Psikolojik Benlikten Özgürleşme
Kısa Özet
Sohbette, insanın alınganlık, öfke, değersizlik gibi negatif duygularını "ben" ile özdeşleştirmesinin bir tuzak olduğu; bunun yerine bu duyguların birer "damar" olarak görülüp onlarla özdeşleşilmemesi gerektiği anlatılıyor. Musa-Firavun-Sihirbazlar ve Habil-Kabil kıssaları üzerinden, psikolojik benliğe (nefse) tutunmanın insanı geçici ve izafi bir dünyaya bağladığı; gerçek özgürlüğün ve huzurun ise ancak kendini Allah'a nispet etmekle mümkün olduğu vurgulanıyor. Sohbet, dinleyicilerin ara ara sorduğu sorularla ilerleyen samimi bir dersin dökümü niteliğinde.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan negatif bir duyguyu "ben" diye tanımladığında kendini o duygunun tutsağı kılar; oysa "benim alınganlık damarıma basıldı" ile "ben alındım" demek arasında büyük fark vardır.
- Psikolojik mutluluk bir nedene bağlıdır ve bağlandığı şey bittiğinde acı verir; ruhsal mutluluk ise hiçbir şeye bağlı değildir.
- Gerçek özgürlük, kendini Allah'a nispet etmek ve psikolojik benlikle, geçici/izafi kimliklerle özdeşleşmemektir; göçebe gibi hiçbir yeri "vatanım" dememektir.
Sakinleşmek ve Doğru Zamanda Konuşmak
Ama bu nedeni sen değilsin. Biraz böyle kendimizi... Evet, yani seni haksızlıkla kırmış olabilirim, kırabilirim. Yani bak, böyle ayrıntılarıyla düşüneceksin. Editör müsün değil mi? Böyle herhangi bir şey var. Ama diyeceksin ki, biraz sakinleşin, sonra bunu, işte sakinleştikten sonra konuşalım. Biz o saat ne zaman konuşacağız? O da gün ve saat konuşacağız. Sonra da o verdiğin sözü, verdiğin gün ve saatte konuşacağız. Öbür türlü kaçıyorsun değil mi?
Bir de uyursan nereden bileceksin? Sen uyu, bir de ben burada bir şey yapayım. Ya da kitap okursan olacak. Battı ya. Bir şeye odaklanıp... Nasıl yapayım? Çünkü odaklanamıyorum. Ben burada ölüyorum, hayatıma devam edemiyorum. O başka bir işle meşgul olabiliyor. Tabii ki.
Hocam peki, sana bir şey daha sorabilir miyim? Sözünü unutma.
Psikolojik Dengeyi Korumak: Yaşanmış Duyguyu Tekrar Canlandırmanın Yanılgısı
Ben burada şu ana kadar yaptığım açıklamalar psikolojik yapıyı biraz düzene sokmak. Mesele bunun da ötesinde bir şeydir. Bununla ilgili ama bahsedeyim: psikolojik düzeyde nispeten daha dengeli nasıl davranılabilir? Peki şöyle bir durum yok mu? Bir şey söylesen.
Hocam, mesela dediniz ya, biraz durup hani olayı kontrol altına alıp gerekirse zaman geçirip... Mesela ben şunun şu özelliğini net olarak tecrübe ediyorum: süre geçse, aylar geçse, hatta saatleri bir kenara bırakalım; ben o yaşanmış duyguyu masaya yatırıp tekrar gündeme getirdiğimde aynı duygu durumu, aynı, artık neyse, üzüntü, öfke, kırılganlık, bürünüyor.
Çünkü bak, sen o hissi tekrar yakalayarak aslında gene konuşmuş oluyorsun. Diyeceksin ki, o his ayrı, şu anda durumu ifade etmem gereken bilinç ayrı. Sen istiyorsun ki tekrar o hisse gireyim ki ne olduğunu ifade edeyim. Halbuki o his zaten yanıltıcı. Anlatabildim mi?
Yani bu şu demek. Hani mesela niye biz modern hukukta veya işte modern toplumsal örgütlenmelerde ne deriz? İnsanlar birbirlerini cezalandırmasınlar deriz değil mi? Hukuk var, mahkeme var. Niye? Niye? Bu yüzden işte. Sen ne yapmış oluyorsun bunu gerçekleştirirsen? İşte "alındım, ifade etmek istiyorum", "işte bu bana vurdu, ben de onu asmak istiyorum" — hiç ne mahkeme var, ne hakim var, ne objektif bilirkişi var. Anlatabildim mi?
Orada, ha, diyelim ki mağdur olduğunu düşünen kişi mahkemede konuşmaz mı? Konuşur. Ama hükmü kim verir? Hükmü hakim verir. Sen orada, hissin kendine göre bir şahittir ama sübjektif bir şahittir. Orada daha üst bir bilinç mercii olması lazım, o hüküm vermeli. Yani onu da değerlendirmeye alabiliriz, zaten keşke almasak, hani mecbur alıyoruz. Hani en agresif, en kavgacı veya en gerilimli bir şahidi bile alırsın. Veya bir mağduru bile mahkeme mecburdur dinlemeye değil mi? Hani dinlememe şansı yok, keşke dinlemeyebilse ama buyurun. Ama mesele nedir? Ona hüküm verme yetkisi verilmiyor.
Ona hüküm verme yetkisi verdiğinde işte tıpkı bugün yaşanan odur yani. Hani bizde en azından kendi iç dünyamızda bir mahkeme olmalı. Mahkemenin üst mercii akıl olmalı, duygu merkezi olmamalı. Hele hele duygu merkezinin negatif damarı hiç olmamalı. O çok kötü bir hakimdir, çok kötü bir şahittir. Yani kötü derken şunu kastediyoruz: sübjektif bir şahittir, sübjektif bir hakimdir.
Mesela diyelim ki, bir doktor hatası yüzünden çocuğunu kaybetmiş bir anneyi hakim yerine koyabilir miyiz? Koyamayız. Sübjektif duygular da, hele hele negatif duygular, haydi haydi hakim olamaz. Ama "sen beni ne kadar üzdüğünü bilmiyor musun?" — biliyorum, ama bu yanlış bir şahitlik. Evet, o benlik, o benlik damarı çok üzülmüştür, kendi sübjektivitesidir, olabilir yani, anlatabildim mi. Bizde de o gerçekleşmesi lazım. Yani bende şu an uyanan, oluşan şey nedir? Negatif bir duygu durumuysa orada insan çok çok dikkat etmeli. Dikkat etmezse yanlış bir referans üzerinden hareket etmiş olur.
Hoş geldiniz. Siz bir şey soracaksınız herhalde, diyeceksiniz.
Alınganlık ve Psikolojik Benlik: Renkli Odalar Metaforu
Mesela şey, alınganlık; diyelim ki muhatabımızla konuşurken gerçekten o negatif duyguyu tetikleyici davranıyor ve siz o anda açıkça bunun sizi rahatsız ettiğini ifade ediyorsunuz. Hatta şöyle, belki çok daha özel bir şeyi o anda ulu orta ortaya atarak aslında tetiklemeyi de deniyor, bir de isteyerek bunu yapıyor. Ve bunun bu ortamda olmaması gerektiğini ifade ediyorsunuz ama üstüne üstüne bunu daha da öteye götürmeye çalışıyor. Orada hani bu, belki yedinci ya da üçüncü kez damara dokunuyor. Siz rahatsız oldukça o da daha fazla devam ediyor, belki devam ediyor ve toplum içerisindesiniz.
Yani o durum içerisinde, mesela alınganlığı bir kenara bırakın, nasıl davranıyorsunuz? Hiç rahatsız olmayacaksınız. Bu tabii ki olabilir, önemli değil, duyarsa duysun diyeceksiniz. Yani orada siz ne kadar rahatsız olursanız, karşıdaki de kendince damara dokunmaktan o kadar mutlu olur. Orada bir kısır döngü oluşur. Orada diyeceksiniz: hiç sıkıntı yok, rahat ol, yedidir yedidir. Veya böyle kasıtlı, yani acımasız, incitici biri olabilir ama onu ayırmanız şu an güç olabilir.
