Sahte Benlik ve Gerçek Huzur

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın gerçekte kendisine ait olmayan şeyleri (vakti, bedeni, hayatı, çocukları) benimseyip bunların üzerinden bir “benlik” ve hikaye inşa ettiğini, bunun da kapanmayan bir yük ve huzursuzluk doğurduğunu anlatıyor. Huzurun insanın doğal, asli hali olduğunu, huzursuzluğun ise geçmişe dair pişmanlıklar, gelecek kaygıları ve “benim” deme alışkanlığından kaynaklanan sahte bir benlik perdesinden geldiğini örneklerle (göl-gölge, köpek gezdirme, sakız kağıdı biriktirme, atıl kalma vb.) açıklıyor. Son bölümde “bugün mülk kimin?” sorusundan yola çıkarak hayatın, bedenin ve her şeyin Allah’a ait bir emanet olduğunu, insanın bu dünyada “aziz bir misafir” olarak bulunduğunu vurguluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Huzur insanın diğer adıdır; huzursuzluk dışarıdan değil, zihindeki sahte benlikten/hikayelerden gelir. - “Bugün mülk kimin?” sorusu: hayat, beden, çocuklar dahil hiçbir şey gerçekte bize ait değildir; hepsi Allah’a ait bir emanettir. - İstemek ile istememek arasındaki cendereden çıkıp ilahi iradenin akışına bilinçli şekilde katılmak, gerçek özgürlüğün ve içsel huzurun kaynağıdır.

Giriş

Kayda girmiş miyim buradan? Evet. Tamam, başlatın hocam. Evet. Bu da kaydediyor mu? Evet. Merhaba arkadaşlar, hoş bulduk.

Bugün insanın aslında kendisine hayatta en çok zorluk çıkaran bir konudan bahsedeceğiz. O da insanın gerçek anlamda kendine ait olmayan şeyleri kendine ait gibi algılayıp bunların üzerinden oluşturduğu hikayeler. Mesela benim hayatım, benim vaktim, benim sevgim, benim duyarlılığım, benim aklım, benim sağlığım, benim bedenim, benim eşim, benim çocuğum… O kadar çok “benim” üzerinden o kadar ağır bir benlik yükü altında kalırız ki, fark etmeden bir süre sonra kendi inşa ettiğimiz bu yükün dertleriyle boğuşmak durumunda kalırız.

Neden? Çünkü “benim vaktim” varsa, ben vaktimi sana verdim demektir. Dolayısıyla bundan ne doğar? Alacak doğar. Yani benim vaktim, ben hayatımı verdim, dikkatimi verdim, aklımı verdim… O kadar çok şeyi kendimize ait görüyor ve farkında olmadan bir süre sonra da onun birçok alacağıyla yüklü hale geliyoruz ki artık o hikayenin sonu gelmiyor. Çünkü kapanmayacak bir hesap açmış oluyoruz. O hesabın kapanma olasılığı yok. O kadar güçlü bir alacak mekanizması var ki hiçbir zaman sıfırlanmıyor.

İnsan bir kısım şeyleri kendine ait gördüğünde aynı zamanda onların yükünü de taşımaya başlıyor. Mesela “benim hayatım” dediğimde, o zaman benim hayatımı inşa etmem lazım, onu sürdürmem lazım, onu istediğim formata sokmam lazım. Onun için bir bilgenin bir sözü var: “Hayat yükü ağırdır, sen o yükü taşıyamazsın.” Ne demek bu? Hayatın sahibi kim? Yaradan. Ama sen hayat yükünü üzerine aldığında “ben ne yapacağım, hayatım ne olacak” demeye başlıyorsun. Bu da bitmiyor: çocuğumun hayatı, falanın hayatı… Diğerlerinin hayatlarını da ekstra yükleniyoruz, sonra bakıyoruz ki çok yorulmuşuz. Neden yorulmuşsun? Hayali bir yükü taşıyorsun.

Kurgusal Benlik ve Köpek Gezdirme Örneği

Çünkü hayali, kurgusal bir benlik var. Bu benlik sürekli olarak “şu noktaya ulaşman gerekir, şu noktaya varman gerekir” diye bizi çekiştirip duruyor. Sürekli kafamızdaki ideal ben istikametinde zorlanıyoruz, bir şey bizi çekiyor.

Hani bazı köpeklerini gezdiren insanlar vardır. Köpek çok güçlü kuvvetlidir, gezdireni çeker; köpek sahibini zorlar, hep bir yere gitmek ister, sahibi de sürekli onu dizginlemeye, tutmaya, kontrol etmeye çalışır. Halbuki bırak, o nereye giderse gitsin; sen ipini bırak. İçimizde işte böyle bir “köpek” var, hep onu gezdirmeye, kontrol etmeye çalışıyoruz.

Biri diyor ki: “Ne oldu, nereye vardın? Hedeflediğin noktaya vardın mı? Hayır. Beş sene evvel ne diyordun, şu noktaya geleceğim diyordun, geldin mi? Gelemedin, hadi bakalım.” Seni çekiştirip duruyor. Bir başkası başka bir alandan çekiştirip duruyor: “Seni seven var mı? Sana değer veren var mı? Eskiden insanlar seni arardı, şimdi arayan var mı? Kimse kıymetini bilmiyor, acaba kıymetini bilen dünyada kaç kişi var?”

