Persona ve Öz Ayrımı

Kısa Özet

Bu derste "persona" kavramının Grek-Roma tiyatrosundaki maske kökeninden yola çıkılarak, insanın kişiliğiyle (maskesiyle) özdeşleşmesinin acı ve travmalara nasıl yol açtığı anlatılıyor. Geleneksel öğretilerin öz-kişilik ayrımı; peygamber, evliya ve ârif örnekleri; anne-çocuk kaybı gibi örneklerle, hakiki insanın dünyadaki rolünü ciddiyetle oynarken ona bağımlı olmaması gerektiği vurgulanıyor. Kur'an'daki "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" ayetiyle musibetlerin aslında maskelerimize isabet ettiği, kişi özüyle özdeşleştiğinde bu musibetlerin bizi uyandıran bir şefkat dokunuşuna dönüşebileceği anlatılarak ders tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Persona/maske, kişinin gerçek varlığının tezahürü değil, onun örtüsüdür; maske ile maskenin örttüğü şey birbirine karıştırılmamalıdır.
  • Modernizm insanı rolleriyle/kayıtlanmalarıyla tanımlarken, geleneksel öğretiler insanı bu kayıtlanmalardan (yalnızca Allah'a ait olma dışında) azade görür.
  • Musibetler kişinin maskesine isabet eder; kişi kendini maskesiyle değil aslıyla özdeşleştirdiğinde acılar onu tüketmez, bilakis bir şefkat dokunuşuna, bir uyanış vesilesine dönüşür.

Persona ve Personality Kavramı

Grek ve Roma tiyatrosunda oyuncunun sahnede taşıdığı maskeyle ilişkili; burada "per" ve "sonare" kelimeleri diyelim, bu kelimelerden doğmuş bir şey. "Per" sayesinde demek, "sonare"den ise aslında ses demek. Yani kendisi vasıtasıyla ses çıkan ve muhataplarına mesaj ileten, muhataplarıyla ilişki kuran mekanizm aslında. Çünkü maske aynı zamanda Roma tiyatrosunda bir özelliğe sahip: sesi yükseltiyor. Yani bir nevi megafon gibi düşünün aynı zamanda. Kendisi vasıtasıyla aslında sesin çıktığı ve sesin ulaştırıldığı bir şey aynı zamanda.

Rolün, yani o tiyatroda kişinin rolünün karakteristik çizgilerini, erkek ya da kadın kahramanın çizgilerini, uşağın ya da habercinin çizgilerini taşır. Yani o tiyatroda oynanan rolün çizgilerini taşır. Oysa tiyatro oyuncusunun kendisi onun ardında anonim olarak kalır. Yani isimsizdir. Aslı olan maske oluyor. Sahneyle sınırlı bir rol. Ama sahneden indiğinde o maske bırakılıyor ve o rol de orada kalıyor. Oysa tiyatro oyuncusunun kendisi, o maskenin ardında anonimdir. Yani isimsizdir, bir bilinmeyendir. Oyun içinde uzak kalarak ve sahnelenen acılara ve tutkulara katılmayarak kalır. Yani bir taraftan aslında bir acıyı, bir zorluğu, bir sevinci yansıtıyor. Ama ardında bundan bağımsız.

Başlangıçta persona sözcüğü ile kişilik anlamında, insanların göründükleri gibi oldukları şeyi kişiselleştirdikleri demek istenmiştir. Bu sözcük kişiselliğin, bireyin hayatın komedisindeki veya trajedisindeki rolüne ilişkin olduğunu, ama onun oyuncu ile özdeşleştirilmeye mezun olmadığını belirtir. Yani hayatta sevinçli, güzel, olumlu bir rol oynayabilirsin, bir trajedide de oynayabilirsin. Ama maske ile sınırlı ve o oyun ile sınırlı bir durumdur bu. Onun ardındaki kişi onunla özdeşleşmez. O rolü oynar; yani rolü oynayan o kişidir ama o rolün niteliğiyle özdeşleşmemektedir. Kişilik onun gerçek varlığının bir tezahürü değildir. Yani persona, o maske, o rol, onun gerçek varlığının bir tezahürü değil -dikkat edin bu- tersine, onun örtülüşüdür. Bunlar birbiriyle özdeşleştirilmemelidir. Yani maske ile maskenin örttüğü şey birbiriyle örtüştürülmemelidir. Çünkü bunlar aynı değillerdir.

Maske ile Özdeşleşmenin Tehlikesi

Oyun bittikten sonra maske çıkar. Ama çok önemli bir şey var: sen o oyunu bir oyun olarak, ya da deyim yerindeyse geçici olarak tecrübe ettiğin, geçici olarak yaşadığın bir süreç olarak algılamazsan ne olur? O maske ile özdeşleşirsin. Bu neye benzer? Diyelim ki bir palyaço yüzünü boyamış, bir şey yapmış falan, ama oyun bitiyor, sokağa çıkıyor, yine palyaço ve kendini palyaço zannediyor. Şimdi buradan nereye gelecek? Biraz sonra geliriz.

Eğer maskenin, personanın, kişiliğin bizim geçici niteliğimiz olduğu anlaşılmazsa, o insan o persona ile özdeşleşmiş olur. Ve maske onda, ölümün dışında, öteki dünyada da hayatta takılı kalır. Batılı tiyatro oyuncusu, dünya sahnesine girdiği esnada temsil ettiği kişilikle tam anlamıyla özdeşleştiği için, sahneden çekilişinin zamanı geldiğinde maskesini çıkaramaz. Burada metaforik bir şey yapıyor yani; kişi o maskeyle özdeşleştiği için onu çıkarmakta zorlanır ve çıkaramaz. Bunu birimiz alsın; tabii buradan kişi kendisine bir şeyler çıkarabilir, zaten buradaki anlatılan şey metaforik bir şey zaten. Oyun çoktan sona ermiş de olsa, sınırsız bir zaman için, binlerce yıl onu alıkoyar kişi. Personanın kaybı, ölümünden sonra geleceğine ilişkin her türlü umudunun yitmesi anlamına gelir. Yani maskesini yitirdiğinde her şeyini yitirme tuzağına düşer ve kendini öyle algılar.

Hani bu bazen olur ya, mesela bir insan bir mesleğiyle o kadar özdeşleşmiş ki, mesleği elinden alındığında küt diye sanki her şeyi bitmiş gibi kalır. Halbuki ne olmuştur orada? Kişi bir şeyle özdeşleşmiştir. En büyük özdeşleşme de aslında kişiliğimizle özdeşleşmedir. Maske onun yüzüyle kaynaşmıştır ve bir bütün haline gelmiştir. Bu yüzden aslında belki o maske kavramı, bugünkü makyajdan daha güzel bir kavram. Çünkü makyajda kişinin yüzüyle özdeşleşme tuzağı daha bir oluşuyor. Ama maskede o daha belirgin bir şey; yani sen olmadığına dair daha belirgin bir şey var. Ama diyelim makyaj yaptığında daha bir özdeşleşme oluyor; sanki o makyajla oluşturduğum görünüm daha bir sensin gibi bir tuzak oluşturabiliyor.