Şimdi siz gene duygusal bakıyorsunuz çünkü şu anda. Bunu kendisi ifade edebiliyor: "canını acıtmak istedim" diyebiliyor mesela, çok rahatlıkla ifade edebiliyor. Bazen zaman oluyor ki "canını acıtmak istedim" diyor, söylüyor bunu. Orada şunu düşüneceksiniz: gereksiz yere benim canımı acıtmayı, psikolojik olarak bir tatmin aracı olarak kullanan bir yanlış bilinç var. Orada onu düşüneceksiniz, kendi psikolojinizin derdine düşmeyeceksiniz yani. Küçük bir mesele yüzünden karşısındaki insanın canını acıtmakla psikolojisini rahatlatmaya çalışan, orada çok yanlış bir bilinç var. Ama sizin anladığınız süreç içinde devam ediyor.
İşte burada şunu bir hissedebilirsek, kavrayabilirsek, çok önemli bir şeydir: bizim psikolojimizin damarları vardır, biz onlar olmadığımızı anlamalıyız. Yani alıngan bir benlik damarı var, ben değilim o. Biraz bunu ayırmaya çalışacağız. En temel analiz ve çözümleme yolu budur. Yani orada bizim bütün psikolojik varoluşumuzu o damar kuşatıyor, bizim ufkumuz onunla kapanıyor. Anlatabildim mi? Bunu fark etmek gerekiyor. Fark etmediği zaman kişi o negatif damarla hareket etse bir türlü, etmese bir türlü; çünkü etse de etmese de o yanlış bir şeydir. Etmese içinde kalıp patlıyor, etse sağlıksız ve ölçüsüz bir şey oluyor.
Halbuki onun üzerine basmamayı belki basitçe şöyle ifade edebiliriz: diyelim ki bulunduğumuz odanın zemininde bir kısım düğmeler var. Birine basıyorsunuz, oda yemyeşil oluyor. Birine basıyorsunuz, kırmızı oluyor. Birine basıyorsunuz, mor oluyor. Anlatabildim mi? Basmadığınız yerlere basmak gerekmiyor, o zaman oda olduğu gibi kalır, sadece o düğmenin küçücük ışığı yanar.
Diyelim ki birisi o düğmeyi tetikledi, orada sadece ışık yanar, bakın. Anlatabildim mi? Mesela birisi benim alınganlık damarımı tetikledi; orada sadece alınganlık düğmesinin ışığı yanar. Fakat ben o düğmeye bastığımda, bulunduğum odanın rengi o renge bürünür — buna benzer. Mesela diyelim ki birisi benim kendimi güvende hissetme düğmeme dokundu, kendimi güvensiz hissettim; orada bir ışık yanar, ona bir renk verelim, diyelim ki mavi. Şimdi "ben kendimi çok güvensiz hissettim" dediğimde, bu sefer ben o düğmeye basıyorum ve oda masmavi oluyor; odadaki bütün renkler o mavi rengin tonuna bürünüyor. Anlatabildim mi? Yani orada ne kırmızıyı görüyorsun, ne yeşili, ne beyazı, ne griyi; bütün oda o rengin tonlarına bürünüyor.
Şimdi bir insan sende alınganlık damarına basabilir. Sen "ben çok alındım" dediğinde asıl problem orada başlıyor. Benim alınganlık damarıma bastı ama ben alınmadım — bu ayrımı yapmak. Bu tabii öyle söylendiği kadar kolay bir şey değil; fakat bu ayrımı yapabildiğinizde ve bunu gerçekten deneyimlediğinizde, psikolojimizden özgür olmak ne demektir bunu anlayabilirsiniz. İşte psikolojimizden özgür olmak budur. Ve bu konuda insanlar özgür olamamaktadır. Özgürlük bağımlısı birçok insan aslında bu noktayı fark etse, ne kadar bağımlı olduğunu, ne kadar tutsak olduğunu görecektir.
Yani orada "ben alınmadım" diyebilmek. Çünkü aslında alınan, bütün psikolojik benliğimiz değildir; bakın, psikolojik benliğimizin bir damarıdır. Bırakın ruhsal özümüzü bir kenara, psikolojik düzeyde bile biz o anda tamamen tetiklenmiş değilizdir. Ama o alınganlık damarı psikolojinin tamamını kuşatıyor. Ama ona bu imkanı veren, "ben alındım" demektir, "ben öfkelendim" demektir, "ben kendimi çok kötü hissettim" demektir. Mesela "ben bu dünyada yaşamak istemiyorum", "ben bu insanlarla yaşamak istemiyorum" demek aslında nedir? Senin tetiklenmiş herhangi bir negatif benlik damarına sahip çıkıp onu bütün psikolojine hakim kılmandır. O sahnedeki bütün renkleri bastıracak derecede o ışığı, o rengi hakim kılmış oluyorsun. İşte özgürlük buradan başlar.
Yoksa özgürlük dilediğini yapmak, dilediğini düşünmek, dilediğini hissetmek değildir; ki dilediğini hissedemiyorsun zaten, hislerin de bir kısım iç ve dış tetiklenmelere bağlı olarak şekilleniyor. En özgür olduğunu düşünen insan bile — dikkat edin cümlelerine — cümlelerinin yüzde sekseni tutsaklığını ifade eder: "şu olunca mutlu oluyorum, şu olunca mutsuz oluyorum." Basitçe söyleyelim: o zaman sen mutluluk ve mutsuzluk arasında bir olmak ve bir olmamak bağımlısısın. O nedir? O bir tutsaklıktır, kendini yıkıma uğratmaktır, kendini gerçek varoluşun dışına atmaktır.
O yüzden özgürlük öyle kolay bir şey değil. İnsan kendi psikolojisinden önce özgürleşmeli. O özgürlüğü tattığında, işte o zaman diyecek ki: "ben psikolojik yapımdan büyük ölçüde özgürleştim." Sonra tam ve gerçek özgürlük ondan sonra bir adım daha ileride vuku bulacaktır. O zaman insan, evet, gerçekten özgürdür.
O yüzden dikkat ederseniz, spiritüel öğretiler hiçbir zaman özgürlüğü dışsal bir şeyle bağlantılandırmazlar. Modern felsefelere bakın, bütün özgürlük tanımlamaları dışsal bir şeyle ilgilidir: istediğini yapabilmek. Peki ne isteyeceğin konusunda özgür müsün? Herhangi bir olay karşısında ne hissedeceğin konusunda özgür müsün? Biri sana saygısızlık gösterince sakin olmakta özgür müsün? Biri seni yok sayınca rahatsız olmamakta özgür müsün?
Bakın, burada bir diyalog geçiyor. "Huzursuzum" diyor soran kişi, "huzura nasıl kavuşabilirim?" Karşıdaki soruyla cevap veriyor: "huzura niçin gereksinim duyuyorsun?" "Mutlu olmak için." "Peki seni mutsuz eden ne?" "Şu anda olan durumu istemiyorum, şu anda olmayan durumu istiyorum." "Neden bunu tersine çevirmiyorsun? Olanı iste ve olmayana aldırma." Ama ne diyoruz? "Ben bunu yapamam." O zaman işte özgür değilsin zaten. Mutluluğunu da senin dışında bir şeye bağladın, oradan da bir kat daha tutsak oldun yani. Mutlu olmanı da bir başka şeye bağladın değil mi?
Ben bazen böyle insanları duyarım. İşte adam der ki, "evlilik hayatım boyunca kendimi bir erkek gibi hissedemedim." Yani karşındaki insan mı sana bunu hissettirecek? Veyahut işte "bu kadarlık evlilik hayatımda hiç kendimi değerli hissedemedim." O mu sana değerli olduğunu hissettirecek? Sonra da diyorsun ki "ben özgürüm." Bu ne menem bir özgürlüktür, nasıl bir özgürlük ki bu? Peki bunun sorumlusu ne? Sensin. Tabii psikoloji zaten "bütün suç bende" diyor. Tabii ki sende, yani tabii ki o psikolojide. Bütün suç psikolojide.
