Persona ve Gerçek Kendilik

Kısa Özet

Sohbette, insanın gerçek kendiliğinin geçici kimlikler (persona/maske) ile örtüldüğü, gelenekteki "kendini bilmek" kavramının aslında bu maskelerden sıyrılıp asli özü fark etmek olduğu anlatılıyor. Rol ile rolü oynayanın özdeşleşmesinin travma ve acının kaynağı olduğu; namaz, kurban, ücret beklememe, mürşide vefa gibi kavramların hepsinin bu özdeşleşmeden kurtuluşa hizmet ettiği örneklerle (tiyatro metaforu, kötü yoldaki kadın kıssası, Hz. Yusuf, Peygamberin tevazuu) işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Persona'yı (rolü, kimliği) fark etmek onu reddetmek değil, onunla özdeşleşmemektir; rol biter ama gerçek kendilik bitmez.
  • Kendini bilmek ile düşündüğünü, hissettiğini, yaptığını bilmek farklı şeylerdir; yol, kişinin kendinin farkına varmasıyla tamamlanır.
  • Günahla değil, günaha götüren sınırlı benlikle meşgul olunmalı; gerçek kendine dönen kişi için "kemal" mümkündür.

Persona (Maske) Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bütün geleneksel öğretilerin gayesi, gerçek kendiliğin, o olmayan şeyden ayırt edilmesine dayanır. Yani gerçek ben dediğimizde, ben olmayan şeylerden ayırt edilmesi gerekir. Bu, Yunan geleneğindeki maske kavramıyla bağlantılı bir şekilde izah edilir. Zaten "persona" kelimesi, bizim İngilizce'de ve Türkçe'de kullandığımız haliyle "kişilik" anlamına gelse de aslında maske demektir. Maske ile gösterilen şey, maske aracılığıyla aktarılan şey anlamına gelir. Kişi bir oyunda bir maske takar ve o maske aracılığıyla bir rolü oynar.

Fakat bu örnek üzerinden devam edersek, bir oyuncunun oynadığı rol ile özdeşleştiğini düşünelim. O rol ile tamamen özdeşleştiğinde, o kişiye kim olduğu sorulduğunda, eğer oynadığı rolü anlatıyorsa, o kişi gerçek kendini unutmuş demektir. Bizim de aslında hayatta yaşadığımız şey budur. Biz şu an personamızda yaşıyoruz. Kişiliğimizde, mizacımızda, dünyadaki rollerimizde; bedenimizin ve zihnimizin kavramsallaştırdığı bir benlik, bir kendilik algısı içinde yaşıyoruz.

Peki gerçek beni ne yaptık, unuttuk mu? Uzaklarda mı, yok mu? Değil. O maskeyi takmış olan ve kendini o maskenin rolünde zanneden kişinin aslında gerçek kendisi ortadan kaybolmamıştır; orada durmaktadır. Ama bilinç düzeyinde kendini o personasıyla, yani o oyundaki kimliğiyle zannetmektedir. Bizim halimiz de tıpkı bunun gibidir.

Personayı fark etmek onu reddetmek anlamına gelmez. Onu yok saymak, dışlamak anlamına da gelmez. Fakat o olmadığını anlamak, onu kullanarak bir süreç yaşamak anlamına gelir. İnsanın her türlü özdeşleşmesinin yanlış olmasının nedeni budur. İnsan nedir sorusunun cevabı, eğer mutlak ile bağlantılı bir cevap değilse yanlış bir cevaptır. "Sen kimsin" denildiğinde, Allah'a aidiyet içeren bir ifade kullanılması şartıyla bu bir cevap olabilir. Mesela "Allah'ın kuluyum" veya "Allah'a aidim" veya "Allah'ın üflediği ruhu taşıyorum" demek gibi. Bunun dışında söyleyeceğimiz her şey sınırlı ve geçicidir; bir başı ve bir sonu vardır. Eğer bir başı ve sonu varsa, o gerçek ben değildir; çünkü o, geçici olarak temsil ettiğim bir şeydir.

Her türlü nispet, her türlü tanım bunun içine dahildir. O yüzden her gelenek insanı Tanrı ile ilişkilendirerek tanımlar. Ama modern zihniyet bizi Tanrı ile ilişkilendirmekten çıkarıp "ben insanım" der, "kadınım" der, "erkeğim" der, "anneyim" der; ya da daha düşük düzeyde mesleğiyle, yapıp ettikleriyle, bedensel ve zihinsel kabiliyetleriyle tanımlar. Biz de kendimizi öyle tanımlıyor, kabulleniyoruz. Hepsi başı ve sonu olan şeylerdir. Eğer başı ve sonu varsa o bir personadır, bir roldür, geçici bir şeydir. Bu, onu inkâr edelim, yok sayalım anlamına gelmiyor. Aradaki fark şudur: rol bitince problem olmaz; ama sen o rolle özdeşleşmişsen, rol biterse mesele travmatiktir. Hem o rolü oynuyorsun hem de kendini o rol zannediyorsun; oyun bitince sen de bitersin.