“Kimin peşinde koşturuyorsun, kim bizi çekiştirip duruyor?” diye sormamız gerekiyor. O çekiştirip duranları yok etmeyeceğiz, sadece iplerini bırakacağız, serbest kalsınlar, istediklerini yapsınlar. Bana bu dünyada kaç kişi değer veriyor, bilmiyorum. Çok mu lazım bana bu cevabı bulmak? Aslında yok. Kim beni önemsiyor, kim beni hatırlar? Bunları isteyen kim? Bu soruları bana sorduran ve cevap almak isteyen kim? Ben bunlara cevap verme ihtiyacı veya gerekliliği duyuyor muyum?

Huzur İnsanın Diğer Adıdır

Bugün bir arkadaşla yürürken, konuşurken öyle bir konu açıldı. Dedim ki, insan hep sorar: huzuru nasıl bulacağız? Aslında huzur kendimiziz. Bunu edebi anlamda söylemiyorum; huzur insanın diğer adıdır. Yani insan nedir? Özü itibariyle insan aynı zamanda huzurdur.

İlla buna kutsal metinlerden bir temel edinmek istiyorsak: Allah’ın Adem ile Havva’yı nereye koyduğuna bakın. Nereye koydu? Cennete yerleşin dedi. Burada size herhangi bir acıkma, üşüme, herhangi bir sıcaklığın olumsuz etkisi vesaire yok. Ne demek bu? Yani bir şey sizi olumsuz yönde etkilemez ve siz bir şeye muhtaç değilsiniz; huzurlusunuz, huzurdasınız, huzurun kendisisiniz aslında.

Peki insanın bir diğer adı huzursa, bu huzursuzluk nereden geliyor? Diğer insanlardan gelmiyor arkadaşlar, dikkat edin — zihnimizdeki sahte benliklerden geliyor. “Bu niye böyle, şu niye şöyle, bu böyle olmamalıydı, şu şöyle olmalıydı; ben aslında yanlış bir karar verdim, şu kararı versem aslında bugün şu durumda olmazdım” — bir sürü hikaye. İşte o huzurun üzerini örten bir huzursuzluk perdesi var.

Hani bazı göller vardır, böyle üzeri bitkiyle örtülür, hiç suyu göremezsiniz, tamamen bitki gibi görünür. Ama aslında orada gene göl vardır. Bizim de o doğal huzurumuzu örten, sahte benliklerden oluşan bir perde var, bir örtü var aslında. O örtüye kapıldığımız zaman işte “niye böyle oldu, keşke böyle olmasaydı, aslında insanlar niye böyle davranıyorlar ki” diye başlıyor huzursuzluk.

Aslında o huzursuzluk, huzuru ortadan kaldıran bir şey değil; huzurun üzerini örten bir şey. Huzur hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Tıpkı uzayın o sonsuz boşluğunu hiçbir patlamanın parçalayamayacağı gibi. Hangi patlama uzayı yırtabilir, parçalayabilir? Öyle bir şey yok. Uzay parçalanmaz, uzayın kendisi parçalanmaz; o içindeki cisim parçalanır. Bunun gibi bizim o varoluşsal huzurumuz da hiç bozulmaz aslında. Sadece onun üzeri yanlış duygu, arzu, beklenti ve korkular tarafından örtülür.

Geçmişe Dair Pişmanlıklar

Mesela geçmişimi düşündüğüm zaman “neyin olmamasını isterdim” diye bir yerden başlasanız, zihin sizi nereye götürür? En son şuraya götürür: “Keşke şimdiki aklım o zaman da olsaydı da şunu yapmasaydım, bunu yapmasaydım, onu yapmasaydım.” Peki bunu değiştirebilecek bir durumunuz var mı? Yok. O zaman hoş geldin huzursuzluk. Geçmişin değiştirilme arzusundan gelen bir huzursuzlukla baş başa kalırsınız.

“Keşke bu kararı vermeseydim, keşke o evliliği yapmasaydım, keşke boşanmasaydım, boşansaydım ama şöyle yapsaydım” — hikaye üstüne hikaye. “Keşke şu okula gitmeseydim de şu okula gitseydim, keşke kariyerimi şöyle dizayn etseydim, şimdi çok başka olurdu.” Hatta bunu derken bile yüzümüz, dudaklarımız değişiyor — şimdi yüzünüze bakıyorum, aklınıza gelen şeyler yüzünüze yansıyor. Neden? Çünkü onlara inanıyorsunuz, inandırıcı geliyorlar çünkü. “Hakikaten doğru değil mi, öyle değil de böyle karar versen daha iyi olmaz mıydı” diyor.

Bakın, bunların arasında öz varlık açısından temel bir fark yoktur arkadaşlar. Evet, “şöyle yapsaydım daha hoş olurdu” diyebilirsiniz ama bu, benim varoluşumda bir eksikliğe, bir mahrumiyete, bir kayba yol açan bir şey değil. “Kariyerimi şöyle planlasaydım varlığım artardı” ya da “daha mükemmel olurdu” — böyle bir şey yok. “Şöyle bir evliliğim olsaydı hayat bambaşka olurdu” — hayır arkadaşlar, hayat bambaşka olmazdı, sadece deneyimin başka olurdu. Hayatın kendisi bilinçtir ve siz o doğal bilinci yaşayabildiğiniz oranda hayat gerçekten hayattır.