Bütün geleneksel öğretiler bu ayrıma sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Ve oyuncu ile rolü arasındaki ayrımı vurgulamışlardır. Sürekli olarak bireyin hayat oyuncusuyla, anonim oyuncunun gerçek varlığı arasındaki karşıtlığı vurgulamaktadır. Yani birisi isimsizdir, öbürü kayıtlıdır; kayıtlıdır ve bir bağımlılığa tabidir. Mesela deriz ki biz fiziksel bedenimizle bağımlıyız. İşte diyelim ki bir cinsiyetimiz var, cinsiyetimizin özellikleriyle bağımlıyız. Bunu reddedemeyiz, bunu yok sayamayız; biyolojik yapımız, fizyolojik yapımız, cinsiyetimiz... Daha sonra büyüdüğümüzde, diyelim ki biyolojik yapımızın hastalıkları vesaireleri, birçok şey; bütün bunlara bağımlısın. Fakat bütün bunlardan bağımsız bir varlığın da var. İşte bütün kadim öğretilerin psikoloji değerlendirmeleri ve tanımlamaları bu ayrımla başlar.

Öz ve Kişilik Ayrımı

Buna öz ve kişilik ayrımı olarak tanım getirilir. Çoğunlukla anlaşılması için böyle bir kavramsallaştırma yapılmıştır: öz ve kişilik ayrımı. Oynanan eserin kostümleri altında gizli, örtülü ve perdelenmiştir anonim olan tarafımız. O yüzden kadim öğretilerde kişinin kendisini kayıtlı olan, sınırlı olan ve geçici olan nitelikleriyle tanımlaması söz konusu değildi.

Mesela dikkat edin, çok ilginç bir şeydir bu, belki basit gibi gelir. Mesela sen nesin denildiği zaman kişi der ki, hani diyelim İslami öğretilerde mesela "Allah'ın kulu." Değil mi? Aslında burada neredeyse hiçbir kayıtlanma yok. Bir tek Tanrı ile kayıtlısın. Yani mesela diyelim ki bayan değilsin, erkek değilsin, çocuk değilsin, yaşlı değilsin, anne değilsin, bekar değilsin, evli değilsin. Yok bunların hiçbiri, Allah'ın kulusun. Sadece Tanrı ile kayıtlısın, başka hiçbir kayıt yok. Ama öbür taraftan baktığın zaman bir sürü kaydın var: mesela bedence sakat olabilirsin, anne olmuş olabilirsin, evlenmiş olabilirsin, evlenmemiş olabilirsin, yaşlı olabilirsin, çocuk olabilirsin, bir sürü şey olabilirsin. Ama gelenek mesela önemlidir bu konuda; sana der ki sen Tanrı'ya aitsin ve onun kulusun. Ve seni bütün o kayıtlanmalardan kurtarır.

Ya mesela ne milliyetin vardır, hiçbir şeyin yoktur; vardır ama seni onlarla tanımlatmaz. Mesela Türk değilsin, şu milletten değilsin, bu milletten değilsin, Fransız değilsin, İngiliz değilsin, kadın değilsin, erkek değilsin. İşte şu kadar gelirin var, şu kadar gelirin yok, gayri safi millî hasıladan aldığın bir pay belli değil, işte yıllık tüketimin şu veya bu değil. Dikkat edin, modernizm bizi hep bunlarla kayıtlıyor değil mi? Mesela ilginç bir şekilde, yani geleneksel öğretilerin tam aksine, bizi kayıtlanmış yapılarımızla, yani maskelerimizle tanımlıyor. Ve seni maskelerine mahkûm ediyor. "Sen busun" diyor. "Senin maaşın kaç" diyor, bakıyor, tak diye seni kayıtlıyor. Halbuki o bir maske. Yani sen, şu deyim yerindeyse, dünya tiyatrosunda şu kadar maaşla yaşayan, şu anda bir rolü oynuyorsun. Değil mi? Bir erkek rolü oynuyorsun, bir bayan rolü oynuyorsun. Bunlar bedenimizle ilgili kayıtlanmalar. Veyahut da şu an çocuksun ama bir zaman gelecek, diyelim dede olacaksın, anneanne olacaksın, babaanne olacaksın. Bunların hepsi kayıtlanmalar.

Modernizmin İnsanı Rolleriyle Tanımlaması

Ama modern öğreti veyahut da modernizm insanı kayıtlanmalarıyla tanımlar ve onu o kayıtlanmaların içerisine sıkıştırır. Ve ona ya çok acır ya çok över. Bu şuna benzer: bir tiyatro oyunundaki sahnede kral rolü oynayana "sen kralsın" der, dilenci rolü oynayana "sen dilencesin" der ve bunu mutlaklaştırır aslında. Halbuki o, o oyunun içinde öyledir; o oyunun sınırları dahilinde öyledir. Hepsi aslında aynıdır ama birine kral rolü verilmiş, birine dilenci rolü verilmiş, birine hizmetkâr rolü verilmiş, birine mahkûm rolü verilmiş.

Gerçekten çağlar boyunca geleneksel öğretiler bu ana meselede, her ikisi arasındaki kesin ayrımı tespit etmiş ve bu tespitin devamında güvenilir bir teknik geliştirmişlerdir. İçe yönelen şuur, tezahür eden kişiliğin bütün tabakalarını delerek ve çözerek maskeyi kesip çıkartmakta ve ondan tabaka tabaka kısımları kopararak, sonunda hayatımızın şaşırtıcı derecede oyuna katılmayan ve anonim oyuncusuna ulaşmaktadır.

İşte bu cümle, geleneksel insan anlayışının, geleneksel öğretilerdeki insan anlayışının bir temel cümlesi gibi. Yani biz düşüş yaşadığımız zaman -işte o daha önce işlediğimiz dersler gibi düşüşü yaşadığımız zaman- en dış formumuza, deyim yerindeyse en dış sınırlanmalarımıza ketlenmiş olarak, kristalize olmuş olarak bağlanırız. Mesela kendimizi bir beden olarak hissederiz; bir zihin olarak, bir duygu olarak hissederiz.

