Özdeşleşmelerden Kurtuluş ve Gerçek Teslimiyet
Kısa Özet
Bu sohbette, insanın çocuğuna, malına, mülküne, başarısına "benim" diyerek kurduğu özdeşleşmenin aslında bir tutsaklık olduğu; Allah'ın insanı bu bağımlılıklardan kurtarmak istediği anlatılıyor. Hz. Eyüp kıssası üzerinden, Allah'ın verdikleriyle mutlu olmakla bizzat Allah ile mutmain olmak arasındaki farka değiniliyor ve "yanlış duvara yaslanan merdiven" benzetmesiyle başkalarının onayına bağımlı yaşamanın boşluğu anlatılıyor. Sohbetin ikinci yarısında teslimiyetin pasif bir kabullenme değil, olguyu olduğu gibi kabul edip ona en doğru şekilde karşılık vermek olduğu; ticaret, reklamcılık ve günlük hayattaki "herkes böyle yapıyor" baskısına karşı fıtri duruşun nasıl korunacağı, Deccal ve modernizm metaforu üzerinden tartışılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan sahip olduklarıyla büyüdüğünü zanneder ama aslında onlara tutsak olur; tıpkı elini şişedeki elmadan çekemeyen maymun gibi, bağımlılığı kendi arzusu yaratır.
- Allah'ın verdikleriyle mutlu olanlar hep daha fazlasını ister; Allah ile mutmain olan ise gerçek anlamda doyar.
- En kötü merdiven, yanlış bir duvara yaslanan merdivendir — başkalarının onayına, ilgisine veya değer vermesine dayanan bir varoluş, ömür boyu boşa çıkabilir.
- Teslimiyet, pasif ve edilgen bir kabullenme değildir; olguyu olgu olarak kabul edip, o olgu içinde yapılabilecek en doğru şeyi yapmaktır.
- Deccal'in mücadelesi doğrudan dinle değil, insanın ego temelli dünyevi arzularını tahrik ederek dini fiilen devre dışı bırakmakla ilgilidir.
Özdeşleşmeden Kurtuluş: Maymun ve Elma Örneği
Bu gibi algıları bırak, bunlar doğru değil. Eğer inanıyorsan ve o inancında kemale ermek istiyorsan, Allah seni her türlü özdeşleşmeden kurtarmak istiyor; kurtarıp seni özgür kılmak istiyor aslında. Şimdi biz, sahip olduklarımızla büyüdüğümüzü zannediyoruz ama aslında tutsaklaşıyoruz. Dolayısıyla hani bir açıdan bizim hoşumuza giden şeylerden sanki mahrum edilmemiz veya elimizde olan şeylerin elimizden alınması gibi gözükse de, bunlar aslında hani o meşhur maymun hikayesinde olduğu gibidir. Elini şişenin içine sokup oradaki elmayı alıp gitmek isteyen maymunda olduğu gibi; o elini alınca o elmayı, tabii ki eli büyüyor, o sefer eli şişenin ağzından çıkmıyor. Hatta bir kısım Afrikalılar maymunları böyle yakalıyorlar; maymun o elmayı bırakmıyor, bir yandan da kaçmak istiyor fakat kafası basmıyor, onu bırakmadan kaçmak istiyor. Tabii ki o şişe de bir yere bağlı, bağlı olduğu için de maymun yakalanıyor.
Şimdi düşünün, onu bağlayan bir şey var mı? Hiçbir şey yok; kendiyle kendini bağlıyor, kendi arzusuyla kendini bağlıyor. Allah da diyor ki, seni bu bağımlılıklardan, bu anlamdaki bağımlılıklardan, bu anlamdaki tutsaklıklardan kurtarıyorum, özgürce hayata bak, özgürce hayata yaklaş. Mesela o çocuğa "benim çocuğum" diye değil, eşine "benim eşim" diye değil; Allah'ın sana emanet ettiği bir varlık nazarıyla bakarak ona merhametli ol, şefkatli ol, destekleyici ol, diğergam ol, ama "senin" diye değil. O kendi kendinindir ve asli manada da Allah'ındır; sen de ona aitsin. Yani sen bile kendi kendine malik değilken nasıl birine malik olabiliyorsun değil mi?
Mesela bazen oradan biz darbe yeriz değil mi; mesela "benim çocuğum" dersin, "ben bunu büyüteceğim, şöyle edeceğim, böyle edeceğim." Bir bakarsın hasta olursun, ölürsün; bu sefer dersin ki "bir bakarsan aslında sen bile kendine malik değilsin, birine sahip olmaya kalkıyorsun." Ne kadar gereksiz ve yanlış bir şey.
Dolayısıyla biz egonun perspektifiyle yanlış bir yolda ilerlerken Allah diyor ki "ey insan, ağırlıklarından kurtul." Ağırlıklarından kurtularak hayatı yaşa; "benim çocuğum, benim malım, benim mülküm" diyerek değil. Kendini o ticaretle özdeşleştirerek, o ticarette böyle tahayyül içinde "şuraya ulaşacağım, buraya ulaşacağım, şu kadar dükkânım olacak, bu kadar kar edeceğim, bu sene bu kadar ettim, seneye şu kadar edeceğim, işte onlara göstereceğim, kim daha zekiymiş" - Allah der ki: "bak sen çok acayip bir hikayeye tutulmuşsun, yanlış bir yolda gidiyorsun, tak diye kesiyorum" diyor, "seni sevdiğim için özdeşleşmeni azaltmaya çalışıyorum." Bu özdeşleşmelerden kurtulmak, hele hele ne kadar büyük bir özdeşleşme ise o kadar zorlayıcı, o kadar acı vericidir. Ne kadar yapışmışsan o kadar yorucu ve imtihan olur.
Hz. Eyüp Kıssası: Allah'ın Verdikleriyle mi, Allah ile mi Mutmain Olmak?
İşte eğer bu noktada ise kişi, onun için bu bir imtihandır; de imtihan, de bir deneyimdir, bir süreçtir; ama o anda bir imtihandır. "Ne kadar büyük bir imtihan" dersin mesela; kime göre ne kadar büyük bir imtihan ve niye bir imtihan? İşte bunu anladığımızda, aslında her şeyin insana bakan yönüyle tanımlandığını anlıyoruz. Yani senin bilincin tarafından olayın tanımı gerçekleşmiş oluyor. Sen özdeşleşme içinde değilsen, bir evladının ölmesi, senin hasta olman, ölmen bir imtihan değil; tabii bir süreç. Senin oradaki pozisyonun ne? Sen orada Allah'ın kulu olarak, Allah'a ait bir varlık olarak hayatın olumlu ve olumsuzluğunu tecrübe ediyorsun. Ve olumsuzluğa daha üst bir bilinçle cevap vererek, rağmen hareket etmeyi gösteriyorsun.
İşte insanın ya beşeri tarafına mahkum olur, hayatı sürekli ego özdeşleşmesi içinde yaşarsın; ya Allah'ın üflediği ruhun perspektifinden bakar, meleklerin secde edeceği bir anlayış içinde olursun. Yani hatta bununla ilgili bir menkıbe vardır, şu an tam ayrıntılarını hatırlamıyorum, zannediyorum Tevrat'ta da kısmen geçiyor: işte şeytan diyor ki Allah'a, "bu senin kulun olan Eyüp, çok imkanları ve rahatlığı olduğu için sana iyi kulluk yapıyor." Tabii ki diyor eş, çocuk, mal, mülk, sürüler, şunlar bunlar; ona verdiğin için onlarla mutlu oluyor, sana da kulluk yapıyor. "Öyle bir kulluğu ben de yaparım" diyor. Tabii bu bir menkıbe olabilir, gerçek olması önemli değil, buradaki anlam çok önemli.