Ama bir tiyatro oyununda oyun bitince oyunun aktörleri ve karakterleri biter, oyuncular evlerine dönerler. Biz evimize dönemiyorsak, o zaman persona ile, o dışsal ve izafi şeylerle özdeşleşmişiz demektir. Birisi bize "bak, bu dünyadaki bütün rollerin bitti" dediğinde, "bittiyse tamam, problem yok, ben de soyunma odasına gidip gerçek kimliğimi takınayım, zaten oyundu" diyebilirsek problem yoktur. Ama bunu diyemediğimizde, her türlü problemin, travmanın, acının eşiğine kendimizi getirmiş oluruz.

Rolü Oynamak, Rol Olmamak: İbadetin Hakikati

Bizim ibadet dediğimiz şey, en son tahlildeki haç kavramı da aslında bununla bağlantılıdır. Namaz, senin bütün personalarını, bütün kimliklerini kenara koyduğun ve tamamen mutlak ile yüz yüze geldiğin bir şeydir. Ne olarak yüz yüze geliyorsun? Klasik deyimle kul olarak. Kul olarak geliyorsan, yani Tanrı'ya aidiyetinle geliyorsan; dünyaya ait herhangi bir imajla, kimlikle, görünümle gelmiyorsan. Namaz aslında her an seni personalarından soyup, sana asli varlığını hatırlatan bir şeydir. O yüzden sanat kavramı da "dayanak" veya "direk" anlamına gelir; sana gerçek asli varlığını hatırlatır. Ve sen kendini ona nispet edersin. Çünkü insanın her an kendini oyuna kaptırma ihtimali vardır.

Bir tiyatro oyuncusu oyunu en güzel şekilde oynar, fakat hiçbir oyun bittiğinde mızmızlık yapmaz, değil mi? Oyunbozanlık yapmaz, "niye bu oyunu bitirdiniz" demez. Fakat biz özdeşleştiğimiz için bunu yaparız. İşte "hakiki bilgelik, senin sen olmayan şeylerden farkını anlamandır" denilmesinin anlamı budur. Tabii ki bu sadece bir düşünüş, bir akıl yürütme meselesi değildir; ama şu anda söylediğimiz bu değerlendirmeler, üzerinde yapacağımız akıl yürütmeler, en azından oraya bir kapı açabilir. Gerçek anlamda o gerçek kendiliği tecrübe ettiğinizde zaten anlamış olacaksınız, hepimiz anlayacağız o zaman; ve hayat, gerçekten en güzel oynanan bir oyun haline gelecektir. Ama bu bir oyun; anlamsız bir oyun değil, anlamı olan bir oyun. Tiyatro oyunları da hiç anlamsız değildir, ama bir oyundurlar. Ve o oyun netice itibariyle bize bir şey anlatır. İşte dünyadaki hayatımız da o anlama gelir.

Bu noktada bir soru soruluyor: "Yaşarken kendimin bilincindeyim, fakat bunun bana pek bir yardımı dokunmuyor." Ermiş buna şöyle cevap veriyor: "Siz düşündüğünüzün, hissettiğinizin, yaptığınızın farkındasınız; kendinizin farkında değilsiniz." İşte farkındalık ile gerçek idrak arasındaki fark budur. Düşündüğünün, hissettiğinin, yaptığının farkında olmak ayrı; kendinin farkında olmak daha ayrı bir şeydir. Yol, kendimizin farkına varıncaya kadar devam eder. Buna da nefsin marifeti denir; kendini bilmek. Gerçek anlamda o hadisin anlamı da budur: "Nefsini bilen Rabbini bilir." Nefs burada kendilik, kendi demektir. Kendini bilen Rabbini bilir; çünkü o kendi Rabbani, ilahi bir şeydir. Öbür türlü şeyler o görünümümüz, personamızdır; gerçek özün takındığı tavır ve tutumlardır. Tıpkı bir denizin farklı şekillerde dalgalanması gibi. Denizin her türlü dalgalanması aslında bir nevi onun personasıdır, kendini bir maskelemesidir; değişik değişik görüntüler arz etmesidir. Fakat her dalganın veya her dalga görüntüsünün bir başı bir sonu vardır ve sürekli değişim vardır. Bizim de şu hayatta yaşadığımız şey, özümüzün bir tür dalgalanmasıdır. Ama her dalganın başı ve sonu vardır.

Kendini Bulmak: Zaman Üstü Öz ve Cennetin Farkına Varmak

Kendini bilmek, kendini bulmak derken şu noktayı da göreceğiz: aslında "kendini geliştirmek" diye bir şey de yoktur. Çünkü o kendi gelişmiyor; sadece o kendiliğin kesret âleminde deneyimleri artıyor, o deneyimleri yaşayabiliyor. Yoksa gerçek kendi ne artar ne eksilir. Siz kendiniz hakkında düşündüğünüzde ya da konuştuğunuzda, "ben" deyip bunu değerlendirdiğinizde, genellikle sözünü ettiğiniz şey öykünüzdür. Sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeyler, korktuklarınız, arzularınız — bütün bunların toplamına "siz kendiniz" diyorsunuz. Bu, geçmiş tarafından koşullandırılmış ve doyumunu gelecekte bulmaya çalışan, zihin ürünü bir benlikten başka bir şey değildir.