Geleneksel öğretide denir ki, içe yönelik şuur, tezahür eden kişiliğin bütün tabakalarını delerek ve çözerek -demiş ki burada- acımasızca maskeyi kesip çıkartır. Buradaki "acımasız" şey; burada kaybedeceğin bir şey yok, çünkü kişi bunları çözmekte zorlanır ve bu onu aslında acıtır. Özdeşleştiğiniz bir şeyi -Bediüzzaman'ın verdiği örnekle- elbiseni çıkarmakta zorlanmazsın ama biri sana "derini çıkar" desen? Değil mi? Çünkü deri seninle özdeş; ama elbiseni çıkarabilirsin, özdeş olduğun bir şey değil. Şimdi düşünün ki deri gibi özdeşleştiğimiz bir şeye "çıkar" denildiği zaman, bu böyle bir şeydir. Onun için diyor ki acımasızca bunu yapar.

Bu yüzleşme mesela şey oluyor -o yanı yüzleştiriliyor, bir psikiyatrist yüzleştiriyor. Kişi erken yüzleşmeyi yaşarsa depresyona bile girebiliyor yani. Tabii ki, onun da kıvamının gelmesi lazım, birden yüzleşmeye hazır olmayabilir. Kesinlikle.

Bazen şey olur, işte mesela depremde adamın apartmanı var, yıkılmış, hiçbir şey yok. Bu aslında nedir? Kutsal iradenin o kişinin maskesini düşürmesidir. Maskesi çekilip çıkarılır aynı o şekilde; maskeni tak diye indirir. Ve kişi orada şok olur bir nevi. Bu konudaki farkındalığı nispetinde ters orantılı bir şekilde şok olur. Mesela diyelim ki kadın bir hastalık geçirir, çocuk doğuramaz; bu onun için şey olur, çünkü hayatta yaşamak istediği bir rolün engellenmesidir o. Mesela "bir daha anne olamayacağım" mesela, değil mi? Bu şey olur yani. Halbuki ne var? "Olma, olmayıver" yani, değil mi? Tabii dediğin zaman mesela şunu der: "sen yaşamadın, bilmiyorsun" der. Halbuki nedir bu? Aslında bu şu demek: bak kardeşim, biz bir tiyatro oyunu sergiliyoruz. Sen bu tiyatro oyununda hiçbir zaman diyelim ki "ilk sorunu oynamayacaksın." Ne var bunda? Değil mi, normalde. Mesela diyelim işte yaşlanmışsın, 80 yaşına gelmişsin, diyorsun ki "sen çocuk rolü oynamayacaksın bu tiyatroda." O diyor "nasıl olur?" "Oynamayacaksın." Ne var ki bunda? Ama o kadar o tiyatroyu mutlaklaştırıyor ki, o kadar o rolüyle özdeşleşiyor ki, bir rolü oynayamamak onun için rahatsız edici bir şey, dayanılamayacak bir şey veyahut da tamamen istenmeyen bir şey oluyor.

Ruhun Şahitliği: Çocuk Oyunu Benzetmesi

Diyor ki: tabaka tabaka bu kısımları kopararak sonunda hayatımızın şaşırtıcı derecede oyuna katılmayan anonim oyuncusuna ulaşılır. İşte o bizim ruhumuzdur. Ruhumuz oyuna katılmaz fakat oyunun şahididir. İşte oradaki oyuncunun maskesi ile oynadığı rol ile onun derin varlığı arasındaki fark gibi.

Bunu şuna benzetebilirsiniz: bir çocukla diyelim ki oyun oynuyorsunuz. Mesela ne oyunu diyelim, herhangi bir üç yaşındaki bir çocukla oyun oynadığınızı düşünün. Mesela işte hasta-doktor oyunu oynuyorsunuz; bir hasta var, hastalanıyor, işte getiriyorsunuz, bebek hasta olmuş, bunu tedavi edeceğiz diyorsunuz. "Öldü" falan diyorsunuz veyahut da "düştü, ayağı kırıldı" diye üzülüyorsunuz falan ama içiniz üzülmüyor, değil mi mesela? Aynı zamanda aslında çocukla da oyun oynuyorsunuz, üzülmüş oluyorsunuz, o da üzülüyor mesela değil mi? Ama bunu tabii çocukla yaptığımız zaman kolay yapabiliyoruz ama büyük olarak yapmakta zorlanıyoruz.

Evet, mesela diyelim bir ölüm; ölüm olayına üzülebilir bir hakiki insan ama üzüntüsü işte geçici bir olgunun üzüntüsüdür. Yani o hayatın içindeki sınırlı bir duruma ait bir duygulanımdır. Bütüncül bir duygulanım değildir, bütün varoluşunu kuşatan bir duygulanım değildir.

"Nasıl yani?"

İşte öyle özel bir şey yani.

"Nasıl bir şey?"

İşte verdiğimiz örnek ancak anlatıyoruz. Yani şöyle düşün: ölüm yok yani. Yani şöyle düşün: rollerin hepsinin bitmesi, değil mi? Hepsi bitiyor, roller bitiyor ama.

"Tamam. Hani ama arkada kalan için mesela, o onu kabul etmek, hani o rollerin hepsinin bittiğini kabul etmek zor mesela. Şimdi ben başka bir şey düşündüm de gerçi hani yani."

Yani öleni mi düşünüyorsun, ölenin yakınını mı?

"Yakınını mesela düşündüğümde."

Tabii ki, eğer şimdi o bütün varlığı şununla, onunla alakalı olarak -değil mi- onunla ilgili her şeyi mesela... Bütün varlığı şununla ilgili olmayabilir de mesela, atıyorum, bir yakınlığında duyduğu rahatsızlık mesela.

O noktada geçenlerde bir öğrenciyle konuştum da mesela, depremde ablasını ve yeğenini kaybetmiş. O 99'dan beri hâlâ böyle suskun. O kabullenişi kabullenememiş hâlâ mesela. Bütün hayatını onlarla var etmiş, o netice ablası ve yeğeniyle, ama o duygudan da hâlâ sıyrılamamış.

Orada belki ne var, aslında çok yorum yapıyoruz. Diyelim ki onlarla o anda yaşarken öyle bir hayat algısı var ki, onlarla bir ve bütün olarak o hayatı algılıyor. Ama o durumda, o travmada onlar kaybolunca, aslında diyelim ki hayatın planı büsbütün çöküyor. Ve bu planın çökmesi artık onda her şeye karşı bir isteksizlik doğuruyor. Yani hayatına ait her plan çökecek, dolayısıyla hiçbir oyun sahnelememek yani. Bu şuna benziyor: bir oyun sahneliyorsun falan, oyunun yarısında iki oyuncu kalp krizi geçirip ölüyor ve sen bir daha oyun sergilemiyorsun, bırakıyorsun. Oyunu da bırakıyorsun diyelim, onu kabullenmek zor oluyor işte.