Deniyor ki Allah da onun etrafındaki bütün koruyucu, deyim yerindeyse, surlarını kaldırıyor. Bir bakıyor ki işte bir haberci geliyor Hz. Eyyub'e, diyor ki işte falan yerdeki sürülerin suda boğuldu, telef oldu. Bir dakika sonra işte falan yerdeki sürülerini yırtıcı hayvanlar telef etti diyor. Bir yerde diyor bir haber geliyor, şu çocukların vefat ettiği, şurada bilmem ne oldu, öldü. "Olabilir" diyor, "bunlar hepsi Rabbimin bir lütfu, ikramıydı; ben de elimden geldiğince onları Allah'ın verdiği imkanlarla korumaya çalıştım, eğer aldıysa bu onun takdiridir, ben ona bütün gönlümle razıyım" diyor. O zaman işte Allah şeytana diyor ki "işte bu benim kulumdur" diyor. Yani bana kulluğu, benimle mutmain olmanın kulluğudur; Allah'ın verdikleriyle mutmain olmanın kulluğu değildir.
Hatta bir Arif'in bir sözü vardır: "kimileri Allah'ın verdikleriyle mutlu olur, kimileri de Allah'la mutlu olur" diyor. Ama diyor Allah'ın verdikleriyle mutlu olanlar yine de daha çok isterler diyor. Yani Allah'ın verdikleri, çünkü Allah'ın verdikleriyle ego mutlu oluyor, fakat egonun de sürekli tatminsizliği var; çünkü egonun tatmin olduğu şey sınırlı ve her zaman bir artısı mümkün. Dolayısıyla ego sürekli ne istiyor? Artışını istiyor, çoğalsın istiyor. Fakat kim Allah ile mutmainse o mutludur ve mutmaindir ve o tam kuldur. Allah'ın verdikleriyle mutlu ve mutmain olan, Allah'ın verdiklerinin kuludur; Allah'ın kulu değildir.
Bu bir süreçtir: önce çocuk senin getirdiğin çikolatayla, oyuncakla mutlu olur, sonra seninle mutlu olur değil mi, der ki "benim annem babam, oyuncaklar çikolatalar olmasa da olur" değil mi? Bunun gibi işte, Allah ne diyor? "Kalp ancak benimle mutmain olur." Sen gidip başka bir şeyle mutmain olmaya çalışıyorsun ama bu yanlış bir şeye dayanmak demek. Yani sen diyorsun "benim çocuğum" diyorsun, "benim gücüm" diyorsun, "benim ilmim" diyorsun, "benim güzelliğim" diyorsun; ama bak, bütün bu hem kendi benliğinde hem dışarıda dayandığın ve kendine mal ettiğin şeyler sınırlı ve geçici. Sen yanlış bir duvara yaslanıyorsun.
Yanlış Duvara Yaslanan Merdiven
En kötü merdiven, yanlış duvara yaslanan merdivendir demişler. Çünkü o merdiveni yanlış bir duvara yaslarsın, yanlış bir dama çıkma ümidiyle çıkarsın; en berbat an, o andır: çıktığında, o ümit ettiğin çatı veya dam değildir orası. Daha kötüsü nedir? Daha kötüsü, merdiveni yanlış bir duvara yaslayıp ömrü boyunca dama çıkamamış olanların durumudur. O, yanlış olduğunu da görmez, bir de buna üzülür; "tüh" der, "çıkamadım." Bu büyük bir trajedidir insan için yani, hayatta. Yanlış yere yaslamış, ömrü boyunca da son basamağa gelememiş, bir de bundan üzülüp ıstırap çekiyor. Düşünün.
Halbuki yok; biz işte, Allah ne diyor? "Merdiveni yanlış duvara dayama; merdiveni hani deyim yerindeyse semaya daya, miracını gerçekleştir, gerçek kendini bul" mesela. Diyeceksen "benim Rabbim" de, veya "ben onun kuluyum" de, bu şeyi bu şekilde yap yani. Allah ne diyor? "Ey kendilerine zulmeden kullarım." Bak kendine nispet ediyor; "benim dünyam" - Allah bile "benim dünyam" demiyor, çünkü dünyanın doğru düzgün bir gerçekliği yok, izafi bir şey yani, bugün var yarın yok. Ama bak "benim kulum" diye bize söylüyor mesela. Allah diyor ki "benim kulum"; sen de diyorsun ki "ben de malın kuluyum, ben de çocuğun kuluyum." Bunun anlamı var mı? Yok.
İşte Allah o noktada insanı ne yapıyor, temizliyor. Hayattaki bütün psikolojik gerilimlerin, travmaların sebebi nedir? Özdeşleşmelerimizdir; yanlış bir yerle özdeşleşiyoruz, yanlış bir durumla kendimizi mukayese ediyoruz. Mesela düşünün, hayatta en çok karşılaştığın şeylerden biri: "eşim bana değer vermiyor." Vermesin, canı sağ olsun ya; yani bunu diyemiyor musun? "Allah selamet versin" de. Fıtratının farkında olup sana değer veriyorsa, Allah'ın yarattığı bir varlık olarak Allah razı olsun; vermiyorsa canı sağ olsun. Bu kadar. Yanlış merdivene dayıyorsun, ondan sonra da istediğin basamaklara çıkamayınca dert ediyorsun bunu.
Onun için egonun dertleri de basittir yani, egonun acıları da aslında basittir. "Ondan acılarımız bile acınacak halde" demiş birisi. Bunu anladığında insan özgürleşiyor, rahatlıyor; o yükün aslında gerçek bir şey olmadığını anlıyor ve o yükten kurtuluyor. Dikkat edin bakın, kendi egomuzla bakmadığımız zaman hayatı daha doğru algılayabiliyoruz. Mesela ben "benim çocuğum" diye bakmıyorum; dolayısıyla "benim çocuğum nasıl benim sözümü dinlemez, benim çocuğum nasıl benden çok başkalarını sever, onlara daha çok yakın olur" diyemiyorum o zaman mesela. Özdeşleşmiyorum çünkü. Aradaki ilişkiyi ilahi hakikatin çerçevesinde kurduğum için, benim için orada artık bir sorun kalmıyor. Kendimi Allah zemininde tanımlıyorum; bunu, o zemini idrak edinceye kadar da orada gayret ediyorum. Ben onu şu an tam hissetmiyorum, tamam hissetmiyorsun ama hiç olmazsa merdiveni göklere daya. Niçin o duvara bu duvara dayıyorsun, bir gereği var mı? Yok. Merdivenini göklere daya, hiç olmazsa hani de ki "Miraç yolunda öldüm" yani, belki bir basamak bile çıkamadın ama hani merdivenin nerede? Gökyüzüne doğru; tamam o zaman doğru bir yoldasın.
Yakup'un merdiveni Tevrat'ta geçer, gökyüzüne çıktığı rivayet edilir. Bu uzaya çıkmak değil işte; hani Yakup'un merdiveni nereye? Bir ucu Allah'ta, bir ucu sende. O zaman işte gerçek anlamda insan olmanın hafifliğini yaşayabilirsin. Yoksa öbür türlü sürekli özdeşleştiğin şeylerle ilgili kayıp, kazanç: "bugün bana ilgi gösterdi, yarın göstermedi, bugün çocuğum bana çok bağlıydı ama falan arkadaşları olunca benden koptu" - bu perspektiften bakarsın. Yoksa "çocuğumun şu anda şöyle şöyle yanlış arkadaşları var, acaba ona nasıl yardım edebilirim" şeklinde değil.
