Sahte Benlik ve Gerçek Kendilik (1)
Kısa Özet
Konuşmacı, insanı yoranın dış olaylar değil, içimizdeki “sahte benlikler”in (ideal benlik, mağdur benlik, kendini ispat etmeye çalışan benlik vb.) ürettiği hikâyeler olduğunu anlatıyor. Kalbin ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olacağını, insanın gerçek varlığının hiçbir deneyimle artıp eksilmeyeceğini, Âdem kıssası üzerinden arzu ve korkunun insanı nasıl kendi “huzur cennetinden” çıkardığını örnekliyor. Sohbet, gerçek eylemin ve gerçek iyiliğin, benliğin (arzu-korku motivasyonunun) karışmadığı eylem olduğu vurgusuyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanı yoran dış olaylar değil, içimizdeki sahte benliklerin ürettiği “eksiklik” ve “mağduriyet” hikâyeleridir. - Kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur; hiçbir deneyim, yaşanan ya da yaşanmayan hiçbir şey, insanın Allah’ın verdiği varlığına bir şey katmaz ya da ondan bir şey eksiltmez. - Gerçek eylem ve gerçek iyilik, arzu ve korku motivasyonu taşımadan, içinde “benlik” olmadan gerçekleşen eylemdir.
Bizi Kim Yoruyor: İnsanlar mı, Benlikler mi?
Biz hangi benlikler tarafından yoruluyoruz? Tabii ki şimdi böyle bir soru, bu sohbetleri ilk dinleyen için zor gelebilir. Çünkü biz, bizi yoranın ya insanlar olduğunu ya da hayat olduğunu düşünüyoruz. Ve eğer insanlar ve hayat bizi yormasa aslında yorulmayacağız. Peki bizi yoran insanlar ve hayat mı, yoksa içimizdeki benlikler mi? İçimizdeki benliklerden kastımız ne?
Farkına varmadan “ben böyleyim, ben böyle düşünüyorum, bana göre böyle olmalı, bence bu böyle olmamalı” dediğimiz anlarda aslında kullandığımız cümledeki birinci tekil şahıs asıl meseledir. Mesela ben çok zaman kaybettim, çok vakit kaybettim, çok fırsat kaçırdım dediğimde bunun bana getirdiği bir yük vardır. Ben fırsatları kaçırmış olan biriyim, imkân ve zamanımı yeterince iyi kullanmamış biriyim diye kendimi tanımlamış olurum. Ve bu tanım artık benim üzerimde bir psikolojik yüke dönüşür. Çünkü içimde sürekli bir şey “sen zamanını iyi kullanmadın” diyor. İçimde bir şey sürekli “sen fırsatları kaçırdın” diyor. Ve biz buna inandığımız anda kendimizi ne olarak görüyoruz? Fırsatları kaçırmış kişi olarak görüyoruz. Kurban olarak görüyoruz. Mağdur nazarıyla bakıyoruz. Bir şey bizde eksikmiş gibi görmeye başlıyoruz. Yani “eğer ben o fırsatı kaçırmasaydım şu an bambaşka biri olurdum” diye düşünüyoruz.
Bakın hep ne yapıyoruz aslında? Hep bir “ben” kurgusu var. Bu bazen ideal bir ben üzerinden işler, bazen de kişinin kendisine dair yaşamak istediği olgulara bağlı olarak işler. İlk anlamda kastettiğimiz şeye ideal benlik diyebiliriz.
İdeal Benlik ve Kendimizi Eleştirmek
Nedir ideal benlik? Her birimizin psikolojik dünyasında kendimizle ilgili olmak istediğimiz bir şey vardır. Yani olmak istediğimiz bir durum. Bu illa maddi anlamda “şu olmak, bu olmak” gibi de olabilir; kişinin kendi kimliğine, varlığına dair bir ideali de olabilir. Mesela “daha çok şey okumalıydım, daha çok şey öğrenmeliydim, şu anda birçok şeyi biliyor olmam gerekirdi” dediğimde ne yapıyorum? İdeal bir kendilik üzerinden kendimi eleştiriyorum; ideal bir kendilik üzerinden kendime dair eleştiri yüklemesinde bulunuyorum.
