Psikolojik Benlik ile Gerçek Kendilik Arasındaki Fark
Kısa Özet
Konuşmacı, insanın biyolojik gelişiminin bizim elimizde olmadığını ama psikolojik gelişiminin büyük ölçüde kendi tercihimize bırakıldığını anlatarak başlıyor. Psikolojimizin gerçek kendimiz olmadığını, bedenimiz gibi bize verilmiş bir ara düzey olduğunu, bunu fark edip onunla özdeşleşmemek gerektiğini; aksi halde hem kendi psikolojimizin hem de başkalarının manipülasyonuna açık, bir tür "psikolojik tiyatro" içinde yaşadığımızı vurguluyor. Sohbetin ikinci bölümünde ise negatif benliklerle nasıl çalışılması gerektiği; onları sadece bastırıp "esir almanın" yetmediği, kökten "dize getirmenin" gerektiği Hz. İbrahim'in putları kırması ve bir ayet üzerinden anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Biyolojik gelişimimiz elimizde değil ama psikolojik gelişimimiz büyük ölçüde bizim tercihimize bırakılmış.
- Psikolojimiz gerçek kendimiz değildir; bize beden gibi verilmiş, doğru kullanılabildiğinde işlevsel olan bir ara düzeydir.
- Negatif benlikleri sadece bastırıp "esir almak" yetmez, onları kökten "dize getirmek" (gerçek anlamda çözümlemek) gerekir.
Biyolojik Gelişim Bizim Elimizde Değil, Psikolojik Gelişim Bizim Elimizde
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Birleşik süreçler var. Ama aslında ne var burada şu anda? Şu biyolojik anlamdaki insan olmak potansiyelinin, o potansiyelin içinde olması, illa o noktaya varacağı anlamına gelmiyor. Ana rahmindeki üç aylık bir materyalin acaba neye benzediğini düşünün. Dört ay, beş ay olanı da düşünün. Bunların hepsini çıkarıp koysak, her biri ne kadar farklı ve ne kadar garip aynı zamanda, değil mi? Bir dönemde mesela elleri perdeli. Bir dönem sonra o parmaklarının arasındaki perde açılıyor. Bir dönem böyle kafa vücuttan çok çok büyük. Aslında hepsi safhalar itibariyle biraz garipsenecek durumlar. Ama aynı zamanda o yapının süreci, aynı zamanda çok dengeli, çok nitelikli, fonksiyonel bir insan bedeni haline de gelebiliyor. Ve geliyor da. O bizim elimizde değil zaten çoğunlukla, o biyoloji. Fakat psikoloji, deyim yerindeyse, bizim irademize teslim edilmiş.
O yüzden dedim ki insansı varlıklar olmamız garipsenecek bir durum değil. Düşünün ki o biyolojik süreçte biri mesela üç aylıkken dünyaya gelmiş olsa, o şekilde yaşıyor olurdu. Biri dört aylıkken, biri beş aylıkken gelmiş olsa. Biri bir aylıkken, böyle bir hücre topluluğu gibi olsa. Aynı zamanda onda öyle bir plan program var ki, o biyolojik mekanizmada öyle bir program var ki, o program doğru işlediğinde gözleri, kaşları, ağzı, iç organları, ayakları, kolları çok estetik, çok nitelikli, çok fonksiyonel bir varlık oluyor. Yani onun içinde o imkân var.
Şimdi psikolojik olarak da böyle. Psikolojik olarak insan olmak, bu yüzden, bu anlamda bir gelişimdir diyoruz. Yani psikolojinin, deyim yerindeyse, direksiyonu kısmen bizim elimize verilmiş. Bir aylık mı olmak istersin, iki aylık mı, üç aylık mı, yoksa tam olarak gelişimini tamamlamış dokuz ay on günlük mü olmak istersin? Biyoloji elimize verilmemiş. Ama psikolojimiz büyük ölçüde bir yönüyle bizim elimize verilmiş. Yani sana böyle bir potansiyel veriyorum, fakat bunu dilediğin gibi açabilirsin. Hem Enneagram'ın hem de daha yüksek düzeyde kişilik dönüşümleri üzerinde çalışanların kullandığı bir kelime var: İngilizce'de "unfolding" diyorlar, yani açılmak.
Mesela bir meyveyi düşünün. Önce bir çiçek, sonra tomurcuklanıyor, ondan sonra meyveye durma dediğimiz bir duruma geliyor, ardından bir olgunlaşma safhası yaşıyor. Bir narı veya bir elmayı düşünün. Onun bir süreci var. Diyelim ki olgunlaşmadan evvel koparıp yesen çok ham bir tadı, çok ham bir niteliği vardır. Psikolojimiz de böyle. Biz "psikolojimiz" deyince sanki dünyaya geldiğimizde hazır bir psikolojimiz varmış, bu da normal bir şeymiş gibi algımız oluyor. Halbuki biyolojimizin anahtarları veyahut kontrolü ne anneye verilmiş, ne babaya verilmiş, ne de anne karnında büyüyen çocuğa verilmiş. O biyoloji, ilahi bir bilinçle, ilahi bir sistemle, bir ölçüyle, bir takdirle bir hale geliyor. Bakın, normal şartlarda hepimizin eli, ayağı, gözü, kulağı normal ve fonksiyonel. Ama psikolojimiz öyle değil. Psikolojini her türlü yaşta durdurabilirsin. Freud, yanlış bir modelleme üzerinden, "bu oral dönemde kalmış, şu dönemde sıkışıp kalmış" gibi şeyler söylüyordu. Onun dediği o kadar makul değil bize göre. Fakat şu doğru bir şeydir: psikolojik olarak biz gelişmemiş olabiliriz.
Diyelim ki psikolojimizin gelişimini on iki basamaklı bir süreç olarak değerlendirirsek, biz ikinci veya üçüncü veya dördüncü veya beşinci basamakta olabiliriz. Ve üstelik işin garip tarafı, eğer bunu ölçebileceğimiz gerçek bir skala yoksa kendimizi çok normal görürüz. Geçen hafta bahsettiğimiz o skala nedir? Peygamberlerin Kur'an'daki hayatlarında, sahabelerin veyahut evliyaların hayatlarında biz o skalayı görüyoruz. Diyoruz ki bak, gerçek insan böyleymiş; o insan bütün imkânlarını açığa çıkarmış. Biz o imkânlara sahip olan, fakat çıkarma yolunda olan insanlarız. O yüzden çaba gösteriyoruz.
Yoksa ben kendi içinde bulunduğum psikolojik durumu normal zannedip, onun ihtiyaçlarını, beklentilerini, korkularını, arzularını normal bir şeymiş gibi değerlendirirsem, işte orada bir hata olmuş oluyor. Diyelim ki benim korkularım var ve ben hayatta o korkularım üzerinden bakıyorum. O zaman ben yanlış bir yerde duruyorum ve o yanlış yerimden dolayı yanlış şeylerin peşine düşüyorum. Ben psikolojik olarak belli bir gelişime sahip olsam, o korkularım gidecek, o korkularımdan dolayı olan arayışlarım da ortadan kalkacak. Ama eğer ben bulunduğum durumu normal bir durummuş, gelişkin yetişmiş bir psikolojiye sahibim diye algılarsam, işte o zaman bir psikolojimiz olduğunu unutuyoruz, onu doğal görüp onun ihtiyaç ve beklentilerine odaklanıyoruz. Ondan sonra da hayattaki bütün sorunlar üstümüze geliyor.