Diyeceksiniz ki, burada mevzu suç da değil; yani "neden" diye söylemek daha uygun. Bunun nedeni kimdir? Çünkü mevzu suç-ceza mevzuu değildir. Bu mutsuzluğun nedeni nedir, tutsaklığımızın nedeni nedir, bunu görmektir aslolan şey.
Musa, Firavun ve Sihirbazlar Kıssası
Bakın, bugün aslında işleyeceğimiz konu önemli, devam etsin. Şimdi Musa, Firavun ve Sihirbazlar kıssası var. Aslında işari bir yorum yapacak olursak, Firavun burada en temelde benliğin aşırı katılaşmış halini temsil ediyor, tam bir psikolojik benlik abidesi. Musa, ruhsal idrake ve farkındalığa ermiş insanı temsil ediyor. Sihirbazlar da psikolojik boyuta aşırı şey yapmış, cazibesine aşırı kapılmış ve onu bir değer olarak gören insanı tanımlıyor.
Şimdi burada sihirbazlar kendi sihirlerini ortaya koyuyorlar. Sonra Allah Musa'ya diyor ki sen de asanı at. Musa da asasını atıyor ve onların her şeyini yutuyor. Her şeyi yuttuğunda sihirbazlar diyorlar ki: "biz Harun'un ve Musa'nın Rabbine inandık, biz alemlerin Rabbine inandık." Ve o noktada bir değişim yaşıyorlar bakın. Firavun onlara diyor ki: "benim iznim olmadan nasıl inandınız? Sizi cezalandıracağım." Bakın onların verdiği cevap: "Senin tehditlerine kapılıp asla bize gelen hakikatin apaçık delillerine ve bizi yaratana sırt dönmeyeceğiz. Ne karar verirsen ver, hiç önemli değil."
Şimdi bunu enfüsî olarak, yani içe dönük olarak düşünürseniz de önemlidir; afakî olarak, dışsal olarak bakarsanız da önemlidir. Şimdi bakın, psikolojik benliğin, özellikle de negatif algıları, bir sihir gibidir. Çok inanırsanız ve kabullenirseniz etki ederler. Ama Musa'nın temsil ettiği o daha yüksek düzeydeki bilinç, anlayış ve idrak ortaya çıktığında onları nötralize eder, onları yutar. Ve orada onların etkisinden kurtulmuş olursunuz; aynı zamanda onlar da o ruhani bilince tabi olurlar. Yani o psikolojik benlik damarları da nihai olarak ruhsal bilince tabi olur. Yani sizde daha önce alınan, öfkelenen benlik damarları artık söz konusu olmaz.
Şimdi biz onlara sahip çıktığımız için onlar bizde güçlü oluyor. Ona "ben" imkânı verdiğinde, ona "ben" dediğinde o güçlü hale geliyor. Ve bakın burada sihirbazların söylediği şey şu: "biz herhangi bir zararı zarar kabul etmiyoruz. Sen ne yaparsan yap, önemli değil." Yani psikolojik mekanizma artık o zarar görme algısından da kurtuluyor, ruhsal bilinç ortaya çıktığında. Hani psikolojik bilincimizde ne var? Kendimize göre korkularımız var, zarar görme düşüncelerimiz var, kaybetmekten korktuğumuz şeyler var, değil mi? Psikolojik bilincin damarlarında bunlar var. Ruhsal bilinç ortaya çıktığında bunlara dair herhangi bir kaygı, korku, kaybetme hissi de ortadan kalkıyor; çünkü bunlar zaten gerçek değiller. Onlar seni, "sen şunu kaybedersin, bunu kazanırsın, ya böyle olursa ne olur" diye hep bunların arasına sıkıştırmış.
İlişkiler üzerinden değer aramak, bir duygu üzerinden var olduğunu hissetmek, bir başarı üzerinden kendini ikame etmek, bir hayali kendine hedef edinip o süreçte ilerlemek, birilerinin sana ilgi ve değer vermesi üzerinden kendini var hissetmek... Bunlar olmadığında olumsuz duygu doğar. İşte sihirbazlar da öyleydi, hatta bir bakıma Firavun'du onlar; şimdi de başarısız oldukları için Firavun onları cezalandırmaya kalktı. Halbuki bakın, özgürleştiler. Ne Firavun'un gözüne girip ondan takdir alma, ödül alma problemi kaldı, ne de Firavun'un onları öldürme tehdidine ve cezalandırma tehdidine karşı bir korku kaldı. Özgürleştiler. İşte özgürlük imkânı budur.
Ama bakın, bu psikolojik zeminde gerçekleşmez. Yani Musa'nın bilinci, Musa'nın asası gerekir insana. O olmadığı zaman sen hayatta o ikilemlerin arasında gidip gelmekten başka bir şansa sahip değilsin. Psikolojinin ister istemez iki ucu vardır ve seni o iki uç arasında yaşatır. O yüzden onun dışına çıkmak, yani insanın o ruhsal varlığının idraki istikametinde gayret etmesi gerekir. Psikolojik boyut bize şunu der: "bu kolay mı, nasıl gerçekleşecek? Şimdi onu gerçekleştiremiyorum, o zaman ne yapayım?" Bütün bunlar yine onun tuzaklarıdır. Ölünceye kadar gayret edeceksin, başka bir yol yok.
Elmanın İçinde Tur Atmak: Psikolojik Düzeyde Yapılan Seçimler
Başka bir yol var diyorsan, sen bir elmanın içinde tur atmaya devam edeceksin demektir. Bak, bir elmadan dışarı çıkma imkânı var, değil mi? Dışarı çıkma imkânı varsa, ki bu her insan için vardır, o zaman dışına çıkacaksın. "Ya yok, dışına şimdi çıkamıyorum, nereden çıkılacağını da tam bilmiyorum, iyisi mi elmanın içinde bir tur daha atayım" — hangi turu atarsan at, hiçbir gerçek çözüm, mutluluk, huzur, varoluş yoktur; sadece o elmanın içinde tur atmış olursun, başka hiçbir şey yoktur. O yüzden insan iki imkâna sahiptir, yani seçim ikidir. Başka bir seçim yoktur.
Psikolojik düzeyde yaptığımız hiçbir seçimin nihai noktada bir farkı yoktur. Yani mesela "ben insanların arasında çok rahatsız oluyorum, psikolojik olarak kötü etkileniyorum, iyisi mi dağa çıkayım." Çık. Ne yaparsan yap, bak, sen psikolojinden çıkmıyorsun; dağa çıkıyorsun ama psikolojinden çıkacaksın.
Ama şimdi, biz yine bu tercihlerimizi psikolojik düzeyde yapıyoruz ve yapacağız; bunu, mesela normal hayata dair tercihlerimizi, o zaman iyi ve kötü üzerinden değil de hayatın akışı içinde mi tercih ederek bakmak lazım? Şöyle bir şey: şimdi insanın bir hedefi olur, o hedefe giderken ikinci derecede göreceli tercihleri olur, bu ayrı bir konsepttir. Bir de asli bir hedefin olmadığı, öyle bir algının da olmadığı, hayatı o süreç içinde bir tercih olarak gördüğün hal vardır; anlamının o olduğunu düşünüyorum.