Bir insan bulunduğu anda cennette değilse, o hiçbir zaman cennete gidemeyecektir. Bunu ümitsizlik anlamında söylemiyorum; çünkü zaten "cennete gitmek" diye bir şey yoktur, içinde bulunduğun cenneti fark etmek diye bir şey vardır. Kimse cennete gidemeyecek; içinde bulunduğu cenneti bulacak, fark edecek. Bunu şuna benzetebiliriz: diyelim ki karanlık bir yerdesiniz, gece hiçbir ışık yok, çok korkuyorsunuz, "acaba vahşi hayvanlar mı var" diye. Sonra bir şekilde dalıp uyuyakalıyorsunuz; sabah olmuş, etrafınıza bakıyorsunuz, rengârenk çiçekler var. Aslında siz gece de oradaydınız; oraya sonradan gitmediniz, zaten oradaydınız fakat farkında değildiniz. Bizim asıl durumumuz bundan ibarettir. Biz, içinde bulunduğumuz cennetin farkında değiliz. O cennet gerçek kendimizdir. O yüzden hiçbir insan öyle bir cennete gitmeyecek; zaten bu benlikle cennete girersek yaşayamayız, orayı ya eğlence merkezine ya diskoya çeviririz. Ancak kendini bulan cennette olacaktır.

Dolayısıyla o gerçek özün bu dünyada sınırlı ve geçici düzeyde bir serüveni vardır; bu serüveni yaşarsın, fakat sen o serüven değilsin. Bir tiyatro oyununda herkes bir rol oynar, fakat hiçbir kimse o rol değildir. O yüzden kâmil insanlar bu dünyada hangi rolü yaşadıklarını önemsemezler; o rolü en güzel şekilde oynarlar. Keşke şu rolü alsaydım, keşke böyle olsaydım demezler. Bu, hangi rolü olursa olsun onu Allah'ın razı olduğu ilkelere uygun bir şekilde kabullenip tecrübe etmektir.

Rol derken sadece meslek gibi şeyleri değil, kişilik dediğimiz şeyi de kastediyoruz; aklınıza geçici olarak ne geliyorsa hepsi dahildir. Benim şu anda "ben" demem de bir roldür; çünkü şu an "ben" derken geçici bir duruma işaret ediyorum. Kalıcı bir duruma işaret etseydim, o zaman "ben Hakk'ım" demek gerekirdi. Aşırı tartışmalara sebep olan ve anlaşılmadığı için eleştirilen o meşhur "enel hak" vurgusu da aslında buna işaret eden bir şeydir; orada "ben Hakk'ım" derken, en derindeki en asli kendiliği bulmuş oluyor. Dolayısıyla söylenen şey aslında yanlış değildir; ama ben "ben" dediğimde, ifade ettiğim şey sınırlı, geçici, başı ve sonu olan bir şeyse, o gerçek anlamda ben değildir. Konuşan bile aslında o hakikati tam yansıtmıyor, ama bir nevi yansıtıyor da diyebiliriz.

Bunu neden çok iyi anlamalıyız? Hayatımızdaki bu süreçler içinde yaşadığımız şeylere hem kendimizi fazla kaptırmamak, hem de bundan dolayı aşırı anlamlar yükleyerek o sınırlılığın altında kalmamak için. Yoksa "kötü kaderim var" deriz. Kimin kötü kaderi var? Bunu diyen aslında geçici benliktir. Hakiki hiçbir insan kötü bir kaderi olduğu kanaatinde değildir; öyle bir ilgisi yoktur, öyle bir durum zaten yoktur. Mesela bir tiyatro oyununda çok ezilen, çok zarara uğratılan bir kişinin kendisi mi öyledir, yoksa rolünü oynadığı oyundaki kimlik mi öyledir?

Zaman algısı da bizi bu kimliklere daha çok büründürür; çünkü zaman da bu geçici kimliklerin bir parçasıdır. Gerçek kendilik zaman üstü bir şeydir; onun için geçmiş ve gelecek yoktur. Bir arif, bir ermiş, talebesine der ki: "Senin veladetin belli değildir; sen o doğumla var olduğun zannından kurtuldun." Sen o doğumla var olan ve doğduktan sonra falanca ömrü olan ve bir zaman sonra ölecek olma bilincinden kurtuldun demek ister. Onun için denir ki, "arif doğmaz ve ölmez." Doğan ve ölen, bizim rolümüz, geçici varoluşumuzdur. Gerçek kendini bulduğun an sen cennettesindir; kendini bulmadığın sürece o rollerin sınırları içinde yaşayacaksın, bazen sevinecek bazen üzüleceksin. O roller mutlaka zamanın dişleri arasında eskimek durumundadır; dünyada güneşin altında ne varsa eskiyip gidecektir. Biz o değiliz; o olduğumuzu zannettiğimiz müddetçe yanlış bir yere yatırım yapmış oluruz. Dibi delik bir yere sürekli su taşımak gibi; maksadınız onu doldurmaksa boşa su taşıyorsunuzdur, ama maksadınız belli bir deneyim yaşamaksa problem değildir.