Yani motivasyonun benlik mi, gerçek nokta mı? O yüzden dikey düzlemde Allah'la olan ilişkisinde yol alan insan, yatay düzlemde de insanlarla ve dünyayla ilişkisinde daha dengeli ve daha huzurlu olur. Öbür türlüsü insan için trajik bir şeydir. Veya mesela nedir, işte bu dünyada bir şey yapmış olmak, bu dünyada kendini gerçekleştirmiş olmak. Ne diyor Allah? "Böyle bir derdin yok" diyor senin. Kendini gerçekleştirmiş olmak kulluktur; kendini gerçekleştirmiş olmak budur. İnsanlarla ilişkilerinde, Allah'la olan ilişkinde insan isen kendini gerçekleştirmişsindir. İlla dünyanın en büyük binasını yapman, illa üç tane çocuk yetiştirip mürüvvetlerini görmen, illa bir kariyer yapıp kendini "işte kardeşim ben buyum" demen gerekmiyor.
Başkalarının Özdeşleşmesinin Bize Verdiği Yük
Birileri de kendi özdeşleşmeleri istikametinde -bakın bu da çok önemli, işin ikinci tarafı- şimdi biz diyoruz ya özdeşleşmelerimizden kurtulmalıyız, bir tarafı bu; bir de mücadele etmemiz gereken dolaylı bir şey de nedir? Özdeşleşmiş insanların bize yaptığı baskılar, yükler. Mesela diyor ki "sen ne yaptın, bir aracın bile yok mu" diyor yani mesela. "Hâlâ evlenemedin mi" diyor mesela; bir sürü şeyler değil mi mesela. "Hâlâ bu kadar mı kazanıyorsun" diyor. Biz de demeliyiz ki "evet kardeşim, yani benim derdim değil." Şimdi onların suçu var mı bu konuda? Hayır, onlar zaten kendi özdeşleşmelerinin perspektifiyle bakıyorlar; onları suçlayacak bir tarafımız yok. Biz niye o algılarından etkilenip onları meşru görüp rahatsız oluyoruz? Buna hiçbir gerek yok.
Mesela ilginçtir, Peygamber'e "sen hani çok zengin değilsin, şu değilsin" denilmiş. Mesela Peygamber rahatsız olmuş mu? "Size göstereceğim, bak bugün Mekke'nin en zengini olacağım" demiş mi? Yok böyle bir şey; anlamı yok çünkü. Seni öyle bir özdeşleşme üzerinden tutsak kılmaya çalışıyor ki, eğer sen uyanık değilsen o tuzağa düşüyorsun. Orada da kimsenin suçu yok, karşıdaki zaten körlemesine gidiyor yani, kendi bilinçsizliği içinde yol alıyor.
Sen o algı düzeyini eğer doğru kabul etmiyorsan, senin için bir dert değildir; o onun düşüncesidir. İşte "şöyle olmazsan sana kimse değer vermez" diyor. Orada şuna bakacaksın: değer verilen şey ne, gerçekten değerli mi değil mi? Bu. Yoksa "ya bak böyle olmazsan kimse sana değer vermez" deyip hakikaten değer görmek de önemli bir şey, hemen o çembere giriyoruz. Fakat o çembere girmemizin sorumlusu kendimiziz.
Düşünün, hayatta insanları birçok noktada eleştiren toplumsal bir kısım argümanlar vardır. Halbuki bunlar bir gerçeklik taşımazlar. Mesela işte adamı; "bak karın senin sözünü dinlemiyor" - adam da eziliyor, "ah bir dinlese sözümü" diyor. Ya karının senin sözünü dinlemesi gibi bir zorunluluk var mı? Veya "sözünü dinletemiyor" - bak ne kadar yanlış - egosuna nasıl çalışıyorlar? Halbuki bir erkeğin karısına sözünü dinletmesi diye bir şey yoktur. Ancak sen belki karına doğru bir tutum içinde değilsindir, veyahut da işte ona doğru şeyler tavsiye ediyorsun, etmiyorsun diye söylenir bir insanın; değil mi, eleştirisi yapılmalı: "bak sen fıtri insan gibi davranmıyorsun, şöyle şöyle yanlış davranıyorsun" - yoksa "karına söz geçiremiyorsun" dediğinde adamın da egosuna dokunuyor, farkında değil, yalnız bir çembere giriyor, "sözü dinleteceğim" diyor.
Kadına da "bak sen ona fazla köle oldun, tabi oldun, özgür ol" diyor; ona da egosundan yaklaşıyor. Halbuki ya doğru söylemişse niye ona uymayayım demiyor mesela. Ego, kendi dışındaki egolar tarafından sürekli olumsuz şekilde, ağırlıklı olarak besleniyor. Ve kişi bu noktada eğer dikkat etmezse, çemberin bir noktasından o ego çemberine dahil oluyor. Mesela bunu çocuklarda çok yaşarız: mesela işte biri der ki bir çocuğa, "ya bak senin hiç arkadaşın yok" der, işte onun bedeniyle bazen alay eder, değil mi mesela, birçok şey. Halbuki nedir orada, bunlar hepsi yanlış şeylerdir.
Neye Bağlı Olarak Var Oluyoruz?
Yani bir insanın değeri ve hatta varlığı neye bağlıdır? İnsan onu düşünmeli. Şimdi bizim geldiğimiz nokta budur: varlığımız neye bağlı, biz ne ile varız sorusunun cevabına tekrar dönüyoruz. İlk baştaki konuşmamıza; biz ne ile varız? Ego diyor ki sen o ayette işte sıralanan malınla varsın diyor, çocuklarınla varsın diyor, ticaretinle -yani kazandığınla, sahip olduğunla- varsın diyor. İşte kendi egona mal ettiğin, diyelim ki zekan, aklın, güzelliğin, yakışıklılığın vesaire, giydiğin, oturduğun ev, bindiğin araba, bunlarla varsın diyor. Bize bir varlık alemi inşa ediyor ve biz diyoruz ki "ben bunlarla varım" diyoruz. Bu konudaki niteliğimize göre ya kendimizi daha fazla var hissediyoruz ya daha az var hissediyoruz.
Mesela işte kadına diyor "kocan sana değer veriyor mu?" "Vermiyor." "Ne kadar kötü." Bu mudur yani, değil mi? Bu kadar basit mi insan? Üstelik de bakın dikkat edin, hayatta en berbat şey, kendi öz varlığının, fıtratının farkında olmayan insanların algılarına kendimizi mahkum etmemiz ve o algılardan etkileniyor olmamızdır. Ne kadar derim, ya bu şuna benziyor: mesela bir adam kör, sen ona bir kitap veriyorsun -diyelim ki kabartma yazı da değil- karıştırıyor, "güzel kağıt" diyor. Sen orada diyelim ki güzel bir roman yazmışsın; tabii ne o harfleri görüyor ne okuyabiliyor. Ve sana diyor ki "bu güzel bir kağıt" diyor. Sen de tabii yıkılıyorsun. Peki yıkılman mı gerekiyor?