Bir psikolojimiz olduğunu ve bu psikolojiyi bizim tercihimizin şekillendireceğini bilmeliyiz. Benim bir tercihimle bu gelişebilir veya orada durabilir. Ben bir çadırda da yatabilirim, bir gecekondu da yapabilirim, çok nitelikli çok sağlam bir bina da yapabilirim. Ama ben mesela çok ilkel bir çadır yapıp ondan sonra kışın niye üşüyorum diye düşünürsem, burada sorun havanın soğuk olması değildir; benim orada bir çadır yapmış olmamdır. Şimdi bizim psikolojimiz de büyük oranda ilkeldir, bir nevi çadır gibidir. Orada bazen yağmur yağar, o çadırın zemini ıslak olur, bazen büyük bir fırtına kopar, direklerini koparabilir. Ama biz "niye acaba çadırda yaşıyorum ki, bu su nereden geldi, hava niye soğuk" diye düşünmeyiz. Halbuki temel soru "niye çadırdayım" sorusudur. O çadırın kurucusu, yapıcısı ve kabullenicisi benim.
İşte orada bir psikolojinin değişimi başlıyor. Kendimizi görmek için bir üst basamağa çıkıp, bilinç olarak veya bakış açısı olarak bir üst basamağa çıkıp içeride neler olduğunu, içeride neyin nereye gittiğini fark etmek çok ilginç olacaktır. İçeride ne oluyor mesela: acaba ben bir kaygıyla mı muhataplarımla temas ediyorum, bir korkuya dayalı olarak mı muhataplarımla ilişki kuruyorum, veya kendimi koruma içgüdüsüne dayalı bir öfkeyle mi hareket ediyorum? Niye ben böyle yapıyorum, bunu sormamız gerekir. İçeride ne olup bitiyor, asıl mesele oraya dönüp bakmaktır. Bunu yaparsak ne tür bir psikolojiye sahip olduğumuzu, ona ait eğilimlerin bizi nereye ve nasıl bağladığını görmeye başlarız. Tüm bunların asıl kendimiz değil, psikolojimiz olduğunu gördüğümüzde ondan ayrılmaya ve onu değiştirmeye başlayabiliriz.
Psikolojimiz Gerçek Kendimiz Değildir
Nasıl doktora gidip biyolojik problemlerimize bir çare arıyorsak, aynı şekilde bir psikolojik yapımız da var ve biz onu kendimiz diye algılıyoruz. Ama geleneksel öğreti onu kendimiz olarak tanımlamıyor; o da beden gibi bize verilmiş olan ve doğru bir şekilde kullanılabildiğinde işlevsel olabilen bir yapımızdır: psikolojimiz. Gerçek kendimiz o değildir. Mesela "ben çok zayıfım" demeyeceksin; "çok zayıf bir psikolojim var, bu psikolojimin dayanakları bunlar, bunların üzerinde çalışmam gerekir" diyeceksin.
Bunu neden dünyaya geldikten sonra unutuyoruz? Değerlendirmeme göre bu, ilk bir yaş içinde gerçekleşiyor. Çok soyut olduğu için biz onu ruhumuz gibi kabul ediyoruz, çünkü herkeste madde ötesine karşı bir yakınlık ve "bende bir şey var" hissi bulunur. Ruhumuzun farkındalığını yitirdiğimizde -ki bu benim değerlendirmeme göre ilk bir yaş içinde vuku buluyor- geriye kalan nedir? Adım adım gidersek psikolojimizdir. Bedenimiz de zaten ortada. Bedenimizin yanında bir de psikolojimiz var: kendini bir kısım nitelik ve özelliklerle tanımlayan bir benlik. Bu "ben" dediğimiz şey ruhsal kendiliğimiz değil, psikolojik kendiliğimizdir. Onu da kaybetse insan, o psikolojiyi de kaybetse, neye "kendim" diyecek, bedenine mi "ben" diyecek? Dolayısıyla biz o gerçek kendiliğe ulaşmak için psikolojimizi gerçek kendimiz olarak tanımlamamalıyız. Onun bize, beden gibi, verilmiş olan bir ara düzey olduğunu anlamalıyız.
O neye odaklıdır? Kendini korumaya, kendi kimliğini inşa etmeye ve hayata adapte olabilmeye odaklıdır; yani üç merkezin kendi motivasyonlarına odaklı. Mesela "kendimi inşa etmeliyim, kendimi bulmalıyım" diyoruz. Bunu diyen kim? Psikolojik bir merkez. Halbuki bir bebek kendini bulmaya çalışmaz, o zaten kendisidir, kendisi zaten oradadır. Şükür ki bedenimizi inşa etmek zorunda bırakılmamışız -o da olabilirdi değil mi, kendi bedenini inşa etmeye çalışanlar da olabilirdi- ama böyle bir durumla karşılaşmıyoruz. Ama böyle bir psikolojik imkâna sahibiz: kendimi var etmeliyim, kendimi inşa etmeliyim, kendimi bulmalıyım diyen ve bu konuda bir kısım girişimlerde bulunan bir psikolojik kendilik alanımız var. Bu gerçek kendilik alanımız değildir, ama kendini bize gerçek kendimiz olarak lanse eder.
Zaten bütün kadim geleneksel öğretiler ile modern psikoloji arasındaki en temel ayrım budur. Son zamanlarda "kendilik psikolojisi" üzerine çalışılıyor; dikkat ederseniz görürüz ki hepsi psikolojik kendilik üzerinde çalışıyor: kendini inşa etme, kendini var etme. Neyle? İlişkilerle var etme. Neyle? Başarıyla var etme. Neyle? Etkinlikle, güçle var etme. Sürekli onunla bir inşaya yönelme.
Aslında Peygamberimizin Hira'daki o sözü de bir anlamda bu yönüyle değerlendirilebilir. Cebrail ona "oku" dediğinde "ben okuma bilmem" dedi. Yani kendini o psikolojik zemin üzerinden tanımlamamış oldu, kendine bağımsız ve gerçek bir güç atfetmedi. Ancak "Allah ile olabilir" dedi. O zaman zaten ayet öyle geldi: "İkra bismi Rabbike" -Seni yaratan Rabbinin adıyla oku. Tabii ki sen okuyamazsın. Burada aslında ne var? Biz psikolojimize diyoruz ki: sen aslında hiçbir şey olamazsın zaten, bu konuda bu kadar kendini germene gerek yok. Bu kadar ısrar edip bir şey inşa etmeye kalkma; zaten ne kadar inşa edersen et, darmadağın olacak bir şeydir. Dolayısıyla bunun kendine göre bir değeri var, ama sen bunu abartma. Sen Allah ile olan asli kendiliğinin idrakine var. Yani en temeldeki o asli kendilik.
Mesela birisi dese ki "senin boyun kısa kardeşim, ne yapayım", eğer psikolojik olarak barışık değilsen bedeninle rahatsız olacaksın. "Benim boyum niye kısa, niye sıskayım, niye güzel değilim" diyeceksin. Bir sürü şey yaparız ama nispeten o kadar takılmayız da; modern asır bizi bedene daha fazla takılır hale getirmiş, eskiden bu kadar yoktu. Ama biz en çok neye takılıyoruz? Psikolojimize takılıyoruz. "Benim bir psikolojim var, o psikolojik mekanizma çok korkak olabilir, çok kaygılı olabilir, çok öfkeli olabilir, çok kıskanç olabilir, çok beceriksiz olabilir, derinlemesine analiz edemiyor olabilir." O psikolojinin kendine göre bir imkânı var; bunu öncelikle doğru bir noktaya, doğal dengesine getirmek, ondan sonra bununla özdeşleşmeyerek, "ben" demeyerek ona bir adım geriye gitmek ve daha ötede bir kendilik idrakiyle kapıyı aralamaktır asıl olan. Zaten o kapı tamamıyla açıldığında sen bütün bu yalancı kendilik bilinçlerinden kurtulmuş olacaksın. Güneş çıkınca yıldızlar kaybolur; küçük yıldız mı büyük yıldız mı, hiçbir önemi kalmaz.