Bu neye bağlı? O oyunla sınırlı olmayan bir varoluşu, bir hayatı ve kendisinin o sınırlı kişilik olmadığını bilmemesine bağlı. Yani diyelim ki misal bir çocuk düşün, anne babası ölmüş olabilir; mesela kendisini o çocuk olarak görüyor ve kendisini hep o algı üzerinden üretiyor diyelim mesela. Anlatabildim mi? Büyüdüğünde de yani. Büyüdüğünde de evet.

İşte derler ki burada mesela, bir dış etkenden, bu meseleyle ilgili duyumlar tarafından algılanan şeyler, onun ne kederlenmesine ne de zevk duymasına sebep olur. O onlara bağlı değildir, ne de onlardan kaçınır. O kişi devamlı olarak ruhundaki zevki duyarak, daima kendisi içindeki sahnededir. Kişi sahnede rolünün içine düşebilir, sahnede kendi kendinde de olabilir. Bu iki farklı algı düzeyidir.

Bir çocuk açlığını, hatta fiziki acısını dahi unutarak oyuncaklarıyla oynar. Aynı şekilde ruhunu bilen kişi de bütün "ben" ve "benim" düşüncelerini unutarak ruhunun zevkini duyar. Yani o geçici benliğin veya kişiliğin, o maskenin yaşadıklarının farkındadır ama onların sınırlandırılmasına mahkûm değildir. Hak ettiğinden fazla değer vermiyor. Neyse o kadar, onlar neyse odur.

Peygamberin Hüznü ve Vahşi Kıssası

Mesela burada çok ilginçtir; işte peygamberimizin çocuğu ölmüştü, peygamberimizin gözünden iki damla yaş dökülmüş. Herkes bunu şey yapar: "Bak, peygamber de ağlamış kardeşim." Ya, peygamber senin ağladığın gibi ağlamamış ki. Sen ağlayışınla onun iki damla göz yaşı arasında dağlar kadar fark var. O, bir babalık, bir evlat, geçici bir ayrılık; bunun getirdiği o rolün, o maskenin gereğini yerine getirmiş. Bunu tabii duygu merkezleri çok böyle şey gibi algılayabilir, yani rol gibi değil. Yani o hâli yaşamış ama onun derininde işte "biz onunla beraberiz" demiş, veyahut da "biz onunla ahirette, cennette beraber olacağız" demiş. Yani bu, bizim bir ölüme ağlayışımız gibi değil. Dolayısıyla hakiki insan bize benzer davranışlar gösterebilir, fakat onun hâli bizim gibi değildir. Niye o üzülmüş ki? Yani o gerçekten üzülmüş. E tabii, o geçici bir ayrılığın bir şeyi mesela; o da sonuçta bir rol yani, o rolün gereği ağladı. Tabii, yani orada aslında benliğin, kişiliğin, babalığın bir gereği olan, doğası olan bir şeyi sergiliyor. Ama böyle "nasıl öldü" gibi veyahut da "yıkılmak" gibi bir şey gibi değil. Anlatabiliyorum.

Buna da değineyim mesela: Vahşi, amcası Hazreti Hamza'yı öldürdüğü hâlde, Peygamber onun davetini kabul ediyor, ona ikram ediyor ama ona "gözümün önünde fazla durma, seni görmeyeyim" gibi bir şey söylüyor diye anlatılır. Yani onu görmek istemiyor.

İşte bu da gene dediğimiz gibi, şimdi eğer biz bir şeyin hakikatini ve o hâli, o hakiki ruhsal hâli deneyimlememişsek, bilmiyorsak, en azından -ya deneyimlemen lazım ya bu konuda bir bilgi alıyor olman lazım, ikisinden biri- almamışsan, bu sefer diyelim ki bir velinin, bir ârifin, bir peygamberin hâlini, sözünü, tavrını, kendin o tavrı, o sözü ne şekilde söylüyorsan o şekilde söylendiğini zannediyorsun. Yani diyorsun ki "ben desem seni gözüm görmesin" yani, muhtemelen peygamber de demiştir ki vahşiye "seni gözüm görmesin." Böyle bir şey değil. Anlatabiliyor muyum? Şimdi bunun analizini ben şimdi yapmayayım, fazla sadece ipucunu vereyim.

Bir tanesi şu: vahşinin sürekli olarak peygamberi görüp, o sahabeleri görüp, kendi yaptığı hatayı sürekli hatırlaması -bunu fark ettiği için peygamber böyle demiş- bir. İkincisi de sahabelerin bir kısmının, kendilerindeki negatif duygulanımları kontrol edemediklerini bildiği için, ona fazla cemaate girmemesini söylüyor. Anlatabiliyorum. Yoksa yani "seni görünce acım depreşiyor, işte öfkem şey oluyor, galeyana geliyor, seni görmeyeyim" yani -böyle bir şey olabilir mi yani? Ama böyle özellikle bir mizacındaki Müslümanlar bunu sürekli olarak maalesef kullanıyorlar, farkına varmadan. Yani kendi negatif duygulanımlarını, öfkelerini Peygamber'e de atfediyorlar farkına varmadan. Ama işte bu yorumunuzu da söylesek, derler ki "bu sizin yaptığınız bir yorum" yani. E tabii, şimdi biz kalkıp -hâşâ- Peygamber'in hâlini haritayla çıkarıp, "bu böyledir" diyemeyiz; bu anlayan için böyledir yani. Hani şimdi...

"Ama seni gördüğüm zaman amcamı hatırlıyorum tarzında bir şey söylemiyor mu?"

Şimdi bak...

"Hadiste yok mu yani?"

Amcasını hatırlayabilir, fakat bu onu öfkelendirmiyor. Ve aslında burada Peygamber onunla, deyim yerindeyse modern tabiri kullanırsak empati yaparak aslında biliyor yani -vahşinin, çünkü derler ki sürekli Hazreti Hamza'yı öldürmenin vicdan azabını duyuyordu. Yani şimdi düşün ki bir katil olduğunu düşün ve sürekli, o öldürdüğün şahsın diyelim babasını görüyorsun. Şimdi babası seni affetmiş ama sen onu görüyorsun ve sürekli seni etkiliyor, mizacında yatkınsa sürekli suçluluk hissediyorsun. Anlatabiliyorum. Sürekli orada Hz. Hamza'dan bahsediliyor, anlıyor musun? Mesela büyük bir kahraman, büyük bir mücahit, çok cesur ve imanlı biri; mesela Hz. Hamza'dan bahsediliyor. Sen de Hz. Hamza'yı öldürmüştün. Şimdi ne hissedeceksin? Evliya da değilsin, onu da aşamazsın. Ne yapıyorsun? Rahatsızlık hissedersin değil mi? Dolayısıyla burada peygamber o sözü söyleyerek kendini mi rahatlatıyor, yoksa vahşiyi mi rahatlatıyor? Bir peygamberin böyle bir şey düşünebilmesi mümkün mü?