Ve bu gibi şeyler arkadaşlar insanı yorar. Çünkü neden yorar? Çünkü siz o benlikle kaldıkça huzurlu olamazsınız. Çünkü o benlik size ne diyor? “Bulunduğun durum kötü” diyor. “Bulunduğun durum, olmaması gereken bir durum. Farklı bir yerde olmalıydın” diyor.
Huzursuzluğun Kaynağı: “Farklı Bir Yerde Olmalıydım” Hikâyesi
Yani şöyle düşünün: evinizde değilsiniz ve evinizden çok uzaktasınız, ya da yolunuzu kaybetmişsiniz. Ne kadar rahat olabilirsiniz? Bir huzursuzluk olacak, bir memnuniyetsizlik olacak, bir korku olacak, bir kaygı olacak. Neden? Çünkü evinizde değilsiniz; ya evinizden uzaktasınız ya da yolunuzu kaybetmişsiniz. O zaman ne olacak? Bu, sizi içten içe tedirgin edecektir.
Mesela çocuğu olmayan bir kadın sürekli “bir çocuğum olsaydı” der. Baba olmamış bir erkek sürekli “keşke baba olsaydım” der. Evlenmemiş bir insan “keşke evlenseydim” der. Boşanmış bir insan “acaba yürütebilir miydik” der. Bir sürü hikâye döner insanın zihninde. Bu ne demektir? Birincisi, olan durumu kabullenmemek; ikincisi, kendimize dair bir kurgu üretmek. Yani sanki biz mevcut durumda eksiğiz. Bu algımız olduğu müddetçe hiçbir zaman huzurlu olamayız, kendi evimizdeymiş gibi kendimizi hissedemeyiz.
Sürekli içimizde biri bize bir hikâye anlatır: eksiklikle ilgili, mahrumiyetle ilgili, mağduriyetle ilgili. “Şu olsaydı daha iyi olurdu, bu olsaydı daha iyi olurdu.” Anamızı, babamızı, kardeşlerimizi, yaşadığımız olayları, tanıdığımız, tanıştığımız insanları, her şeyi o benlik bir hikâyeye dönüştürür. Ne anlamda? “Böyle olsaydı daha iyi olurdu. Böyle olmasaydı daha iyi olurdu. Keşke böyle bir ailede olsaydın, şöyle bir ailede olmasaydın. Keşke bana şöyle davranılsaydı, keşke böyle davranılmasaydı” gibi koskocaman hikâyelerimiz vardır. O yüzden hiçbir zaman şu anda ve burada olmayız. O benliklerin zamanındayız, o benliklerin dünyasındayız, o benliklerin hikâyesindeyiz.
Kalpler Ancak Allah’ı Hatırlamakla Mutmain Olur
Ama dikkat edin, kutsal metin ne diyor? “Kalpler ancak Allah’la mutmain olur” diyor. Peki biz niye mutmain değiliz? Çünkü içeride başka bir hikâye dönüyor, içeride sanki başka ayetler var; sahte ayetler… Hani bir zamanlar “şeytan ayetleri” diye bir mevzu vardı; işte içimizde de benliğin hikâyeleri var. Mesela Allah şu anda ne diyor aslında bize, mevcut anımızda? “Kalpler beni hatırlamakla mutmain olur” diyor. Allah’ı hatırlayın: sonsuz, mükemmel, rahmeti, merhameti, şefkati tam ve mükemmel olan, sizi kuşatan, kendisiyle var olduğunuz, sizi asla bırakmayan, sizi anlayan bir Rabbiniz var. Bunu hatırladığınızda, düşünce olarak hatırladığınızda bile sükûnete erebilirsiniz. En zahiri şekilde bile bu, sizde bir itminan oluşturur. Ama beş dakika sonra içinizdeki benlikler yine “ben ne olacağım” hikâyesine dönerler. “Ben ne olacağım? Niye böyle bir hayat yaşadım ki, daha farklı bir hayat yaşayabilirdim” derler.