Yani şimdi "şöyle mi yapsam mutlu olurum, böyle mi" — mesela bazen böyle eşler gelir: "ne yapsam mutlu olurum, boşanayım mı, devam mı edeyim?" Allah şahit, benim zerre kadar umurumda değil yani. Böyle bir soru ve böyle bir cevap. "Umurumda değil" derken şunu anlatmak istiyorum: yani boşanıp mutlu olsan ne olur, evlenip kendince mutsuz olacağını düşünsen ne olur? İkisi arasında temel bir fark yok, temel bir fark yok, izafi bir fark var. Ama dersen ki "ben bir manevi yolculuk gayreti içinde olacağım, bu gayrete gireceğim" — göreceli olarak hangi tercihim daha uygun olur, evliliğime devam ederek mi bu manevi yolculuğu sürdürsem daha iyi olur, öbürü mü? Ama bakın bu asli bir tercih değil, bu izafi bir tercihtir. Yoksa psikolojik olarak yaptığımız tercihler ve o tercihlerin farkı, nihai noktada elmanın sağ tarafında mı tur atayım, sol tarafında mı tur atayım demekten başka bir şey değildir.
Yani eğer mutluluğu, huzuru, kendini bilmeyi, kendini bulmayı dünyanın, ilişkilerin, maddenin, psikolojik varoluşun zemininde arıyorsan, nihayetinde bulamayacağını kabul etmelisin. Yok, başka bir gerçeklik varsa, o zaman ona odaklanacaksın; öbürü izafi bir şeydir artık. Onun için bütün mesele, kişinin bir psikolojiye sahip olduğunu ama bir psikolojiye ait olmadığını bilmesidir.
Biz bu anlamda "ben" dediğimiz zaman neye "ben" dediğimize dikkat etmeliyiz. Yani sen bir negatif duyguyu "ben" diye tanımladığında kendini giyotinin altına koymuşsun demektir; kötü bir efendiyi efendi kılmışsın demektir. Biz niye deriz hani amiyane tabirle "öfkeyle kalkan zararla oturur"? Onun için psikolojimizin ihtiyaçları, beklentileri, tercihleri izafidir. Onlara asıl gibi bakamayız, öyle bir değer veremeyiz, öyle bir kıymetleri yoktur.
"Ben" Dediğimiz Şey Nedir?
Kişi diyor ki "ben mutsuzum." Temel soru: mutsuz olan kim? Kişi diyor ki "ben." O ben ne? O beni araştır, o ben üzerinde düşün. O gerçek ben mi? Bütün şeylerdeki temel soru budur, kadim bilgeliklerdeki temel soru budur. "Ben mutsuzum" diyen benliktir; yani bu kesin bir şeydir. Ama "ben mutluyum" diyen, ya ruhsal olarak öyledir — o hakiki mutluluk ve huzurdur — veya yine psikolojik düzeyde hoş bir şeyler yaşamıştır, o anlamda psikolojik olarak ben mutludur.
Psikolojik mutlulukla ruhsal mutluluk arasındaki fark nedir? Psikolojik mutluluğun bir şeye bağlı olması, ruhsal olanın hiçbir şeye bağlı olmamasıdır. Şimdi diyorsan ki "ben mutluyum", "neden mutlusun?" "İşte şu olaydan dolayı, şu durumdan dolayı." O zaman sen psikolojik olarak mutlusun ve o mutluluk da bir gün bitecek, emin olabilirsin, bağlandığı şey bir şekilde bitecek. Ne var ki, bu sefer mesele bununla da bitmiyor: mutluluğu yakaladın ya, çok arıyordun, yakaladın; bu sefer onu korumaya çalışıyorsun. Onu korumanın içinde, eğer mutluluğunu sağlayan diyelim bir insansa, onu kontrol etmeye çalışıyorsun, onu yönetmeye çalışıyorsun, onu istediğin format içinde tutmaya çalışıyorsun. Seni mutlu eden bir durumsa, o durumu korumaya, kontrol etmeye çalışıyorsun. Bak, mutluluğun bir nedene bağlıysa, bu sefer o neden aynı zamanda seni germenin, sana problem oluşturmanın da kaynağı haline geliyor. "Neden mutlusun?" "Bundan dolayı." "Tamam, o zaman onu koru" diyor.
"Hocam ama mutlu olmak mesela çok güzel bir şey. Tamam, negatif benlikleri alıp ona ben demesen..." Hangi düzeyde mutlu olmak çok güzel bir şey? Bak, biz düzeylerden bahsediyoruz. Düzey olmadan hiçbir şey yok. Yani biz... anladın mı? "Negatif benliklerime ben dememeye ikna oldum" diyelim, ama "mutlu olan benliklerime ben deyip de böyle güzel bütünleşsem, o mutluluğu tatsam, ne güzel olur" diyor bir benlik. Güzel ama mutlu, yani.
İşte psikolojik benliğin en son belki gelebileceği, kendi içinde en makul hal budur. Ama son tahlilde psikolojik benliğimiz buna imkân vermez. Yani tamamıyla negatif benliklere takılmamak, onlarla özdeşleşmemek, ruhani olmadığımız müddetçe mümkün değildir. O zaman şunu demeye getiriyoruz: ruhani hedef hiçbir zaman göz ardı edilemez. Hatta bırak göz ardı edilip edilmemesini, ondan başka hakiki bir hedef edinemezsin; edinirsen tuzağa düşmüş olursun, yani tekrar aynı döngüye dönme ihtimalini yaşarsın. Neden? Çünkü hayatta seni hangi olumsuz olayların tetikleyeceğini bilmiyorsun. Belli bir düzeydeki negatif benliğe karşı özdeşleşmeme gücün var, ya daha büyüğüne? Değil mi? Var mı bunun garantisi? Yok. "Hadi işte eşimin veya arkadaşımın ufak tefek şeylerine alınmamayı sağladım, hadi tamam onlarla özdeşleşmiyorum" — ya böyle çok hayati bir hayal kırıklığı yaşarsan, değil mi, o zaman, sen o ruhsal boyuta doğru bir yolda değilsen, psikolojik benlik onun üstesinden gelemez.
"Allah Bana Yeter": Psikolojiden Değil, Ruhtan Olmak
Bakın, Allah peygamberi her zaman o düzeyin ötesine çağırmıştır. "İnsanlar yüzlerini dönecek olurlarsa, seni herkes terk edecek olursa, de ki: Allah bana yeter." Bakın bu "Allah bana yeter" — Allah bir yerde "o bana yeter" değil yani, sendeki Allah yeter. Yani sen Allah'taysan, o sana yeter; sen ruhta isen, Allah'ın üflediği ruhta isen, o sana yeter. O demek o. Yoksa "Allah bir yerde, o bize yeter" değil. Hayır, Allah sendedir, sana ruhundan üflemiştir ve o sana yeter, bu demektir. Ama sen onda mısın? Hani sufilerin ifadesiyle: "Allah seninledir ama sen onunla mısın?" Sen psikolojinlesin. Allah seninle; insana şah damarından yakındır ama insan Allah'tan fersah fersah uzaktır. Yani sen onda mısın ki o senin merkezin olsun?
İnsanlar seni terk edebilir, Allah sana yeter. İnsanlar seni yok sayabilir, Allah sana yeter. Hiçbir insan sana kıymet vermeyebilir, Allah sana yeter. Bakın, izafi düzeyi ne tartıyor? Psikolojik benlik tartar; ama o sen değilsin, o hayatta bunları tartıyor. Birileri seni önemser, birileri önemsemez; sen bunları yaşarsın, tartarsın, deneyimlersin, bu kadar. Ama onun üzerinden "ben değersizim" dediğinde işte hataya düşmüş olursun, sihirbazların tuzağının tersine düşmüş olursun. Bir nevi aslında Firavun, o küçük benliklerin efendisidir, patronudur. Yani "ben" diyen sınırlı algıdır; o algı yanıltıcıdır, o algı problemlidir.
Bakın Firavun ne yapıyor? İktidarına zarar vereceği düşüncesiyle değil mi, erkekleri öldürüyor; onu yapıyor, bunu yapıyor. Onun için düşünün bakın: kime düşmansanız, kime zarar vermek istiyorsanız, kime karşı negatif duygu taşıyorsanız, o durumda benliğin tam dibindesiniz demektir. Bakın, bu yanlışla mücadele etmemek değildir; yanlışla mücadele etmek başka bir şeydir. Ama kişi diyor ki, "ben bu insanı sevmiyorum" — yanlış yapıyorsun, "ben bu insandan nefret ediyorum, ben bu insanı görmek istemiyorum" — bu yanlış bir şeydir. Neden? Zorunda mısın? Yok, ne zorundayız ne değiliz; ne görmek zorundayız ne görmemek zorundayız, akışa bırakırız. Niye bir zorunluluk hissedeyim ki, o bir tutsaklıktır yani. Sevmek, mesela, benim karar verdiğim bir şey değil ki; ona dair içimde bir "sevmiyorum" var, sıfır noktasında, tamam, sevmiyorum, bu kadar.
