Özdeşleşme ve Ayrışma
Kısa Özet
Konuşmacı, insanın doğasında var olan mutlu, huzurlu, tam ve dingin bir ruhsal özün, kişinin kendini yaşadığı olaylar, duygular ve düşüncelerle özdeşleştirmesi sonucunda nasıl perdelendiğini anlatıyor. Çocuğun emekleme-yürüme sürecindeki “kimliksiz” deneyim hâli, bir hafıza kaybı düşünce deneyi, Nasreddin Hoca’nın “cübbem yuvarlandı” anekdotu ve “yetim” kavramı üzerinden, bir olayı yaşamakla o olay üzerinden kendini tanımlamak (kimliklendirmek) arasındaki farkı açıklıyor. Kendi çocukluk anısı, bir cüzdan kaybı, bir dostunun vefatı, Hz. Peygamber’in Mekke fethindeki tutumu ve Hz. Ayşe örnekleriyle, kimliklendirmeden kurtulmanın gerçek özgürlük ve huzur olduğunu; kutsal metinlerin ve peygamberlerin amacının insana geleceği söylemek değil, unuttuğu gerçek kendiliğini hatırlatmak olduğunu vurguluyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Bizi mutsuz eden şey olayların kendisi değil, o olaylarla kurduğumuz yanlış özdeşleşme ve onlar üzerinden ürettiğimiz kimliktir. - Bir olgu (“bir haksızlığa uğradım”) ile bir kimlik (“ben haksızlığa uğramış biriyim”) arasındaki fark, acının ve kendi kendimize ördüğümüz prangaların asıl kaynağıdır. - Peygamberler ve kutsal metinler insana geleceğini söyleyip onu teselli etmek için değil, unuttuğu gerçek kendiliğini ve Yaradan’la olan yakınlığını hatırlatmak (zikir) için gönderilmiştir.
Açılış: Özdeşleşme ve Ayrışma Kavramı
Kayıt başlıyor ve konuşmacı bugünkü sohbetin konusunu duyuruyor: özdeşleşme ve ayrışma. Sorulan soru şu: İnsanın her zaman mutlu, huzurlu, tam ve dingin bir ruhsal özü olduğu her zaman hatırlatılır; peki biz niye bu tam, dingin, mutlu, huzurlu ruhsal özü fark etmiyoruz? Bunu fark etmemizi engelleyen şey, kendimizi olaylarla, duygularla, düşüncelerle, yaşadıklarımızla özdeşleştirmemizdir.
Deneyimlerin Kimliğe Dönüşmesi: Uyku ve Uyanış
Yani deneyimlerimiz kimliğimiz hâline gelmeye başlıyor. Bu noktada gerçek kendimiz, deneyimlerimiz içinde ortaya çıkan duygularımız, düşüncelerimiz, hislerimiz, arzularımız, korkularımız tarafından perdeleniyor. Ve kendimize bir süre sonra ne demeye başlıyoruz? İşte “ben üzgünüm”, “mutsuzum” veya “şunu arzu ediyorum”, “şundan korkuyorum”, “bunu istiyorum”, “bunu istemiyorum” demeye başlıyoruz. Bir süre sonra gerçekte olduğumuz şeyi unutup kendimizle ilgili bir kısım fikirlere sahip oluyoruz. Yani “ben kimim” dediğimizde verdiğimiz cevap ne oluyor? Yaşadıklarımız oluyor. “Ben kimim” diye kendimize bir soru sorduğumuzda veya birisi bize “bana kendini anlatır mısın” dediğinde aklımıza ne geliyor? Tırnak içinde söylüyorum, hafızamıza bakıp kendimizi hatırladığımız tarihten itibaren tanımlamalar yapmaya başlıyoruz.
Aslında biz kendimizi hafızamızın içinde zannediyoruz. Yani o hafızamızda var olan olguların, birikimin, hislerin, duyguların, düşüncelerin, yaşadıklarımızın, deneyimlerimizin toplamı olarak kendimizi tanımlıyoruz. Kendimiz diye tanımladığımız şey bu hâle geliyor. Bu hâle geldiğinde buna kutsal metinler, kadim bilgelikler “uyku” diyor. Aslında biz uyumaya başlıyoruz; yani kendimizle ilgili bu şekilde tanımlamalar yapmaya başladığımız andan itibaren gerçek kendimize karşı artık uykudayız. Artık o gerçek kendimizi hatırlamıyoruz, hatırlamaz hâle geliyoruz. Bunun yerine ne geçiyor? İşte zihnimizin, hafızamızın içindeki olaylar; anne, baba, çocukluktan itibaren yaşadığımız süreçlerin toplamı olarak kendimizi algılamaya başlıyoruz. Bu sürecin içindeki duygular ve düşünceler üzerinden kendimizi tanımlar hâle geliyoruz.
Kutsal metinlerin “uyanmak” dediği, kadim bilgeliklerde “kendini bilmek”, “kendini hatırlamak” denen şey ne? İşte bu yanlış algıdan, bu sahte kendilik algısından kurtulup gerçek kendimizi tekrar hatırlamak.
Bir Düşünce Deneyi: Hafızanız Silinseydi Kim Olurdunuz?
Ama dikkat edin, öyle güçlü bir uykudayız ki, şu anda bizim kendimizi tanımladığımız olguları elimizden alsalar… Mesela şöyle düşünün: aklınız yerinde, duygu hissedebilme imkânınız yerinde, mevcut bilincinizin bütün olguları yerinde. Ama hafızanız silindi; yani hafızanız temizlendi, sıfırlandı. Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Bir düşünün. Değil mi? Bu güzel bir soru aslında hepimiz için. Yani aklınız yerinde, duygularınız, beş duyunuz hepsi yerinde. Ama bütün yaşamış olduklarınız silindi. İşte, kim olduğumu mu hatırlamıyorum, yoksa iyi bir başlangıç mı bu? Yani kendimi mi unuttum, yoksa gerçek anlamda kendimi hatırlamam için iyi bir başlangıç mı?
Çünkü bakın, dikkat edin, biz yaşadıklarımızın üzerinden sürekli kendimizi tanımlar hâldeyiz; yaşadıklarımızın üzerinden bir kimliklendirme hâlindeyiz, değil mi?
Çocuğun Emekleme-Yürüme Süreci: Kimliksiz Deneyim Örneği
Bakın, çocuğun hafızası yok. Diyelim ki bir şey hafızasında biriktirmiş değil; diyelim ki çocuk 2 aylık, 3 aylık, 5 aylık. Çok sınırlı bir hafızası var. Bizim tanımladığımız şekilde bir kimliklendirmesi de yok. Ama bir varlık hissi var mı? Var. Genelde mutlu mu? Genelde mutlu. Ve dikkat edin, bir çocuk bir şeyler yaşar ama onunla kendini tanımlamaz. Bir süre sonra tanımlamaya başlar: “Ben çok üzgünüm”, “ben çok mutsuzum”, “ben hiç sevilmiyorum” veya “ben bunu yapamıyorum” der.