"Öz geçmiş" kavramı yanlış bir kavramdır; özün ne geçmişi ne geleceği vardır. Geçici benliğin geçmişini tarif edebiliriz — diyelim ki 40 yaşındaysam 40 yıllık bir geçmişim vardır, fakat o özümün geçmişi değildir. Bu, geçici benliğin bu dünyadaki kendini gösterme biçimidir; her birimiz bir tarzı temsil ediyoruz, ama o bizim özümüz değildir. Metaforik olarak giydiğimiz, üzerimize taktığımız maskelerin en başta geleni bedendir. Bu beden maskesini takıyorsun ve bununla bir görünüm arz ediyorsun. Ruh bu sınırlılığı tecrübe etmekle birlikte aslında çok memnun ve mutmain olmaz bu dünyada; o yüzden kâmil insan bu dünyada bir hikmet üzere geldiğini bilir, onu gerçekleştirir, vazifesi bitince de çeker gider — efendice gelir, efendice gider. Biz biraz efendice geliyoruz ama biraz mızmızlanarak dönüyoruz.

Bu geçiciliğin farkında olan kimdir? İşte o gerçek bendir. Bir tiyatro oyununda bir rolü oynayanın iki bilinci vardır: bir kendi asli bilinci, bir de o sahnede oynadığı rolün bilinci. Eğer kendini roldeki kişi zannederse, orada bir özdeşleşme meydana gelmiş olur ve kişi gerçek kendini kaybetmiş olur. Bugün bütün modern ideolojiler, hümanizmden feminizme, milliyetçilikten daha birçok şeye, kişinin geçici kimliğine vurgu yaparak onun üzerinden bir varoluş inşa etmeye çalışır; bu ise kişinin kendini unutmasının bir göstergesidir ve böyle devam ettiği müddetçe kendini hiçbir zaman hatırlamayacaktır.

"Ben gerçek kendimi keşfedersem neyi keşfetmiş olurum?" sorusunun cevabı şudur: keşfedilecek bir şey bulunmadığını keşfedersin. Sen ne isen osun, hepsi bu. "Nihai olarak ben neyim peki?" Cevap: bütün olmadıklarının nihai reddisin. Hepsini reddettiğinde, sen bilsen de bilmesen de geriye bir şey kalır — işte sen osun. Ancak böyle bir insan, hayatta yaşadığı hiçbir travmadan bir iz taşımaksızın yola devam edebilir. Tiyatro oyununda, oyunu oynayan kişi o oyundaki rolden bir iz taşımaz. Bir kral rolünü oynar, sonra oyun biter, o bir kral değildir artık; hatta normal hayatta kral gibi davranırsa hastalıklı bir durum olur. Hiçbir iz kalmaz. Ya da o oyunda sakat, hasta biridir; oyun bittiğinde hiçbir iz kalmaz — zaten o anda da bir iz yoktur, gerçek kendine dair o rolden bir iz yoktur, fakat o rol, o asli kişinin üzerinde görünmektedir.

İşte hakiki insanın kurtulmuşluğundan kasıt budur: o, her türlü sınırlılığın tanımından kurtulmuştur, hiçbir sınırlılıkla kendini tanımlamadığının bilincine varmıştır. Ona hiçbir şey diyemezsin. O yüzden denir ki bir arife ne derseniz deyin, onu tanımlamış olmazsınız; onun geçici kimliğine dair ne söylerseniz söyleyin, o herhangi bir doğru tanımlama içermez. Bir arife "sen kimsin" denildiğinde, ona dair verilecek bir cevap yoktur — ama biz ondan sanki çok daha ileriyiz ki verecek bir tür cevabımız var; o da cevap verebilir ama bilir ki gerçekte asıl kendisi o geçici tanımlar değildir. Erkek midir, kadın mıdır, ihtiyar mıdır, genç midir; hayatta arzu ettiklerini gerçekleştirip mutlu olmuş biri midir, yoksa zorluklar yaşayıp travmalar yaşamış biri midir — böyle bir şey yoktur, bu tanımlamalar onu tanımlamaz, kendi de kendini öyle tanımlamaz. Karşıdaki kişiye bir bilinç düzeyinde hitap edilerek "Allah'a çok şükür, bazı sıkıntılar çektik ama sabrettik, şükrettik, geçti" gibi cevaplar verilse de, bu, karşıdaki insanın idrak düzeyine uygun bir mukabeledir; yoksa kendisinin böyle bir durumu yoktur.

Günahla Meşgul Olmamak, Öze Dönmek

Hayatınızda yaptığınız hatalara saplanıp kalmak da bahsettiğimiz özden bizi uzaklaştıran bir şeydir; kesinlikle öyledir. Arif'in birisiyle konuşmalarında geçer: "Ben böyle günah işliyorum, ne yapacağım?" — "Günahını düşünme, bırak; sen ermişsin, senin özün ermiştir, özünü anlamaya çalış, günahınla uğraşma." Çünkü günahla uğraşmak seni bir yere götürmez. Günahı düşünmek, sadece bize günahı işleten bilince karşı uyanık olmak içindir; bizatihi günahı düşünmek için değildir. Seni günaha götüren sınırlı ve yanlış bilinç üzerinde düşünebilirsin, onu düzeltebilirsin ya da ona dair bir farkındalık oluşturabilirsin.