Ebu Cehil'in oğlu, yirmi sene sonra geliyor. O çekiniyor ve yüzünü örterek geliyor, "ben iman etmek istiyorum" diyor. "Sen İkrime değil misin?" diyor. Ama intikam alma konusuna gelirsek, Hazreti Peygamber'de böyle bir duygu var mıydı? Eğer intikam alınsaydı, evet, alınırdı yani, kimse şaşırmazdı. Bu düşkünlük değil; eğer alt merkezler söz konusu olsaydı, yani bu hakikaten intikam alınsaydı, kimse "niye intikam aldın" demezdi. Ama orada yüksek bir ruhsal hâl var. Dolayısıyla burada bizler, yani burada şu var: eğer nefsimin mekanizmalarına kalsam, ona tâbi olsam böyle yaparım. Ama ben öyle değilim diyor peygamber.

Hazreti Ali ve Öfke Örneği

İşte buradaki meşhur örnek, Hazreti Ali'nin savaşırken onun yüzüne tükürmeye çalışan biri karşısında durmasıdır. Yani dolayısıyla şimdi bizim böyle öfkeli hâlimizle kavga edip savaşmamız, bir velinin, bir ârifin, bir peygamberin savaşma hâli gibi değildir. Görünüşte öyledir. Şimdi biz orada Hazreti Ali'yi filme kaydetseydik, görüntüde biz o hâli anlayacak mıydık? Bu gözle görünmeyen bir şeydir, bu hâl ile olan bir şeydir. Dolayısıyla bizler onların hâllerini kendi hâllerimizle özdeşleştirmemeliyiz. Bu yanlış olur. Peygamber bir rol olarak öfkeli gözükebilir, fakat o kendi özü itibarıyla öfkeli değildir; bunu ayırmak lazım. İşte böyle "peygamber de öfkelendi, peygamber de şöyle yaptı" gibi şeyler, ruhani insanları kendi psikolojik düzeyimizde algılama hatasını oluşturuyor.

"Hazreti Ömer'deki öfke?"

Bir yerden sonra arınmış olduğu için, ruhanileştiği için aşmıştır onu. Ama bir yere kadar nefsani tarafı da vardı yani, muhtemelen. Yani o nefsani taraf bir süre devam ediyor. Üsame bin Zeyd olayında bunu görürüz.

"Tamam."

Ruhunu Bilen Kişinin Vasıfları

Bu çok önemli şu cümlede. Ruhu bilen kişi -tabii bu bilme bir zihinsel bilme değil, onu deneyimleyen kişi- kendisini bedeniyle hüviyetlendirmez. Bedeni, içinde bulunduğu bir araba olarak kabul eder. Örneğin insanlar ona çok güzel şeyler verirlerse, bir çocuk gibi sevinir, onlarla oyun oynar; o bu dünyanın nesnelerine karşı ise ruhunda tamamen bağımsızdır. Mesela diyelim ki sen bir veliye küçük bir kâğıt parçası ver, sevinir yani, çocuk gibi sevinebilir, sevinir de yani. En basit bir şey diyelim. Çünkü o bir insanın bir lütufkârlığıdır ve onunla sevinir. Ama aynı zamanda o ârife Allah desek yani "beni görmeyeceksin, benim cemalimden mahrum kalacaksın ama sana yedi cennet vereceğim" -o zaman üzülür mesela. Böyle bir şeydir. Ama diyelim dünyada ona bir kâğıt parçası ver, sevinir. Bu sevinci ayrı bir düzeydedir. Ve o hiçbir şeyle kayıtlanmamış bir hâldedir. O pahalı elbise giyebilir veya hiçbir şey giymez, bu onun için fark etmez, yani hiçbir farkı yoktur. O tek başına yaşar.

Bu çok güzel bir cümle: arzu nesnelerinin arasında arzusuz olarak yaşar. Onun tatmini ruhanidir. Bazen aptal, bazen akıllı bir insan gibi görünür. Bazen bir kral gibi şaşaalı, bazen basit zihinli bir insan gibi görünür. Bazen sessiz ve sakindir, bazen büyük bir cezbeyle insanları kendisine çeker. İnsanlar bazen ona çok değer verirler, bazen hiç ehemmiyet vermezler. Ancak o daima en yüksek mutluluğa ve huzura dalmış olan ruhaniyetiyle yaşar. Dolayısıyla o ikiliğin içinde boğulmaktan kurtulmuştur, o sınırlandırılmalardan kurtulmuştur. Onun zenginliği yoktur ancak o daima memnundur. Onun yardımcısı yoktur ancak o çok kudretlidir. Hiçbir şeye sevinmez ancak devamlı olarak sevinç gösterir. Eşiti yoktur ancak bütün insanları eşiti olarak görür. Faaliyet gösterir ancak faaliyetine bağlı değildir. Geçmiş faaliyetlerin meyvelerini biçer ancak onların etkisi altında kalmaz. Bir bedeni vardır lâkin kendisini bedeniyle hüviyetlendirmez. Zevk ve ıstırap, iyilik veya kötülük, beden şuurluluğundan kurtularak yaşayan ruhani bir kişiye asla dokunamaz.

Bir güneş tutulması esnasında -burada bir örnek veriyor- dünyanın gölgesi güneşin üzerine düşer. Vuku bulan hadiseyi anlamayan kişi, güneşin tutulmanın karanlığı tarafından tutulmuş olduğunu söyler. Lâkin güneş asla kararmaz ve gölgelenmez. O kişi, bedenin içinde ikamet eder fakat onu, bir yılanın değiştirdiği deri gibi kendisinden ayrı bir şey olarak görür. O duygularını ne zahiri nesnelere yöneltir ne de içeri kapar. O faaliyetinin mükâfatını arzulamaz, zira o saf sevinç içindeki ruhaniyetiyle vecd ve huzur içindedir.