Yani onun görmediği, orada bir yazının olmadığı anlamına mı geliyor? Yani yanlış bir algıya sahip bir insanın algısı, kendi varoluşunu anlamlandırmıyor ki. Ne kadar sahte bir şey, ne kadar, mesela hiç akli olmayan bir şey değil mi mesela? Halbuki biz, evet, muhatabımız olan insanların benlik düzeylerini, algılarını değerlendirmeli, görmeli, saygı duymalıyız ama meşru görmemeliyiz. Evet onların süreci bu; onların süreci noktasında ne yapabiliriz biliriz, kendi süreçlerine saygı gösterebiliriz. Fakat onların algılarını gerçek kabul etmek durumunda değiliz. Gerçek kabul ediyorsak problem bize aittir. İnsanın kendisine bu eziyeti yapmaması gerekir; eziyet bu, insanın kendine yaptığı bir eziyettir. Sorumlusu da insanın kendisidir, kesinlikle muhatabı olan insan değildir.
"Bana ilgi gösterse, değer verse, veyahut da işte yaptıklarımı onaylasa çok mutlu olacağım." Kusura bakma yani, kimden ne bekliyorsun? İki, sen neredesin? Biz hemen insanları bu konuda onaylıyoruz: "haklısın tabii ki, her insan mutsuz olur." Hayır kardeşim, mutsuz olamazsın; sen burada mutsuzsan sorumlusu sensin, kimse değil. Bu kadar; kimse değil, sensin. Bak sen nereye bakıyorsun? Biri sana bakıyor, bir tanım getiriyor sana; bir kere şunu anla, o sübjektif bir yerden bakıyor ve kendi perspektifinden sana bir tanım getiriyor, ona göre de sana davranıyor. Peki sen neredesin, nereden bakıyorsun? O insana nereden bakıyorsun?
Mesela farz et ki -hani Bediüzzaman'ın güzel bir örneğidir, oradan alıp kullanalım başka bir açıdan- mesela diyor ki senin elinde çok kıymetli bir tablo olsa, çok sanatkarhane bir tablo olsa, sen onu demirciler çarşısına götürsen, sana onun çerçevesinin, bezinin fiyatını verirler. İki ihtimal var: ya diyeceksin "bunlar zaten buraya getirmekte hata" diyeceksin, veya diyeceksin "teşekkür ederim." Onların kendi algılarına da hürmet edeceksin ama sen elindeki o tablonun kıymetinin onların verdiği kıymet olduğunu düşünmeyeceksin. Nereye götüreceksin? Kıymetini bilene götüreceksin.
Bunu idrak ettiğimiz zaman, işte evet, insanların sürecine karşı da daha anlayışlı oluruz, daha sakin karşılarız, deriz ki "o buradan bakıyor, ne yapsın" değil mi, ve hürmet edersin, dersin ki bu onun sürecidir, bu onu onayladığım anlamına gelmez, doğru bulduğum anlamına gelmez ama onun sürecidir. Bundan dolayı onu suçlamama da gerek yok; ancak onu geliştirme konusunda eğer bir imkan ve şart varsa elimden gelen gayreti gösteririm, ve kendi sürecime bakarım. Ben neyle değerliyim, neyle varım? Allah'ın var etmesiyle varım. Allah'ın "ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demesiyle varım. Sen onun yeryüzünde bir halifesisin, onu yansıtıyorsun, onun isim ve sıfatlarını gösteriyorsun, onun sana üflediği ruh ile yaşamaya çalışıyorsun, onu idrak etmeye çalışıyorsun. Varlığın bu; diğer şeyler problem değil. Veya onlara bu gözle bakıyorum. O zaman ne oluyor? Hayatı işte egonun yüklenmelerinden kurtularak algılıyorum.
O yüzden ben her zaman derim ki hayatta olumsuzluklar bize bir lütuf oldu, bizi bir şeyden kurtardı diye. Mesela hayatta, mesela çocukluğumdan beri ben hayatta kimsenin beni anladığını düşünmedim, kimseye de kendimi anlatmadım, anlatamadım. Ama bundan dolayı travmatize olmadım Allah'a şükür. Bir zaman sonra bunun farkına vardım ve dedim ki "yani beni anlayan bir insan mı arayacağım, yoksa Allah tarafından anlaşıldığımın farkına varıp onunla olan ilişkimi ve sürecimi mi güçlendireceğim?"
"İyi ki beni insanlar anlamamış" yani; bundan dolayı insan müteşekkir olmalı, çünkü sana başka bir pencereyi gösteriyor. Bu, insanlara karşı bir alınmayı da kaldırıyor, sende gücenmeyi de kaldırıyor. Zaten şunu anlıyorsun: kendini anlamakta zorlanan bir insandan bir de beni anlamasını nasıl bekleyeyim? Zaten kendi derdiyle meşgul, kendi egosunun ihtiyaç ve beklentileriyle meşgul. Yani beni anlaması fevkalade bir şey; anlarsa bir insan beni, Allah razı olsun, onun fıtratına veririm bunu, müteşekkir de olurum. Ama beni anlayan insan aramam. Beni anlamadığı için hayata memnuniyetsizlik nazarıyla da bakmam, "hayatta hiç kimse beni anlamadı" da demem, çünkü hayatta hiç kimse beni anlamadı dersem Allah'ı gücendirmiş olurum değil mi? Hayatta beni Allah anlamadı mı yani, anlamıyor mu? O beni anlıyor da ben onu anlamıyorum aslında yani. Allah insanı anlar; insan Allah'ı anlayamaz. Onun deyim yerindeyse yarattığı fıtratı fark etmiyoruz; yoksa o fıtratı fark etsek işte biz de Allah'ı anlamış olacağız.
Yani Allah diyorsa ki "ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" - bak yerden yaratmıyor yani, cennette yaratıyor. Bu ne demek? Senin özün arzi değil, yani maddi değil, beşeri değil, çamur değil, toprak değil. Senin özün semavi bir şey, ruhani bir şey manasında yani. Yoksa uzaydan gelmedik yani, ruhani bir şey demek o. Dolayısıyla sen yeryüzünün dilencisi değilsin; yeryüzünde seni tatmin edecek bir kırıntı aramak durumunda değilsin. "Birisi beni sevse, en sonunda diyorsun, yalancıktan da sevse razıyım" diyorsun; oraya kadar gidiyoruz yani. Halbuki kardeşim, seni yalancıktan değil hakikaten, sonsuzca ve her şeye rağmen seven bir Rabbin var. Bunu unutuyorsun; bu unutkanlığının da bedelini yaşıyorsun. Yalancıktan sevgilere bile el açıyorsun. İşte hani dediğim o yani: Allah bizi anlıyor, biz Allah'ı anlamıyoruz yani. Allah'ı anladığın zaman, aslında sana nasıl bir varoluş imkanı verdiğini, nasıl bir potansiyelle yarattığını da anlıyorsun. O zaman sen o egonun yanlış zemindeki gereksiz travmalarından ve kırılmalarından, bir noktadan sonra artık utanır hale geliyorsun. "Ya" diyorsun, "ben buna mı üzüldüm, ben buna mı, bunu mu hayatta sürekli dert ettim yani" diyecek noktaya gelir insan. İşte o zaman insan Allah'ı anlamış olur.
Adem'in Rabbinden Aldığı Kelimeler
Onun için Allah Kur'an'da insanı yaratışını anlatırken önemli noktalara parmak basıyor. Nedir insanoğlunun hikayesi? Adem hata işliyor - bu bizim tırnak içinde fıtri bir kaderimiz - hayatta egonun ve o sınırlı benliğin içine düşüyoruz. Fakat bakın neyle arınıyoruz veya neyle tövbe ediyoruz? Adem, Rabbinden kelimeler aldı, diyor. Bizim de eksiğimiz bu: biz Rabbimizden kelimeler almıyoruz, ya da alamıyoruz, bunun farkında bile değiliz. O düşüşü yaşadı ve sonra diyor ki Adem Rabbinden kelimeler aldı. O kelimeler nedir? Hakikattir; son nihayetinde toparladığımız zaman marifettir. Yani hakiki teslimiyettir, tevekküldür, kendini bilmektir, dünyanın mahiyetini anlamaktır, Allah'ın sevdiğini, Allah'ın koruyup kolladığını, Allah'ın her şeye hakim olduğunu, Allah'ın kudretinin sonsuzluğunu anlamaktır.