Bunu anlamakta zorlandığımız bir şey daha var: Peygamberimizin anlattığı, yolda bir kuyunun başına giden ve orada gördüğü uyuz bir köpeğe ayakkabısıyla su veren kötü yoldaki kadının hikâyesi. O kadın nasıl cennete girer? Bir de bir Rum vatandaşın ölüm döşeğinde hidayete ermesi, "hoca çağırın" demesi, kelime-i şehadet getirmek istemesi ve yanındaki Bektaşî'nin "biz yetmiş senedir uğraşıyoruz, sen bir lafla mı cennete gireceksin, var mı öyle yağma" demesi anlatılır. Bu, bir şeyi anlamadığımızdan gelen bir itirazdır. Peygamberimizin bu ve buna dair birçok menkıbenin anlattığı şudur: sen gerçek kendine dönebildiğinde, senin için her şey kemale ermiş demektir. O kötü yoldaki kadın, aslında o geçici bütün benliklerinden o anda sıyrılmış, kendini herhangi bir şey olarak görmüyor; geçici kimliği sıfırlandığı için asli kendiliğini bulmuş, dolayısıyla kurtulmuştur.

Bu kadim geleneklerde benim de zaman zaman eskiden anlayamadığım bir şeydi: adam günahını düşünsün, onun altında ezilsin — bu gereksiz bir şeydir; onun altında ezilerek ulaşılacak bir şey yoktur. Ama seni günaha götüren o sınırlı geçici benliğin arzuları, beklentileri, kaygıları, istekleri üzerinde düşünülebilir; işlenen günahın kendisi üzerinde düşünmek değil bu. Kişi kendini bulmakla uğraşmalıdır. Buna benzer bir örnek, peygamberin anlattığı 99 kişiyi öldüren adamın hikâyesidir. Yine aynı şey anlatılır: sen gerçek kendini bulmaya çalış, zaten gerçek kendini bulduğunda günah işlemeyeceksin. Gerçek kendini bulamadığın müddetçe de ne kadar ibadet yaparsan yap, gerçek anlamda bir sonuca ulaşmış olmayacaksın. İbadet, seni o kimliklerinden arındıran bir şey olmalıdır. Dolayısıyla insanın son ve nihai olarak bulması gereken şey kendisidir; kendini bulan, cenneti bulmuş olur.

Tabii bu, insanın günah işleyip işleyip düşünmemesi demek değildir; çünkü günah bizim geçici tabiatımıza aittir, asli tabiatımıza ait değildir. Sen günah işleyen o benliğin aslında bir hiç olduğunu anladığında, onun bütün ürünleri de ortadan kalkar. O 99 kişiyi öldüren, gerçek kendini aradığı için geçici ve yanlış benliğinin yaptığı bütün şeyler silindi; o kadının yaptığı bütün yanlışlar da silindi. İşte burada gerçek affedicilik ve hadiselerden çok fazla etkilenmeme nasıl ortaya çıkıyor, bunun üzerinde tefekkür edebiliriz.

Hadiselerden Az Etkilenmek: Peygamberlerin Bilinci

Hakiki insanlar, peygamberler, veliler, hayatın içinde yaşanan hadiselerden niçin çok etkilenmediler? Yaşadıkları şeyler zahiren bu kadar ağır olduğu halde, onlar o süreci nasıl daha hasarsız atlattılar? Çünkü bilinç farklılığı vardır. Biz hep olaylara bakarız: "şu olay başıma gelmesin, bu olayı yaşamaktan çok korkuyorum" deriz. Halbuki korkman gereken kendinsin; kendinden kork. Eğer korkacak bir şey varsa, o kendi sınırlılığından, kendi seni sınırlayan bilincinden korkmalısın. "Ben buna dayanamam" diyen bilincinden kork. Asıl ortadan kalkması gereken bilinç odur; o ortadan kalktığında göreceksin ki katlanılmayacak bir mesele yoktur.

Son 300-400 yıllık modern zihin bizi hep o sınırlı ve geçici varoluşumuza odakladı: "ne yaptın, ne ettin, ne başardın, nesin sen" — hep kendini ispat etmek, kendini var etmek, kendini göstermek zorundasın. Eski geleneksel öğretilerde bu var mıydı? Yoktu. Ama biz bugün bu etkiyle böyle mi düşünüyoruz? Düşünüyoruz.

Kendini Göstermemek: Peygamberin Örnekliği

Peygamber, Mekke'de hiç kendini göstermiş biri değildi; öne çıkan, kendini gösteren, ispat eden biri değildi. Sadece dengeli oluşuyla, merhametli oluşuyla, haksızlık yapmayışı, emin bir insan oluşuyla biliniyordu. Kırk yaşına kadar kendini gösterme çabası yok; ama bu, onun pasif veya ezik bir insan olduğu anlamına gelmez, asosyal bir insan da değildi. Hayatın doğal akışı içinde, ne kendini göstermek için özel bir çabası ne de özel olarak kendini geriye çekmiş biri olarak, fıtri bir halde, fıtri bir tezahür içinde yaşamıştır. Ne bir kendini kanıtlama çabası ne bir kendini gösterme çabası vardı. Zaten dünyada kim bilir kaç insan kendini nasıl gösterdi de şu anda kimse hiçbir şey hatırlamıyor; o düzeyde kendini göstermek, bir balonun şişirilip sonra birinin gelip onu boşaltmasıyla eski haline dönmesi gibidir. Dünyadaki hiçbir şeye o anlamda asli bir değer atfetmemek, dünyadaki tezahürümüze odaklı düşünmemek gerekir.

