisi nedir?” ben ona derim ki “sana şah damarından daha yakındır.” Ateist olsa da, çünkü öyledir. Soran kim bunu aslında? Soran sahte bir benlik, zaten sahte. Ama ne yapıyor? Bir kurgu üretiyor: “Benim Allah’la olan ilişkim nedir?” Sahte bir yerden bir soru soruluyor. O ben, hiçbir zaman o ayette ifade edilen şeyi idrak edemeyecek, çünkü onun arzuları var. Arzu eden bir benlik nasıl şah damarından daha yakın olabilir Allah’a? Şah damarından daha yakın olanın arzusu yok ki, arzuya ihtiyacı yok. Neyi arzu edecek, neyden korkacak? Korkulacak bir şey yok ki. O özün arzu ve korkusu yok ki.

O yüzden kimin size cevap ürettiğini ve o cevabı nasıl sorgulamanız gerektiğini bilirseniz — işte buna bazı manevi geleneklerde “kendini soruşturma” denir. Yani “ben” diyen şey gerçek sen misin? Dikkat et, acele etme. O sürekli “ben, ben, ben, ben” dediğin şey nedir? O sen misin? Arzuları varsa o sen değilsin, korkuları varsa o sen değilsin.

Arzunun ve Korkunun Sahibi Kim?

Bakın mesela size desem ki bir arabanız var, tabir yerindeyse. Arabanın benzine ihtiyacı var mı? Var. Ama sizin var mı? Yok. Peki arabayı kullandığınızda benzin alıyor musunuz? Alıyorsunuz. Benzini kimin için alıyorsunuz? Araba için alıyorsunuz, kendiniz için değil. Biri bana şunu diyebilir: “Su içmeye arzun var mı?” Su içmeye arzusu olan, bedenden kaynaklanan bir benlik; çünkü bedenin suya ihtiyacı var, ben de bedeni kullandığım için ihtiyacı olan suyu veriyorum. Ama benim öz varlığımın suya ihtiyacı yok; varlığın kendisinin, öz varlığın suya ihtiyacı yok, yemeğe de ihtiyacı yok.

Hz. İsa’nın dediği gibi: “İnsan Tanrı’nın kelimeleriyle yaşar” — yani onu idrak etmekle yaşar. Şeytan onu açlıkla susuzlukla korkutur. Der ki şeytan Hz. İsa’ya, “benim dediklerimi yap, tabir yerindeyse sana ekmekte suda bulurum.” O da der ki: “İnsan ekmekle yaşamaz, Tanrı’nın kelimeleriyle yaşar.”

Bakın günümüzde mesela son olarak böyle kıtlık pompalanıyor değil mi? “Yok gıda krizi olacakmış, yok şu olacakmış, yok birileri dünyayı ele geçiriyor…” Ele geçirirse ne olur ki yani, neyi ele geçirmiş olacaklar ki, kim neyi ele geçirmiş olacak? Bir durun, bakalım: buna karşı kaygı duyan siz nerede duruyorsunuz? Bedende misiniz, psikolojik düzeyde misiniz, ruhta mısınız? Bütün dünyayı birileri ele geçirse neyi ele geçirmiş olacaklar ki, ne olacak? Onun için insanın bu tür korkulara ihtiyacı yoktur.

Korkularla Yüzleşmek

Bütün korkularınızı alın ve gözünüzün önüne koyun; bu korkuların sahibi olmadığınızı hatırlamaya, anlamaya çalışın. Alın korkularınızı ve önünüze koyun. Acele etmeyin. Tüm korkularınızla teker teker yüzleşin, ama hiç acele etmeden: sevilmeme korkusu, onaylanmama korkusu, anlaşılmama korkusu, etkili olamama korkusu, güçlü olamama korkusu, zayıf düşme korkusu, beceriksiz olma korkusu, karşı cins tarafından onaylanmama korkusu, çirkin olma korkusu, yaşlanma korkusu… Alın hepsini ve hepsini sahiplerine iade edin. Siz onlardan ayrışın.

İşte o zaman şu ayeti anlayacaksınız: “Allah’ın dostları için,” yani evliyalar için, “korku ve hüzün yoktur.” Çünkü özün korkusu ve hüznü yoktur. Psikolojik düzey bazı korku ve acılar veya hüzünler yaşayabilir ama siz o musunuz? Diyelim ki parmağım sıkıştı ve ezildi. Ezilen ne? Ezilen parmağımdır, parmağımın acısını duyarım; o özümün acısı olmaz ki. Mesela “açlıktan öldüm” diyorlar bazı insanlar. Açlıktan ölen kim? Açlıktan ölen bedendir. Bedeni açlıktan öldüğü için “açlıktan öldüm” diyen de cahillik yapmış olur. Kim seni açlıktan öldürebilir ki? Bedenin açlıktan ölse, ölen siz mi olursunuz?