Rabbinden o kelimeleri alıyorsun, o zaman yeryüzünde insan gibi yaşamaya başlıyorsun. Yoksa öbür türlü o düşüş sürekli devam ediyor ve sen sürekli egonun sırtında sürünüyorsun. Rabbinden kelimeler almak yerine alemden kelimeler almaya çalışıyorsun: "acaba yok mu bana değer veren, önem veren, şu dünya beni bir tanısa, bir görse" - veya işte çok büyütmüyorsun, "daha mütevazı, eşim çocuğum falan bilse, görse" diyorsun; hep alemden kelimeler almaya kalkıyorsun. Alemlerin Rabbinden kelimeler al, gerçek kelimeler onlar, çünkü hakikat de orada. Mesela diyorsun ki "sevilmiyorum." Allah diyor ki "ben seni seviyorum." O kelimeyi alacaksın, o hakikati idrak edeceksin. Mesela sen ego düzeyinde diyorsun ki "geleceğe dair kaygılarım var." Allah diyor ki "ben her şeyin dizgini elinde olanım, her şeye hakim olanım, sonsuz kudret sahibiyim." O zaman gelecek konusunda kaygılanma, hayat tesadüfen gitmiyor, merak etme, dizginler benim elimde; sen sadece olayların süreci içinde sana yakışanı yap, insan olmanın gereğini yap, bu kadar. Kelimeleri alıyorsun ve o kelimelerle yol alıyorsun. O kelimelerle yol almadığın zaman, o kelimeleri almamanın neticesi olarak yolda sürünüyorsun; sonra da diyorsun ki "çok büyük imtihanlar."
Teslimiyet Nedir?
"Hocam teslimiyeti biraz daha açabilir miyiz?" Teslimiyet, hayatın olgularına kabullenici bir şekilde yaklaşmaktır. Kabullenici bir şekilde yaklaşmak, pasif ve edilgen bir şekilde yaklaşmak değildir. Olguyu olgu olarak kabul edip, o olgunun süreci içinde pozitif anlamda yapılabilecek olan şeyi yapmaya gayret etmektir. Bu, hayatın akışına teslimiyettir. Mesela biz kışa teslim oluruz; kışa teslim olmak, kışın ortasında kar yağarken böyle ince elbiselerle dışarıda oturup donmak değildir. Yani "ben kışı kabul ettim, Allah'ın takdirine teslim oldum" demek bu demek değildir. Nedir? Kış oldu, bunu kabul ediyorum; yani ne demek, kabul etmemek ne demek peki? Hani kabul etmeyince kış ortadan mı kalkıyor? Psikolojik olarak kabul etmiyorsun; hatta biz dilimizde vardır, "bunu kabul edemem" diyoruz - ya ister et ister etme, olmuş yani.
İşte teslimiyet bu anlamda kabullenmek demek. Ne oldu? Şu oldu; analiz ederim olan şeyi, sonra ilahi ilke ve prensipler çerçevesinde, Allah'ın bana verdiği imkan ve şartlar oranında, Allah'ın razı olduğu şekilde o oluşa katılırım. Teslimiyet budur yani, "olmamalıydı, niye oldu, ben bunu hak etmiyordum, haksızlık bu" gibi yanlış algılardan kurtulmaktır aynı zamanda. Fakat teslimiyet dediğimiz şey, tekrar ifade edersek, pasif ve edilgen olmak demek değildir hayata karşı. Hani bazıları eleştiriyor, "teslimiyetçi yaklaşım" diye böyle kınar. Ya, sen teslimiyetçi yaklaşımların, yanlış teslimiyetçi yaklaşımların zararını gör. Tabii ki, doğru.
Bir de teslimiyet içinde olmamanın zararlarını gördün mü? Ne travmalar yaşanıyor, kişi kabul etmediği zaman hayatın akışını; senelerce işte "annem bana böyle yapmamalıydı, babam bana böyle yapmamalıydı, işte kardeşim böyle davranmamalıydı" - senelerce, otuz sene, kırk sene, kabul etmemenin, teslim olmamanın sonucunu yaşıyor. Ya de ki "öyle davrandı, başka türlü de zaten davranamazdı" - işte teslim olmak bu.
Şimdi orada "Allah tarafından" bileceğiz derken, bize bakan yönüyle diyeceğiz ki Allah tarafından; karşımızdaki kişiye bakan yönüyle onun iradesi orada ne kadardı, ne kadar orada iradesi söz konusu, ne kadar onun irade dışında gerçekleşti - bu bizim alanımız değil. Yani "Allah tarafından" demek, bu Allah'ın izin verdiği bir şey. Yani diyelim ki kötü bir şey, olumsuz bir şey; şunu diyeceğiz: buna Allah müsaade etti, etmeseydi olmazdı. Fakat bu ne hak ettiğim yüzünden, ne ceza yüzünden, ne şu ne bu; bu bir olgudur. Bu olguyu ben tanımlamalıyım, anlamalıyım, çözümlemeliyim; sonra da bana insan olarak yakışan şekilde davranmalıyım. Teslimiyetten kasıt budur.
O olayın içinde karşımızdaki insanın egosu, nefsaniyeti, şeytana uyması vs. birçok etken vardır; bu onunla ilişkili bir şey, onu da kişi analiz edebilir idraki ölçüsünde. Fakat ana şey o değildir; benim bu olayı doğru algılamam ve o noktada bana düşen şeyin ne olduğunu bilmemdir. Yani benim nefsimin sevmediği bir şey olsa bile onu bir şekilde elimine etmektir. "Yani meseleyi egom odaklı olarak; bu bir mesaj var, göndermiyorum." Ego odaklı olarak "ben bundan hoşlanmıyorum, bunu istemiyordum, niye oldu, ben şunu istiyordum, olması gerekiyordu, niye olmadı" nazarıyla bakmamayı öğrenmek. Bu oldu mu? Oldu. Hoşuma gidiyor gitmiyor - hoşuma giden veya gitmeyen ne açısından? Egom açısından. Onun da kendine göre bir gerçekliği var ama ben ona hapsolmuyorum. Ona diyorum ki "senin hoşuna gitse de gitmese de böyle kardeşim."
Mesela bazı insanlar der ki "kış hoşuma gitmiyor" değil mi, bazısı da yazdan çok bunalır, "keşke kış gelse" der; her biri kendi bireysel benliğinin ihtiyaç ve beklentisine göre. Ama kardeşim, ben kıştan hoşlanmıyorum deyip ne yapacağım yani, her gün kışla mı kavga edeceğim değil mi? "Niye Balkanlardan kar geliyor, niye Kafkasya'dan geliyor, Allah bu Balkanların belasını mı versin" diyeceğim? Bakın biz bazen buna gülüyoruz böyle ama hayatta aslında biz bunları diyoruz yani. Ne diyeceğim, kardeşim, Balkanlardan gelir, Kafkasya'dan gelir, gelir yani; hoşlansam da hoşlanmasam da, bazen hoşlandığım bir şey gelir bazen hoşlanmadığım bir şey gelir. Bana düşen şey, gelen şeyi nasıl karşılayacağım, bunu doğru karşılamak nasıldır, bunu idrak etmektir. İşte doğru teslimiyet budur; yoksa "hoşuma gitmedi, reddediyorum, kabul etmiyorum" değil.