Bu, psikolojik düzeyde bir yere kadar kabul edilir. Ben negatiflerinden bahsettim önce. Yani mesela "ben bu insanı görmek istemiyorum" bir negatif duygu durumudur. Anlatabiliyor muyum? Yani sevme-sevmemenin olmadığı sıfır noktası değildir bu; görmek istemiyorsun, rahatsız oluyorsun yani. Anlatabildim mi? Yani nerede negatif bir duygu varsa orada insan benliğindeki bir damarı analiz etmelidir. Sen yanlış bir yerden bakıyorsun hadiseye. Onu objektif olarak da değerlendirebilirsin; diyebilirsin ki "o insan çok bencildir, hep kendini düşünür, kendi çıkarı için insanları sömürür, zarar verir." Bak, bunları anlatırken, hatta onun zahiren en büyük mağduru sen olsan bile böyle anlatırsın; hiç rahatsız olmadan, bir olgu olarak, herhangi bir negatif duygu taşımaksızın anlatırsın. Böyle anlatacak bir hale gelmek de ne kadar fevkalade bir noktadır, değil mi aslında? Aslında çok normal bir şeydir de, biz öbürüne çok alışmışız. Ama negatif duygu üzerinden bakıyorsan, sen de tıpkı işte o Firavun gibi, senin ihtiyacını, iktidarını, korkularını temel alan bir benlik var demektir. Anlatabildim mi?
"Hocam, böyle bir benlik var ama bununla hareket etmiyorum, etmeyeyim mi?" Hareket etmemek son nihai nokta değil, sorun işte o. Tamam, ben rahatsız oluyorum, görmek istemiyorum, sevmiyorum vesaire, tamam; ama bunlarla muamele etmiyorum, insani tavırlarla muamele ediyorum, olması gerektiği gibi. "Ama bunların içinde olması bile sorun değil mi?" Kesinlikle, asıl sorun o zaten; öbürleri izafi olarak ikinci derecede sorundur.
Ve bakın, biz sanki böyle "bak bunları yapmak zorundayız, böyle adam olmak zorundayız, değişmek zorundayız" deriz; sanki böyle, "ya kardeşim niye geriyorsun, yani değişmiyorum, ben değişmek istemiyorum" değil mi — egonun bir de böyle bir damarı var.
Değişim İsteği Nereden Gelmeli?
Bakın, insan şu noktaya gelmeli: bunlar bizatihi bana bir yüktür, bunlar bizatihi benim için problemdir. Hani hiç kimse bana bu konuda herhangi bir tavsiyede bulunmasa, herhangi bir telkinde bulunulmasa, hatta herkes, insanlar, Allah bu durumumdan razı da olsa, "ben razı değilim" demedikçe — yani bunu demek bir anlayış gerektirir.
Allah sana diyebilir: "sen böyle çok alıngansın, öfkelisin, işte bir kısım negatif duygu ve düşüncelerin var ama olsun, ben senden razıyım." Dese de siz diyeceksiniz ki: "ben kendim bu halden razı değilim, ben taşıdığım bu benlikten razı değilim." Bak, bu Allah'ın bizi zorlaması değildir. İnsanlar bazen bir gelişim, bir olgunlaşma bekler; ama bunu bir çıkar için, bir nedenle yaparsan, nihayetinde bu yolda zaten devam edemezsin. Var değil mi?
Ne eşin için, ne arkadaşın için, ne ilişkilerini düzeltmek için; hiçbiri için değil. Bu bizatihi ilkesel bir yanlıştır, hatadır; bunun değişmesi lazım. Karşındaki insan senden memnun olsa da, atıyorum, diyeyim ki eşin dedi ki sana: "ya sen böyle öfkelisin, gerginsin, surat asıyorsun, işte ara sıra bağırıp çağırıyorsun, şusun busun, ama ben senden memnunum" — diyeceksin ki: "Allah razı olsun, bundan dolayı sana büyük saygı duyuyorum ama ben bundan memnun değilim, bunu değiştireceğim." Demen gerekir. Bu noktadaysa insan değişebilir. Öbür türlü değişmek aldatıcı bir şeydir.
Bir yerden sonra psikolojik benlik "yeter artık" der: "değiş değiş, nereye kadar? Veya niye değişeyim ki, başkaları değişsin." Benim aklıma şey geldi mesela zaman zaman: belki Allah bizi böyle seviyor, kabul ediyor, belki bu çeşitliliği de kabul edecek. Evet. Kabul edecek de ne yapacak? İşte bu konuda çok zorlanacak olan insanları belli bir temizlik sürecinden geçirecek. "Çok az bir şeyi olanları da cennete sokmadan önce biz onların kalplerinden o şeyleri çıkarırız" diyor.
Yani sen, diyelim ki, ne yaptın? Hakikaten samimi olarak gayret ettin. Ama bakın bu gayretin nedeni "böyle bir Allah var, ben de onu razı edeceğim" — böyle bir şey değil. Allah'ın senden razı olması aslında senin kendi hakikatine dönüp dönmemenle ilişkilidir. Yoksa "Allah, bu halinden razıyım ama şu halinden razı olmuyorum" diye oturmuş sana "razıyım, razı değilim" diyor değil. Hayır. Allah "sana razı değilim" dediğinde şunu anlayacaksın: "benim kendi insani öz varoluşuma ben biraz uzaklaşmışım", o yüzden Allah diyor ki "bak, razı değilim." Yoksa sen bir şeysin, Allah da orada duruyor, bakıyor, "ben razı değilim" diyor — böyle bir şey yok. Onun "razı değilim" dediği veya "sevmiyorum" dediği şey, senin kendinden uzaklaşman ölçüsündedir; senden razı olması da kendini idrak etmen, kendini bulman ölçüsündedir.
Kendini Bilmek: Dinin Özü
Dolayısıyla burada mevzu, Allah'ı razı etmek etmemek, cennete girmek girmemek meselesi değil; daha çok yaratılış gayesine uygunlukla alakalı. Kendi varoluşun nedir, onu bulmak; ne isen o olduğunu bilmek; nesin sen, onu idrak etmek; ne olmadığının aldanışından kurtulmak. Sen ne değilsin? Allah, sen "ben duygularımım" dediğinde, "ben başarılıyım", "ben başarısızım" veya "ben yetersizim" veya "ben önemsenmiyorum", "önemseniyorum" dediğinde, Allah diyor ki: "ben bundan razı değilim." Bu şu demek: bak, sen bunlar değilsin, sen kendini öyle görme.
Ve Allah diyor ki, deyim yerindeyse, "ben objektif bir aynayım; eğer sen ne olduğunu bilmiyorsan bana sor. Bak, razı değilsem, demek ki sen o değilsin, henüz o değilsin, gerçek sen değilsin demektir." Allah objektif bir aynadır; kendine göre referansları olan, seni de o referanslara gitmeye zorlayan biri değildir deyim yerindeyse. Allah seni olduğun üzere görmek isteyendir ve seni olduğun gibi görendir. Onun için mesele hani "günah işledim işlemedim, ceza verecek vermeyecek" meselesi de değildir. Allah sana diyor ki, din aslında şu: kendini bil ve o kendin olarak var ol. Bütün dinin aslında nihayette verdiği şey budur: kendini bil, gerçek kendini bil. İnsana tavsiye ettiği, gösterdiği hedef budur; gerçek kendini bil ve öyle bu alemde yaşa. O zaman işte gerçek anlamda kendinde, bulunduğun alem de dengelenmiş olur.