Gelecek Kaygısı ve Göl-Gölge Metaforu

Gelecekle ilgili de birçok huzursuzluğa sebep olabilecek düşüncelerimiz var değil mi? “Ne olacak, hayat istediğim gibi gidecek mi, çocuklar ne olacak, eşim ne olacak, insanlar bana verdikleri sözleri tutacaklar mı” — o kadar çok hikaye var ki bunlar huzursuz ediyor. Bakın, geçmişte olmuş olanı olduğu gibi kabul edin. Hatta Allah size bir imkan tanısa, dese ki “geçmişe dönebilirsin, nereden başlamak istiyorsun, 2000’den mi, 90’dan mı, istediğin şartlarla” — diyeceksiniz ki “sağ ol ya Rabbi, bana bırakıyorsan gerek yok, böyle yaşadım, böyle denk geldi, Allah’a şükür bugüne geldik, çok şükür. Hiçbir şeyi değiştirmek istemiyorum, geçmişe gitmek istemiyorum.” Çünkü gerçek anlamda varoluşsal olarak bu hayatın bize ne öyle ne böyle katacağı ekstra bir şey yoktur. Bunu egomuz bize öyle kurguluyor: “Böyle olsaydı hayat çok daha başka olurdu” — sahte bir şey. Sadece deneyimin değişirdi, varlığında bir azalma veya artma olmazdı.

Huzur deneyimlerinde değildir, yaşadıklarında değildir; huzursuzluk da yaşadıkların ya da deneyimlediklerin nedeniyle değildir. Onları aşırı bir biçimde sahiplendiğin, onlar üzerinden kendini tanımladığın için böyledir.

Mesela bir göl kenarına baktığınız zaman, kenardaki ağaçların gölgeleri göle vurur değil mi? Peki o ağaçların gölgeleri gölü yükseltir mi? Hayır. O gölgeler gittiğinde gölün suyu azalır mı? Hayır. Yaşadığınız her şey izafi ve görecelidir. O, sizin varlığınızda ne artma ne eksilme meydana getirir. Ağaçların gölgeleri gölü ne arttırır ne eksiltir; sizin böyle zannetmeniz sizde bir artma veya eksilme oluşturur. “Hayatı şöyle yaşasaydın bambaşka olurdu” dediğin için şu an hayat sana eksik geliyor, varlığın ve hayatın sana tatminsiz geliyor. Oysa hayat deneyimlerdir ve biz bu deneyimlere karşı varlığımızın içerdiği değerlerle karşılık veririz.

Bakın, hiçbir kutsal metinde bu hayatın size bir şey kazandıracağına, sizde bir şeyi arttıracağına dair bir veri yoktur. “Sizi dünyaya gönderdim mutlu olasınız diye” ya da “huzur bulasınız diye” — böyle bir şey yok kutsal metinlerde. Ama bizim zihnimizde hepsi var.

Nefsi Arındırmak

Sizi huzurlu olarak gönderdim, huzurunuzun üzerini bazı şeyler örttü; o zaman şimdi o örtenleri temizleyin. Nefsi arındırmak dediğimiz şey budur. Niye kutsal metinlerde “nefsinizi temizleyin” diyor? Çünkü oradaki nefs sizin doğal kendilik halinizdir. O doğal kendilik halinizde ne var? Huzur var, saf mutluluk var, itminan var. Nedensiz mutluluk, aksini barındırmayan mutluluk.

Peki niye biz şu an bu durumda değiliz? Çünkü üzeri örtülmüş. İşte o yüzden kutsal metinler “nefsinizi temizleyin” diyor. Onun üzerine örten şeyi keşfedersek ve onu bırakırsak, o doğal huzura, o saf mutluluk haline döneceğiz.

Ama içeride buna inanmayan biri var değil mi? Çünkü o kendi gözünden her şeyi size yansıtmaya çalışıyor. “Ne huzuru ya, huzur ancak şöyle şöyle olursa olur” diyor — onun kendi huzur hikayesi var. Onun kendi huzur hikayesine inandığınız için huzuru bulamıyorsunuz. Çünkü onun huzur hikayesi insanlarla, toplumla, dünyayla, geçmişle ilgili: “Hata yaptım, keşke o hatayı yapmasaydım, keşke geriye dönmek mümkün olsaydı.” Al sana huzursuzluk. Sonra o huzursuzluğu temizleyebilir misin? Hayır, asla. Çünkü geçmişi değiştiremezsin.

Bir Çocukla Yaşanan Örnek

Geçen böyle bir kaç çocukla vakit geçirdik. İstediği bir şey olmuyor, bir bakıyorsunuz ağlıyor, bir şey yapıyor. Dedim “biraz sakin ol, bir dakika bak: içimde kim bu kadar huzursuz?” “Ne bileyim” dedi, “içimde bir şey öfkeleniyor.” Dedim “biraz onu seyret, sakince bak ona.” Ve dedim ki, şunu kendine hatırlat — 8-9 yaşındaydı — dedim: “İstediğim bir şey olmadığında bunu kabul ediyorum ve kendimi hayatın akışına bırakıyorum, de.” Öyle deyince “ya amca, insan rahatlıyor öyle deyince” dedi. “Evet, rahatlıyor aslında” dedim. Neden?

E çünkü aslı öyle zaten yani. İstediğin bir şey olmadığında o istediği olmayan benlik bir rahatsızlık duyuyor değil mi? Bak onu görsen, bu bir duygu aslında — istediğinin olmamasından kaynaklanan bir duygu durumu. Bir mahrumiyet duygusu, bir engellenmişlik duygusu, bir tatminsizlik duygusu. Aslında o sadece bir duygu. Ama sen o duygunun kendisi olduğunda ne oluyor? O duygunun dalgasına kapılıyorsun. Bırak o dalgalansın, sen onu seyret, sonra bırak geçip gitsin. “İstediğim olmadı, istedim ama olmadı, olabilir.” Onun senin üzerinde herhangi bir olumsuz yansıması oldu mu bu durumda? Yok, olmadı.