Evet, travma zaten o kabul etmemezlik yüzünden yaşanıyor. Şikayet etmek anlamsız bir tepkidir yani; şikayet anlamsız bir tepkidir. Bu nedir? Böyledir, analiz et, oradaki süreci gör; insanların tavrını, tutumunu, nedenlerini gör; insanların nefis ve şeytana mağlup olduklarını gör, onlara karşı biraz hoşgörülü ve affedici ol. Ve de ki, şu noktada Allah'ın halifesi olarak bana yakışan nedir? Yoksa "egomun tercihi olarak bana yakışan nedir" diye sormama gerek yok. Bir benlik var, diyor ki sana yakışan şu, "sen bunu yapmalısın, bunu yap" diyor, "zaten o bunu hak ediyor" diyor. Halbuki kardeşim, ben bakacağım bana bunu diyen kim? Yoksa ben, hani deyim yerindeyse Allah'a dair kelimeler alıp, o semanın sesini duyup "ya Allah'ın halifesi olarak bana yakışan nedir" demeliyim.
"Karşımdaki insan da Allah'ın halifesi zaten, ego öyle diyor; Allah'ın halifesi ona göre mi davranıyor? O zaten öyle davranmıyor, bir gaflet içinde. Ya sen sen Allah'ın halifesi gibi davran. Ego terazisinde bazen ego ile davranmak gerekmez mi, bazı yalnız zamanlarda?" Yani öyle bir zannederim ama hayat öyle mi? Yok. Hayat öyle değil işte. Yani tabii ki burada bakın ne var? Mesela hayat öyle değil mi, hangi hayat mesela? Bunun mesela analizini yapmamız gerekir. Hangi hayat? İş hayatı; mesela iş hayatı. Yani ben iş hayatında ne yapmalıyım yani? Ne yapmalıyım mesela, bencil mi davranmalıyım mesela? Ticaretin amacı mesela kar etmektir; kar odaklı düşünürsün, tamam, insan odaklı düşünürsün, niye insan odaklı diye düşünürsün, senin bir sistemin vardır ama...
Ticaretteki Fıtri Ölçü: Ayakkabıcı Örneği
Yani otuz demeklere kar etmek neyse, senin başkasını harcaman şimdi işte şu bakın böyle bir örnek vereyim, bunu daha önce de söylemiştim, bir daha söylemekte fayda olacak. Bir gün bir yerde gidiyordum, ayakkabımın bağının bir tanesinin ipi bozulmuştu, ucu kopmuştu falan filan. Götürdüm, dedim ki bir ayakkabıcıya "bunu değiştir" dedim amca. Adam baktı, "yok" dedi, "bunu değiştirmemek lazım, bunlar daha gider" dedi, "bunun ucunu ben ayarlarım, düzeltirim" dedi, "bu seni götürür. Niye" dedi, "atacaksın bunu, yazık, günah" dedi.
Şimdi bu adam muhtemelen ya çok basit ya da çok zeki bir adamdı, şu şekilde yaklaşmadı: "ya işte tamam, değiştir diyor, günah benden gitti zaten değil mi, günah benden gitti, değiştireyim alayım iki buçuk üç lirasını" değil mi, bak öyle demedi. Şimdi bu adam da ticaret yapıyor ve adam mesela evine hani günlük tahmin ediyorum, hani evine on lira on beş lira yirmi lira götürünce şükreden bir adam. Şimdi bu adam da ticaret yapıyor, kendince bir meslek sahibi; o da bu hayatın içinde yaşıyor, ama bak ne? Fıtri hareket ediyor. Diyor ki "kardeşim, bu bağın ömrü daha bitmedi diyor, sen bunu değiştirirsek israf etmiş oluruz, her ne kadar senin aklın basmadığı için değiştir diyorsan da benim aklım basıyor, hâlâ bunu değiştirmeyelim" diyor. Şimdi bu da hayat, bu da anlayış, bu da ticaret.
Benim demek istediğim şu: bir üstat bir hayatını bir çuvala sığdırmış. O zaman ben bir şey satarken sana "üstadı örnek al, bunu alma" diyemem. Benim de kendi işlerim var; yani ne bileyim, tamam, değerlendirme düzeni farklı. Yani birisi seni farklı bir düzenle değerlendirir, birisi seni başka bir düzenle değerlendirir; sen kendini hangi düzenle değerlendiriyorsun, mesele o. Yani orada mesele o zaman niye... Mesela bugün diyelim ki Bill Gates, adam bir şey üretiyor değil mi, kısa zamanda en zengin adam oluyor. Mesela sence bu makul bir şey midir? Yani diyelim ki bir şey yazıyorsun ve buna bir fiyat koyuyorsun, bir fiyat koyuyorsun ki zaten herkes de bunu almaya mecbur; öyle bir fiyat koyuyorsun ki bu aslında senin ihtiyacının çok çok ötesindir değil mi mesela? Şimdi bana göre bu ticaret değil; bu, tekel zihniyeti içinde sahip olduğun bir şeye insanların mecbur olduğunu düşünmen. Ticaret, ticaret içerisinde kabul gören bir zihniyet - işte bu bize göre değil mi? Tamam, işte biz bize göre olanı yapacağız. Mesela ben ticaret yapıyorsam bize göre yapacağım yani; yoksa hani "kardeşciğim piyasanın kuralları var" demeyeceğim. Çok şey bir söz mesela; yani bizi bir yere sokabilecek bir söz, dedik ya, yanlış bir çembere sokabilecek bir durum mesela, hayatın içinde.
Yani insan bir ticarette ne yapacak? Doğru prensiplerle kazanacak mesela, ikincisi doğru prensiplerle harcayacak. Mesela diyelim ki Allah sana çok büyük imkan verdi, çok kazandım - senin mi? Değil. Diyorsun mu benim diyerek mi bakacaksın, yoksa "ya Allah bana bu kadar şey verdi, acaba niye verdi" diye mi bakacaksın mesela? Yoksa "ya kardeşim işte bunun da zekatını veriyorum" değil mi, "işte şey yaptım, temizledim, istediğim gibi harcarım" - mesela bu, "Allah'ın halifesi" idrakine çok oturan bir şey değil. Çok peygamberi incelediğin zaman o noktada bunu görmüyorsun; ama bunu ne yapıyoruz, şimdi biz bunu görüyoruz mesela. Adam diyor "kazanıyorum kardeşim, tabii ki yerim" diyor. Ama o noktada Allah'ın halifesi olmanın bilincine mi sahip, yoksa diyelim ki artık kapitalistleşmiş bir Müslüman konumuna mı sahip?
İşte hep diyoruz ya, ben çok öyle tüccar adam görmüşümdür, adam hâlâ 10 yıllık 15 yıllık arabasını kullanıyor, neden hâlâ götürüyor, hâlâ işini görüyor, demiyor ki "ben kazandım hemen yenileyim" mesela, bunu demiyor. Demek de gerekmiyor, bir şeyin kullanım ömrü bitmeden onu değiştirmek veya onu şey yapmak fıtri olmayan bir şeydir. Mesela biz bunu böyle anlamalıyız; Allah'ın halifesi olmanın bilinci budur, peygambere bakmalıyız o noktada. Mesela nasıl kazandığına bakacaksın; mesela diyelim ki işte "aldatan bizden değildir" diyor. Veya mesela şunu diyemezsin: "ya kardeşim ben fiyat söylerim, o da kabul ederse alır." Sen orada kendini onun yerine koyacaksın. Mesela nedir? Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmayacaksın. "Ya serbest piyasa, ben bir liralık malı on liraya satarım" - peki birisi sana bir liralık malı on liraya satınca mutlu olur musun, demez misin? Kişi bunları düşünmeli.