Her zaman hatırlattığım bir şey var, çünkü çok önemli: bir çocuk emeklemeden yürümeye geçme sürecinde, mevcut durumla kendini tanımlamaz. Mevcut durumu yaşar. Ayağa kalkmaya çalışır, dik durmaya çalışır. Bazen bacakları titrer, bazen kalktığı gibi hemen düşüverir. Bazen bir adım atmaya çalışırken dengesini kaybeder, düşer vs. Ama dikkat edin, burada çok önemli bir şey var: o yaşta çocuk kendini o olgularla, o durumlarla tanımlamaz. “Ben ayağa kalkamadım”, “ben yürüyemedim”, “üç kere ayağa kalktım ama yürüyemedim, ben yürüyemem” gibi tanımlamalar yapmaz; beceriksiz olduğu tanımlamasını yapmaz, yetersiz olduğu tanımlamasını yapmaz. Dikkat edin, bakın: aktivite var, faaliyet var, fakat faaliyetler üzerinden kendini tanımlama yok. Yani deneyim var fakat deneyimin üzerinden kendini tanımlama yok.
Ne zaman ki deneyimleriniz üzerinden, yaşadığınız olaylar, o olayların içeriği, o olayların meydana getirdiği duygular üzerinden kendinizi tanımlamaya başladınız -yani “ben üzgünüm”, “ben mutsuzum” demeye başladınız- (pozitif de olabilir, yalnızca olumsuzları kastetmiyorum; “ben çok mutluyum” da olabilir, ama neyle mutlusun? Bir şeyle mutlusun, o zaman yine yanlış bir tanımlama içindesin. “Ben çok iyiyim.” Neyle çok iyisin? Bir şeyle. Yine bir yanlış tanımlamadır) - işte o zaman kadim bilgeliklerin bize anlattığı, insanın doğası mutludur, huzurludur, doğal olarak var olur ve huzur içindedir anlamındaki şeyi biz niye hissedemiyoruz? Çünkü deneyimler tarafından, olgular tarafından kendimizi tanımlar hâle geldik.
Geçmişe Takılmak ve “Ben” Hikâyesi
Dolayısıyla kendimizi olgular üzerinden tanımlar hâle geliriz. Mesela “ben” dediğimde, ben artık kendimi neyle tanımlarım? Bir varlık olarak mı, yoksa bir hata üzerinden mi? Bir hata üzerinden kendimi tanımladığımda “ben hatalı biriyim”, “ben suçluyum”, “yanlış yapıyorum”, “yanlış yaptım” şeklinde kendimizi tanımladığımızda artık o gerçek kendilik -o saf, mükemmel, eksiksiz, ruhsal kendilik- örtülmeye başlar. Bakın, yok olmaz ama örtülür. Artık ben kendimi sahte bir şey üzerinden tanımlamaya başlarım. Hepimiz kendimizi şu anda sahte bir şey üzerinden tanımlıyoruz. Sahte derken, yani benim gerçekliğim olmayan bir şey üzerinden tanımladığım için sahte diyorum.
Yaşanan olaylar, deneyimler sahte değildir. Biz bir olaylar yaşarız, bir şeyler düşünürüz, bir şeyler hissederiz, bir kısım duygular açığa çıkar. Ama dikkat edin, “ben bu duyguları deneyimledim, şöyle bir eylemin içinde oldum” şeklinde algılamıyoruz; “ben böyleyim” şeklinde algılıyoruz. O zaman biz kendimizi hayatın içindeki deneyimler tarafından tanımlamış oluyoruz ve kendimizi gerçekten tanımaz hâle geliyoruz.
Onun için, bu kastettiğim noktayı anlamak için biraz önceki soruyu zaman zaman kendimize soralım. Bir bakın, ne çıkıyor orada? Yani her şey yerinde: bilinciniz yerinde, aklınız, şuurunuz yerinde, beş duyunuz, duygu hissetme kabiliyetiniz yerinde. Ama hafızanız yok; hafızanız yok, yaşadığınız hiçbir şeyi hatırlamıyorsunuz, o yaşadığınız süreç içindeki hiçbir duyguyu hatırlamıyorsunuz. Öncelikle şunu düşünün: bu bir kayıp mı, kazanç mı?
_(Bu noktada ses kaydında uzun bir duraklama/kesinti yaşanmış görünüyor.)_
“Benim için bir farkı yok. Yani şu an hafızam gitse herhangi bir şaşkınlık yaşamayacağımı düşünüyorum. Çünkü kendimi şöyle düşünün: mesela anne babanızı da hatırlamıyorsunuz, hiçbir hafızada hiçbir şey yok. Öğrendikleriniz kalsın ama bilgi olarak kalsın mesela; o da gitsin, o da problem değil. Mesela eğer egonuz devreye girip o anda sizi korkutmasa, emin olun gerçek anlamda kendinizi hatırlardınız; yani o anda kendinizi hatırlama şansına sahip olurdunuz. Yeter ki devreye korkan bir benlik, kaygılanan bir benlik, bir şeyi kaybettiğini zanneden bir benlik girmesin. Hadi onu da ekleyin üzerine: hiçbir korkunuz da yok, hiçbir arzunuz da yok.”
“Merak olmaz mı hocam? Geçmişte kimdi, neydi?”
“Geçmiş yok. Öyle bir geçmiş algısı da yok yani, değil mi aslında? Evet. Aslında geriye kalan sadece varlığınız olur. Şu anda ne var? Şu anda deneyimler var; dünyaya geldiğimiz andan itibaren deneyimlediğimiz olaylar var, değil mi? Onların içinde yaşadığımız arzular var, korkular var, üzüntüler var, mahrumiyet hisleri var. Bunlarla dolup taşıyoruz şu anda, değil mi?”
Biz mesela diyoruz ki: geçmişteki hatalardan dolayı, şu anki aklımla düşünüyorum, “10 yıl önce ben bunu yapar mıydım?” falan diyorum.