O zaman demek ki mesele olaylarda değil, olayları nasıl işliyorsun, kim işliyor? Olaylar kimin tarafından işleniyor? Mesela bir hata yaptığında kendine niye bu kadar bir nevi zalimce yargıda bulunuyorsun? Kim bunu yapıyor? Çünkü zihinde bir benlik imajı oluşturuyorsun: “Ben hata yapmamalıyım.” Kim üretti bunu? Bırak. Peki “ben hata yapmamalıyım”ı bıraktığımda hep hata mı yapacağım? Yok. Bak onu da başka bir tanesi öyle söylüyor: “Bırakırsam sanki hep hata yapacağım, kontrolü bırakırsam her şey kontrolden çıkacak.” Hani hikaye var ya, “memleket her bakımdan işgal edilmiş, düşmanlar tarafından kuşatılmış” gibi bir durumdayız — ama aslında hepsi bizim ürettiğimiz düşmanlar. “Kontrolü bırakırsam her şey kontrolden çıkar, biraz uyumlu ya da hoşgörülü olursam ezerler.”

İstediğin Olmayınca da Mutlu Olabilmek

Ya da “hayatta istediğim hiçbir şey olmadı” — hakikaten ilginç bir şey. Ne kadar ilginç bir durum değil mi? Böyle deyince deli derler değil mi, çünkü hayatta istediğin hiçbir şey olmamışsa mutsuz olman gerekiyor. Halbuki yok — “hayatta istediğim hiçbir şey olmadı, çok mutluyum.” Çok ilginç, hayret verici bir durum, ama mutsuz değilim. Sanki hayatta istediğimiz bir şey olmayınca eşittir üzülmen, mutsuz olman, mağduriyet hissetmen, kendini şanssız algılaman gerekiyor. Bunu kim söyledi sana? Bu kim tarafından sana empoze edildi?

Keşke çocuklara şöyle bir şey öğretsek: “Çocuklar, istediğiniz bir şey olmayınca mutlu olun.” Belki biraz değişebilirler. Hatta siz örnek olun — “istediğiniz bir şey olmadı, ne kadar ilginç bir durum” diyebilmek. Bazen bunu düşünmek bile insana bir mutluluk verir, çünkü aslında öbür benliğin yükünü bize hatırlatır: nasıl bir benlik tarafından yükün altında bırakılmışız, ama sahte bir yük. Bu, şöyle bir şey gibi: uyumuşsunuz, rüyanızda sürekli taş ocağında taş taşıyorsunuz, sonra bir sabah kalkıyorsunuz — taş yok, taş ocağı yok, yük yok. Sahte bir benliğin hikayesi var. İşte özgürlük bu arkadaşlar. Hz. İsa’nın “hakikat sizi özgür kılacaktır” dediği şey de bununla ilgili bir şey aslında — hakikat bizi benliklerimizden özgürleştirecektir.

Benliğimiz sürekli bir şey ister ya da istemez. Kim bu hikayeleri sürdürüyor? O hikayeler olmasa mutlu olamaz mıyız? Mesela ölsem ve herkes beni unutsa bir mahsuru var mı? Bir benlik için var değil mi? Bir benlik der ki — bazen ben de bakıyorum çok garipsiyorum — “bak, falanın cenazesi ne kadar büyük oldu, çok kişi gelmiş; ama falanın cenazesine az kişi gelmişti, yazık.” Bakın, ölüme ve ahirete bile egonuzun gözüyle bakıyoruz: “Kaç kişi cenazesine katıldı” diye.

Ben de bir gün öyle bir arkadaşa dedim ki: “Sen uğurlayanlara değil, karşılayanlara bak. Görebiliyorsan oraya bak, o gerçekçi bir şey. Kim onu karşılıyor, o nasıl gitti — bu önemli, gerisi hikaye.” Birisi siyasetçidir, şudur budur, ya da “ayıp olmasın” diye gidilir — o dünyevi bir şey. Kim karşılıyor, ne halde gidiyorsun — bu önemli. Ama benlik böyle bakıyor mu? Yok, benlik “kaç kişi geldi cenazeye, falan geldi mi, falan ne yaptı” diye bakıyor. Benliğin perspektifi yorar insanı. Onun için nazarı dünyaya dönük olan insan yorulur; aslında insanı yoran dünya değil, dünyaya bakan benliktir.

Biriktirme Hastalığı: Sakız Kağıdından Gazoz Kapağına

Ben çocukluğumda, ufakken böyle sakızlardan çıkan kağıtlar olurdu — hangi akla hizmetse öyle biriktirirdim. Bir de oynardık: “işte benim şu kadar var, bu kadar var.” Şimdi bakıyorum, ne kadar büyük bir cahillik değil mi? Ama çocukken anlaşılabilir. Peki bunları bu yaşta yapsam olmaz değil mi, ayıp kaçar, yakışmaz. Gazoz kapağı toplardık. Peki yetişkin olduğumuzda ne topluyoruz? Bir bakın bakalım, bunları toplamaya ihtiyacımız var mı? “Kim beni arıyor, kim beni önemsiyor, kim bana saygı duyuyor, kim beni takdir ediyor, hayatta ne ortaya koyabildim” — ne yapacaksın, sayacak mısın bunları, biriktirecek misin? Ego öyle işte — sahte şeyler, sadece nesne değişiyor, hikaye değişmiyor. Egonun hikayesi hiçbir zaman değişmez.