Bizde bir yanılgı vardır: "büyük insan, dünyada iz bırakan insandır" deriz. Bu, kadim geleneğin hiçbir zaman ifade etmediği, modern bir şeydir. Tanrı'nın kendisiyle iz bıraktığı insan vardır, başta peygamber; ama peygamber kendi izini bırakmamıştır. Hz. Muhammed'in bir felsefesi, kendi düşüncesi, kendi izi değildir bu; Allah'ın Hz. Muhammed üzerinden bıraktığı bir izdir. Peygambere "oku" denildiğinde "ben okuyucu değilim" der; "benim kendimden bir şeyim yok, kabiliyetim yok" der. O zaman "Allah ile, Allah'ın ismiyle oku" denilir. Allah'ın ismiyle okuması, yani kendisiyle okumaması ve kendisiyle okuyamayacağını deklare etmesi, bize bir ufuk çizmiş oluyor. Biz "güçlü müsün?" dendiğinde "elbette güçlüyüm", "merhametli misin?" dendiğinde "elbette merhametliyim, yaparım, ederim" deriz. Halbuki peygamber "ben yapamam" der; bu bir yetersizlik ya da kendine güvensizlik meselesi değil, gerçekte ne olduğunu bilme meselesidir. İşte insan bir şeyi kendine bağlamadığında, kendinden bilmediğinde, onun kaynağına doğru bir idrak derinliği oluşabilir. "Seven ben değilim, seven Tanrı'dır" diyen bir arif, kaynağına doğru bir yolculuk yapmış olur. O zaman o geçici ve sınırlı kimlik herhangi bir şeyle özdeşleşmez, kendine mal etmez; kendine mal etmediği için de herhangi bir alacağı, talebi, hakkı doğmaz — bunlardan kurtulmuş olur.

Sıfır Direnç: Allah'a Ayna Olmak, Ücret Beklememek

Gerçek anlamda bizim varlığımız yoktur; sınırlı ve geçici bir şeydir, asli bir şey değildir. Ama biz fuzuli olarak kendimizi araya sıkıştırıyoruz. Halbuki çık aradan; Allah'a tam bir ayna olmak, kişi gerçek anlamda fakrını idrak ettiğinde hem aradan çekilmiş olur hem de tırnak içinde çok iyi bir aracı olmuş olur. En iyi aracı, sıfır dirence sahip olan iletkendir; sıfır dirençli iletken, sanki arada yokmuş gibidir ama kendisi aracılığıyla bir şey aktarılır. O direnç göstermediği için, gelen şeyi olduğu gibi aktarır. İşte peygambere söylenen "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ayeti bunu anlatır: emr âleminden ne geliyorsa, onu şehadet âleminde hiçbir direnç göstermeden aktarabilmek. Peygamber "bu ayet beni ihtiyarlattı" der; çünkü burada hiçbir ego lekesinin, gölgesinin olmadığı bir hal, tam ve mükemmel aktarım vardır. Tam ve mükemmel aktardığında hem geleni tam aktarıyorsun hem de gelenden sen de tam istifade ediyorsun; çünkü peygamber hem vahye muhatap oluyor hem vahiy ile aydınlanıyor hem de vahyi aktarıyor. O yüzden postacı değildir; postacı taşıdığı mektubun içinde ne olduğunu bilmez, ama peygamber vahiy geldiğinde hem onunla aydınlanır hem de o aydınlığı kesintisiz ve eksiksiz bir şekilde aktarır.

Peygamber "ben sizden bir ücret talep etmiyorum" der; insan hayat kurtaran bir hakikat aktardığı halde ondan bir karşılık beklemez. Neden beklemez? Çünkü ortada öyle bir durum yoktur; "ücretim var ama beklemiyorum" değil, öyle bir ücret tahakkuk etmez ki talep edilsin. Ayetin devamında "yakınlarıma bir muhabbet" istenir; ama bu, o yakınlıktan dolayı, Allah'a olan yakınlığın getirdiği bir muhabbeti talep etmektir — "beni, beni yaradandan ötürü sev." Bunun dışında hiçbir ücret, hiçbir karşılık beklenmez; çünkü böyle bir durum tahakkuk etmez. Bu, onların hak ettiklerini düşünüp vazgeçtikleri bir şey değildir; böyle bir hakkın tahakkuk etmediğinin bilincindedirler. Tasavvuf geleneğinde denir ki: "Mürşide en güzel hediye ahde vefadır." Mürşid herhangi bir ücret, saygı, hürmet, kişisel bir şey beklemez; ahde vefa bekler. O ahit de özünde Hakk'a yapılmış bir ahittir; ona vefa edilmesi onu memnun eder, yoksa herhangi bir şey tahakkuk etmez.