Özdeşleşmenin Bedeli ve Gerçek Zemin
Ama bizim oraya gidebilmemiz için kendimizi bu psikolojik kendilikle özdeşleştirmememiz gerekir. Biz psikolojik kendiliğimizle özdeşleştiğimizde, hiçbir zaman o asli kendiliğimize kapı aralayamayacağız. Mesela benim psikolojik kendiliğimde ben çok zeki olmayabilirim, birisi benden çok zeki olabilir, birisi çok becerikli, birisi çok cesur olabilir. Bunlar bize verilen psikolojik dinamikler, biyoloji gibi; her birimizin farklı boyda, kiloda, görünümde olması gibi farklı psikolojilerimiz de var. Fakat ben o psikoloji değilim, o psikolojinin tarif ettiği kimlik değilim. Bunu anladığımızda iki şeyden kurtuluruz: birincisi kendimizi fazla germekten, ikincisi çevremizle gereksiz bir şekilde mukayese yapmaktan. Çünkü bu ikisi de insanı çok rahatsız eden şeylerdir. Bunu yapabildiğimizde o psikolojiyi daha net göreceğiz; kendi içimizde nasıl bir benlik kalıpları var, bunları göreceğiz. Ama özdeşleşirsek bunları görme imkânımız zayıflar.
Bir bina görüyorsunuz; binanın nasıl olduğundan çok haberi olmayan bir çocuk düşünün. Ben diyorum ki "binayı yıkacağım." O diyor ki "o zaman boşluk olur." Ben diyorum ki "boş olmayacak, orada bir zemin var." Binanın altında bir zemin var. Yani bedenin ve psikolojinin derinliğinde, altında bir zemin var; o bizim gerçek varlık zeminimiz. Onun yerine bir şey koymayacağız. Zaten bütün dertler kendimizin bir şeyin yerine bir şey koymaya çalışmasından kaynaklanıyor. Sanki elimizde bir şey var da yerine bir şey koyacağız gibi; ama yok ki elimizde bir şey. Çünkü onları alınca birden boşlukta kalıyoruz. İnsanın -bu düzeydeki insanın, yani bedenin ve psikolojinin- elinde bir güç yok ki yerine bir şey koysun. Üstelik yerine koymamıza da gerek yok, zaten bütün problem oradan geliyor: "ne koyacağım yerine" diye düşünmek. Hiçbir şey koyma. Bir oda dopdolu, karmakarışık, kullanımsız olur; dersin ki bu odadaki, bu salondaki bütün eşyaları atalım. "Peki yerine ne koyacağız?" Hiçbir şey koyma, bak ne kadar geniş bir oda!
Hinduların bir sözü vardır: "boşluk orada duruyor." Boşluk derken burada bahsettiğimiz anlamda aslında gerçek doluluktan bahsediyoruz. Gerçek kendiliğimiz yerinde her zaman duruyor, sadece biz onu unuttuk. Psikolojik kendiliğimizden ve biyolojik benliğimizden ayrıştığımızda, bilinç olarak ayrışıyoruz; yoksa bedenimiz gene yerinde duruyor, psikolojimiz gene bir şekilde yerinde duruyor. Onların hepsi yerinde duracak, fakat ben kendimi onlarla tanımlamıyor olacağım. İşte bütün mesele bu. Bugün böyle çokça üzerinde durulan "kendilik psikolojisi" ekollerinin uğraştığı şey tam bir gereksizliktir; ama işte onlar da oralarda oyalanıyor. Bir alan belirlemişler, oralarda oyalanıyorlar.
"Kendini bilen Rabbini bilir" -aslında en asli anlamda budur, çünkü senin gerçek kendin tanrısal bir şeydir. Kendini bildiğinde aslında sen tanrısal olanı bilmiş oluyorsun; o sözün en asli anlamı budur. Biz bunu kavrayabilirsek iki şeyi kazanırız: bir, psikolojimizin sınırlarına hapsolmuşluk kaygısından ve korkusundan kurtuluruz; iki, gerçek, sonsuz ve mükemmel bir kendiliğe kapı açarız. O kapıdan ne kadar girebilirsin, gerçek kendiliğini ne kadar görebilirsin, bulabilirsin, tecrübe edebilirsin, fark edebilirsin -bu ayrı bir konu. Ama gerçek bu. Gerçek kendini bulmak istiyorsak, ilk atmamız gereken adım şudur: "Bende böyle bir psikoloji var ama gerçekte, en özünde ben bu değilim." O zaman ne yaparım? Alırım o psikolojiyi önüme, onun üzerinde çalışırım. Çünkü eğer ben o psikolojiyi olduğu gibi bırakırsam, o beni sürekli yiyen bir canavar olmuş olur -dokuz başlı canavar, başı kesildikçe büyüyen canavar, hep bu. Çünkü ne kadar başını kesersen kes, yapı duruyor; çünkü biz onun üzerine kendimizi bina ediyoruz.
Onun üzerine bina etmediğimizde ne olur? Dediğimiz gibi, onun üzerinde çalışabiliriz. "Benim nasıl bir psikolojim var? Mesela benim şu durumlara dayanamayan, buna tahammül edemeyen bir psikolojim var. Ben bunu görüyorum ve bunun temellerini incelerim." Ondan sonra onun üzerinde bir çözümleme yapabilirim. Ama "ben" dersem onun üzerinde çalışamam. Bir örnek vereyim: bir inşaatta dış sıva yapan bir işçiyi düşünün, iskeleyi kurmuş, kalasları koymuş, onların üzerinde ayakta duruyor ve dış sıvayı yapıyor. Şimdi sen adama diyorsun ki "o ağacı al, altındaki kalası al, onu şöyle düzelt." Adam ne der? "Ben nerede duracağım o zaman?" Çünkü onun üzerinde duruyor. Eğer psikolojimizin üzerinde duruyorsak, psikolojimizi dönüştüremeyiz; çünkü ona yapışmışsın. Dolayısıyla onun üzerinde çalışmak için ona dayanmamamız gerekiyor.
Peki gerçek kendiliği mi kastediyorsun? Evet, gerçek bir kendilik varsa başka bir zeminde. O zaman bu psikolojik zemin üzerinde çalışmanın ne anlamı var? Çünkü henüz o gerçek kendiye ulaşamıyoruz. Ona giden bir yol mu? Hayır, ona giden bir yol değil; onu engelleyen bir yol, daha doğrusu onu engelleyen bir perde olabiliyor kötü psikoloji. İkincisi, şu an elimizde ağırlıklı olarak bu psikoloji olduğu için, bunu hiç olmazsa yaşanılabilir bir hale getirelim ki başımıza bela olmasın. Çünkü gerçek kendiliğe hemen varamıyoruz, hemen ulaşamıyoruz, hemen farkına varamıyoruz; dolayısıyla bu psikolojinin üzerinde çalışacağız.