“Tabii, bak bir problem var. Ben şu anki aklım olsaydı 10 sene evvel bunu yapmazdım; keşke daha önce bilseydim, diyorsun.” Bakın ne yapıyor? Kendimizi bir şey üzerinden tanımladık ya, o şeyin etkisi bu sefer katmerlenerek devam ediyor. “Aslında o da sahte bir şey hocam.” Tabii, o da sahte bir şey yani. Bir şey yaşanmış, olmuş; yanlış bir karar vermiş olabilirsin, yanlış bir değerlendirme yapmış olabilirsin, yanlış hareket etmiş olabilirsin. Olmuş, deneyimlenmiş ve bitmiş. Ama bakın zihin ne diyor? “Keşke şöyle bir hayatım olsaydı, şu durum değil de şöyle biri olabilseydim, şöyle şartlarda olabilseydim, böyle bir süreç değil de şöyle bir süreç yaşasaydım” diye ne yapıyoruz? Bir kısım arzuların, bir kısım beklentilerin, bir kısım hayallerin içindeyiz. Sürekli bu hikâye böyle devam ediyor hayatta.
O yüzden aslında güzel bir şey olurdu, değil mi? Her gün yaşadığımız şey yaşanıyor, akşam da hafıza gidiyor mesela; bir bebek gibi taze bir başlangıç içinde olurduk, gerçek kendimize belki farkındalık noktasında bir pencere açılırdı. Ama dikkat edin, şu an bu gündüz uyanıklığı içinde hep bir “ben” hikâyesi var. Benim hep bir hikâyem var, değil mi? “Ben” diye başlıyoruz, arkasında bir hikâyesi var: anneyle bağlantılı, babayla bağlantılı, arkadaşlarla, eşle, çocukla, şununla bununla bir sürü şeyle bağlantılı bir hikâyem var, değil mi? Öyle serbest, rahat bir “ben” yok içimizde. “Şunu biliyorum, şunu bilmiyorum, keşke şöyle yapmasaydım, keşke hayatım böyle değil de şöyle yürüseydi, şöyle bir ebeveynim olsaydı” vesaire; sürekli arzu ve korkular tarafından kuşatılmış bir ben hikâyesiyle yaşıyoruz. Bizi hiç bırakmıyor o hikâye, o hikâyenin içindeyiz sürekli.
Deprem Örneği: Acı ile Huzurun Bir Arada Olabilmesi
Mesela şunu diyebilmek ne kadar güzel bir şey olurdu: mesela “nasılsın?” “Ya psikolojim çok bozuk ama ben çok iyiyim.” Şimdi mesela böyle bir cümleyi bir arada düşünemiyoruz, değil mi? Şöyle düşünün: deprem oldu. “Nasılsın?” “Evim yıkıldı ama ben iyiyim.” Bunu biraz anlayabiliyoruz, değil mi, biraz? Hani tamam, evi yıkılmış ama hadi… Peki aynı şey: “Psikolojim bozuk ama ben çok iyiyim.” Ama bunu ne zaman söyleyebilirsiniz? Psikolojiniz olmadığınızı bildiğinizde söyleyebilirsiniz; deneyimleriniz ile kendinizi tanımlamadığınızda söyleyebilirsiniz.
“Sizi yok sayıyorlar, sizi umursamıyorlar, sizi anlamıyorlar.” “E, nasılsın?” “Ha, işte anlaşılmıyorum, fark edilmiyorum ama ben çok iyiyim.” Mesela bu iki şeyi birleştiremiyoruz, değil mi? Neden? Çünkü deneyimlerimiz ile kendimizi tanımlıyoruz. Yani anlaşılmayan biri nasıl rahat olabilir? Fark edilmeyen, önemsenmeyen biri nasıl rahat olabilir? Yanlış anlaşılan bir insan nasıl rahat olabilir? “Çok yanlış anlaşılıyorum ama çok mutluyum, rahatım.” Evet. Neden? Çünkü deneyimlerimiz tarafından hep kendimizi tanımlıyoruz. Hâlbuki deneyimler akıp giden şeylerdir. Biz deneyimlerin inşa ettiği ve oluşturduğu varlıklar değiliz. Deneyimler bizim bilincimiz, varlığımız sayesinde yaşanırlar. Ama deneyimler bizi oluşturmazlar.
Varoluşçuluk Eleştirisi: “Öz Yoktur, Varoluş Vardır” Sözüne Karşı
Mesela varoluşçu felsefenin insanlara verdiği en tehlikeli anlayış budur: kişiyi deneyimlerinin oluşturduğu bir varlık olarak tanımlar. Hatta çok meşhurdur Sartre’nin sözü: “öz yoktur, varoluş vardır.” Yani sen bir nevi deneyimlerinin ve bu deneyimler içindeki hislerinin, algılarının, hayallerinin, kurgularının oluşturduğu bir varlıksın. Bu o kadar büyük bir indirgemedir ki, çok büyük, çok tehlikeli bir indirgemedir. İnsanı kendi varlığından tamamen koparır. Kadim bilgeliğin tam zıttıdır: sen deneyimlerinin oluşturduğu bir varlıksın algısının tam tersine, sen deneyimlere şahit olan bir varlıksın. Sen deneyimlerle inşa olan bir varlık değil, deneyimlerin kendisi sayesinde yaşandığı bir bilinç ve varlıksın.
Nasreddin Hoca’nın “Cübbem Yuvarlandı” Anekdotu
Bu şeyi aslında Nasreddin Hoca çok güzel ifade eder; ben her zaman bunu tekrarlıyorum, bunu her zaman kendimize hatırlatabiliriz, çok güzel bir anekdottur: Birisi Nasreddin Hoca’yı görür, böyle üstü başı yaralı bereli, başını sarmış, eli kolu yaralı. Sorarlar: “Ne oldu hocam?” Der ki: “Cübbem yuvarlandı.” “Cübbem yuvarlandı, peki sana böyle ne oldu?” “Ben de içindeydim.” Çok basit ama çok mükemmel bir anekdot: “Ben de içindeydim.” İşte mesela bakın burada ne diyor? “Cübbem yuvarlandı” diyor mesela, değil mi? Ama “ben de içindeydim” deyince, ben de yaralanıyorum.
İşte onun için söyledim: dedim ki mesela, diyelim ki eşim, çevrem, dostum beni anlamıyorlar ama ben çok mutluyum. Bu ikisi birbirine zıt şeyler mi? Değiller. “Çok yanlış anlaşılıyorum, hak etmediğim bir yaklaşıma maruz bırakılıyorum, beni yok sayıyorlar ama ben çok iyiyim” böyle diyen bir insana biraz avam tabirle “manyak mı bu, kafayı mı yemiş, sen ne yemiştin böyle” falan diyecek bir hâldeyiz, değil mi? Hâlbuki aslında en doğalı bu.