İkincisi şunu unutmamalıyız: hayat dediğimiz şey fıtri bir hayat mıdır değil midir? Yani hayat diye kavramsallaştırdığımız şey fıtri bir şey midir değil midir? Bakıyorsun bir genç kız evlenecek, "tek taş isterim" diyor, "ne kadar? On bin dolar." Fıtri mi değil mi kardeşim, bir sor. Bu fıtri bir şey mi? "E ben hak ediyorum" diyor, "alacak" diyor, "zaten benim kız arkadaşımı 20 bin liralık almıştı, aslında ben 30 bin liralık isteyecektim ama daha mütevazı davranıyorum." Şimdi bu fıtri bir şey midir değil midir? İnsan kendine sormaması gerekmiyor mu? Ama kişi diyor ki, "ya işte bizim şeyimiz, sosyal şeyimiz, aile falan, zenginliğimiz bunu gerektiriyor." İşte bakın burada film kokmuş oluyor, referans değişiyor, anlatabiliyorum. "Peygamberin kızları benden daha mı kıymetliydi, yoksa ben mi daha kıymetliydim" diyeceğim kendime değil mi? Peygamberin kızı üç kuruşluk bir şeyle evleniyor, ha, değil mi mesela? Biz bak nerede arıyoruz? Biz pırlantada, veya işte bilmem şunda bunda arıyoruz. Misal olarak veriyorum, hani bunları analiz olsun diye söylüyorum.
Yani nedir bu? Hayatı, ilahi şeyleri, ne diyelim, onlara ilahi referanslarıyla değil de toplumsal konjonktür üzerinden, yanlış olan toplumsal bir konjonktür üzerinden okumaktır. Ben mesela şimdi pırlanta satıyorum; ben bunu pırlanta satarken "peygamberin kızı böyle miydi" diye düşünmem, bu benim mesleğim, senin sorumluluğun yok. Ama hayatta bir kimseye de ben mesela pırlanta satsam, kimseye "eşine tek taş pırlanta al" demem mesela. Ama alırsa o bilir, tamam, o almak için geliyor. Ama ben satmak için gayret etmem şey anlamında, hani "bir daha çok satayım" diye gayret etmem. Ama çok istiyorsa satarım. Ama insanlara "ya kardeşim hani her erkeğin karısına tek taş pırlanta alması lazım" demem yani. Desem de bir şey değişmez, o anlamda.
Ben kendim yani bana "alırsın" demem mesela; ben kullanmasam da olur ama hani ben bunun ticaretini yapıyorsam, başkasına "bu diyemem" ki. Hani pazarlamam gerekiyor, işte hayatınız üzerinde pazarlamam lazım, benim onu iyi göstermem lazım - pazarlayabilirsin, bak pazarlayabilirsin, netice itibariyle bu bir iş, bu bir ticaret, anlatabiliyor muyum. Ama mesela bunun kalkıp mesela hani biri benimle röportaj yaptığında "her erkeğin karısına alması gereken bir şeydir" demem yani; bu bir lüks bir şeydir, dileyen insanlar alıyorlar, biz de bunun arzını yapıyoruz, sunumunu yapıyoruz derim mesela. Ben bunu samimi birine söylerim ama röportajda söylemem, yani öyle bir şey olsa, dergiye reklam verecek olsa, röportajda bunu söylemem yerinde olmaz işte, o düzlemde yerinde olmaz. Yani onun için para vereceğim ben, bir de bunu söyleyeceğim reklam vermek için; onu demek istiyorum yani. Ben de diyorum ki ben bunun reklamını da makul bulmuyorum işte. Ama işte iş hayatı bunu gerektiriyor - yok, ben "iş hayatı bunu gerektiriyor" derken neye odaklı olarak diyorum. Sen mesela malını sunabilirsin, sattığın bir malı nitelikleriyle doğru bir şekilde aktarabilirsin, anlatabilirsin. Ama hani "al" diye onu albenili hale getirmem mesela, ben bunu şey karşılamam mesela. Kendi algıları işim açısından böyle albenili hale getirmek, insanları alma konusunda bilinçaltı mesajlar vermem mesela. Yani neyse o olarak göstermesinde ticari anlamda hiçbir sakınca yok, işini yapıyor. Hani mesela şu reklamda şöyle yazmam mesela, "bunu hak ediyorsunuz" böyle bir kadın resmi koyup "bunu hak ediyorsunuz" demem mesela, ben çünkü utanırım yani. Allah diyecek ki, "o kadın veya işte kadınlar bunu mu hak ediyor" diye bana sormaz mı yani, anlatabiliyorum. Demek istediğim bu; her halükarda tercih etmem böyle bir şey. Ama bu şey değildir, tercih etmem ve yapmam. İşte fıtri olan budur.
"Bu anlamda reklamcılığın da işi zor demek ki yani, reklamcılık." Kesinlikle; fıtri olan bunu gerektirir. "Şu an oraya vardık; ama inancı da samimiyet gerektirir." Evet, oraya vardık. "Şimdi bu bunu gerektiriyor, bunu gerektirir." Görmeliyiz, fıtri olan tamam. İlahiyatçı olsan fıtri olan şeyleri çok daha rahat sergilersin; ama bu bilmek ne, farklı bir şekilde farklı, yani bu fıtriyeten uzaklaşıyorsunuz, o farklı bir düzlem. Biz o düzlemleri fıtri hale, veya fıtri olan sürece döndürmek durumundayız; en azından onu gayri fıtri olma noktasında oraya su taşımamak durumundayız.
Mesela diyelim ki ben reklamcı olsam, mesela diyelim ki bir ürünü bu şekilde böyle aşırı tahrikkâr bir şekilde, tüketime odaklı bir şekilde sunmam yani. Biri bana bir gün diyebilir ki "kardeşim, sen ne biçim reklamcısın böyle, reklamcılık olmaz." "Güle güle" derse de ben de "tamam" derim; "baktım bu mesleği yapamıyorum bu mesleği, yaparsam ihtiyacımı karşılayamıyorum, başka meslek bulurum" yani. Yani gayri fıtri bir düzleme gitmişse bir meslek, ben onu tercih etmek ve onun dümen suyuna su taşımak durumunda değilim yani.
Deccal'i Ancak Ruhaniyetle Öldürebilirsin
O zaman ne olur? İşte hayatı bir nevi bölmek olur ve zaten aslında modernizmin yaptığı şey şudur: bakın modernizm, kapitalizm, pozitivizm dediğimiz -veya işte bunu dini bir tanım getirirsek, Deccal asrı veya Deccal'in mentalitesi dersek- aslında Deccal direkt olarak dinle savaşmaz. Fakat öyle bir hayat mecrası açar ki -bu bir hadiste var- diyor ki "kendisine tabi olanları cennete koyar, kendisine tabi olmayanları cehenneme atar" diyor. Böyle bir hadis var yani. Bu ne demek işte? Yani şunu diyor: "kardeşim, hayatın kuralları bu, ya bana tabi ol, ya da seni sistemin dışına atarım" diyor. İşte ben de diyorum ki atabilirsin, ben oradaki o ilkelerden vazgeçmem diyorum; çünkü bak burada zaten peygamber uyarmış yani, o Deccal ne demek, kendisine tabi olanları cennete koyar, tabi olmayanları ateşe atar diyor. İlginç bir hadis değil mi yani?