Bak, kâmil insanların kendine dair bir şikâyeti yoktur. Şikayet ettiği zaman nefsinden şikayet eder. "Ya Rabbi, sana bir şeyi şikayet etmiyorum, şikayet eden nefsimi şikayet ediyorum" diyor. "Ben bir şey şikayet etmiyorum, hakikatte şikayet edilecek bir şey yok aslında; ben şikayetçi olan nefsimden şikayetçiyim, onu nötralize etmeye çalışıyorum, beni bundan kurtarmanı istiyorum." Yalnız şunu diyelim: biz meseleleri Allah'a havale ediyoruz ama "seni Allah'a havale ediyorum, Allah belanı versin" demek bu değildir, birbirimize böyle demeyelim. Bütün mesele ne olmadığının ayırdına varmaktır. Bunu ne kadar ayırdına varabilirsek, ne olduğumuza o kadar yakınlaşmış oluruz. Ama kişi ne olduğu konusunda bir yanılgıya sahipse, işte orada büyük bir problem vardır.
Yani hiç olmazsa insan "ben ne olduğumu bilmiyorum ama arıyorum" demelidir. "Ben ne olduğumu buldum" deyip psikolojisine yapışan insan, hem ne olduğu konusunda yanlışa düşmüş oluyor, hem de gerçekten ne olduğu ile ilgili arayıştan kopmuş oluyor; onu perdelemiş oluyor. O perdelenmekten kurtulmak durumundayız yani.
Ben Kimim? İsim Vermeden Önce Beklemek
Hani bazı geleneklerde şey vardır: böyle bir çocuğa hemen isim verilmez, bir süre geçer, bazen üç, beş, on, her neyse; ondan sonra bir şey yapar veya bir şey olur, ondan sonra ona isim verilir. Bunun güzel bir metaforu var. Aslında biz gerçek ruhsal özümüze dönünceye kadar "ben buyum" dememeliyiz, adımızı o zaman koymalıyız. Onun da nihayetinde herhangi bir kelimeyle tanımlanan bir adı da yoktur; o da işin başka bir yönü.
Biz hemen ad koyuyoruz değil mi çocuğa, gelir gelmez? Bunun gibi, psikolojimize de hemen bir şey yapmayacağız, değil mi? "Ben neyim?" Bunun gibi olsun düşüncesiyle yapıyoruz onu, evet, böyle bir beklentimiz var, evet — o da işin daha sosyal bir tarafı. Yani psikolojik benlik şunun derdinde: "ben neyim, neyim? İşte toplumda bir yerin var mı, bir kişinin dünyasında bir yerin var mı, işte bir şey yapıp başarıp toplumda bir karşılığı olan bir şey yaptın mı?" Psikolojik benliğe bakın, hep diyor ki "sen nesin, sen nesin, sen nesin?" Bunun referansı, zemini, maddi hayat ve ilişkiler dünyasıdır. Sana diyor ki "burada bir kimlik edin, burada senin bir adın olması lazım." Tuzak bu. "Bana ad koy" diyor, "nesin" diyor, "hadi söyle" diyor, "nesin" diyor.
Ya onun eline bir şey verip "bak, bunu başardım, şu kitabı yazdım, işte şu insan beni seviyor, bir aile kurdum, şu kadar çocuğum var, şöyleyim, böyleyim, böyleyim, böyleyim" — bir şey vereceksin eline, o da diyecek ki "ha, ben böyle buymuşum." Sonra onlar elinden çıkmaya başlayacak veya değişecek: "eyvah, böyle değilmiş." Bu sefer "ben neyim?" İşte önce "ben iyi bir anneyim", sonra çocuklar seni terk ediyor, kimse sana bakmıyor: "ben ne kadar şanssız bir anneyim." Tuzak. Tuzağa kapılmışsın zaten, "ben buyum" diyerek tuzağa kapılmışsın. "Ben iyi bir eşim, işte eşim beni seviyor, değer veriyor", sonra başkasına gidiyor, "eyvah." Çöküyorsun, derin bir çöküntü.
Bak, ne ile kendini tanımlarsan psikolojik düzeyde, onun çöküntüsüne de potansiyel olarak kendini hazırlamışsın demektir. Onun için insan "ben" dediğinde durmalı, "nesin" dememeli. Onu nasıl ifade edelim, biz mesela gelenekte ne diyoruz? "Allah'ın kuludur" veya daha doğrusu "insan Allah'a aittir, ondan gelir, ona döner." Onun bir ismi de yoktur; işte "ârif isimsizdir, onun rengi yoktur" denilmesi budur.
Her tarif, her tanımlama bir sınırlamadır; her sınırlama değişmek zorundadır. Bütün bunların hepsi insan için tuzaktır. O tanımlamalarımız izafidir: bir mesleğin olur, bir ilişki içinde bir konumun olur, bunlar izafidir; onlara sakın gerçek anlamda "ben" deme gafletine düşme. Bir ilişkinin içinde kendini değerli hissediyorsan, o ilişkinin içinde değersiz olma potansiyeline de kendini açmışsın demektir.
Hani tam hatırlamıyorum, bir ayette geçer: inkâr edenlerin ve gafillerin durumu şudur — bir kuş bir şeyi alır, yukarılara çıkarır çıkarır çıkarır, sonra tak diye bırakır, o parça parça olur. Şimdi geçici ve izafi bir şeyle yukarı çıktığını, mutlu olduğunu düşünüyorsan, aynı şekilde çıktığın kadar düşeceğine de inanmalısın. Evet, çünkü bir de düşerken yerde bir kaya var, bir de ona çarpıyorsun, onunla parçalanıyorsun bir de yani. Anlatabiliyor muyum?
Onun için, ben her sürecin içinde şuna dikkat edeceğim: kendimi hiçbir geçici ve izafi nitelikle tanımlamayacağım. Ben doktor değilim, doktorluk yapıyorum. Ben eşlik yapıyorum, babalık yapıyorum ama ben bir baba değilim; bir fonksiyon görüyorum yani. Anlatabildim mi? Ama ben o değilim. Onun için, hani, kızılderililer gibi, gerçek özümüzü buluncaya kadar "ben" dememeliyiz; ona ait olduğumuzu idrak edinceye kadar kendimizi hiçbir şeye nispet etmemeliyiz.
İşte din nedir aslında? Din, kendini Allah'a nispet etmektir aslında. Ve dinin yüksek değeri buradan kaynaklanır: din seni sonsuz, mutlak ve değişmez olana nispet eder. Sen dersen ki "ben buna nispet olmayacağım, kendimi buna nispet etmeyeceğim, izafi ve geçici bir şeye nispet edeceğim" — onun sonuçlarına katlanırsın yani. Bu, Allah'ın verdiği bir ceza değil; bu doğal bir sonuçtur. Bakın, Allah'ın verdiği bir ceza falan yoktur hayatta, o doğal bir işleyiştir. Anlatabiliyor muyum? Doğal bir işleyiştir. Sen dersin ki "çok alındım, yıkıldım, beni mahvettin." Aslında karşıdaki insanın sana böyle bir ceza verme niyeti yok; ama yaptığı davranış sende böyle bir sonuç oluşturdu, sen kendi kendine bunu yaptın, kendi kendine zulmettin. O yüzden aslında nihai olarak bir ceza da bu anlamda yoktur; insan kendi kendine yapar.
Devenin Kıssası: İzafi Üstünlüğün Geçiciliği
Her bilinç kendi düzeyinde bir mutluluğa ve kendine göre bir tatmine, yine kendi düzlemi içinde bir kısım tatminsizlik nedenlerine bağlıdır. Mesela diyelim ki bir ortamda sen kendini en iyi görüyorsun; veya daha belirgin bir örnek vereyim: bir sınıftasın, otuz kişilik bir sınıfta en iyi öğrencisin ve bununla gurur duyuyorsun, "ben bu sınıfın en başarılı öğrencisiyim, birincisiyim" diyorsun. Bütün Türkiye'de bir derecelendirme oluyor, sen yüzüncü oluyorsun. Ne kadar mutsuz oluyorsun? Birinciydin, yüzüncü oldun. Anlatabildim mi? En geriye belki düştün, belli olmaz; ya da Türkiye'de de birinci oldun — tabii Türkiye'de de birinci oldun — ama netice itibariyle o birinciliğin de bir gün geçilecek.