Bir kısım deneyimler yaşarız, bu deneyimlere şahit oluruz, bu deneyimlere objektif ve aktif bir bilinçle katılırız. Ama bu deneyimler olmayız, bu deneyimler üzerinden kendimizi tanımlamayız. O dediğim, bakın, çocuk örneği gibi: çocuk onlarca defa düşer kalkar, fakat çocuk hiçbir durumda “ben düştüm, kalkamıyorum, kalkamayacağım, muhtemelen de yürüyemem” demez. Bakın, hiçbiri oluşmuyor; hiç o olaylardan dolayı, yaşadığı o durumlardan dolayı kendini tanımlamıyor. O bir olgu, sadece bir olgu. Ona “ben” üzerinden tanımlama giydiren benim bilincim. O tanımlamayı kendime yüklediğimde artık ben olayın kendisi oluyorum: “ben sevilmeyen biriyim”, “önemsenmeyen biriyim”, “başarısız biriyim”, “etkisiz biriyim”, “dikkate alınmayan biriyim”, “hak ettiği noktaya gelemeyen biriyim”, “bir türlü istediğimi yapamadım”, “isteklerini gerçekleştiremeyen biriyim”, “yalnız biriyim.” Bütün bunlar ne? Olgular üzerinden kendimizi tanımlamamız.
İşte bunu yaptığınız anda, bu ister buna uyku deyin, ister gaflet deyin, ister kendini unutma deyin - hepsini söyleyebilirsiniz farklı açılardan, hepsi doğrudur - evrensel gaflet, evrensel uyku, evrensel olarak kendimizi unutma işte tam da buradan başlıyor: gerçek kendimizin unutulup deneyimler tarafından tanımlanan bir kendiliğe dönüşmüş olmamız.
Duyarsızlık Değil, Şahitlik: Tekerlekli Sandalye Örneği
Ama bu çok doğal bir şekilde işliyor gibi, çünkü aslında bu evrensel; herkes öyle. Şimdi etrafımızda şunu hiç görmedik ki: bir olay yaşanıyor ama mutlu ve huzurluyum. “Aklım ermiyor herhalde, ne yaşıyor bu, şokta herhalde” falan diyoruz. Hâlbuki aslında doğal olan bu. Bu, yaşadığımız şeyleri duyarsız bir şekilde algılamak değil. Bakın, bunu unutmayın, duyarsızlıkla asla bunu karıştırmayın. Bakın, tekrar hatırlatıyorum: o emeklemeden yürümeye geçen çocuğun bilincini hatırlayın. Bakın, insan için çok güzel, çok büyük bir örnektir bu. Bir çocuğun emeklemeden yürümeye geçiş safhasındaki bilinci doğala yakın bir bilinçtir; bakın kendisini olguyla tanımlamıyor. Zaten tanımlasaydı şunu açıklıkla söyleyebiliriz: biz şu anki bilinçle emeklemeden yürümeye geçmeye çalışsaydık, muhtemelen çoğumuz tekerlekli sandalyede olurdu. Şöyle derdik: “Ben çok denedim, çok denedim, olmadı; onlarca defa düştüm, çok denedim, yapamayacağımı biliyorum” derdik. Bir kısmımız, önemli bir kısmımız tekerlekli sandalyede yürürdük. Neden? Çünkü kendimizi o olguyla tanımlardık.
Gerçekten bazı bu tarz insanlarda -yani engelli bireylerde- bu bilinç yapamamış da olabilir mi? Tabii, o hâldeyken bir bilinç parıltısı yaşıyor olabilir. Yani, dediğim gibi, bunu tekrar hatırlatıyorum: burada kastettiğim şey asla bir umursamazlık, kayıtsızlık, hani yokmuş gibi davranma değil. O olayı gerçekten tam bir duyarlılıkla yaşamak ama o olayla kendimizi tanımlamamak. Bütün incelik burada. Tanımladığımız anda ne yapıyoruz? Olayla özdeşleşmiş oluyoruz; yaşadığımız olayların tanımladığı bir kişi oluyoruz. Peki bu durumda ne kendine dönme şansın var, ne yaradana dönme şansın var. Allah’ın huzuruna çıksan, kafanda kırk tane hikâye var, değil mi mesela? Ve safça Allah’ın huzuruna bile çıkamazsın böyle bir durumda. Çünkü zihin o kadar meşgul ki… Ama bakın, zihin olayları analiz etmiyor, kendini bunlarla tanımlıyor; hep sürekli başına “ben” diyerek.
Haksızlık Bir Olgudur, Mağduriyet Bir Kimliktir
Mesela bir haksızlığa uğrama durumu oldu mesela; bu doğal bir tanımlama. Ama “ben haksızlığa uğramış biriyim”, “ben hayatta çok haksızlığa uğradım” dediğinde, o haksızlığa uğrama olgusunu kendini tanımlayan bir şeye dönüştürüyorsun. Kendini tanımlayan bir şeye dönüştürdüğün anda o senin için bir prangaya dönüşüyor. Cehennem de bir yönüyle budur; cehennemde prangalardan bahsedilir, değil mi? Bunlar nedir? Bunlar aslında kendini sınırladığın, kendini zincirlediğin şeyler.
O yüzden dedim, yani hayatınızda yaşadığınız bütün olumsuzlukları -hani biraz aklınıza yaklaştırmak için tekrar edeyim o soruyu- hayatınızda yaşadığınız bütün olumsuzlukları unuttuğunuzu düşünün, değil mi? Biraz daha aklınıza yatıyor mesela, öyle bir durumu düşünün: aklınız yerinde, her şey yerinde, şuurunuz yerinde, beş duyu, duygu durumunuz yerinde; yaşadığınız bütün olumsuzlukların unutulduğunu düşünün, hafızanızdan bunlar silindi. Nasıl olurdunuz? Tabii mümkün. Bakın, hafızanızdan silmenize gerek yok; kendinizi onlarla tanımlamamanız kâfi. Bakın, bir olayı kendinizle ilgili tanımladığınız için dayak yiyorsunuz hayatta hafızanızla. Yoksa hafıza normal bir şey; bir yük değil ki.
Kimliklenmemiş Deneyimler: Balon ve Dizin Örneği
Hatta bunun bazı örnekleri var: mesela bazen, diyelim ki dizinizi kanattınız, üç gün yatmışsınız. Veya işte bayramda bir balon almışlar, çok hoşunuza gitmiş ama yaramaz bir çocuk patlatmış. Mesela bunu anlatırken bazen bunu hani böyle neşeyle, “ilginçti ya, değişik bir çocuktu, hoş bir çocukluktu” diyorsunuz. Aslında bakın anlattığınız olay üzücü bir olay ama onunla özdeş değilsiniz artık; o bir olay sadece, hafızanızda yaşanmış bir olay, sizin kendinizi tanımladığınız bir olay değil.