Hâlbuki hayatınızda hangi deneyimleri yaşamış olursanız olun, hiçbirinin sizin varlığınıza en ufak bir katkısı olmaz arkadaşlar. Varlığınıza dikkat edin: Allah’ın sizi var ettiği varlığa hiçbir şey katmaz, hiçbir deneyim hiçbir şey katmaz. Teolojik olarak ne deriz? Allah bir şeyi yaratıyor; yarattığı şeyler O’na bir şey katar mı? Katmaz, ama yaratır. Allah’ın size bahşettiği varlık da hiçbir deneyimle artmaz. Allah’ın size bahşettiği varlık tamdır, eksiksizdir. O, Allah’ın size kendi varlığını hissettirmesidir. O yüzden Allah’ı hatırladığınızda kendinize gelirsiniz; kendiniz, Allah’ın bir varlık hissine sahip olarak yarattığı kişisiniz. Kendinize gelmek aynı zamanda Allah’a dönmektir; aynı zamanda sonsuzluğunuzu hatırlamaktır.
Ama biz “kendimize gelmek” deyince ne oluşturuyoruz? Egolarımıza geliyoruz, benliklerimize dönüyoruz: ümitlerimize, arzularımıza, hayallerimize, beklentilerimize, pişmanlıklarımıza, suçluluklarımıza… Oysa bunlara dönmeye gerek yok. Ben çok hatalı, günahkâr biri olabilirim; ama kendime geldiğimde nereye gelmem gerekir? Yaratıcının bana bahşettiği varlığa dönmem gerekir. Benim gerçek kendim budur. Ama dünya hayatında bir kısım hatalar, kusurlar, günahlar işlemiş olabilirim. O yüzden bakın, kendine bakmanın iki yönü vardır: bir, gerçek kendine bakmak; iki, kendi zannettiğimiz benliklere bakmak. Gerçek kendinize bakarsanız orada Allah’ı hatırlarsınız, orada sonsuzluğu hatırlarsınız, orada zaman ve mekân üstü bir varlık hatırlarsınız. Orada anne babanız, aile, sosyal ortam, ilişkiler yoktur; orada sadece varlık hissi vardır. Hiçbir şeyle tanımlanmayacak bir varlık hissi.
Gerçek Kendilik ve Sahte Kendilik
Mesela düşünün: bedeninizi bir kenara bırakın, ilişkilerinizi bir kenara bırakın, ailenizi bir kenara bırakın, bugüne kadar yaşadığınız olayları bir kenara bırakın, yaptığınız sevapları da bir kenara bırakın, işlediğiniz hata ve günahları da bir kenara bırakın. Ne kalacak? Önce ego der ki “hiçbir şey kalmıyor.” Peki bunu diyen kim? Bakın, bir şey kalıyor: sevapla, günahla, aileyle, ilişkilerle, yaşanan olaylarla bağlantısı olmayan bir şey. İşte varlık dediğimiz şey, biraz buradan ilerlediğinizde fark edeceğiniz bir şeydir. Siz varsınız ve varlığınız eksiksiz. Varlığınızın fonksiyonları ayrı bir şeydir. Tekrar aynı örneğe dönüyorum: Allah yaratır, fakat yarattığı şeyler O’na bir şey katmaz. Allah’ın sizi var ettiği varlık da böyledir; onun bir şeye ihtiyacı yoktur.
“Onlar Allah’ı Unuttu…” Ayetinin İki Yönlü Okunuşu
O yüzden bakın, ilginç bir şeydir; Kur’an’da geçer, bazen hatırlatırım: “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” der. Bu aslında çok önemli bir ayettir. Ayetin içindeki manayı öbür taraftan da okuyabiliriz: “Onlar Allah’ı hatırladı, Allah da onlara kendilerini hatırlattı” diye de okuyabiliriz, değil mi?