Bugün hayatta insanlardan olan alacaklarımız, beklentilerimiz bireysel kimliklerimize dayanır; bir şey hak ettiğimize inanırız, birileri haksızlık yapmışsa affetmeyiz veya kızarız. Halbuki şunu demeliyiz: o kişi de özünden koptuğu için negatif bir kişilik içinde kalmış ve o negatif kişiliğin tezahürünü yaşamıştır. Ben öyle bir insana kızmalı mıyım, yoksa özünden kopmuş olduğu için şefkat mi göstermeliyim? Kötülük yapan bir insanı kazanan olarak görmek ya da bir haksızlığa uğrayınca bunu gerçek bir kayıp olarak görmek hatalı bir anlayıştır. "İyilik yaptım, hiç karşılık görmedim" veya "iyilik yap yap, nereye kadar" dediğimizde çok zavallı bir durumdayızdır. Gerçek kendilik böyle bir algıya sahip değildir; çünkü iyilik, o gerçek kendiliğin zaten doğasıdır. Hakiki bir insan ne sevgiden ne iyilikten ne merhametten dolayı herhangi bir şey bekler; çünkü zaten odur. Ama kişilik düzeyinde bunu yaptığımızda kişilik talep eder; çünkü kişilik iyilik yapmaktan tam mutmain değildir, iyiliği bir şey için yapar.

Gerçek iyilik senin kendinden çıkan bir şeydir, senin içindeki ilahi özden çıkar. O zaman sen iyisindir, ama ilginç bir şekilde kendine "iyi" demezsin. Kendine iyi demeyen iyidir, kendine iyi diyense iyi değildir. "Ben çok merhametli oldum, çok iyi oldum ama karşılığını bulamadım" deyip mahzun olan, hatta bir daha dünyaya gelse daha acımasız olacak olan kişi, aslında iyi olmanın, sevmenin, merhametli olmanın hakikatini idrak etmemiş demektir. O iyilik yapılmış mıdır aslında? Yapılmıştır ama araya kendini koymuştur.

"Falan kişi insanlığa o kadar iyilik yapmış, niye cennete girmeyecek?" denir. Kimse iyilik yapmıyor ki cennete girsin; iyiliği yapmadığına inanan, fakat iyiliğin kendisi üzerinden etkili olduğu kişi cennete girecektir. "Ben iyiyim" diyen cennete girmeyecektir. İyiliğin kendisi üzerinden hayata aktığı, fakat iyiliği kendinden bilmeyen kişi cennete girecektir; ister mümin ister kâfir olsun, iyilik onun üzerinden aktı ama "bu iyilik benim iyiliğim, ben yaptım" dediyse, o kişi cennete girmez. Kur'an'da "onlar amellerini iptal ederler" denir; senden bir eylem sadır olur ama iptal olur — "ben yaptım" demediğinde Allah sana "sen yapmışsın gibi" muamele eder; "ben yaptım" dediğinde ise yapmadığını sana ahirette gösterecektir. Ahirette, iyiliği yapmadığımızı, Tanrı'nın iyiliğinin bizim üzerimizden aktığını, iyinin ben olmadığını göreceğiz. Benim buradaki fonksiyonum, o iyiliğe karşı sıfır direnç gösterip onun akışına hizmet etmek, onun akışı için temiz bir kaval olmaktır.

Kurban Hakikati

Sınırlı ve geçici kendiliğini feda ederek gerçek kendini bulmuş oluyorsun; o sınırlı ve geçici benlikten vazgeçiyorsun, "bu ben değilim" diyorsun. O zaman o maskenin arkasındakini sana Allah göstermiş olur. O yüzden o kadim gelenekte "kurban eden, kurban edilenin kendisidir" denilmesi buna dayanır.

Kurban bayramında hayvanların telef edildiğini söyleyen de bir açıdan haklıdır, "bu bizim bayramımız, kutsal değerimizdir" diyen de haklıdır; ama bir başka açıdan ikisi de haksızdır. Çünkü itiraz eden de yanlış bir yerden itiraz ediyor, savunan da yanlış bir yerden savunuyor. Gerçekten bir hayvanı boğazlamakla ne elde edilecek? Ama gerçek anlamda onun hakikatine dair bir bilincim olursa, o eylem sosyal bir faydaya ve dengeye hizmet eder. Fakat orada asıl meselenin bir hayvan kesmek olmadığını da bilirim; orada gerçekte kurban edilmesi gereken şeyin geçici ve sınırlı benliğim olduğunu bilirim, ve niye gökten koç indiğini anlarım — o semavi benliği idrak etmiş olurum. O zaman gerçek anlamda kurban icra edilmiş olur. Dinin hakikati anlaşılmadığında ona itiraz eden de haksızdır, onu gerçek anlamda idrak etmeden savunan da haksızdır; iki taraftan da yanlış yapılmış olur.