Anlatamaz mıyız? Geçen bir arkadaş anlattı: birisi küçük yaştayken annesi babası ölmüş; altmış yetmiş yaşında hâlâ kendini “ben öksüz ve yetimim” diye tanımlıyor. Hâlâ böyle, hâlâ öksüz ve yetim. Neden? Çünkü kendini olayla tanımlıyor; o olayın üzerinden bir kimlik, bir varoluş, bir kendilik tanımı yapıyor. Hâlbuki sen ne öksüzsün ne yetimsin. Sadece bu dünya hayatında annen ve baban dediğin kişiler, sen biyolojik olarak şu veya bu yaştayken vefat ettiler. Ama sen öksüz de değilsin, yetim de değilsin.
Sahte Yetimlik: Duha Suresi ve Gerçek Kaynağa Uyanış
Bakın, ilginçtir: Kur’an’da yetim kelimesi Duha suresinde kullanılır. Bir peygambere önce bir şey söyler: “Seni yetim bulup barındırmadı mı?” Sonra da ayetin sonunda “yetimi üzme” der.
Tabii ki peygamberin de bazı noktalarda, peygamberlik gelmeden evvel, kendini bir kısım olgularla özdeşleştirme ihtimali vardır. Bu -bakın bu ilginç bir şey, benim yorumum bu- bir insanın kendini yaşadığı olaylarla tanımlaması, gerçek kendini ve gerçek kendisinin kaynağı olan Yaradan’ı unutmasıyla eşdeğerdir. Gerçek yetimlik de budur. Yani yetimlik nedir diyecek olursak: senin gerçek kendini unutup yaşadığın olaylar üzerinden kendini tanımlama hâlidir. Bunu yaptığın anda yetimsin. Ve hepimiz yetimiz şu anda. Neden? Çünkü gerçek kendimizin farkında değiliz.
Ne durumdayız biz? Tamam, hayatında bazı olumlu şeyler de yaşamış ama mutlaka bir kısım olumsuz şeyler de yaşamış olan, mutlaka mahrumiyeti olan, mutlaka mağduriyeti olan, mutlaka hak ettiği ilgiyi görmeyen, mutlaka hak ettiği değerin farkında olunmadığı, mutlaka engellenmiş, mutlaka reddedilmiş, mutlaka yok sayılmış, mutlaka fark edilmemiş, mutlaka anlaşılmamış bireyleriz, değil mi? İşte bu yetimliktir. Hepimiz yetimiz. O yüzden bir ârif der ki: “marifete erdiğimde insanları yetimler sûretinde gördüm.” Çünkü marifet neyi gösterir sana? Gerçek kendini ve gerçek kendinin kaynağı olan mutlak Yaratıcı’yı sana hatırlatır. Artık sen hiçbir olayın, hiçbir olgunun, hiçbir olumsuz deneyimin mutsuz edemeyeceği, eksiltemeyeceği bir varlıksın. Öldürülemezsin, yok edilemezsin, eksiltilemezsin; mahrum hissedeceğin hiçbir olay yaşayamazsın, çünkü mahrumiyet algısı söz konusu değil orada. Sen hiçbir şeyin mahrumu olamazsın. Sevginin mahrumu olabilir misin? Hayır, olamazsın. Neden? Çünkü sonsuz bir sevgi senin içinde ve mutlak sevginin kaynağı tarafından seviliyorsun. Seni bütün dünya sevmese sevgisizlik hissedemezsin; sadece dersin ki kalplerindeki sevgi kanalları kapalı olduğu için Yaradan’dan gelen sevgiyi yansıtamıyorlar. Bunu dersin. Kimse beni sevmiyor diyemezsin, “ben sevilmeyen biriyim” diyemezsin, hiçbir mahrumiyet, hiçbir mağduriyet hissetmezsin. Yani artık yetimliğin ortadan kalkar. Ama şu anda hepimiz yetimiz; hepimiz bir şeylerin ihtiyacını duyuyoruz. Tam olarak anlaşılma ihtiyacı duyuyorsun, hesapsız kitapsız sevilme ihtiyacı duyuyorsun; biri tarafından, insanlar tarafından olduğun gibi kabul edilmek istiyorsun. Hata yapsan da sevilmek istiyorsun, değil mi mesela? Hep sorarız değil mi: “hata yapsan da beni sever misin?” Çünkü aslında böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsun.
Peki bu yok mu? Bu var. Tanrı’nın sana verdiği bir şey bu. Hata yapsan da Allah seni seviyor. “Ey kendilerine zulmeden kullarım” diyor, “benim rahmetimden ümit kesmeyin” diyor. Bak, hata yaptığın hâlde Yaradan seni seviyor. Bak, sen hep bir şeyler arıyorsun ya; aslında aradığın her şey özünde var. Aradığın her şey kendinde ve kendinin bağlı olduğu Yaradan’da var. Ama sen onu hakiki anlamda idrak edemediğin için kendini yetim zannediyorsun. Bu zamanda kim bir insanı hatalı da olsa sever ki? Bu zamanda kim bir insanı olduğu gibi kabul ediyor ki? Bu zamanda kim kimi anlıyor ki? Açın internet, Instagram, Facebook, WhatsApp’ı; herkes yetimliğinden bahsediyor aslında, değil mi? Herkesin bir yetimlik hikâyesi var aslında. Bazen bunu şikâyet formunda konuşuyoruz, bazen öfke formunda konuşuyoruz ama dibini kazıyın, herkes bir mahrumiyet ve mağduriyetin içinde. Çünkü yetimiz. Ama bu yetimlik sahte bir yetimlik; gerçek bir yetim değiliz.
“Yetimi Üzme” Ne Demektir?
Peki ayetin sonunda “yetimi üzme” ne demek? Şimdi biz bazen -neyi isteyeceğimizi bilmiyoruz- mesela ne diyoruz: “işte beni kim anlar, ne zaman başarılı olacağım, ne zaman önümdeki engeller ortadan kalkacak, ne zaman doğru anlaşılacağım, ne zaman olduğum gibi kabul edileceğim?” diye soruyoruz, değil mi? Hep bunların beklentisi içindeyiz. Ve birinden şunu bekliyoruz: “merak etme, her şey düzelecek, merak etme, ümitli ol, mutlaka seni anlayan biri olacak.” Bu nedir? Bu, yetimin başını okşamaktır. Gerçek cevap nedir aslında? Bu istediğin şeylerin hiçbiri olmayacak ya da olmayabilir. Senin problemin bu değil; senin meselen gerçek anlamda kendini fark etmek ve kendinin gerçek kaynağı olan Yaratıcı ile olan yakınlığını ve bağını fark etmek. Şimdi bunu desem yetim ne yapar? Der ki: “sen benim derdime çare bulamıyorsun, sen beni öteliyorsun. Tamam, Allah öyle ama sen bana benim şu anda istediğim şeyi ver” değil mi? O zaman o yetim üzülür, değil mi? Der ki: “bana çare olmadı; işte İsmail Bey’e gittim, konuştum, bana dedi ki Allah sana yeter, beni anlamıyor.” İşte yetimi üzmek de budur.