Hani Hz. Peygamber'in bir devesi var, sürekli birinci oluyor. Onunla özdeşleşiyorlar: "bak, Peygamberimizin devesi hep birinci oluyor" diye. Bir gün bir yarışma oluyor, Peygamberimizin o devesini bir başka deve geçiyor. Tabii herkesin morali bozuluyor, şöyle bir Peygamber'e bakıyorlar; o mütebessim, hiçbir şey olmamış gibi. "Neye üzüldünüz ki" diyor.
Her kemalin izafi düzeyde olanı, hakiki kemalde olmaz, o yanlış anlaşılmamalı. Her izafi kemalin izafi olarak mecburen bir zevali vardır. O deve ömür boyu birinci olabilir mi? Muhammed Ali (Clay) her zaman birinci mi oldu? Olamaz, böyle bir imkânı yok. Bak, izafi düzeyde en kemal noktasına bile varsan, mutlaka onun bir zevali var. Bakın, dünyada güzellik kraliçesi seneden seneye seçiliyor, garibanlar ancak bir seneliğine birinci olabiliyorlar. Anlatabildim mi? Yazık değil mi yani?
Sen izafi olmayan, geçici olmayan, değişken olmayan bir şeye kendini nispet et. Sen değişen bir şeye kendini nispet ettiğinde, onun zorunlu sonuçlarına katlanacaksın. İşte din dediğimiz budur: din, kendini Allah'a nispet etmektir, kendini Allah'a bağlı olarak tanımlamaktır. Onun da hiçbir negativitesi, hiçbir göreceliliği yoktur. O zaman sen işte, hani Kur'an'ın ifadesiyle, sağlam bir kulpa yapışmış olursun; işte "urvetü'l-vüskâ" olarak ifade edilen sağlam kulp, veya "hablü'l-metîn", sağlam bir ipe bağlanmış olursun. Yoksa sen mutluluğunun, huzurunun, varoluşunun, kendilik değerinin ipini, kulpunu izafi düzeyde insanlara verirsen, ananı ağlatırlar. Oradaki "ana", psikolojimiz manasındadır; baba ağlamaz, baba ruhani düzeyi temsil eder. Anan ağlar; yani psikolojin çöker, rahatsız olur, gerilir. Çünkü neden? Onun ipini izafi bir yere vermişsin.
Habil ve Kabil Kıssası: Göçebelik
Bakın, Habil ve Kabil kıssasında Habil göçebedir; kendini hiçbir yere bağlamayandır demek yani. Hiçbir yere bağlamıyor, hiçbir yeri kendine yurt addetmiyor. "Bu benim vatanım, bu benim ülkem, bu benim milletim, bu benim mesleğim, bu benim tarlam" demiyor. "Bu benim sürüm" bile demiyor, "bu benim çadırım" bile demiyor. Göçebe o. Hiçbir yeri, yani geçici olan hiçbir yeri, asli vatan görmüyor. Göçebelik bu demek, göçebenin vatanı yoktur. Hakiki insanın da vatanı izafi alemde, yani geçici ve sınırlı alemde yoktur.
Ama Kabil bir toprağa yerleşiyor, etrafını çeviriyor, "bu tarla benim" diyor, ekiyor, biçiyor, "benim malım" diyor, "benim ürünüm" diyor ve yanlış bir yeri vatan ediniyor. Şimdi düşünün, biz Kabil miyiz, Habil mi? Şu durumda kabillik yaşıyoruz ama Habil olacağız işte. Bu aslında Adem'in iki oğludur, yani aslında insanın iki yönüdür.
Sen Kabil olma tuzağına düşmeyeceksin. "Burası benim vatanım, burası benim toprağım, burası benim çabamın ürünü olarak geliştirdiğim, ürettiğim şey" — hiçbirine, hiçbirine, hiçbirine. Asli vatana gideceksin, asli vatanı arayacaksın; henüz bulamadıysan olsun, yine de devam edeceksin. Gerçi hiçbir zaman bir yere yerleşmeden hayata devam edeceksin. Ancak bugünlerde insanları zorluyorlar; bu da tabii sosyolojik olarak ve metafizik anlamda bir şeye işaret ediyor. Bu şu demektir: insanlık gitgide psikolojik benliğine oturuyor, psikolojik benliğine sabitleniyor, onu gerçek kendiliği olarak algılıyor. Göçebelik ruhu ve göçebelikle temsil edilen şey, izafi anlamda hiçbir yeri yurt edinmemendir; zaten hiçbir yer senin yurdun değil.
Bir de biz bazen "niye edinmeyeyim" deriz, "çünkü yurt değil" deriz. Bakın burada, ben niye bir psikolojik benliğe "ben" dememeliyim? Çünkü sen değilsin. Yoksa burada "ben deme iyi değil" demiyorum, "yapmasan daha iyi olur" da demiyorum; böyle bir şey yok, sadece "çünkü öyle değil." Niye demeyeyim? "Mutsuz olursun" diye değil; aslında böyle demek istemiyorum ben hiçbir zaman, mutlu olsan da fark etmez, çünkü mesele bu değil. Anlatabildim mi? Bunu başka bir nedene bağlayarak yapmamalı.
Yani bu şuna benzer: şimdi bir çocuk vardır, okula gider, öğrenmesi lazım, okuması lazım vesaire değil mi, anlamaz bunu. "Oğlum, sana şeker alacağım", "oğlum, bu sene geçersem bisiklet alacağım" — insan böyle olmamalı. Çünkü hayatta sana bazıları bisiklet de vermeyebilir; her baba, çocuğu iyi karne alınca bisiklet vermiyor yani. Ama akıllı çocuk, değil mi, bisiklet de alınsa, şeker de verilse veya verilmese de der ki "bunu bilmem lazım, çünkü bu bilgidir, bu doğrudur, ve bunu öğrenmeliyim."
Şimdi biz niye negatif bir psikolojik benliğe "ben" dememeliyiz? Çünkü değil, bu kadar. Ha, şeker istiyorsan ayrı bir konu — "öyle dersen sonra mutsuz olursun, öyle demezsen daha rahat edersin" — bu ayrı bir şey, bunun için değil ama, çünkü değil; bunun için dememelisin.
İnsanda Kabillik var, Habillik var. Ya psikolojik boyutuna ve o sınırlılıklara, bedene odaklanıp ona "ben" dersin. Çünkü bakın, bir de öyle "ben" deyince, kurban da edemiyorsun hiçbir şeyi. Allah, Kabil'e ve Habil'e "kurban takdim edin" dediğinde, Kabil güya uyanıklık yaptı; egosu özdeşleşmiş ya o "ben" dediği şeyle, tabii veremiyor bir şey, çünkü onun malı, onun çalışmasının sonucunda elde ettiği şey. "Allah'ın ne ihtiyacı var ki" diyor buğdaya, ne kadar boş başak varsa toplayıp sepetliyor yani, buket yapıp gönderiyor. Habil de diyor ki: "haşa, ben Rabbime ne kurban edebilirim ki, benim her şeyim zaten onun" — hiçbir şeyi sahiplenmemiş, hiçbir şeyle özdeşleşmemiş. Ama sembolik olarak, "madem Rabbime bir şey takdim edilecek" diye, sürüsündeki en güzel hayvanı alıp takdim ediyor.