Diyelim ki şu anda ilahi bir lütufla gerçek kendiliğe dönsek, bunları konuşmak bize de size de bomboş gelecek, hiçbir kıymeti olmayacak. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Uzaya çıktınız, yer çekimi hakkında konuşuyorsunuz; ne kadar gereksiz olur değil mi? Ama madem henüz uzaya çıkamıyoruz, o zaman yer çekimini anlayıp bunun gücünü, bize açıdan nasıl bir fonksiyonu olduğunu öğrenmek zorundayız. Çünkü şu anda bizim hayatımızın çok önemli bir kısmını o psikoloji kontrol ediyor. Madem kontrol ediyor, o zaman onu görüp üzerinde çalışıp dengelemeye ihtiyacımız var. Gerçek kendiliğimize dönsek zaten mevzu bitmiştir; ne bedenin ne psikolojinin hiçbir kıymeti kalmaz. Çünkü gerçek kendilik bunlarla mukayese edilemeyecek sonsuz bir güce, sonsuz bir mükemmelliğe ve sonsuz bir huzura sahiptir.
Diyelim ki gerçek kendiliğimize döndük; bize bir şey olsa hiç rahatsız etmez, kimseye "aman hepsini cehenneme yollasınlar" demez. O gerçek kendilik "acaba niye sevmiyorlar" diye merak eder, üzülür onlara, "niye böyle düşmanlık ediyorlar acaba" diye şey yapar. Yoksa "bütün dünya benden nefret ediyor, eyvah ne yapacağım" gibi bir algısı olmaz. Veya bütün dünya onu sevse de, yine onda herhangi bir artı, herhangi bir ekstra iyilik söz konusu olmaz. Bu şuna benzer: şimdi burada bir mum yakıp acaba güneşi ne kadar aydınlatabilirim? O öyle bir kendilik hali ki, onda öyle bir güç, öyle bir sonsuzluk, öyle bir mükemmellik var ki yaratılmış olan hiçbir şey ne ona bir şey katabilir ne ondan bir şey eksiltebilir. O noktaya varabilsek, gerçek kendiliğe bir şey katamayız; sadece gerçek kendiliğin üzerinden bir perde olmaktan onu çıkarabiliriz. O konuda işe yarar. Çünkü Allah'ın özel bir dokunuşu olmadığı müddetçe...
Şu var: biz diyoruz ki evimizin üzerinde çok kötü bir çatı var, her açıdan kötü, ve diyoruz ki gün ışıdığında ışık alabilelim. Şimdi ya çatıyı açacaksın ya da pencerelerin kalın kumaşlarla kapatılmışsa onları açacaksın. Gece perdeleri açtığında ışık geliyor mu? Gelmiyor. Ama ışık dışarıda olduğunda, senin perdeleri açmış olman gerekir ki o ışığı alabilesin. Gerçek kendiliğimiz şu anda mevcut, başımızda bizimle beraber duruyor. Fakat onu perdeleyen, o ışığı görmemizi engelleyen bir psikolojik perde var. O perdeyi şeffaf hale getirme çabasıdır insanın kendi psikolojisi üzerinde uğraşması. Yoksa kendi psikolojimizin içinde gerçek bir kendilik bulamayız. Hiçbir psikolojik benlik insanı kurtarmaz, kurtuluş o değildir. Daha sağlıklı psikolojik benlikler var, daha az sağlıklı, daha sağlıksız, çok hasta psikolojik benlikler var. Ama hiçbir psikolojik benlik asli değildir ve mükemmel değildir; çünkü o psikolojik benlik ne kadar sağlıklı olursa olsun, nereden besleniyor? Âlemden besleniyor, yani yaratılmış düzeyden besleniyor.
İşte bizim ilk atmamız gereken adım, bir psikolojimiz olduğunu kabul etmektir. Ama biz kendi psikolojimizi saklıyoruz; "nedir bu benim psikolojim, ne gibi problematik yönleri var" diye onu masaya koyup analiz etmekten alıkoyan şey nedir? Onu kendimiz olarak bilmekten kaynaklanan, ona dokundurmama arzusudur. Diyoruz ki "benim psikolojime dokunma, bana karışma." Ya ben sana karışmıyorum, senin psikolojine karışıyorum. Ya da "ben buyum" diyerek onu eleştiri dışı tutuyoruz. Halbuki asıl işte onu ortaya koyacaksın; başına dert olan da odur zaten. Onu alıp ne gibi motivasyonları, korkuları, kaygıları, beklentileri, algıları var, onların üzerinde çalışmak ve onu analiz etmek, onun üzerinde sakince durmak gerekir. Ve bilmeliyiz ki bunu yaparken biz bir şey kaybetmeyiz. Yani kaybedilen hiçbir şey yoktur.
Psikolojik Tiyatro: Manipülasyon ve Körlük
İnsanın psikolojik olarak kendi üzerinde çalışması neticesinde kaybedeceği bir şey yoktur. Ama biz çok akıllı kişiler gibi -karşımızdakiler de aynı derecede akıllı olmadıkları için hepimiz aynı derecede bu anlamda kör oluyoruz- birbirimizi psikolojik olarak uyutuyoruz, örtüyoruz kendimizi ve uyutuyoruz. Aslında bu ilmi iyi bildiğinizde ne kendinizi kandırabilirsiniz, ne başkasını kandırmanın veya birine bir şeyi empoze etmenin, başkasını manipüle etmenin bir manası olduğunu düşünürsünüz; çünkü manasız bunlar. Ben bir insanın psikolojik zaaflarını bilip onu manipüle edince ne kazanacağım? Bu ilme göre hiçbir şey kazanmayacağım, kendimi kaybedeceğim; hiçbir faydası olmayacak.
Ama psikolojik zeminde ne var? Kazanımlarımız var. Birini manipüle edersin, kendine hayran bırakırsın; al sana süper bir psikolojik zevk, değil mi? Peki onun zevki ne? Bomboş bir şey, hiçbir manası yok. Peki yapabilir misin? Psikolojik sermayen varsa yapabilirsin. Birilerini manipüle edersin, hayranlık uyandırırsın, kendini cazip gösterirsin. İnsanlar kendilerinde olmayıp sende olandan dolayı sana hayran olabilirler ve sen de bunu kullanabilirsin; veya sırf hayran olmaları seni psikolojik olarak tatmin edebilir. Bakın, hayat psikolojik körlükler üzerinden yürür. Yaşadığımız bu hayatın temel meselesi psikolojik körlüktür. Kör olmasaydık ne başkasının gözünü çıkarırdık ne bir başkası bizimkini; böyle bir şey söz konusu olmazdı. Ama bir insan, muhatabının korkularını, beklentilerini, arzularını fark ederek onları manipüle edebilir -kabiliyeti varsa. Fakat bundan ne o kişi bir şey kazanır gerçekte, ne de bunun geliştirici bir değeri vardır.
Ama yaşadığımız bu asır böyle bir asırdır: herkes psikolojik avantajları ve dezavantajları üzerinden bir hayat yaşıyor. Bütün ilişkiler, psikolojik avantajlarla dezavantajların birbirini manipüle etmesinden başka bir şey değildir. "Ben güzel bir kadınım, mizacım da ikidir" diyelim mesela; manipüle ederim insanları, bana hayran hayran bakan erkekler var, manipüle ederim, çok zekiysem hayranlıklarını maddi menfaate dönüştürürüm. Karşıdaki peki niye bu tuzağa düşüyor? Onun da arzuları, beklentileri var; bu kadar güzel bir bayanı etkilemek herkesin harcı değildir. Herkesin kendine göre bir manipülasyonu var; yakın ilişki alt tipinde olanlar bunu yapabilir. Bütün hayatta yaşadığımız şeylere baktığımızda aslında bir psikolojik tiyatrodur. Tiyatro nedir? Maskeli oynanan bir oyundur; eski Yunan tiyatrosu maskeyle oynanırdı. Bu da psikolojik maskelerle oynadığımız bir oyundur.