Peygamber’e bunun denmesinin altında yatan incelik şu: karşındaki insan seni hakikat noktasında anlamıyorsa, ona sürekli hakikati vurgulayarak onun üzülmesine yol açma; onun seviyesine dikkat et. Ama hakikatte bizi kurtaracak olan şey ne? Bilincimizi perdeleyen o sahte algının ortadan kalkması. Bakın, emin olun, kendinizi şu anda hatırlasaydınız, nedensiz, saf, hiçbir şeyle bozulmayacak bir huzur ve mutluluk hissederdiniz. Ama bu, böyle laylaylom bir mutluluk anlamında değil; gerçekten mutmain, huzurlu ve mutlu biri olduğunuzu hissedersiniz.
Kimliklendirmeleri Bırakmak
Peki bunu engelleyen ne? Bunu engelleyen, dikkat edin, “ben” diye başlayıp kurduğunuz bütün cümleler: “ben yetersizim”, “ben çok mağdur oldum”, “ben anlaşılmadım”, “işte bana böyle dediler, böyle yaptılar”, “şöyle bir olay yaşadım, engellendim, sınırlandırıldım, reddedildim, umursanmadım, anlaşılmadım.” Bunu dedikçe kendinize, gerçek kendinize olan yolculuğunuz engellenmiş olur. O yüzden bütün bu şeyleri biraz bırakmaya çalışın. Yani zihnimde böyle bir algı var: “işte şanssızım, keşke şöyle değil de böyle olsaydı.” Bunları böyle bırakmaya çalışın. Ama hani bastırma anlamında bunu demiyorum, böyle görmezden geleyim anlamında değil; mesela şöyle düşünün: en azından bunlar olmasa ben nasıl hissederdim? Kendimi daha doğal, daha huzurlu, daha mutlu hissetmez miydim? Öyleyse bırakın bunları; hani rasyonel olarak da faydalı değiller. “Ben şanssızım, hiçbir zaman anlaşılmadım, hiçbir zaman kabul görmedim, onaylanmadım” - bırakın bunları, çünkü bunlar sizin kendi kendinizi engellediğiniz, baltaladığınız şeyler; sahte şeyler.
Kişisel Bir Örnek: Öfkeli Baba Anısı
Bakın, olayları unutun demiyorum, olaylar yaşanmıştır. Ben Allah’tan, kendi hayatımda hatırlıyorum, böyle 12-13 yaşlarındaydım; işte babam biraz öfkeliydi, böyle bağırıyor vesaire. Dedim ki: babam biraz öfkeli, olayları yanlış algılıyor, beni de yanlış anlıyor. Ama bu benimle ilgili bir şey değil. Dolayısıyla olayı deneyimledim ama onunla ilgili kendimle ilgili bir hikâye üretmedim. Yani “işte babam beni anlamıyor, niye anlamıyor, başkasının babası onu anlıyor, bana niye hak etmediğim bir şey söylüyor” diye düşünmedim. Yani onu kendimle ilgili bir hikâyeye, bir tanıma dönüştürmedim. Tabii Allah’a şükür, çocukluğumu öyle geçirmişim; o yüzden de travmatik bir etkisi olmamıştır. Bakın, olayları hâlâ hatırlıyorum ama o olaylar bende “baban da olsa seni anlamayabiliyor” diye bir tanım üretmedi; o tanımı üretmediğim için o olay benim için herhangi bir travmatik veya zedeleyici, engelleyici bir şeye dönüşmedi.
O yüzden bakın, hayatta yaşadığımız olaylar ne olursa olsun hiç fark etmez, yeter ki bunları kendinizin hikâyesine dönüştürmeyin. Bu kendinizin hikâyesi değil; kendimizin hiçbir hikâyesi yoktur. Tecrübe ettiklerimiz vardır, deneyimlediklerimiz vardır, şahit olduklarımız vardır. Gerçek kendilik, hikâyemiz olmadan önceki hâlimizdir, der bir bilge. Gerçek kendimiz hikâyemiz olmadan evvelki hâlimizdir.
Oyun Bilinci ve Hikâyesiz Gerçek Kendilik
Bunu aynı zamanda mesela çocukların oyun bilincinde görürsünüz: evcilik oynarlar, der ki “ben anneyim”, “yok ben şöyleyim”, “ben şunu yapıyorum, ben aşçıyım, şunu yapıyorum.” Sonra oyun bitince ne olur? Hiçbir şey kalmaz. Orada bir deneyim yaşanır, orada oyun oynarken bir yaşantı vardır ama onlarla kendini tanımlamaz. Bakın bunu da hayatın içinde görüyoruz değil mi? Ama sonra güya işi ciddiye almaya başlayarak yaşadığımız olayları kendimizi inşa eden şeylere dönüştürüyoruz.
“Bana biraz kendini anlatsana.” Kendimi anlatamam, çünkü… Ama yaşadığım, tecrübe ettiğim deneyimleri anlatabilirim; ama sana kendimi anlatamam. Ama bakın, bize “biraz bana kendini anlatsana” denildiğinde hafızamızdan ne akıyor?
Bazı şeyleri biriktirmiş olabilirsiniz; yani onları çocukluğunuzda bir kendilik hikâyesine dönüştürmüş olabilirsiniz. Kendinizi fark ettiğiniz andan itibaren o bağları çözün. Yani şöyle bir olay oldu, şöyle bir durum oldu, şöyle bir olgu yaşandı - tamam - ama onları “ben” hikâyesini devam ettirerek artık ifade etmeyin. O bağları çözün. Siz anlaşılmamış bir çocuk değilsiniz; anlatabildim mi? Babanız sizi yeterince anlayabilecek bir hâlde değildi, bu kadar. “Ben anlaşılmamış bir çocuğum” - öyle bir şey yok. Yani kendinizi hatırladığınız yaşa geldiğinizde bu bağları çözmeye başlayın; hepsini çözün, hiçbir tane bile kalmasın, bir tane bile kalmasın. Zaten sorun yok, gerçek sorun yok zaten; gerçek sorun bu kimliklendirme üzerinden üretilen bir şey.
Evet, birisinin beni anlamaması bir olgudur; “ben anlaşılmayan biriyim” bir kimliktir. Olgu kimliğe dönüştüğü anda sorun olur. Uğradığınız bir haksızlık olgudur; “ben haksızlığa uğramış biriyim” kimliktir. Bunu bazı insanlarda görürsünüz: bir haksızlığa uğramışlardır, ömür boyu onun içindedirler. Neden? Çünkü o olgu kimlik olmuş, kimliğe dönüşmüş. O yüzden bakın, olguyu algılayın, tecrübe edin, onu duyarlı bir biçimde yaşayın ama onu kimlik hâline dönüştürmeyin.