Bu ne demektir? Bu şuna işaret ediyor: sen psikolojik benliklerine ne kadar yapışırsan, tutunursan, o kadar bunları aşıp bunlardan vazgeçme konusunda zorluk yaşarsın; ve hiçbir zaman Allah'la hakiki bir bağ kuramazsın, hakiki bir kul olamazsın. Kul dediğimiz insandır aslında, hakiki insandır yani; o noktaya gelemezsin. Neden? Çünkü o psikolojik benlik her zaman sana hayatı okutturur. Hayatı, deyim yerindeyse, gerçekte olduğu gibi görülen pencereden göremezsin. Senin bir benlik penceren vardır; o pencereden hayata bakarsın. O pencerede güzel bir manzara görününce "ne güzel bir yere geldim" dersin, o pencereden kötü bir manzara göründüğünde de rahatsız olursun.
Bundan başka zaten herhangi bir çıkış yolun yoktur. Yani kahrı da lütfu da hoş görme özgürlüğüne erişemezsin, onun ötesine geçemezsin, onun üstüne çıkamazsın. Hayatın hep mutluluk, mutsuzluk, güven, güvensizlik, değer görme, değersizlik arasında gider gelir, salınıp dururuz. Allah ise seni o ikilemden çıkarıyor; işte o miraç, yani psikolojik benliğin ötesine çıkmak. O zaman sen o salınım içinde olmaktan kurtulursun. Bu bizim gerçek özgürlüğümüzdür ve bunun dışında herhangi bir kurtuluş yoktur.
Psikolojimizin öne süreceği her bir şey bir tuzaktır. Mutlu olsan da tuzağın içindesin, mutsuz olsan da tuzağın içindesin; bunu bileceksin. Psikolojik düzeyde mutlu olamaz mıyız? Olursun, bir süreliğine. Yani Peygamber'in devesi gibi: bir süreliğine birinci gelirsin ama bir gün seni geçerler. Anlatabiliyor muyum? Sonra dersin ki "saçımı süpürge ettim, karşılaştığım muameleye bak." Saygı görünce mutlu olursun, saygı görmeyince rahatsız olursun; arandığında mutlu olursun, aranmadığında mutsuz olursun. "Bak, hiç kimse beni aramıyor, kimse sormuyor" dersin. Psikolojik alan iki kutupludur ve orada hapsolursun; Kabil gibi kaybetmiş olursun. Ya da Habil gibi olursun — bakın, Habil yeryüzünde gezmiyor muydu? Yani adam havada mı geziyordu, değil mi, yeryüzünde geziyordu ama hiçbir yere "vatanım" demiyordu.
Psikolojik düzeyde her bir şeyle karşılaşırsın, muhatap olursun; bazen bir dağa çıkarsın, bazen bir ovaya inersin, değil mi, göçebe olarak; bazen sulak bir arazide konarsın, bazen kupkuru bir arazide konarsın. Ha bak, hiçbirine "vatanım" demezsin, hiçbiri için "benim vatanım, benim toprağım" demezsin, "ben buraya aidim, bizim memleket" demezsin. Yok öyle bir şey.
Tabii bir dışsal özdeşleşme, bir de içsel var: "benim duygularım ne olacak, benim mutluluğum ne olacak?" Hangi mutluluğun, kimin mutluluğun, değil mi, onu ayır. Bunu psikolojik anlamda anlamamalıyız. Psikolojik anlamda anlamak ne demektir bunu? "O zaman insanlardan uzak duralım, ilişkilerimizi sonlandıralım, veyahut hiç bunlara bir değer vermeyelim, dağa çıkalım" — bu değil. Bak, göçebe yeryüzünde geziyor ama hiçbir yere "vatanım" demiyor, mesele o. Bütün mesele, hayattaki bütün ilişkilerini insani varoluşuna uygun şekilde yaşamak, fakat hiçbirinden kendilik değeri bulacağın hatasına düşmemektir. Ticaretinde, mesleğinde, ilişkinde, arkadaşlığında, eşinde, dostunda insan olmaya çalışın; o insani varoluşu gerçekleştirirsin. Karşılaştığın muamele, o seninle ilişkili değil.
Eğer bunu dert yapan bir "ben" varsa, al o "ben"i ait olduğu noktaya döndür ve de ki: "ben seninle aynı memleketten değilim, sen beni tanımıyorsun." Mutlu olan "ben"e de ne diyebiliriz? Mutlu olan "ben"e de, "bak, abartma, burada yaşadığın mutluluk izafi düzeydedir" dersin. Bunu yaşa, şükret, bunun hakikatine bak.
İzafi Mutlulukların Hakikate İşaret Etmesi: Yunus Emre'nin Ballar Balı
Mesela psikolojik düzeydeki izafi benliklerin hizmet edeceği bir alan şudur: ruhsal asıllarına işaret etmeleri. Mesela bir insan sana değer veriyor, sen de kendini değerli hissettin, psikolojik düzeyde mutlu oldun. O zaman diyeceksin ki: demek ki değerli olmak, bir değer taşımak güzel bir şeydir. Peki hakiki değer nedir, ve hakiki olarak sana değer verecek olan kimdir? Bak, izafi düzeydekini yaşadın, onu aslına döndürmelisin; aslına döndürülmeyen hiçbir psikolojik durum kişiye bir şey sağlamaz, hakiki bir değer sağlamaz. İzafi mutluluklarımız, hakiki mutluluğun bir yansımasıdır.
Mesela düşünün, Allah'ın insana saygısı vardır, Allah'ın insana hürmeti vardır; hatta denir ki, "Allah velisine karşı edep sahibidir" denir. Aslında bunlardan kasıt şudur: her şeyin hakiki olanı Allah'a aittir ve O'nun sana lütfettiği bir değerdir. O ikilik ortadan kalktığında, zaten sen o noktada Allah'a vuslatın derin huzuru içindesin; orada hiçbir ikilik, hiçbir ayrılık, gayrılık kalmaz.
İşte Yunus'un "ballar balını buldum, kovanım yağma olsun" dediği kovan, bu anlamda psikolojik benliktir. Yani psikolojik benlik düzeyinde biri bana hürmet etmiş etmemiş, problem yok; biri beni sevmiş sevmemiş, hayatta başarılı olmuşum olmamışım, bir konuda yeterliyim, başka bir konuda yetersizim — hiç problem değil, hiç dert değil. Eğer özü bulduysam, o ballar balı da özdür, öz varlığındır; onun dışında beden de, psikoloji de, psikolojinin algıları da öyle olur böyle olur, problem değil.
Orada Yunus kovanı kırmıyor, anlatabildim mi, ama artık dert etmekten kurtuluyor. İşte burada sihirbazlar gibi: Firavun onlara "sizi öldüreceğim, sizi asacağım, keseceğim" dediğinde, "senin tehditlerinin herhangi bir kıymeti yok, biz özü bulduk, özün ne olduğunu anladık" diyorlar. Ancak Allah'ın sana verdiği bu geçici alemdeki imkân ölçüsünde senin bir zahiri etkin olabilir, fakat bizim özümüze senin yapacağın şey tesir etmez. Bak, ne yaptılar? Özgürleştiler. Ballar balını buldu, kovanı yağma olursa olsun.
Ama bizde, bakın, psikolojik olarak tersi işliyor. Diyorsun ki: "bak, işte eşin, arkadaşın, dostun seni sevmiyor ama Allah seviyor." "Ya öyle ama" diyor, başlıyor rahatsızlanmaya; çünkü psikolojik temel orada.
Evet. Teşekkürler. Böyle bir tecrübe paylaşımı için çok hoş oldu.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan alıntılanmış, sure ve ayet numarasıyla belirtilmiş bir ayet geçmiyor. Konuşmacı bir yerde "bir kuşun aldığı bir şeyi yükseğe çıkarıp sonra bırakması" şeklindeki bir ayete telmihte bulunuyor ancak kendisi de "tam hatırlamıyorum" diyerek net bir alıntı yapmıyor. Ayrıca "urvetü'l-vüskâ" (sağlam kulp) ve "hablü'l-metîn" (sağlam ip) gibi Kur'an kaynaklı kavramlara değiniliyor, fakat bunlar da doğrudan ayet alıntısı olarak sunulmuyor. --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.