Önceden egom “kaç tane kağıdın var” diyordu, şimdi bıraksam “kaç kitabın var” diyecek, sonra “seni kaç kişi dinliyor” diyecek — artıyor mu, gitgide artıyor mu, azalıyor mu dinleyicilerin? Bakın sürekli bana ne yapıyor: “ne biriktirdin, neyin sahibisin, sende ne kadar ilgileniliyor, ne kadar onaylanıyorsun, ne kadar kabul görüyorsun, ne kadar başarılı oldun, ne kadar kazanıyorsun, neler senin, senin olan ne var?” Hikaye değişiyor mu aslında? Hikaye değişmiyor, nesneler değişiyor. O yüzden hikayeyi terk etmek gerekiyor. Hikayeyi terk etmezseniz, hikaye ilelebet devam eder, sizi meşgul etmeye devam eder, sonu asla gelmez. Çünkü o benliğin sonu gelmiyor, o benlik bir şey biriktirmek istiyor, çünkü biriktirmezse boş kalacak. Bir şeylere “benim” demek zorunda, ya da istediklerim olsun diye bir hikaye tutturulmuş.

“Ne istiyorum?” — yine o (çocuk) oynarken dedim ki “hiç isteme”, dedim, “ne oluyorsa onu iste.” Dedi ki “bunu yazalım mı, güzel bir şey” dedi. Evet, çünkü bakın hep bir şey isteyen bir benlik var içeride. Hep istiyor, istiyor, istiyor. Bir de bir şeyleri istemiyor. Hikayesi: “neyi istiyorum, neyi istemiyorum, neyi istiyorum, neyi istemiyorum, istediklerim niye olmuyor, istemediklerim niye oluyor.” Hikaye, mezara girinceye kadar ilelebet devam edecek, eğer kesmezseniz o hikayeyi. Sadece istedikleriniz değişecek — beş yaşındayken oyuncak isteyeceksiniz, otuzunda başka, ellisinde başka, yetmişinde başka; ama hep isteyeceksiniz. O içerideki sürekli isteyecek, onun istekleri bitmeyecek. Bir de istemedikleri var, o da öyle dayatıyor: “Bunları da istemiyorum” diyor. Nesin sen, kral mısın nesin, neyi dayatıyorsun?

İlahi İradenin Akışına Katılmak

“Ne bir şey istiyorum ne istemiyorum” — ama öyle kayıtsız, umursamaz ya da ölü de değilim; duyarlıyım, farkındayım. İyi, güzel, nitelikli bir şey olunca şükrediyorum; kötü bir şey olunca da yapabileceğim bir şey varsa yapıyorum, yoksa bunu da kabul ediyorum. Bak ne kadar özgürsün. Ama isteyen ve istemeyen bir cenderenin içinde: “bunu istiyorum, bunu istemiyorum” sürekli ikisi arasında gidip geliyorsunuz.

İstemekten de istememekten de vazgeçtim, ama depresif değilim — buna dikkat edin. İlahi iradenin akışına bilinçli ve aktif bir şekilde katılıyorum. İlahi iradenin akışı içinde iyi, güzel ve doğru bir şey görünce, Allah’ın buna katkı sunabileceğim bir şeyi bana verdiğini hissedince oraya katkı sunuyorum. Kötü, yanlış bir şey görünce de onu azaltmak için elimde bir imkan varsa ona gayret ediyorum. Ama istemediğim bir şey olduğunda ve buna engel olma imkanı olmadığında somurtmuyorum, yüzümü asmıyorum. O zaman bakın içeride sahte, aldatıcı bir direnç yok, bir tuzak yok, enerjimi sürekli sömüren bir şey yok. İşte o bahsettiğimiz içsel huzur var. Bir şeyler oluyor, ben de olana kendi insani varlığımla katılıyorum. Hiçbir şey olmuyor — atıl falan, hiçbir şey olmaz demiyorum. Bakın, zaten öz varlığımızla ilgili bir şey değil bu.

“Daha fazla yapabilir miydim acaba” — istemiyoruz ya, aramıyoruz da, elimden bir şey gidiyor… ona geleceğim. Atıl kaldım, ben evden dışarı çıkmıyordum, hiçbir şey yapmıyorum, hiçbir şey aramıyorum, hiçbir şey istemiyorum, tamam ben atılım — bakın, atıl olmakla olmamayı ego neyin üzerinden tanımlıyor? Eylemsellik üzerinden, evet, fiziksel eylemsellik üzerinden. “Arama” dediğimde şifayı da arama demedim, ben öyle anlaşılmasını istemedim. Yani ne dedim? İyi, güzel ve faydalı bir şey olunca, Yaradan’ın da buna bana verdiği bir imkan olunca onu kullanırım. Mesela peygamberin bir sözü var ya: “Kıyamet koptuğunu gördüğünde elinde bir fidan varsa ek” diyor. Neden? O fidan toprağa ekilmeye uygun, onu ekiyorum. Ama diyelim bir süreç oluyor, olumsuz bir süreç, onu değiştirme imkanı yok — kabul ediyorum.

Şifa, Beden ve Emanet

Diyelim ki hasta, fiziksel olarak bedenime bir hastalık geldi; imkan varsa uyguluyorum, yoksa mal onun benim değil ki, bu beden kimin? Benim değil ki, ben niye sahipleniyorum? Niye “eskiden şifacılar varmış” diyoruz? Bakın, şifa imkanı veriliyorsa, varsa, o da ilahi bir akıştır. Hani nasıl bazı kediler mideleri ağrıyınca ot yerler mesela, belki görmüşsünüzdür, gider birkaç tane ot yer, o midesine iyi gelir. Peki ot yoksa ne yapar kedi? Bir şey yapmaz, sakince devam eder hayatına.