O yüzden bugün insanlar çok sorarlar: Din nedir? Din ne katıyor insana? “Ben din olmadan da yaşayabilirim” derler. Tabii yaşarsın; ama yaşamanın farklı düzeyleri var. Sen hangi düzeyde yaşıyorsun? Bedensel düzeyde mi, psikolojik düzeyde mi, spiritüel düzeyde mi? “Onlar Allah’ı hatırladı, Allah da onlara kendini hatırlattı” diye de bu ayeti okuyabilirsiniz. O zaman neyi algılayabiliriz? Allah, bizim gerçek kendimizin kaynağıdır. Gerçek kendimizin merkezinde Yaradan vardır.
Peki, “Onlar Allah’ı unutunca Allah da onlara kendilerini unutturdu” ayetinde, inanmayan insanlar ve Allah’ı tanımayan insanlar kendilerini bilmiyorlar mı, kendilerini hatırlamıyorlar mı? Zahiren hatırlıyorlar. Yani bu ayet şunu mu diyor: kim Allah’ı unutursa o kendini unutur? Peki kendini unutuyor mu o insanlar? Allah’ı unutan insanlar kendilerini unutuyorlar mı? Hayır, zahiren unutmuyorlar. Hatta bazen çok da kendilerinin farkındalar; acayip kişilik analizleri yapabiliyorlar, değil mi? Peki ayet burada ne anlatıyor? O insanların hatırladığı kendilik nedir? “Ben kendimin çok iyi farkındayım, kendimi biliyorum” diyor, “kendimin farkındayım” diyor. Peki burada kişinin bahsettiği kendilik, gerçek kendilik mi? Değil; sahte kendilik. O zaman ayeti şu anlamda da anlayabiliriz: “Onlar Allah’ı unutunca sahte kendiliklerini gerçek kendileri zannederler.” Gerçek kendilerini unuturlar, sahte kendiliklerini gerçek kendilikleri zannederler.
_(Bu noktada soruluyor: “Mutmain olurken kastedilen bu mu — sahte benliklerin de Allah’la mutmain olması mümkün mü?”)_ Sahte benliklerle de hatırlayınca asıl öz varlığa gidilebiliyor. İnsan izafi bir benlikle de Allah’ı hatırlayabilir; ama burada Allah’ı hatırlamanın da düzeyleri vardır. Oradaki özne izafi benliktir, henüz gerçek benlik değildir; sahte benlik de diyebiliriz. Peki ne yapıyoruz? Sahte benliğe, kendini aşabileceği bir üst bilinç imkânı sunarak Allah’ı hatırlatıyoruz. Yani gerçek kendini hatırlayan peygamberler bize “sahte benliğinizin farkına varın ve mutlak, sonsuz, mükemmel olanı hatırlayın; sizin kaynağınız da budur” demiş oluyorlar.
“Onlar Allah’ı unuttu” deyince, sahte benlikler Allah’a yanaşırsa özünü de hatırlarsın gibi de okunabiliyor galiba — yani sahte benlikler Allah’ı hatırlarsa insan asıl gerçek varlığına daha kolay erişir. Evet, aslında sahte benliğe Allah’ı hatırlatmak, o sahte benliğin sahteliğini azaltmak fonksiyonunu görür. O sahte benlik gitgide zayıflar ve hakiki kendiliğin açığa çıkmasına imkân verir. Ama sahte benlik güçlenirse, o zaman tam bir perde olur.
Sahte Benliği Fark Etmek ve Bırakmak
Sahte benliğe Allah’ı hatırlattığımızda bu neye benzer? Bir buz kütlesine güneşi yansıtmak gibi. O buz kütlesi ne yapacaktır? Yavaş yavaş eriyecek ve perde olmaktan çıkacaktır. Dolayısıyla bizler kendimizin hangi düzeyde olduğunu dikkate almak durumundayız. Ben kendimi hangi düzeyde tanımlıyorum? “Ben” derken neye “ben” diyorum? Bütün işin sırrı burada yatar. Kendini hatırlamak dediğimiz konu da budur, ermek dediğimiz konu da budur, Allah’ın velisi olmak dediğimiz konu da budur: gerçek kendini hatırlamak için gerçek olmayan kendiliklerini fark etmek. Peki onları ne yapacaksın, savaş mı açacaksın onlarla? Hayır, onları adım adım bırakacaksın. Adım adım bıraktığın zaman zaten geriye kalan sensin aslında. Dolayısıyla “kendini inşa etmek” diye üretilen modern zamanın tuzağı, aslında bizim en dehşetli bilinç çarpıklığımızdır. “Kendini inşa etmek”, “kendini gerçekleştirmek”… Sanki gerçek bir kendimiz yokmuş gibi.