Evet, mesela beden bile bir kimlik değildir, anlatabildim mi? Kadın olmak, erkek olmak bir kimlik değildir; anne olmak, baba olmak bir kimlik değildir, bir olgudur. Onun için işte mal, evlat, şu bu vesaire sizin için bir imtihana dönüşür. Neden? Çünkü onunla kimliklendiniz.
Hz. Peygamber’in Mekke Fethindeki Tutumu
Mesela kutsal metinden şunu söyleyebilir miyiz hocam? Hazreti Peygamber Mekke’ye tekrar (fetihle) girdiğinde, kendisine eziyet edenleri, onu yurdundan çıkaranları bir kimlik olarak görmemişti; onu bir olgu olarak görmüştü. Kendisine eziyet edenlere, Mekke’den çıkaranlara herhangi bir kin/nefret duymadı.
Aynen. Yani kimlik hâline getirmedi onu. O yüzden mesela “nasılsın” denildiğinde bir durun, o an neyle özdeşleştiğinize bir bakın; onu bırakın, bırakın, göreceksiniz mutlusunuz. Şu anki mutluluğunuzu engelleyen şey zihninizdeki kimliklendirmelerinizdir veya anda psikolojinizde ortaya çıkan bir duygu durumudur. Diyelim ki istediğim bir şey olmadı, psikolojimde bir hoşnutsuzluk oldu. Ama bakın, ben o hoşnutsuzluğu da fark edenim, hoşnutsuz olan değilim; ortaya çıkan hoşnutsuzluğu da gözlemleyen biriyim, ona da şahit olan biriyim ama o hoşnutsuzluk değilim. “Şu şu olay oldu, içimde bir üzüntü duygusu oldu ama ben üzgün değilim.”
Nilüfer Çiçeği Örneği: Deneyimin İçinde Olup Ona Yapışmamak
İşte Uzak Doğu bilgeliğinde anlatılan nilüfer yaprağı ya da nilüfer çiçeği örneği: havuzdadır ama çıkardığınız anda üzerinde bir damla su yoktur. Ama bakın, yıllarca havuzda durabiliyor, hiç de kavgası yok suyla, değil mi? “Rahatsızım, niye bu var, ne zaman çıkacağım” böyle bir şey yok; o suyu deneyimliyor, o suyun içinde ama çıkardığın anda üzerinde bir damla su yok.
İşte Allah da böyle bir hâlde bizi kendine çağırıyor. Bu hâlde değilsen, o zaman ahirette bazı süreçler yaşamak durumunda kalıyorsun; üzerindeki kiri pası temizliyor ilahi irade. Sana kendisine ne olarak dönmeni istiyor? Yaratıldığın gibi dönmeni istiyor: mutluydun, huzurluydun, vardın, tamdın; aynı şekilde dönmeni istiyor. Çünkü aslında senin içinde o aynı şey var. Ama sen diyorsun ki “mutsuzum, istediğim bazı şeyler olmadı.”
“Hocam, bunlar hep öğretilen şeyler aslında.”
Elbette bunun da etkisi var; tabii, işte onun da etkisi var. Dedik ya, biz de tabii biz de çevremizde aynı uykunun içindeyiz, o yüzden bize normal geliyor. O yüzden dedim, yani tırnak içinde anormal insan görmediğimiz için mevcut durumumuzu kanıksıyoruz.
Cüzdan Kaybı ve Bir Dostun Vefatı: Sakinliğin Doğallığı
Mesela çevremizde şöyle insanlar olsaydı… Bak hayatta birçok şey yaşayabilirsin, bunların hepsi bir deneyimdir, sen bunlara şahit ol, kendini asla bunlarla tanımlama; sen varsın, tamsın ve mutlusun, senin gerçek varlığın budur. Ve bunu örneklerle de görebilseydik, değil mi mesela: geçen böyle cüzdanımı kaybettiğimi düşündüm, hâlbuki bir yerde evde unutmuşum. Mesela dedim herhalde cüzdanım kayboldu; içinde de birçok şey var, önemli evrak var. Normal, yani, arkadaş dedi ki “çok rahatsın ya.” Dedim ya, bu rahatlıkla ilgili bir şey değil ki, bu normal bir şey yani; kaybolmuşsa kaybolmuştur, ne yapayım yani. Ne gelsin, kaybolmuş, ne yapalım, bulursam bulmuş olurum, kaybolmuşsa kaybolmuştur. Bundan dolayı üzüleyim, moralim bozulsun, tövbe falan mı? Ama bunlar normal geliyor; orada sakin ve doğal olmak “çok rahatsın” gibi geliyor. Çünkü aslında o doğal şeylerin farkında artık değiliz; çünkü artık çevremizde böyle bir şey görmüyoruz, değil mi?
Mesela geçen bir arkadaşım vefat etti; 35 yıllık böyle çok samimi bir arkadaşım. Düşündüm, tefekkür ettim: güzel bir insandı. Ne anlamda? Kendisi için istediğini başkası için isteyen, hatta bazen başkası için kendisine istemesinden daha çok isteyen; merhametli, dürüst, adil bir insan. “Ne güzel” dedim, güzel bir hayat yaşadı. Benle yaşıt. Aklımdan şu geçmedi: “ya çok gençti ya”, böyle bir şey geçmedi. Şimdi mesela bunu anlatsam insan belki garipseyebilir ama aslında bakmam gereken nokta bu, değil mi? Yani “güzel bir insandı, güzel bir şekilde hayatı yaşadı, kendini anlayarak hayatı yaşadı, ne güzel bir şey” - bunu demek aslında doğal bir şey değil mi? Hepimizin toplanacağı bir âleme gitmiyor mu? Hatta kendisi derdi, işte, “bir açık hava tımarhanesinde yaşıyoruz” derdi. Dedim “ne güzel, tımarhaneden de kurtulmuş olduk yani.”
Mesela niye ölüm bize… Evet, tabii ki geçici bir ayrılığın hüznünü yaşıyorsun. Diyorsun ki: bak, tekrar hani ara sıra sohbet ederdik, muhabbet ederdik; insanın tabii ki onunla ilgili bir hüznü olur. Ama böyle bir kayıp, bir mağduriyet, sanki böyle bir şey kesintiye uğramış, büyük bir hayal kırıklığı - öyle bir şey yok ki hayatta.