Kendini Bilmenin Yolu

Kendini bulmak ve kendini bilmek, bütün geleneklerin temelinde bu yüzden oturur. Ama biz "kendini bilmeyi" alıp onu psikolojik bir zemine oturtuyoruz. Platon, 2000 küsur sene önce "kendini bilmek ruhunu bilmektir" der; çünkü o kadim geleneğin esintisini almıştır. Yoksa öbür türlü, rolünü bilmek anlamında bir bilmek, kendini bilmek değildir. Onun da bir önemi vardır elbette; rolünü bileceksin bu dünyada, Allah'ın sana takdir ettiği şeyi bileceksin ve ona hürmet edeceksin, o da boş bir şey değildir. Ama kendini bilmek o değildir. Gerçek kendinin asıl muhatabı Tanrı'dır, asli ilişkisi de O'nunladır. Bu yüzden Tanrı'yla ilişkimiz kuvvetli olmadığında, geçici kimliğimizin ilişkilerine hapsoluruz ve oradaki olumsuzluklar bizi olumsuz etkiler.

Alman geleneğine ait "Theologia Germanica" adlı bir eserde şöyle bir söz vardır: "Cehennemde benlikten başkası yanmaz." Hakiki bene nasıl ulaşılır? Aslında hakiki bene "ulaşmak" diye bir şey yoktur; özünde farkına varmak vardır — hakiki olmayan benliğimizi onaylamayarak. Diyelim ki önünüze bir muz geldi; gerçek muza ulaşmak için muz olmayan şeylerin ondan ayrıştırılması gerekir. "Bu kabuktur, bu muz değil" dersin, çıkarırsın. Ya da bir soğanı düşünün: en dışında birkaç tabaka vardır, kurumuştur, onlar soğan değildir; "bu soğan değil" der, atarsınız. Soğan olmayan şeyleri attığınızda geriye soğan kalır. Hakiki olmayan benliklerimizi onaylamadığımızda, hakiki olan açığa çıkacaktır. Bu hemen olan bir şey değildir, ama yol budur: sınırlı ve geçici tabiatımızı fark etmek, fakat ona "ben" dememek.

Mesela "ben bir kadın olarak", "ben bir akademisyen olarak", "ben bir anne olarak" gibi ifadeler, gündelik konuşmada yüzeysel olarak kullanılabilir; ama gerçekten "ben" derken bunu kastedersek yanlış olur. Anneliği tecrübe edersin, fakat sen bir anne değilsindir; düşün ki çocukların ertesi gün öldü, ne oldu o "anne" olarak "ben"e? Bu sefer "acılı bir anne olarak ben" demeye başlarsın; aslında o özdeşleşmeyi kabullenerek acının da kapısını açmış olursun. Zahiren "bir anneyim" diyebilirsin, ama böyle bir anne değilsin, baba da değilsin, bunlar değilsin. Bu bir reddetme değildir; o rolü oynamak, kabul etmek, fakat o rol olmadığını anlamaktır. Bunu derinlemesine tecrübe ede ede gerçek kendini bulursun, ya da gerçek kendinin farkında olursun.

Önümüze bir nar geldiğinde, "nar bu kardeşim" deyip görünümüne hapsolursak hiçbir zaman o gerçek nara ulaşamayız; çünkü nar olmayan kabuğunu hiç soymayız. Nar orada mıdır? Oradadır ama sen ondan uzaksın, farkında değilsin. Bediüzzaman'ın 24. Söz'de dediği gibi: "Bu kardeşiniz hem fakirdir hem renksizdir" — "ben âlimim, şunu ettim bunu ettim, çok merhametli bir insanım" demez; tam aksine "ben hem fakirim hem renksizim" der. Kendine nispet edecek, "ben buyum" diyebileceği hiçbir şey yoktur. O bir kısım şeyleri görünürde taşısa da, o onlar değildir. O zaman gerçek kendine dönmek için bir yol açılmış olur. Fakat kişi "ben buyum" deyince, Allah da "buysan bu al o zaman, onun kaderini yaşa, onun sonuçlarını yaşa" demiş olur. Bu doğal bir sonuçtur, Allah'ın bir cezası değil; seçimin doğal bir sonucudur. "Ben buyum" dediğinde onun sonuçlarını yaşarsın, "değilim" dediğinde o sınırlılığın sonuçlarından kurtulmuş olursun. O yüzden mutsuz bir koca, mutsuz bir kadın, hayatta hep başarısız olmuş, hayal kırıklığına uğramış biri olarak "ben" diye başlarsan ona mahkûm olursun; çünkü bu yanlış bir şeydir.

Hz. Yusuf'un Şikayetsizliği

Örnek: Hz. Yusuf'un bir yere kadarki hayatı. Ne düzgün bir evlat olabiliyor ne kardeş olabiliyor; her tarafta bir sıkıntı yaşıyor, dürüst oluyor iftiraya uğruyor. Hayat tam bir başarısızlık gibi görünüyor ama hiçbir zaman böyle bir şey söylemiyor. Bu bize bir şey öğretmiyor gibi görünse de, "güzel hikâye" diyoruz, hatta film yapalım diyoruz; ama gerçekte hiç "ben ne kadar talihsiz bir ailede yaşadım, bütün kardeşleri bir insana düşman olur mu ya" demiyor. Çocukken böyle bir şeyi kabul edilebilir buluruz — 5 yaşında, 10 yaşında anlayabiliriz. Ama oralarda durmanın da anlamı yoktur.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ayetine atıfta bulunuluyor (sure adı anlatıcı tarafından zikredilmemiştir, bu nedenle tam referans verilmemiştir). --- ---

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.