Eskiden bir arkadaşım vardı, ona derdim ki: bak sen benimle bu arkadaşlığı korumak için bana bir manipülasyon yapmana gerek yok, ben zaten senin zayıflıklarını biliyorum, kendimdeki potansiyel artıları da biliyorum, ve bizim arkadaşlık zeminimiz bunun üzerinden yürüyor. Sen rahat ol, bana kendini sevimli göstermene gerek yok, çok acımana gerek yok, "beni kullanıyorsun" diye düşünmüyorum ben orada. Benim kendime göre psikolojik avantajlarım var, dezavantajlarım var; ben kendimi biliyorum. Avantajlarımın çektiği insanlar var, dezavantajlarımın ittiği insanlar var. Şimdi ben bunu biliyorsam, kalkıp bundan dolayı insanları kullanırsam kendime yazık etmiş olurum. Ama hayat böyle yürüyor. Şimdi biz bu oyundan çıkacak mıyız, yoksa oyun içinde mi yaşayacağız? Bugün ve birçok defa sohbetini ettiğimiz şey aslında bu.
Biz dert etmiyoruz, o oyuna girmiyoruz, ama karşıdakine de bağlı değil mi? Hayır. Sen oyun oynamıyorsan başkası kendi oyununu kendi kendine oynayabilir. Eğer farkında değilse karşındakinin bir yanılgısını düzeltebilirsin. Bugün bir arkadaş anlattı: hem şeker hastalığı var hafiften, hem de biraz oburluğu var. Eve gideceğim diyor, beş liram var diyor, baklavacının önünden geçtim diyor, gidip baklava aldım diyor. Kardeşim, bak orada kırmızı bayrak dik. O baklavaya senin ihtiyacın yok ama sende ona karşı zaaf var; o zaman oraya bir kırmızı bayrak dik, onu gör. Ne kendin o oyuna düş, ne de başkasının seni oyuna getirmesine izin ver -bilerek veya bilmeyerek. Ama maalesef hayat, insan kendi üzerinde çalışmazsa, psikolojik zemin üzerinde oynanan bir tiyatro oyunudur.
Doğru İlişki Zemini: Birbirimizin Psikolojisini Dönüştürmek
Peki diyeceğiz ki, biz şu an psikolojik zeminde insanlarız, ne yapacağız, birbirimizle hiç ilişkimiz olmayacak mı? Olacak, fakat biz birbirimizin psikolojisini olumlu bir şekilde dönüştürmek adına ilişkili olacağız. Mesela bir arkadaşım var, bana çok hayran; ben diyeceğim ki "bak, sende psikolojik olarak şu eksiklikler, şu ihtiyaçlar var; diyelim ki sen korkaksın, ben cesurum, ve bu yüzden aramızda bir bağlantı oluşuyor." Veya biri çok cimri, biri çok cömert; bunlar da birbirini çekebilir. Ona diyeceğim ki evet, sende bu zemin var, bende de bu zemin var; sen bu zeminin üzerinde çalış, ben de benliğimi nötrleyerek kendi zeminim üzerinde çalışayım. Diyelim ki ben cesursam, "ben cesurum" tuzağına düşmeyeyim; yaratıcının benim psikolojik zeminime koyduğu bir mekanizma bu, cesaret olarak tarif edilebilir. Senin de cesarete ihtiyacın var. Her birimiz o psikolojik zeminimizi göreceğiz, fakat birbirimizin o psikolojik zeminlerini geliştirmek üzerinden bir ilişkimiz olacak.
İnsanların evlilikleri, arkadaşlıkları, dostlukları bu zeminde olursa iyi olur. Yoksa "eşime çiçek alayım, o da sevinsin, mutlu olsun, doğum gününü hatırlayayım, o da havalara uçsun, sürpriz yapayım" deyip hayatımız boyunca böyle mi devam edeceğiz? Böyle bir tiyatro mu oynayacağız? Yoksa oradaki sevilme, ilgilenilme, hatırlanma ihtiyacını -muhatabımın o psikolojik zemindeki ihtiyacını- göreceğim, onu psikolojik zeminde karşılayacağım, ama ona o psikolojik zemininden ruhsal özüne gitmesi için destek olacağım; bu konuda bir farkındalık verme yönünde bir iletişim kanalım olacak. Yoksa ömür boyu çiçek alırsın, o da hep ayakları yerden kesilir, sonra ne yapacağız? Psikolojik zeminde bizi mutlu ederlerse mutlu oluyoruz, etmezlerse derdimize yanıyoruz: "bana bir çiçek alan bir sevgilim yok, kimse beni hatırlamıyor" -bu tiyatroyu mu oynayacağız? Veyahut "ben herkesten güçlüyüm, dilediğimle kavga eder, ezerim" deyip sonra belli bir yaşa gelip hastalanıp çöken, ama o çökmesini dışarıya belli etmeyen -çünkü gururu el vermiyor- biri mi olacağız?
İşte psikolojiden kurtulmak dediğimiz şey, psikolojiyi ruhumuzun kullandığı doğru bir zemin, doğru bir alet olarak görmektir. Nasıl ruhumuz bedenimizi bir alet olarak kullanabilirse -ruhumuzu kullanma şansımız yoktur, ruh kullandırmaz kendini, böyle bir şeyimiz yok- fakat bedenimiz psikolojimizi, psikolojimiz bedenimizi kullanabilir. Ama ne psikolojimiz ne bedenimiz ruhumuzu kullanamaz. Eğer aklımız başımızda olursa ruhumuz bedenimizi ve psikolojimizi kullanır, bunu da bedenimiz ve psikolojimiz adına yapar; çünkü ruhun bir şeyi kullanma ihtiyacı yoktur. İşte o zaman doğru hiyerarşi kurulmuş olur.
Tabii ki eğer bir insan yaşıyorsa, nefes alıp veriyorsa, ve kişi ruhani ise, o ruhani insan hem bedenini hem psikolojisini ömrü boyunca kullanacaktır, nefes alıp verdiği müddetçe. Fakat bunu ilkesel bir prensiple kullanacaktır. Psikoloji hep var olacak, tabii ki bir psikolojisi olacak, fakat o psikoloji ruhun emrinde bir psikoloji olacak. Nasıl ki bir iki yaşındaki bir çocuğun eline kalem verirsin, çok kabiliyetli bir yazarın eline de kalem verirsin; iki yaşındaki çocuk ne yapar, karalar. Aynı kalemdir; fakat kabiliyetli yazar çok güzel, etkileyici, hikmet dolu bir yazı yazar -tabii her psikolojik düzey de etkileyici yazar demek değil. Kalem aynı kalem ama birini iki yaşındaki çocuğun bilinci kullanıyor, öbürünü daha gelişmiş bir bilinç kullanıyor. Psikolojimizi ruhum da kullanabilir, psikolojimin bir benliği diğerini kullanarak da kullanabilir; çünkü psikolojimiz tek başlı bir şey değildir.