O zaman ayağınızı nereye bastığınıza dikkat edin; neye “ben” dediğinize dikkat edin. Her zaman hatırlatıyorum, onunla tamamlayalım: “Onların başına bir musibet geldiğinde,” bakın nereye basıyor, cevap nereye basarak veriliyor — “biz Allah’a aidiz ve O’na dönüyoruz” derler. Bunu beden mi söylüyor? Beden nereden geliyor? Topraktan gelip toprağa gidiyor. Bakın cevap nereden çıkıyor dikkat edin: onların başına bir musibet geldiğinde “biz Allah’a aidiz ve O’na dönüyoruz” derler. Cevap nereden geliyor, kimden geliyor?

Ama Hocam, Biz İnsanız

Bir de üstelik “ama hocam ne yapalım, biz insanız” diyorlar ya bazı insanlar. İşte orada diyorum ki, bu nasıl bir ortak paylaşılmış cehaletimiz. O kadar düşürülmüşüz ki, böyle ayetler karşısında bile otomatik söylediğimiz bir şey var: “ama ne yapalım hocam, insanız” diyor. Oysa zaten bu, insanı anlatıyor. Bu, insan olana söylenmiş bir şey; daha doğrusu insan olduğunda bunu söylüyorsun. Şu an söylediğin şey, senin kendi insanlığını unutmandan gelen bir cevap. Kendi insanlığını unutuyorsun. Allah da sana kendi insanlığını hatırlatıyor. Bakın ekstra bir şey anlatmıyor, dıştan bir şey empoze etmiyor; içerideki dilini söylüyor. İçeridekinin ifadesini sana hatırlatıyor. Senin şu an hatırlamadığın özünün cevabını veriyor: “Ondan geldim, O’na dönüyorum.” Ama ego ne diyor? “Ama hocam öyle olmuyor.” Kimin için öyle olmuyor? Bir bakın bakalım, bu kontra ters cevabı veren kim? Allah sana diyor ki böyledir ama o “hocam öyle olmuyor” diyor. Ben de öyle olmadığını görüyorum ama bunun böyle olmasına neden olan kim? Kim seninle Allah’ın arasına giriyor? Onları keşfedersen, o zaman “şah damarından daha yakın”ı idrak edebilirsin. Ama seninle O’nun arasına girenleri keşfetmen gerekiyor.

“Ama hocam, insan olmuyor. Ama hayat çok zor.” İşte nefsiniz de var, “nefsin yok” mu diyorum? Demiyorum. Ama sen nefis misin? Onu ayır. “Bedenin yok” mu diyorum? Demiyorum. Kullandığın bir beden var, ama sen beden misin? Bunu ayırmamız gerekiyor.

O yüzden bakın kutsal kitap niye çok kıymetlidir? Çünkü sana aslında ruhunun dilini öğretiyor, sana ruhunun varlık ve değerini hatırlatıyor. Peygamber’e söylüyor, bakın: “İnsanlar senin etrafından dağılacak olurlarsa de ki, Allah bana yeter.” Çünkü yetiyor. Bu neyin dilidir? Bu ruhun varlığının dili ve ruhun dilidir.

Kapanış: Nefisten Gelen Esintiler

O zaman ben kendime bunu hatırlatmalıyım. Mesela nefsimden bir mutsuzluk esintisi geldi — gelmez mi? Gelebilir. Nefsimden bir eziklik esintisi geldi, bir yetersizlik esintisi geldi — gelmez mi? Gelir, gelsin, bir mahzuru yok. Sen nerede duruyorsun? Sen nerede duruyorsun, nereden o nefsinden gelene bakıyorsun? Yoksa nefiste yetersizlik esintisi olur, mutsuzluk esintisi olur, “benim de yaşadığım hayat mı” esintisi olur, “bir türlü özgür olamıyorum, istediğimi yapamıyorum” esintisi olur, “kimse beni anlamıyor” esintisi olur, “geciktim” hikâyesi olur, “kalamadım” hikâyesi olur, “daha yapacaktım” esintisi olur — olsun. Sen neredesin? Önce onu sor.

O yüzden bakın, nefsinizden bir şey geldiğinde şunu sorun: “Ben neredeyim?” “Ben” hissini nereye veriyorsunuz — mutsuz olana mı veriyorsunuz, yoksa onu gözlemleyen, onun farkında olan ve ona kapılmayan, onu görebilene mi veriyorsunuz?

Evet, teşekkür ederim. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - “Bu elindeki nedir?” / asa yılana dönüşür / “tut onu” kıssası (Taha Suresi: 17-21) - Kalplerin Allah’ı anmakla mutmain olması (Ra’d Suresi: 28) - “Şah damarından daha yakınım” (Kaf Suresi: 16) ve “Kullarım sana beni sorarlarsa…” (Bakara Suresi: 186) - Eşlerle sükûn bulma (Rum Suresi: 21) - “Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur” (Yunus Suresi: 62) - “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” (Bakara Suresi: 156) - “Allah bana yeter” (Tevbe Suresi: 129) - “Elbiseni temizle” (Müddessir Suresi: 4)

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.