Mesela ne deniyor? "Hayat bu kardeşim yani, bu iş böyle yürüyor" mesela değil mi? Evet. Mesela diyelim ki memursun, "nasıl böyle geçiniyorsun?" "Bir şekilde geçiniyoruz." "Nasılsın, işte rüşvet." E almak haram. "Hayat böyle yürüyor işte." Hayat öyle yürüyebilir; ben diyorum ki hayat öyle yürümez, veya senin hayatın öyle yürüyorsa "yürü git kardeşim, sen nereyi bulursan orada duraklarsın, ama ben o hayattan gitmeyeceğim" demek gerekiyor. Anlatabiliyorum. Yani hayat bu konuda önemli bir şey; ticari hayatı düşünün, sosyal hayatın farklı alanlarını düşünün, birçok noktada artık bir şeye zorlanıyoruz.
Mesela bakıyorsun genç evlenecek, işte bilmem kaç bilezik, kaç tane takım, bilmem ne. Kardeşim bir insan buna "hayır" diyemiyor mu yani? Yani evin ihtiyacı vesaire giderilir; hani biz ortak bir hayat kuruyoruz, takıma bilmem neye ne gerek var yani, sembolik olarak işte bir yüzük olur, bir bilezik olur değil mi. Ama "kardeşim öyleyse evlenemiyorsun" - "evlenmeyi bırakırım" diyeceksin orada. Yoksa bir sarmalın içinde seni o çembere dahil ediyor hayat dediğimiz hayat olmayan şey. İşte bununla insan hani kavga ederek değil, öfkelenerek değil, yerinde durarak, kendi konumunu muhafaza ederek mücadele edecek.
Mesela ben evet, Deccal ile mücadele ederken bakın çok önemli bir şey var: hadiste anılan bir şey var, Deccal ile mücadele etmekte ilginç bir şey var; diyor ki "Deccal'i öldüremezsiniz, ancak Mehdi veya Mesih öldürür" gibi böyle bir şey var. Bu şu demek yani: sen onu ruhaniyetle, hakikatle öldürebilirsin, yoksa ona ego düzleminde... Evet, yani şu demek bu: kardeşim, sen bana diyelim ki "işte kardeşim para kazanmak istiyorsan böyle yapman lazım" - şimdi Mehdi Mesih'in parayla alakası yok, anladın mı, yani onun derdi para değil. Zaten para olsa o çarka gireceksin yani. Ne demek Mehdi ve Mesih öldürebilir? Yani dünyaya, dünyevi olana, maddi olana talepkâr olmayan ve ruhani değerleri hakiki değer kabul eden insan onu öldürebilir. Evet.
Yani bugün bakıyorsun, "işte böyle iyi giyinmezsen ilgi çekmezsin, ilgi görmezsin, işte biraz makyaj yapacağım, onu yapacağım, bunu yapacağım" falan filan. "Çekmeyeyim kardeşim, ilgi çekmeyeyim, ne yapayım yani şimdi." Anlatabiliyor muyum, yani bunu diyebilmek yani. Benim değerim, benim ilkelerim, ilahi perspektif ve Allah'ın halifesi olmaklığın beni bir algıda ve anlayışta tutuyor. Sen hayat ilkelerini de kendine göre kur, o hayat senin olsun; Bediüzzaman tam bu noktada bunu yaptı. Yani onun hiçbir tuzağına düşmemek için, onun hiçbir değerine değer vermiyor. Yani mesela diyorlar ki işte "gel seni hoca yapalım, işte bir yerlere vaiz yapalım." Anlıyor ki vaiz yapacaklar, maaş verecekler, sonra diyecekler ki "kardeşim koltuğunu korumak istiyorsan şunu söyle, bunu söyleme" diyecekler. Ne yapıyor? "Kalsın" diyor, "ben bir sepetle yaşarım" diyor, "hayatım bir sepetin içinde olabilir" diyor. Ama bak, hayatını yaşıyor işte o. Öbürleri işte hayatı yaşamak adı altında ne yapıyorlar? Hayatın içinde sürekli taviz veriyorlar ve gerçek anlamda da hayatı bulmuyorlar. İşte bunu fark etmek.
O yüzden Deccal asrı denen şeyin, hani insanların böyle bunların anlamları üzerinde düşünmesi gerekir. Yoksa böyle "yok deccal, mehdi kim, o kim" değil; bu anlamdır bunlar, bir hakikati ifade ediyor. Yoksa biri gelip insanlığı kurtaracak değil; ruhaniyetle sen kendini kurtarabilirsin. Deccal demek, kelime anlamıyla zaten "karıştıran" demek; yani hak ile batılı birbiriyle karıştırıyor. Mesela sana demiyor ki "kardeşim din yanlıştır", diyor ki "hayat böyle kardeşim, ticaret bu hale gelmiş" diyor. O zaman herkesin Deccal'i kendi içimizde de tabii ki onun deyim yerindeyse temsilcileri var; tabii ki, bir kısım benliklerimiz bunu ifade etmiş oluyor. Sen ne yapacaksın? Uyanık olup ayıracaksın onu. Yoksa hayatın içinde o negatif akım seni çekecek.
Bediüzzaman'ın mesela temsil ettiği, büyük kâmil insanların her zaman temsil ettiği şey olur; başta peygamberin temsil ettiği. Mesela peygamber demiyor "Mekke'de hayat böyle gidiyor" diye; bunu net olarak dışlıyor, diyor ki "hayat gitse de ben la ilahe illallah diyorum" diyor. Ama diyorlar ki "bak sen böyle yaparsan herkes seni terk edecek" vesaire; "olabilir" diyor, "hayatın hakkını tanımayacağız" diyor. Olabilir. Şimdi orada şunu anlamak lazım: "hayat de" - neyin hayatı? Onu insan düşünürken neyin hayatını kastediyoruz? Bu modernizmin verdiği hayat neyin hayatıdır? O hakikatin ifade ettiği hayat neyin hayatıdır? Eğer ben Allah'ın halifesi olarak bir dakika yaşasam, ben ebedi bir hayatı elde ediyorum; öbür hayatı yüz sene yaşasam yaşamamış sayılırım. İşte orada insanın kendi sabitesini inşa etmesi gerekiyor.
Mesela işte bir makama gelmek için baş eğeceksin, veya işte şunu yapacaksın bunu yapacaksın; bakacaksın eğer o ilkelere aykırı bir şeyse, olmayın. Ben çünkü bakın dikkat edeyim, masum veya meşru bir hedef gösteriyor, fakat öyle bir hedefi öyle bir yere koymuş ki, oraya giderken insanlığını yitiriyorsun mesela. O zaman diyeceksin ki "kalsın." Kalsın dediğin zaman kaybetmiş gibi görülür; evet, orada da kendi içinde bir savaş olur, o da nedir? Kaybettiğin şey ne, buna karşın kazandığın şey ne? Bunu irdelemiş oluyoruz; tabii bu uzun bir meseledir. Eyvallah, sağ olun.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Hz. Eyüp (Eyyub) kıssasına, sabrına ve Allah'ın onu imtihanına değiniliyor (menkıbe olarak aktarılıyor, sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). Hz. Adem'in "Rabbinden kelimeler aldığı" ve tövbesinin kabul edildiğine değiniliyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). Allah'ın "Ey kendilerine zulmeden kullarım" diye hitap ettiği ayete değiniliyor (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). Yakup'un (Hz. Yakub) göğe uzanan merdiveninin Tevrat'ta geçtiğine değiniliyor. --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.
Sevilirsem Varım Yanılgısı
Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.