Gerçek Özgürlük ve Rolle Özdeşleşmemek

Bir aktör bir oyunu oynamak için çeşitli kıyafetler giyse de aynı kişi olarak kalır. Yaratıcıyı hakikaten tanıyan bir kimse de işte öyledir. Bu idrak insana gerçek özgürlüğü sağlayabilir. Yani bizler ya bizi mutlu edecek, yani zahiri olarak mutlu edecek şeylere bağımlı yaşarız ya da bizi mutsuz eden şeylerin mutsuzluğunun esaretine düşeriz. Bu öğretiyi en azından bilen kişi -tabii ki daha sonra da bunu tecrübe edecek olan kişi, tecrübe edilmesi gerekir bunların- tecrübe eden kişi o bağımlılıkların içinde kaybolmaz. Çünkü bilir ki bu geçici bir hüviyetlenmedir, geçici bir sınırlanmadır, bir maskedir, gelip geçici bir şeydir. Onun gereğini yapar, o rolün en fıtri, en doğal sürecini yaşar ama kendini o rol ile, o sınırlı durumla, o sınırlı rol ile özdeşleştirmez.

Mesela şunu demez: "ne kötü bir kaderim var, ben şu şeyim yani, çok acılar içinde yaşamışım" -böyle bir şey demez. Sadece şöyle der: "ben zorlu bir rolü oynuyorum, zorlu bir süreci oynuyorum bu dünyada." Ve bilir ki bunu bir gün bırakacak ve o hüviyetlenmemiş, tanımlanmamış, kayıtlanmamış aslî hâline tekrar dönüş yapacaktır. Onun farkında olduğu için hiçbir şey onu aşırı bir şekilde ne sıkıntıya sokar ne de aşırı bir şekilde sevindirir. Yani ne nefsani bir sevinç içinde boğulur ne de nefsani bir ızdırabın içinde kaybolur.

Bedenimiz Üzerinden Bir Örnek

Aslında bunu en güzel şekilde bize bedenimiz anlatır. Yani aslında bunu -insan diyebilir, çok böyle metafizik bir mevzudan bahsediyoruz falan- aslında bunun en güzel örneği bedenimizdir. Değil mi? Yaklaşık iki buçuk ile beş kilo arasında doğuyoruz, küçücük bir şeyiz değil mi fizik olarak. Tam gözlemlense her dakika değişiyoruz, her gün değişiyoruz. Mesela bakın hiç kayıtlamıyoruz değil mi kendimizi? Belki bir süre sonra kayıtlıyoruz; mesela diyelim ki bir yaşa geliyoruz, işte erkekler "yakışıklıyım" diyor, bayanlar "güzel miyim, güzel değil miyim" ile uğraşıyor. Halbuki mesela düşünün, bir çocuk bununla uğraşmaz yani. Hiç düşünmez ki "kaç kilo doğdum, güzel mi gözüküyorum, nasılım" falan. Demez. Kayıtlanması yok çünkü bedeniyle. Bir süre sonra olur ve kişi o kayıtlanmalara kendini hapseder. Halbuki işte en güzel örneği insanın bedenidir. Bedenimiz aynı kişiliğimiz gibidir ve bu dünyadaki rolümüz gibidir. Değişmektedir ve kişi şunu bilmelidir: bağımlı olma, ve sen bu değilsin.

En temel öğreti, bütün geleneksel öğretilerin bize bildirdiği şey odur: sen bu değilsin. Bu doğu öğretilerinde şöyledir; der ki "sen nesin?" İşte öğrenci cevap verir: "bedenim." Der ki "sen beden değilsin." Gene söyler, "ben duyguyum" der. Der ki "sen duygu değilsin." O kişi der ki "ben zihinim." Der ki "sen zihin de değilsin." Ve devamlı devamlı o maskeleri çıkararak, kendisi olan, kendi aslî hakikatimiz olan, kayıtsız ve ebedî olarak mutlu olan asıl benliğimize ulaşırız.

"İnna Lillahi ve İnna İleyhi Râciûn" Ayeti ve Maskelerin Kaybı

Bunun Kur'an'da hepimizin az bildiği bir ayeti vardır: "Onlara bir musibet isabet ettiğinde, onlar Allah'a aidiz ve ona dönüyoruz derler." İşte bu, bunu anlatır. Yani sadece bunu anlatmaz, bunu da anlatır. Yani aslında ne demiş oluyor? Sizin maskelerinize musibetler isabet ediyor. Maskelerinize şey geliyor, musibetler geliyor; işte malınız, canınız, nefsiniz, ayette ticaretiniz, sevdiğiniz mallar vs. vs. Biz bunları eksiltiyoruz, yani azaltıyoruz, alıyoruz. Ama diyor, hakiki insan ne der? "Biz Tanrı'ya aidiz, biz Allah'a aidiz ve ona dönüyoruz." Yani ne demek oluyor bu? Kayıtlanmış tabiatımızın farkındayız. O kayıtlanmış tabiatımız, geçici rolümüz, maskemize bir şey geldiğinde biz hemen zaten farkındayız, biz o değiliz. Hemen diyoruz ki "biz sana aidiz ve sana dönüyoruz, ne yaşamış olursan ol, hiç önemli değil." Ona döndüğünü biliyorsan, sana bu dünyada nasıl bir rolün verildiği, nasıl bir takdirin verildiğinin aslî bir önemi yoktur; ama ne verilmişse onu doğru bir şekilde yaşamakla sorumludur. O rolü doğru bir şekilde yaşayacak, o rolü doğru bir şekilde gerçekleştirecek ama o kişi o değil. O zaman insan hiçbir zorluğu, hiçbir sıkıntıyı taşınamaz şeklinde algılamaz, değerlendirmez.

Evet, bugün başka bir konuya geçecektik, geçmeyelim o zaman.

Dolayısıyla aslında buradan şu bağlantıyı da yapabilirim: aslında kişinin acıları maskelerinin kaybından ileri gelir. Hani maskelerimizi kaybettiğimiz için veya onları yitirme ihtimali olduğu için acı çekeriz. Dolayısıyla kayıplarımız, sıkıntılarımız, travmalarımız bizim olgunlaşma imkânlarımızdır. Çünkü bizi geçici kimliğimizden, yani personamızdan ayırır ve der ki "sen o değilsin."

Anne-Çocuk Kaybı Örneği ve Olgunluk

Mesela diyelim ki bir anne düşünün. Bazen olur böyle, işte trajik, iki tane çocuğu var, iki tane çocuğu da bir kazada kaybeder ve anne orada yıkım yaşar, değil mi? Aslında ne var orada? Annelik rolünü yitiriyor ve onunla o kadar özdeş ki orada bir travma oluyor. Halbuki aslında orada şey ne? Tabii ki buna dair daha derinlikli bir idraki olacak ki buna dair bir algı sıçraması yaşayabilsin.

"Ne gibi mesela?"

Kronik bir hastalık mı kastediyorsun diyelim?

"Trafik kazası geçirdi ve öldü."