Bakın, bir şeyi dert edinen kim? Biraz oraya bakın. Ben bu bedenin sahibi değilim ki bu bedenin derdini duyayım. Bu beden bana imkan olarak verilmiş, emanet edilmiş, benim değil. Ama madem benim emanetime verilmiş — mesela şöyle düşünün, bir koyun size emanet edilmiş, yem de verilmiş, yesin; yem bitti, ne yapacaksınız? Diyelim ki hiç başka vereceğiniz bir şey yok — koyunun sahibi ben değilim ki. Beden de sahibinin, ben niye bu bedeni sahiplenip bunun derdini duyuyorum ki? Şimdi oraya gelelim: bazen benlik “daha fazla bir şey yapabilir miyim” diye sorar; burada objektif olarak bunu görmemiz için nötr kalabilmemiz gerekir.

Mesela bazen bir çocuğumuz olur, “bunun doktor olması lazım, mühendis olmasın, doktor olacak” falan diyoruz. Ama içeride bir şey çocuğunun doktor olmasını istiyor; sen çocuğun kabiliyet, yetenek ve potansiyeline bakmıyorsun orada — hangi gözle çocuğa bakıyorsun? “Doktor olmasını istiyorum” gözüyle bakıyorsun. Bu sefer çocuk çalışmıyor diyelim; “acaba yapabileceğim başka bir şey var mı” — deve kuşuna “bu kesin kartal olmalı” deyip deve kuşunu uçurtmaya çalışıyorsun. O zaman “yapabileceğim bir şey var mı” sorusunu objektif bir yerden soramazsın. Ama önce içerisi sakin olsun; içerisinin bir arzusu olmasın, bir korkusu olmasın, bir beklentisi olmasın. Sıfır noktasından bak, o zaman diyelim ki o çocukla veya bir süreçle ilgili daha objektif bir gözlemin olacak: ne yapılabilir, yapabilir miyiz, yapamaz mıyız?

Mesela düşünün, bir hasta yakını ile bir doktorun bakış açısı arasında ne fark vardır? Hasta yakını yakınının yaşamasını ister değil mi? Doktor ise “ne yapabiliriz” diye bakar. Doktorun bakışı şudur: bunun neyi var ve biz şu anki imkanlar içinde ne yapabiliriz, öyle bakar. Ama hasta yakını “yaşamalı hocam, nasıl öldü” diyor, “öldü yani nasıl ölür ya” diyor. Sen nereden bakıyorsun, hiç farkında değil misin? Hakkıyla tevekkül edemediğimiz için mi acaba? Hakkıyla tevekkül etmeyen, içimizde bir sahtekâr benlik olduğu için. Onu göremediğimiz için, ona kendimizi kaptırdığımız için, yanlış bir hikaye uyduran bir benlik var içeride.

Geçen öyle bir arkadaşa rastladım, annesi vefat etmiş — Allah rahmet eylesin. “Annem yaşamalıydı” diyor. “Nereden biliyorsun” dedim, “nereden çıkardın?” Ama işte benlik öyle istiyor. “Annemi çok seviyordum” diyor, “o benim için bambaşkaydı” diyor. Bu kadar da şey mi mesela? Bir kişi tanrılaşmaya mı çalışıyor? Yok, o bilinçli bir tanrılaşma değil de, benlik arzularının istikametinde yaşamak ve var olmak istiyor. Halbuki benlik böyle bir mahiyette yaratılmamış.

Yaradan’ın Tecellileri ve Haddi Aşmak

Yani bir anlamda kadir-i mutlak olmak istiyor, âlim-i küll olmak istiyor, her şeyi bilmek istiyor, her şeye gücü yetsin istiyor, her istediği olsun istiyor. Tabii bunlar aslında bir nevi Yaradan’ın özellikleri; Allah’ın bizim o fıtri benliğimize tecellileri var değil mi? Mutlak sevgi, sende de sevgi olarak zuhur eder. Allah’ın irade etmesi, sende de izafi olarak bir şeyi istemek veya istememek şeklinde tezahür eder değil mi? Ama sen o benliği farkına varmadan mutlaklaştırdığında, “istediğim olmalı, istemediğim olmamalı” dediğinde, farkına varmadan haddi aşmış oluyorsun. Haddi aştığın için de onun zorunlu sonuçlarını yaşıyorsun.

Halbuki ne kadar güzel bir şey — Allah bana isteyebilme imkanı vermiş, istemenin ne olduğunu idrak etmem adına isteme kabiliyeti vermiş. Ama bu, “ben ne istersem olur” anlamında bir şey olarak verilmemiş bana. Sadece “iste, isteğin istikametinde sana verdiğim imkanları da kullan” demiş; o isteğinin gerçekleşmesi adına sana verdiği imkanı da kullan. Bu kadar vermiş. Sonrası haddi aşmak: “İstediğim niye olmuyor, hayrola, yaradan mısın yani?” Allah’ın istediği olur; senin istediğin bazen olur, bazen olmaz. Olduğu zaman şükredersin, olmadığı zaman kabul edersin — ama gönülden kabul edersin, istemeye istemeye değil. Neden? Çünkü mutlak irade sahibi O’dur, ben göreceli irade sahibiyim. Mutlak kudret sahibi O’dur, ben göreceli güç sahibiyim. Allah da bana güç hissi verir, bir şeyi yapabilme kudreti verir, ama bu mutlak değildir.