Mesela benim korkak bir benliğim vardır psikolojimde; o korkak benlik içimdeki bir diğer benliğe der ki: "sen güçlü görün, iyi olur, güçlü görünürsen insanlar sana zarar vermeye yeltenmezler." O onu kullanır. Veyahut "senin insanları neşelendirmeye, kendilerini iyi hissettirecek geveze benliklerin var; iyi de çene çalıyorsun, bunu insanları etkilemek için kullan" der. Diyelim ki bir yedi numaraysan bunu yaparsın, etrafta uygun balıkları avlarsın. Ne olmuş olur hayat? İşte tiyatro. Kişi hem kendi kendini kullanıyor hem başkasını kullanıyor; karşıdaki de öyle düşünüyor kendince, "ben de onu kullanıyorum" diye, çünkü orada kendi egolarını tatmin ediyorlar. "Beni bencilce sevdiğini biliyorum ama olsun, sevsin, kendimi mutlu hissediyorum" -tamam, problem yok; tiyatro içinde bir tiyatro oynanmış oluyor.
Şimdi bunun içinde mi kalacak insan, yoksa bunun dışına çıkmak için çaba mı gösterecek? İşte temel mesele bu. Onun için biz psikolojilerimizi çok rahatlıkla ortaya koyabilmeliyiz, ifade edebilmeliyiz. Bu bizi kurtaracak olan bir şeydir. Yoksa onun üzerine kapak kapatıp "aman kimse dokunmasın, elletmeyeyim, dokundurtmayayım, değiştirmeyeyim" dediğimizde kaybeden biz oluruz. Çok akıllı biri zaten hiçbir oyuna aldanmaz -mesela Peygamber, münafıklar gibi bir sürü şeyle karşılaştı, hiçbirine aldanmıyordu, çünkü orada iyi görüyordu, oradaki bütün psikolojik zeminleri iyi görüyordu. Bizler ne kadar psikolojik zeminimizden kurtulursak, hem o psikolojimizin bizi manipüle etmesine hem de bir kısım insanların bizim psikolojimizi manipüle etmesine o kadar zemin hazırlamamış oluruz. Yoksa öbür türlü o dairenin içinde dönüp dolaşırız.
Tüm bunların gerçek kendiniz değil, sizin psikolojiniz olduğunu görmeye başladığınızda ondan ayrılmaya ve onu değiştirmeye başlayabilirsiniz. Fakat bir psikoloji sahibi olduğunuzu kabul edemezseniz ve o psikolojiyi kendiniz olarak algılarsanız -bir eviniz vardır, bir odanız vardır, bunu istediğiniz gibi şekillendirirsiniz, ama siz odanın kendisi olduğunuzu zannederseniz odayı şekillendirme şansınız kalmaz- işte bir psikolojim var ile ben o psikolojiyim demek arasındaki fark böyle bir şeydir. Hiçbir psikoloji sahibi olduğunuzu kabul etmezseniz ve sizi götürdüğü her bir duruma "ben" derseniz, hiçbir yere varamazsınız.
Psikolojik Cevaplar Verdiğimizi Fark Etmek
Bir örnek düşünün: biri diyor ki, "psikolojimi anlamlandırmak bana zor geliyor ve hangi anlamda bir psikolojiye sahip olduğumu kesinlikle göremiyorum." Siz de ona "sen falan kişiden hoşlanmıyorsun değil mi" diye sorsanız, şöyle cevap verir: "tabii ki hoşlanmıyorum, çok adaletsiz biri." Siz "bazı insanlar ondan hoşlanıyor" derseniz, "o konuda bir şey yapamam, ben ondan hoşlanmıyorum" der. Siz "biliyorsun, bu senin psikolojinin bir parçası, mekanik hoşnutsuzluklarınla ilgili bir şey" derseniz, "seninle aynı fikirde değilim, o kişiden hoşlanmıyorum ve bu konu burada biter, psikolojimle de ilgisi yok, bu bir gerçek" der. Siz "açık konuşmak gerekirse bazı insanlar senin adaletsiz olduğunu düşünüyor" derseniz, "bu çok saçma, tam olarak emin olduğum bir şey varsa o da her zaman adil olduğumdur, ve her zaman böyledir" der. "Gözlemlenecek bir şey göremiyorum, benim için gün ışığı kadar açık ve net; beni adaletsiz olduğumu öne sürdüğün için senin çok adaletsiz olduğunu düşünüyorum, aslında sık sık senin adaletsiz olduğunu düşünüyordum" der. Ve bu diyalog böyle devam eder. Burada hiçbir psikoloji olmadığına inanıyor musunuz? Bakın, hep bir psikolojiyle bir cevap var; kişi o psikolojinin farkında olmadığı için sürekli o psikolojinin cevaplarını cevap olarak verir.
Mesela ben bir korku hissettim, bir kaygı hissettim, o kaygıyla muhatabıma cevap veriyorum ve diyorum ki "bu normal bir şey, ben normal karşılık veriyorum." Hayır, sen normal karşılık vermiyorsun, sen korku psikolojinle karşılık veriyorsun. Şunu desek: "şu anda içimde korku hissediyorum, kaygı hissediyorum ve bu psikolojik zeminle cevap veriyorum" -bunu söylemek için şuur lazım, bir de gururu kırmak lazım. "Kardeşim ben korkumdan dolayı o tepkiyi veriyorum, içimde bir aşağılık kompleksi var, ben o yüzden o tepkileri gösteriyorum." Mesela "beni çok eleştiriyor çünkü beni çekemiyor, ben ondan lisedeyken çok daha çalışkandım" -şimdi aslında lisedeyken senden daha altta olan bir adamın eleştirisi sende aşağılık kompleksi uyandırıyor, mizacın buna yatkın, buna dayanamıyorsun, karşı tepki oluşturuyorsun ve suçluyorsun; sonra "bu normal bir şey" diyorsun. Neyi normal? İşte orada psikoloji var; o zemine bakmamız lazım. O zemin sağlam ve doğru bir zemin değil.
Ama hayatta ilişkilerimizde şunu söyleyebiliriz: "senin bu tavrın benim psikolojimde aşağılık kompleksini tetikliyor, ben de kendimi kontrol etmekte zorlanıyorum, o psikolojiyle cevap veriyorum, bu konuda bana yardımcı ol." Bunu diyebiliriz. Hayatta böyle ilişkilerimiz olabilir; bir arkadaşınız, bir dostunuz olabilir ama bu zeminde konuşursunuz. Yoksa "bu kadınlar ne biçim kadınlar, her şey bozulmuş, erkekler zaten hepsi böyledir, herkes bencil, bu muhabbetlerin hiçbir manası yoktur hayatta" deyip durmak yerine, kendi psikolojini karşındaki insana samimi bir şekilde gösterirsin, o da sana ışık tutar; sen ona, o sana, bu şekilde bu psikolojik zemini hem daha açık hem daha şeffaf hem de üzerinde daha çalışılabilir hale getirirsiniz. O zaman ilişkilerimiz yine psikolojik zemindedir, fakat maskeli değil, gerçek ve samimi bir zeminde olur. Bazen iki arkadaş öyle samimidir ki her biri karşısındakinin cebindeki parayı bilir. Öbür türlü karşıdaki biri öbürüne cebinin dolu olduğunu göstermek ister veya boş olduğunu göstermek istemez. Orada samimiyetsizlik ve açıklık eksikliği vardır; o açıklık olmadığı zaman oradan bir şey gelişmez.