Ölmedi, burada ayrı bir rol var; o da bir rol oynuyor, o da bir rol oynuyor. Ama şimdi çocuk bunu pek kaldıracak durumda değil, henüz o olgunlukta olmadığı için daha çok üzülüyor. Annen onu görünce daha da kötü olur. Burada bir rol söz konusu en iyi ancak. O çocuk rolü, o çocukla ilgili; anne orada kendi rolüyle ilgilenmelidir. Yani anne çocuğuyla ilgilenmekle sorumludur, onunla ilgilenir; ama bir de kendisinin o çocukla ilgili kurduğu bir hayal vardır. Mesela diyelim ki işte, atıyorum, çocuk okuyordur, çok iyi bir okulda okuyordur ve çok iyi bir yerlere gelecektir. Mesela işte orada bir kaza olur, çocuk artık şey yapamaz. Hiç o üzüntüyü yaşamaz mı? İlla bunda bir beklentinin, bir hayalin kırıldığı bir şey mi var? Şimdi o üzüntünün analizini yaparsan bu çıkabilir. Bunların hiçbiri çıkmadıysa üzülemez mi bir insan?

O zaman ben sana şöyle bir şey söyleyeyim. Mesela diyelim ki sen çocuğunu gezdiriyorsun, çocuk pamuk şekeri istiyor ve sen almıyorsun, çok üzülüyor, ağlıyor veya işte böyle surat asıyor, çok üzülüyor. Mesela sen onun üzüldüğüne ne kadar üzülürsün? Ama bunu bir hastalıkla bir tutabilir misin, değil mi?

Yok, bak bir şeyi anlatmak istiyorum, bir örnek veriyorum sadece, değil mi? İşte bu da algıyla ilişkili bir şey; biz kendi acımızı abarttığımız gibi ve onu çok büyük gördüğümüz gibi, muhataplarımızın acılarını da büyük görüyoruz. Ama biliyorsun ki o beş on dakika sonra geçecek. Yani burada bir kalıcılık yok. Tamam.

Mesela sürekli olarak, diyelim ki bisiklet almamışsın çocuğa ve sürekli kafasında takıldı. Mesela ne dersin ona? Yani "değmez" dersin. Bir bisiklet için senelerce üzülmeye değer mi? Bak şunu düşünebilirsin, bak şunu şey yapabilirsin: onun üzülmesine üzülebilirsin. Anladın mı? Bak, onun üzülmesine üzülürsün ama, yani gereksiz bir şekilde üzülmesine üzülürsün ve ona nasıl yardım edeceğini düşünürsün. Bu ayrı bir şey.

Yani mesela ben yaşamadığım bir şeyi, tam olarak öyle bir tecrübeyi, öyle bir algıyı yaşayamazsın ki. Yaşayabilirsin, bu tekâmülüne bağlı bir şey. Yani çocuğunun üzüldüğünü görmek insanı etkilemez mi? Belki o üzülmese sen de çok üzülmezdin. Tamam ama işte bu yanlış algımızla ilgili bir şey.

Mesela benim abim otuz iki yaşında kanser oldu, öldü. Üç ay içinde teşhis kondu, öldü. Ben üzülmedim yani. Ama o üzülüyordu. Bu benim katı kalpliliğimden kaynaklanmıyor. Benim için bir insanın otuz yaşında ölmesiyle altmış yaşında ölmesinin bir farkı yok. Ölümü de belki çok önemli görmüyorum. Ben ona değil, onun o süreç içindeki manevi olgunlaşmasına baktım. O benim için önemliydi. Yoksa yani işte bak gencecikti falan, tam da hakikaten ilginç bir şekilde, tam sıkıntılardan sonra hayra kavuşmuştu, arkasından patlak verdi. Ben o nazarla bakıp bir üzüntü duymadım. O insanın üzülmesine üzülebilirsin, dersin ki gereksiz bir şekilde kendini üzüyor, ve ona nasıl yardım edeceğini, nasıl şey yapacağını düşünürsün. Bu ayrı bir şey. Ama mesela çok büyük acı çekiyor diye "ne kadar acı bir şey" diye algılamazsın. O da bir yanlış.

Mevlana şöyle diyormuş: halıyı pataklarken görenler acı çektiğini zanneder, ama aslında o pataktan kirini def edersin, halının kendisi ortaya çıkar temiz bir şekilde. Aslında o çocuğun üzülmesindeki acı da, onun içindeki o insanlığı, o hani personasını belki geliştirmeyi, daha ilerletmeyi engelleyip tam tersine özüyle daha çok yüzleştirmesi için verilmiştir aslında, ona hizmet eder. Onun üzülmesini eğer böyle değerlendirirsen üzülmezsin. "Benim çocuğum" dersin, "çektiği acılarla biraz daha olgunlaşıyor" ama işte onu da doğru yönlendirirsin o esnada. Yoksa o acılar isyankâr bir boyut da taşıyabilir ya da o acılar onda bir travma da yaratabilir.

Ama hani bir yerden sonra olur; çok küçük bir çocuk için anne... Sen bilirsin ama, diyelim ki kader, biliyorsun ki o noktada o çocuk cennetlik olacak, onun için bir teselli isteyebilirsin. Ama onu sana ait, senin istediğin bir varlık olarak düşünürsen, o zaman üzülürsün.

Süreçte, o acıların hakikatini kavrarsan; mesela yedi yaşında, kanserdi, sekiz yaşında öldü. Onu biliyorum. Hakikaten çok acı, o iğneler vesaire. Ben o dönem içinde üzülmüştüm ama şimdi ben seviniyorum, o yaşta öldü. Çünkü büyüdüğünde daha farklı bir yaşantıya girebilecek bir yapı, o aile ortamı vardı. En azından o şeye girmedi. Acılar da çekti, o çektiği acılar da yani bitti gitti yani, yok şu an, böyle bir şey yok, acı ortamı, acı yok. Ama tabii bunun için senin çok ruhsal olgunluğa doğman lazım. Yoksa o mantıkta, saf bazı insanlar olur -gerçek anlamda olumlu tabiriyle kullanıyorum- mesela bir film seyreder, oturur ağlar, mesela diyelim ki bir ayrılıktan veya bir ölümden. Ya, "bu filmdi" falan dersin, anladın mı? İşte orada ne var? Aslında onun bir süreç olduğunu, bir film süreci olduğunu -evet orada bir olgu var ama bu aslî bir şey değil işte, yani geçici bir şey- bunu böyle algıladığımız zaman daha doğru bakmış oluruz.