“Buna niye gücüm yetmiyor” — hop, dur bir dakika, içeride bir sahtekâr sana “gücün mutlak olmalı” diyor. Ne demek “buna nasıl gücüm yetmez”? Dikkat ediyor musun, ne hikaye üretiyorsun? Sen mutlak güç sahibi misin? Değilsin. Bak bakalım Yaradan sana ne kadar güç vermiş, bu kadar. Onu en güzel şekilde Kadir-i Mutlak’ın rızası istikametinde kullan. Bitti mi güç? Bitti, bitti — nasıl “gücüm biter” öyle bir şey yok, sen gücün kaynağı değilsin ki.

Doğru bir şekilde meseleyi anlarsan o zaman her şey rayındadır. Ama alışmışız değil mi — mesela her sabah kalkıyoruz, elimizi kaldırabiliyoruz, kolumuzu kaldırabiliyoruz, göz kapaklarımızı açıp kapatabiliyoruz. Bunlar ne sayesinde oluyor? Bunlar aslında ilahi kudret ve sistem sayesinde oluyor, ama o kadar sahipleniyoruz ki. Mesela bir sabah kalktınız, bir tarafınız diyelim ki felç olmuş, sağ el kalkmıyor — ne hissedersiniz? Ego ne yapar? Önce bir şaşkınlık, kabullenememe, bir hikaye orada. Halbuki kim bu hikayenin taşıyıcısı? Bir dur, bir sakin ol.

Mülk Kimin?

Onun için hiçbir şeye “benim” dememek — ama bu sadece dilsel bir şey değil, gerçekten hiçbir şey benim değil. Hiçbir şey. Kutsal metin demiyor mu: mülk Allah’ındır. Hatta Allah der ki, kıyamette denilecek ki “bugün mülk kimin?” Niye öyle bir hitap var? Çünkü en çok orada tuzak, en çok orada sahte benlik var. Bakın, hepimiz benliklerimize bir soralım: o benliklerin mülkleri var mı yok mu? “Bu benim” dediği şeyler yok mu — benim bedenim, benim gözüm, benim vaktim, benim aklım, benim ilmim. Allah ne diyor? “Bugün mülk kimin?” Bugün mülk kimin sorusunu duymak için İsrafil’in kıyamet borusu çalmasına gerek yok, bunu şu an, bugün de sorabiliriz. Aziz ve Kadir olan Rabbimindir, bütün mülk O’na aittir. Ben de O’na aidim, O’nun mülkünde çalışıyorum. O zaman bütün yükümden kurtuldun — “mülk kimin, O’nun” dediğinde sen de mülksüz kalmış değilsin; sanki böyle Allah bütün mülkü götürmüş, sen elde kalmış bir şey gibi değilsin. Sen de O’nun mülküsün, sen de sahipsiz değilsin, ne idüğü belirsiz bir varlık değilsin, annenin babanın umursamadığı ya da yeterince takdir etmediği bir varlık değilsin. Sen de O’nun mülküsün, anne babanın mülkü değilsin.

Hocam, orada zaten (sahiplenme) çocuklardan değil de anne babadan çıkıyor, oralar çok sahipleniyor. Benim gibi, benim annem de beni sahipleniyor, ama ben kendimi bile sahiplenmediğim için onu düşünüyorum, bu kimi sahipleniyor acaba? Tabii etrafımızdaki insanlar bize yanıltıcı bir yaklaşımla gelebilirler, yanıltıcı veya yanılan bir algı içinde olabilirler. Bu onların süreci. Önemli olan ben kendimi nasıl algılıyorum. Bugün mülk kimin? Aziz ve Celil olan Allah’ımdır, ben de O’na aidim. Bakın, anneme değil, babama değil, çocuklarıma değil, ceddime değil, milletime, milliyetime değil — ben de Allah’ın mülküyüm, yani O’na aidim. O benim sahibim ve O’nun mülkünde çalışıyorum. Bakın, O’nun mülkünde kendi adıma çalışmıyorum, O’nun adına çalışıyorum. Bu bedeni O’nun adına kullanıyorum, bana vermiş, “bunu iyi kullan” demiş, kullanmaya çalış.

Diyelim ki genetik bir bozukluğu var — “ne yapayım, mal onun yani, niye bende böyle bir şey var” — yahu sen kimsin, bende niye diyorsun, bana verilen bedende böyle bir durum var, bana verilen emanette böyle bir durum var, varsa var, mal O’nun, O’na ait, ben O’nun razı olduğu ve imkan verdiği o emanete bakıyorum. Hayat kimin? Hayat O’nun. Benim hayatım diye bir şey yok ki. “Benim hayatım” dediğin anda zokayı yuttun; “benim hayatım ne olacak” demeye başlarsın. İlk gün “benim hayatım” dersin, ikinci gün “benim hayatım ne olacak” demeye başlarsın.

Bakın o yüzden Allah uyarıyor — merhametinden uyarıyor, haşa çekememezliğinden değil. “Bugün mülk kimindir” diye sorgulayın demesinin altında yatan şey haşa çekememezliği değil, “dikkat et” diyor. “Mülk benimdir” dediğin anda zokayı yutuyorsun, başına büyük bir bela alıyorsun. “Bu hayat benim” dediğin anda başına hayat kadar büyük bir yük alıyorsun. “Bu beden benim” dediğin zaman beden kadar büyük bir yük alıyorsun. “Bu çocuk benim” dediğin an koskoca bir yükü yükleniyorsun. Allah o yüzden merhameten diyor ki, “dikkat et, mülk kimin, hatırla unutma, mülk benim, sen de benimsin, benim mülkümde çalışıyorsun; germene gerek yok, hayatı germe, kaygı üretme, korku üretme ve unutma, Allah’ın mülküsün.”