Peygamber Kıssaları Neden Anlatılır? Kur’an’ın Hatırlatma İşlevi
Dolayısıyla bakın, neden her zaman peygamberi veya Kur’an’da anlatılan kıssalardaki peygamberlerin tutumlarını örnek veriyorum? Çünkü onlar doğal insanlar; o yüzden zaten bize anlatılmış insanlar. Yani Allah diyor ki: sen şu tuzağa düşme. Benim geldiğim toplumda, çevremdeki insanlar hep böyleydi, olabilir. Ama ben sana kimleri gösterdim, kimleri hatırlattım? Hazreti Eyyûb’u hatırlattım, Hazreti Yusuf’u hatırlattım, Hazreti Muhammed’i hatırlattım, değil mi? Niye hatırlattım? Evet, geldiğin toplum, içinde bulunduğun insanlar sana bilmeden çok yanlış şekilde konuşabilirler; toplum seni çok yanlış şekilde yönlendirebilir, çevrendeki insanlar bilmeden yanlış tutumlarla sana örnek olabilirler. Ama bak, ben sana kimlere örnek veriyorum? Kimler senin için doğal, gerçek, hakiki örnektir? İşte o insanlar. İşte o yüzden buna ihtiyacımız var.
Ama bu modern zamanda onları da bypass edecek cümleyi öğrenmişiz: “onlar peygamber”, rahatlıkla bypass ediyoruz. Yani Kur’an’da bin tane peygamber anlatılsaydı hepsini bypass edecektik: “onlar peygamber zaten.” O zaman şu aklınıza gelmiyor: o zaman Allah bunu niye anlatıyor ki, bana niye anlatıyor ki o zaman, değil mi? Mesela bakın, Allah peygambere nasıl vahiy aktardığını veya o vahyin mahiyetini bize anlatmıyor, değil mi? Neden? Çünkü sen peygamber olmayacaksın yani, öyle bir fonksiyon sana verilmemiş. Ama o peygamberlerin yaşadıklarını niye sana anlatıyor? Hafızanda bir malumat olsun diye mi? Onlarla övünmen için mi? Yok, örnek olması için; yani kendi doğanı, kendi fıtratını hatırlaman için. Çünkü unutmuşsun. O yüzden Kur’an zikirdir, o yüzden Kur’an hatırlatmadır; çünkü biz bir şey unutmuşuz, unuttuğumuzu da unutmuşuz. O yüzden hatırlatmaya ihtiyaç var. O yüzden peygamber hatırlatıcıdır, kutsal metin hatırlatıcıdır; hepsi bize bir şeyi unuttuğumuzu hatırlatır. O unuttuğumuzu hatırlarsak mevcut uykumuzdan uyanacağız. O zaman bakacağız ki hayat öyle göründüğü gibi sorunlu bir hayat değil; hayat iyiliğinde, kötülüğünde, sevgisinde, sevgisizliğinde, anlaşılmasında, anlaşılmamasında olduğu bir süreç zaten. Allah bunu söylüyor: “biz sizi bunlarla karşılaştıracağız”, çünkü bu dünya dualiteyi içeren bir şey; bu zaten söylenmiş bir şey. Önemli olan şey, sen hangi şuurda, hangi bilinçte bu duruma bakıyorsun. O yüzden biz olaylardan kaçmak yerine, mevcut algımızı, mevcut bilinç hâlimizi gözden geçirmeliyiz.
Yoksa sürekli “şu olaydan nasıl kaçabilirim, bu olaydan nasıl kaçabilirim, işte dostum bana bir vefasızlık yapar mı, birisi güvenimi kırar mı, birisi beni incitir mi, birisi beni yanlış anlar mı” diye sürekli bir şey içindeyiz; bu gibi durumlardan kaçmanın telaşı içindeyiz. Bunun yerine, ben gerçekten kendim olarak, gerçek kendim -Allah’ın yaratmış olduğu o hâlis, saf, orijinal hâlimle- bu olayları nasıl algılamalıyım diye sorsam, o zaman doğru bir yerden başlamış olacağım. Yoksa sürekli “yanlış anlaşılmayayım, sahip olduğum sevgiyi kaybetmeyeyim, kimse bana yanlış yapmasın” - o zaman sürekli zihnimiz ne ile meşgul olur? Bunlarla meşgul olur. Ama bunlar olduğunda, ben gerçek fıtri bir insan olarak, hakiki doğasının farkında olan bir insan olarak aslında böyle durumlara nasıl bakmalıyım?
Kapanış: Hz. Ayşe Örneği ve Kendini Anlatamamak
Mesela Hazreti Ayşe bazen Peygamber’e kızıp suratını asardı, bazen sesini yükseltirdi, bazen de sevgisini gösterirdi. Peygamber doğal bir algıyla bunlara bakardı: “beni sevdi” ya da “surat astı” demezdi; her iki duruma da bir olgu olarak bakardı. Kendini onunla tanımlamazdı. Hani bizde bazen böyle Peygamber’i anlatmak için “işte Amine’nin yetimiydi, öksüzüydü” diye tanımlıyoruz ya, Peygamber’in öyle bir tanımlaması yok. O yüzden bakın dikkat edin, mesela Peygamber bazen -değil mi- işte “evlatlık edindiğin Zeyd’in babası” diye tanımlamışlar, ayet onu reddediyor: “sen birinin babası değilsin, Allah’ın Resulüsün, Allah’ın kulusun.” Kendini tanımlayacağın noktayı kaçırma bir zaman. Olguyu yaşa; hayatta önüne çıkan deneyimleri doğal bir bilinçle yaşa ama asla kendini bunlarla kimliklendirme.
O yüzden “kendini anlat” sorusunun cevabı yoktur; çünkü kendimi anlatamam. Kendim anlatılabilecek bir şey değildir. Ama sana yaşadığım deneyimleri anlatabilirim. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Duha Suresi: 6) — “Seni yetim bulup barındırmadı mı?” ifadesine doğrudan atıfla değiniliyor. - (Duha Suresi: 9) — “Öyleyse yetimi sakın üzme/ezme” ifadesine (“ayetin sonunda yetimi üzme der” şeklinde) doğrudan atıfla değiniliyor. - (Zümer Suresi: 53) — “Ey kendilerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümit kesmeyin” ifadesi doğrudan aktarılıyor. - (Ahzab Suresi: 40) — Hz. Peygamber’in “birinin babası değil, Allah’ın Resulü” olduğuna dair ayete (“evlatlık edindiği Zeyd’in babası” tanımlamasının reddi bağlamında) atıfla değiniliyor. - Hz. Eyyûb, Hz. Yusuf ve Hz. Muhammed kıssalarına genel olarak değiniliyor; anlatıcı belirli bir ayet numarası zikretmediği için burada tek bir ayete işaret edilmemiştir.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.