Çocuk acı çeker, ağlar, üzülür. Çünkü çocuk o olgunlukta değil ama anne o olgunlukta ise, çocuğun üzüntüsüne de -yani şey der- onun gelişimi için sevinebilir hatta. Ama bu olgunlukta olmak lazım; yani burada diyelim ki o anne gerçek anlamda tam bir fedakârlıkla, tam bir şefkatle, tam bir cömertlikle, tam bir diğergamlıkla o vazifesini yapar; fakat o olgunun acısı içine gömülmez.

Evet. İnsanın kendini geliştirmesiyle olur, yani öyle herkesin yapabileceği bir şey değil. Senin evladın öyle bir şey çekerken, hani onu herkes yapamaz. Zaten onu yapmak herkes için kolay değil, ama tabii zor. Ama tabii oradaki üzüntüsü de annelik rolünde üzülecek yani, o da var; kendisi de annelik rolünden sıyrılamadığı için, hâlâ rollerinde olduğu için. Özüyle yüzleşmişse o insan annelik rolünü de geçmiştir artık, değil mi? Özüyle yüzleşmemişse annelik rolüyle hareket edecek, üzülecek, yıpranacak, çok acı çekecek. Birçok insan da böyle oluyor yani. Burada işte kişi aslî özüne doğru bir yolculuk yapar ve o geçici kayıtlanmalarını, hüviyetlenmelerini, tanımlanmalarını geçici bir şey olarak algılar.

Bu şu demek değildir ama "o zaman boş verelim" yani, deyim yerindeyse oyun oynamayalım. Hayır! Oyun oynayalım ve ciddiyetle oynayalım. Ama o oyunun geçici bir olgu olduğunu, bu sahnenin geçici bir sahne olduğunu, bu dünya sahnesindeki rolümüzün de geçici bir rol olduğunu kavrayalım. Yoksa boş vermek de değildir kesinlikle.

Işık-Prizma Metaforu ve Geleneksel Toplumların Dayanıklılığı

İşte burada bizler şunu anlamış oluyoruz: nasıl ki bir ışık bir prizmadan geçtiğinde, diyelim geçtiği açıya göre bir renk alır ama o ışık aslî tabiatı itibarıyla renksizdir; ama geçtiği prizmaya göre, açısına göre bir renk alır. İşte kendini o renkle özdeşleştirmemek ama o rengi de gereğince yaşamak. Geleneksel öğretilerin sunduğu şey bu olduğu için, mesela eskiden insanların problem yaşamaları daha azdı. Eskiden de insanlar, deyim yerindeyse travma yaşıyordu değil mi, sıkıntılar, zorluklar. Ama niye bu kadar etkilenmiyorlardı? Başka bir bakışın neticesinde böyleydi. Biliyordu ki bu benim aslî varoluşum değil, geçici bir varoluş düzeyi ve hiçbir şey kalıcı değil. Ve ben buradaki dünyadaki kısa hayatımla sınırlı bir varoluşa sahip değilim. Hiçbir problem, hiçbir mahrumiyet bir sıkıntı oluşturmazdı.

Kapanış: Musibetler ve Şefkat Dokunuşu

Modern zihniyet şunu bize getirmiştir ki: sen çok sınırlı bir hayatın var, bu hayatın içerisinde artık bir şeyleri sıkıştırdın sıkıştırdın, sıkıştıramadın, elden gitti yani kaybettin. İşte geleneksel psikolojinin bize ilk önce verdiği şey budur. Ve kişiyi o rollerinin içinde terapi etme sınırlamasına sahip değildir geleneksel öğreti; yani demez ki "seni o rolün içinde terapi edeceğim." Hayır, o rolün içinde nispeten terapi eder ama sana daha yüksek bir algıyı öğretir.

"Geleneksel öğreti mi?"

Evet, tabii, çünkü dünya sahnesinde değiştirilemeyecek birçok şey vardı. Değiştiremezsin, değil mi?

Geçen bir bayan vardı, benim bir arkadaşımın arkadaşı, 26-27 yaşında, işte beyin kanseri -inşallah Allah şifa versin- inşallah ameliyat olmuş. Ameliyat olurken de, yani beyin ameliyatı, tümör ameliyatı olurken de yedi aylık çocuğunu doğurmuş. Almışlar çocuğu, canlı doğurmuşlar. İşte bu bir roldür yani. Şimdi o rolde bayan ne kadar yaşayacak bilmiyoruz ki, önemli değil ama. Ve işte çocuğu düşünelim, diyelim ki anne ölse, çocuk şey mi diyecek: "ben ne kadar kadersizim, ne kadar kötü bir durum, niye bu benim başıma geldi" diye mi düşünecek?

Hayır, böyle bir şey değil aslında; "bana bir rol verilmiş ve ben bunu en doğru, en güzel şekilde gerçekleştireceğim" demeli. Bu benim aslî bir rolüm de değil yani, veyahut da benim aslî varlığım değil yani. Ve oradan çıkar kişi.

Neyse, son bir cümleyle tamamlayalım. Güzel bir şey söylemiş: "Musibetler bizi acılarıyla tüketmezse, bizi uykudan uyandırmak için bir şefkat dokunuşuna dönüşürler." Bu iyi. Musibetler bizi acılarıyla tüketmezse, bizi uykudan uyandırmak için bir şefkat dokunuşuna dönüşürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): (Bakara Suresi: 156) — "Onlara bir musibet isabet ettiğinde onlar Allah'a aidiz ve ona dönüyoruz derler." (Anlatıcı tarafından mealen aktarılmıştır; ayetteki "inna lillahi ve inna ileyhi raciun" ifadesine karşılık gelir.) --- --- Annesi gelmiş, selam söylemişler. "Aleyküm selam." "Bakamadık" dedi. Burada bugün biraz şeye bakacağız, kısa bir şekilde. Hani bu psikolojide temel bir şey, persona veyahut da kişilik diye çevirdiğimizde personality kavramı. Persona kavramı veya personality kavramı, personadan gelme bir kelime.

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Hayatta Ne Yaptın Tuzağı

Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.

Kaybettiğimiz Öz Varlığımızı Hatırlamak

Konuşmacı, insanın asıl ruhsal özünü unutarak kendini geçici, psikolojik/beşeri kimliklerle (evlilik, kariyer, çocuk, statü vb.) özdeşleştirdiğini ve bu unutuşun içsel bir boşluk yarattığını anlatıyor. Bu boşluğun sevgi arayışı, başarı, itibar gibi sahte doldurma çabalarına yol açtığını, oysa gerçek huzurun ancak Allah'a olan aidiyetin idrak edilmesiyle bulunacağını vurguluyor. Sohbetin ikinci bölümünde ihlaslı eylem kavramı ile haccın ve kurbanın sembolik/manevi anlamları (benliğin/nefsin Allah'a teslim edilmesi) üzerinde duruluyor.