Bunu sağlamak için, diyelim ki bir ilişkide biri "sende ağır bir şekilde kibir var" dese -yanılmış da olabilir- onu sonuna kadar dinleyip hiçbir savunma refleksi göstermeden, saldırıya uğramış hissetmeden "şu an görmüyorum ama olabilir, bir bakalım" diyebilmemiz gerekir. Niye psikolojik zeminimizi açamıyoruz? Çünkü orada kaygılarımız, korkularımız var. Açmalıyız ki onu çalışılabilir hale getirelim; yoksa açığa vurmadığım zaman onun üzerinde hiçbir zaman çalışamayacağım. Diyelim ki hiç böyle bir arkadaşın yok, sen kendin çalışacaksın o zaman; orada da yüzleşmeyi bileceksin. "Bende her şey olabilir, prensip olarak her şey olabilir" diyeceksin: aşağılık kompleksi de olabilir, kibir de olabilir, haset de olabilir, çekememezlik de olabilir, bencilliğin en bayağısı da olabilir. "Ben çok kötü biriyim" anlamında değil; bir zemin görüyorsun, bir yeryüzü parçası, altında ne olabilir bilmiyorsun -bakır da olabilir, akrep yuvası da olabilir. Ne çıkarsa bahtımıza, bu algı içinde bakacağız.
Bazı insanlar bu tür şeyleri söylemekten bile korkarlar; "bende bencilliğin en berbat türü olabilir, düşünmek bile istemiyorum" derler. Neden? Çünkü böyle bir şeye dayanamazlar. Halbuki basbayağı olabilir; şimdi varsa zaten görmüş olur ve üzerinde çalışma fırsatın olur, yoksa da zaten sorun yok. Niye korkuyoruz, ne gerek var bu korkuya? Biri bize "bu döşemenin altında akrep ve böcek yuvaları var" dese, sen üstte bir şey görmüyorsun ama söker bakarsın; "varsa dayanamam, uğraşamam" dersen -kardeşim o varsa zaten bir gün seni yiyecek, sen onu istediğin kadar ört, sadece geciktirmiş olursun. Aç bak, varsa temizlemiş olursun, erken başlamış olursun temizliğe; yoksa çok şükür sorun yok. Kendi hakkımızda bir şeyin gerçek olduğunu içsel olarak biliyorsak, suçlama asla bizi kızdıramaz.
Kendini Haklı Çıkarmak ve Kesilen Baş Yeniden Çıkar mı?
Eleştiriyi ya da kınanmayı kaldıramayacak kadar hassas olmamız, sadece bir psikoloji sahibi olduğumuzun açık kanıtı değil midir? Bir psikoloji sahibi olduğumuz içindir bu. Mesela bir ermişi hiçbir suçlama rahatsız etmez; sizin adınıza üzülebilir ama onu kızdırmaz. Ya da onu aptal yerine koyup kandırdınız, maddi bir menfaat elde ettiniz, o da bunu fark etti -hiç kızmaz, çünkü onun psikolojisi o zemin üzerine oturmuyor.
İnsanın kendi üzerinde çalışmasında en gerekli tutumlardan biri, kendini haklı çıkarmaya karşı çaba göstermektir. Eğer açık bir mahkemede değilsek, kendimizi haklı çıkarma çabası içine girmeyeceğiz -tabii kendimi ifade etmeye tenezzül etmeyecek bir kibirden dolayı da kendimi haklı çıkarmak için çaba göstermiyor olabilirim, o da ayrı bir şey, bununla karıştırmayın. Ama diyelim ki biri sizi suçluyor ve zaten sizi hiç dinlemiyor; burada kendini haklı çıkarmaya dair hiçbir çaba göstermene gerek yok, onu küçümsemene de gerek yok. Sadece "şu anda ona içinde gerçekten doğru olduğuna inandığım şeyi söylemeye uygun bir vasat görmüyorum" dersin. Kendini haklı çıkarma uğraşı, kendini haklı çıkarmakla bir şey kazanacağına inanan psikolojik benliğin işidir. Ama küçümsediği insanlara karşı kendini savunmak gereği duymayan derecede kibirli olmak da yine psikolojik bir benliktir. Dışarıdan ikisi birbirine benzeyebilir, surat ifadesiyle ayrılır ama içerisi farklıdır.
Bir kişi bir psikolojisi olduğunu bilmediğinde, hayatın içinde onu zorlayan bazı benlik halleri olur; "bu benlik halleri bana zarar veriyor" der ve orada pragmatik bir çalışma yapar. Bunu yaptığında çok daha sofistik, çok daha kabiliyetli olanlar kalır, çok ilkel olanları budanır -seleksiyon kanunu gereğince. İlkel bir benliğin varsa, onun başını kesersin; mesela "insanlara direkt nefretimi ifade etmek uygun değil" der, söylemez -o başı kestin. Ama içeride küfredebileceğim bütün şeyleri söyleyen bir başka benlik vardır, o hiç ağzını açmaz, içeride konuşur; onu bırakırsın. Bu gerçek bir çalışma değildir, pragmatik bir çalışmadır. Gerçek anlamda bütün köklerine inen bir çalışma ise farklıdır; o bütün köklerine doğru indiğinde, o başlar kestikçe bir daha çıkmaz. Bakın, Hazreti İbrahim bütün putları kırıyor, en baştakini bırakıyor, onun boynuna da kazmayı veya çekici bırakıyor -"belki bunu o yapmıştır" desinler diye. Yani bütün psikolojik benlik merkezi, bütün o küçük putçukları, negatif benlikleri üretiyor. Sen diyeceksin ki "ben o psikoloji değilim, bir psikolojim var fakat ben o psikoloji değilim" ve dolayısıyla gittiği son noktaya kadar gideceksin, bu konuda bir korkun olmayacak.
Kur'an'da bir ayet vardır, Peygamber'e der ki: hiçbir peygambere düşmanlarını tam olarak dize getirmeden evvel esir alması yaraşmaz. Bu zahiren bir savaş ayeti, Bedir Savaşı'yla ilgili bir hadise dair. Bunu kendi bağlamımıza yönelik tefsir edelim: hiçbir negatif benliği esir almayacaksın, dize getireceksin. "Bu dursun, tamam bir kibrim var ama ne yapayım, çok da göstermiyorum, dursun" -o durmaz ama. Sen durur zannedersin, bir gün öyle bir çıkar ki haberin bile olmaz, sen onu seyreder halde bulursun kendini. Çünkü sen onu dize getirmemişsin, sadece esir almışsın; o sana teslim olmamış. Yani teslim olma, gönüllü teslimiyetten bahsediyoruz: sana gönüllü olarak teslim olup "ben yanlışım, kusura bakma, senin karşındaydım, sana muhalefet ediyordum ama sen doğrusun" demesinden bahsediyoruz. "Kibirliyim ama ne yapayım kardeşim" deyip bu kibri açıkça ifade etmedikten sonra "o da orada dursun, belki bir gün lazım olur" dersen, o esir aldığını zannettiğin negatif benlikler bir gün tetiklendiklerinde ayaklarındaki ve ellerindeki bağları çözerler ve senin üstüne saldırırlar. O yüzden tamamen dize getirmeden esir almak yaraşmaz, sonuna kadar gideceksin.