Aidiyet ve Dünyada Aziz Bir Misafir Olmak

Sen öyle şu ailenin, şu ananın, şu babanın, şu sülalenin çocuğu değilsin. İnsanlar “aidiyet hissedemiyorum” diyor. Ya Allah “sana bana aitsin” diyor. Hiç bunu tefekkür etmek ve bunun saadetine girmek istemiyor musun? Neye ait olayım — bir toprağa mı, bir vatana mı, bir etnik gruba mı, bir aileye mi? Benim ailem Allah’tır, benim köküm O’dur, aidiyetim O’dur. O’na aidim, herkes bilse de bilmese de O’na ait. Aidiyet, kök — kökün Allah, O’na döneceksin. Niye O’na dönüyorsun? Çünkü O’ndan geliyorsun. Daha güzel bir aidiyet olur mu, daha tatmin edici bir aidiyet olur mu? Var’dan geliyorsun, Var’a dönüyorsun.

Peki Allah “sana bana bir şey getir mi” diyor? Yok. “Gönderdiğin gibi gel” diyor. Bak, tertemiz git, tertemiz gel. Sadece yaptığın o seyahatte sana verdiğin değerlere uygun davranmaya çalış. Yanlış davranırsan da unutma ki affediciyim, merhametliyim, sahibim benim. Bakın, fıtri çocuk en büyük hatayı da yapsa annesinin şefkatli kucağına koşar değil mi, annesi tokat atsa bile öyle değil mi? Neden, hiç düşündünüz mü bunu? Fıtri olduğunda böyledir; annesi kızsa da annesinin kucağına koşar, çünkü bilir ki annesinin şefkati tokadından çoktur, hatta onun tokadı bile bir şefkat tokadıdır bir anlamda — onu terbiye etmek için ona kızabilir, sevmiyor değil. Hatta bazen “annem beni sevmiyor” diye düşünsen bile, annen seni sevmediğinden değil, senin iyiliğin için öyle davranmış olabilir.

Bir insanın şefkatinde bile bu değer varken, yaratıcıyı düşünün. Bazı insanlar diyor ki, “ölmekten korkmuyorsun da, işte orada ne göreceğiz?” Ne göreceksin? Allah’ın rahmetini göreceksin ya. Cehennemi bile rahmetinin kuşattığı bir şeydir. Sen kimin merhametine geri çevriliyorsun, kim tarafından çağrılıyorsun, kimin tarafından geri çağrılıyorsun?

O yüzden benliklerimizin bize yüklediği ağırlığı görelim. Onların hepsi sahte ağırlıklardır, hiçbirinin gerçekliği yoktur, ama inandığımız için bize yük oluyorlar. Geçmişinizi olduğu gibi kabul edin, neden biliyor musunuz? Çünkü bu dünyada bir milyon yıl — tırnak içinde söylüyorum — istediğiniz gibi yaşasanız bitecek ve izi kalmayacak. Bu dünyada en zor şartları yaşasanız da bir gün bitecek. O yüzden o kadar yüklenmeye gerek yok. O yüzden bu dünyanın mutsuz ettiği insan, farkına varmadan dünyayı gözünde büyüten insandır. Dünya o kadar bir değere sahip değil ki, gelip geçen bir şey. O zaman kıymeti neyse o kadar kıymet veriyorum, onu olduğu gibi görüyorum. Bu dünyanın dilencisi olmuyorum, bu dünyanın hizmetkârı da olmuyorum, bu dünyanın izzetli, aziz bir misafiri oluyorum.

Bakın, aziz bir misafir — size bir misafir gelse, koltuğa göz dikse, koltuk örtülerine göz dikse, dolaptaki bardaklara, fincanlara göz dikse, dersiniz “nasıl bir misafir bu” değil mi? Şimdi biz bu dünyada misafiriz. Gözümüzü “şu benim olsa, bu benim olsa” — bırak kardeşim, neye gözünü dikiyorsun ya? Bir misafir, misafir olduğu kişinin gönlüne taliptir değil mi, onun muhabbetine, onun yakınlığına taliptir; yoksa onun fincanına, koltuğuna, örtüsüne talip olmaz değil mi? Sen bu dünyada neye talipsin, bu dünyada kimin misafirisin ve neye talipsin, neyi talep ediyorsun, neye göz dikiyorsun?

Aziz bir misafir olarak gönderilmişsin. Aziz bir misafir olarak girdiğin bu dünyadan yine aziz bir misafir olarak çık. Gözün arkada kalmasın. “Şu koltukta biraz daha oturaydım, bir bardak daha çay içsem çok iyi olurdu” demeyesin. Saati vakti geldiği zaman “teşekkür ederim, müteşekkirim” deyip arkana bakmadan gideceksin. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): “Bugün mülk kimin? Aziz ve Kadir olan Rabbimindir” ifadesiyle atıfta bulunulan ayet (muhtemelen Mü’min/Gafir Suresi 40:16 içeriğine yakındır; anlatıcı metinde sure adı veya ayet numarası vermemiştir, bu nedenle kesin atıf yapılmamıştır). Ayrıca Adem ve Havva’nın cennete yerleştirilmesi kıssasına telmih vardır (sure/ayet numarası belirtilmemiştir). Hz. İsa’ya atfedilen “Hakikat sizi özgür kılacaktır” sözü bir Kur’an ayeti değil, İncil’e ait bir sözdür; ayet olarak sayılmamıştır.

Tüm Ayet İndeksi →

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.