"Ben şu kişiden nefret ediyorum ama bir şey söylemiyorum, kötü de davranmıyorum" -olmaz işte. Sen oradaki nefret benliğini sadece esir olarak tuttun, dize getirmedin; bir gün öyle bir yol bulur ki seni bile şaşırtır. Niye nefret ediyorsun? Çünkü senin hoşuna gitmeyen bir şey yapıyor. Niye sen kendini ölçü alıyorsun? O yanlış bir şey mi yapıyor, çok kötü bir şey mi yapıyor? Ona acı o zaman. Diyelim ki sen açsın, karşındakinin imkânları çok, sana bir dilim ekmek bile vermiyor; "öyle insanlardan nefret ediyorum" diyorsun. Niye nefret ediyorsun? Aç olduğun için nefret ediyorsun. Kenara koy onu, de ki "ya Rabbi, bu insanın cimriliğinden dolayı ona yardım et." Şeytan onu fakirlikle veya aç kalacağıyla ilgili aldatıyor, o da o tuzağa düşüyor. Ben şimdi ondan nefret mi etmeliyim, ama açlığımı düşünürsem nefret ederim -demek ki benim de bir psikolojim var ki onun psikolojisinden rahatsız oluyor. Benim psikolojim olmasa, ben psikolojik zemin üzerinden hareket etmesem, yanlış bir psikolojik tutuma ancak analiz ederek, şefkat ederek, merhamet ederek karşılık veririm. Yoksa "bu sene doğum günümü hatırlamadın, evlilik yıldönümünü hatırlamadın, nefret ediyorum senden" dersen, senin de psikolojin var, karşındakinin de psikolojisi var; ikiniz de bir hapishane içinde yaşıyorsunuz. Her türlü nefretin ve düşmanlığın temelinde aslında kendimize dair bir şey yatar.
Bir şeyin yanlışlığını anlamak ayrı bir şeydir, ona düşmanlık göstermek ayrı bir şeydir. Bakın, Âdem şeytana düşman olmadı, şeytan Âdem'e düşman oldu. Âdem'in o an bir psikolojisi yoktu -cennet hâlinde yoktu- fakat şeytanın vardı; Âdem'e secde edilmesi istendiğinde "ben ondan üstünüm" dedi. Burada psikoloji yok mu? Bir psikoloji var; şeytanın orada bir psikolojisi vardı ve o onu göremedi, onun üzerinden hareket etti. Dolayısıyla kendimiz üzerinde çalıştığımızda, o negatif benlikler psikolojik zeminimizin çürük tahtalarını temizleyebiliriz. Ve temizleyince bize bir eksiklik gelmez; ben çok gururlu olmasam bir şey kaybetmem. Çünkü psikolojimiz hep bir kısım kayıp ve mahrumiyet kaygısıyla reaksiyon gösteriyor, hep bize "böyle yapmazsan bir şey kaybedeceksin" diyor. Yok kardeşim, bir şey kaybetmeyeceksin. Sen kaybet, ben kazanırım. Sen kaybedebilirsin, o doğru; o aslında doğru söylüyor, "kaybedeceğim" diyor. Biz de "doğru, kaybedeceksin ama sen kaybedince ben kazanıyorum" diyoruz. Dolayısıyla negatif psikolojinin, negatif benliklerin kazandığı yerde biz kaybederiz. Kibirli bir benliğimin kazandığı bir yerde ben kaybederim; aşağılık kompleksiyle saldırganlaştığım veya savunma yaptığım bir yerde o benliğim kazanabilir, fakat ben, gerçek anlamdaki ben, kaybederim. O zaman burada kim kazanıyor kim kaybediyor, iyi anlamak gerekir.
Psikolojimiz zayıflayacak ama gerçek kendimiz ortaya çıkacak. İşte gerçek mücadele budur. Yoksa "ben psikolojik olarak kazanmışım" diye düşünmek -ne kazandım, hangi zeminde kazandım, bunu düşünmek lazım. "Olsun, geçici olarak kazanıyor" dersen, zaten bu yolda çalışamazsın; bu bir ilkedir. Psikolojimiz bizi hep oradan kandırır, "olsun, geçici olarak kazanıyor" der; biz de deriz ki "geçici olarak kazanmaya kazanmak demiyoruz, o kazanç sana kalsın, ben öyle bir şey kazanmak istemiyorum." Çünkü bahsettiğimiz bu çalışma, dünyayı kazanmak için yola çıkılacak bir yol değildir. Kişi böyle bir niyetle bu tür yollara girmiyor.
O yüzden her zaman hatırlatıyoruz: Peygamberin Mekke'de o insanlara teklif ettiği hiçbir dünyevi şey yoktu. "Bir gün gelecek Mekke'yi biz idare edeceğiz" ya da "bu Mekke'nin ticareti bizim elimizde olacak" demedi hiçbir zaman. Biz bugün Müslüman olarak "bir gün dünyayı biz yöneteceğiz" diyoruz ya -yönetirsin veya yönetmezsin, neyin hedefine gidiyorsun? Peygamber hiçbir zaman Mekke'de "biz hâkim olacağız, bunları tepeleyeceğiz, İslam'ın nuru şöyle olacak" demedi; biz onu yönetim nuru zannederiz, öyle bir şey değil, İslam'ın nuru. Zaten Ebu Cehil veya Ebu Süfyan "bize ne vaat ediyorsun" derdi Peygamberimize; hiç, diyordu, Allah'ın birliği, benim risaletim ve kendini temizleme, arındırma, esaretten kurtulma. Zaten bunlar anlamıyordu, "biz özgürüz kardeşim, ne esaretinden bahsediyorsun" diyorlardı. Hiçbir şey teklif etmediği için bunlara garip geliyordu; "ne teklif ediyorsun" diyorlardı gerçekten. Mesela Mekke'yi daha cazibeli bir ticaret merkezi yapıp daha çok millet gelsin, daha çok ticaret yapalım, para kazanalım diye bir teklifle gelseydi, Hz. Peygamber muhtemelen Ebu Süfyan gibi biri olabilirdi. Ama hiç öyle bir şey yok, çünkü öyle bir manevi yolda böyle bir şey olmaz. Bir maneviyat ekolü veya bir manevi yol, insanları böyle şeyler üzerinden motive etmeye çalışıyorsa, o gerçek anlamda maneviyat değildir. O maneviyat yolunun dünyada bir kısım tezahürleri olabilir -Peygamber zaman gelmiş, Mekke'yi de fethetmiş, Medine'yi de yönetmiş, bu ayrı bir şey. Fakat kimseye böyle bir vaat bulunmamış.
Bir ermişe sormuşlar: "aydınlanınca ne olacağım?" "Vallahi bilmiyorum" demiş, "sana anlatamam ama şuna emin ol ki aydınlanmanın keyfini çıkaramayacaksın." Çünkü egon olmayacak; şu an "aydınlansam milleti ne biçim aydınlatırım, ne biçim manipüle ederim" diye düşünüyorsan, öyle bir şey yok. Aydınlandığında böyle bir şey yine olmayacak, "maneviyatın keyfini çıkarayım, insanları etkileyeyim" -böyle bir şey yok. O durumda gelince zaten mutlu oluyor, ama o ruhsal bir mutluluk, egonun benliğin mutluluğu değil. Bir ermiş bütün dünyayı da etkilese, onun benlik odaklı bir mutluluğu olmaz, "ne biçim etkiledim" diye bir şey olmaz. Bunu tam anlamaya çalışmayalım, sadece kenarda dursun; nasıl olmadığını tecrübe edince daha iyi anlarız.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): (Alak Suresi: 1) — "İkra bismi Rabbike" (Seni yaratan Rabbinin adıyla oku); esir alma ile ilgili anlatıcının bahsettiği bir ayet (sure adı belirtilmemiş) --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.