“Büyüyünce Ne Olacaksın?” Sorusunun Tuzağı
Allah “ben sizi düzenledim” diyor, “en güzel kıvamdasınız” diyor; o yüzden meleklere secde edin diyor. O zaman sen bak, bir şey olmak için bu kadar çabalamak zorunda değilsin. Bizim çocuklara yüklediğimiz en büyük şeylerden bir tanesi, tırnak içinde, “büyüyünce ne olacaksın?” sorusudur. Bakın, “ne olacaksın, ne yapacaksın” diye soruyoruz. “Büyüyünce ne yapacaksın” — bu mahkûm bir soru. Ama “büyüyünce ne olacaksın”? Ne olacağım? Olmuşum zaten. Yani Allah beni oldurmuş zaten. Sanki bir şey olmazsam var olmuyormuşum gibi. Bakın birçok şeyi biz varlık-yokluk gibi algılıyoruz: “şu olursa kendimi var hissederim, şu olursa kendimi yok ya da eksik hissederim.” İşte bu bir bilinç çarpıklığıdır. Büyüyünce bir şey olmayacağım, zaten olmuşum. Büyüyünce var olmayacağım, zaten varım. Varlığım tam, eksiği yok. Sürekli bir gerilime ihtiyacım yok. Bu gerilimi bana kim veriyor? İşte sahte bir benlik veriyor: “ne olacaksın, ne oldun?” diye geleceğinizle ilgili birçok hikâye üretiyor.
Bırakın geleceğinizi, gelecek hikâyelerinizi bir bırakın; mesela ne kadar rahatlarsınız. Ama o gelecekle ilgili hikâye üreten benlik yüzünüze vurduğunda, böyle bir kaygı, bir soru işareti oluşur; alnınızın çizgileri bile o soru işaretini gösteriyor değil mi bazen? Bıraktığınız zaman o gelecekle ilgili hikâyeler ne olacak? “Ben ne olacağım” diye kaygı üreten kim? Kur’an’ın diliyle söylersek: ondan geldin, ona döneceksin; ona aitsin, onun varlığısın. Kim kaygı üretiyor?
Âdem Kıssası: Arzu ve Korkunun İnsanı Cennetten Çıkarması
Dikkat edin, bazı insanlar Kur’an’daki kıssaları çocukça şeyler, mitolojiler gibi algılama hevesindeler günümüzde. Mesela bakın, Âdem kıssası ne kadar mükemmeldir. Âdem’e kim kaygı veriyor? Tırnak içinde, kim onu cennetten çıkarıyor deyim yerindeyse? Bakın burada bir şeyden bahsedilir değil mi: şeytan ona vesvese verdi; “melek gibi olmayasın, ebedî bir mülkün yok; ama eğer bu ağaçtan yersen ebedî bir mülke sahip olabilirsin, eğer bu ağaçtan yersen melekler gibi olursun” dedi. Ne yaptı ona? Ona bir hikâye anlattı, bir şey kurdu ona. Ve aynı zamanda bir yandan arzu verdi, bir yandan da korku aşıladı. Bir yandan onu arzunun içine hapsetti: “melek gibi olmak istemez misin, tam yani? Ebedî bir mülke sahip olmak istemez misin? Bir şey senin olsun istemez misin mesela? Bu da senin olsun istemez misin?” Ne kadar hoş bir teklif! Âdem aldandı, o meyveden, o ağaçtan yedi ve cennetten düştü. Şimdi bizi cennetten düşüren neymiş? Arzumuz ve korkumuz aslında. Bir şeyi çok arzu ettiğinde, bir şeyden çok korku duyduğunda, sen tehlikenin ucundasın demektir.
Mesela “ben ne olacağım, ne olacağım” diye — işte varlık sancısı… Bir de buna böyle güzel isimler konduruyoruz değil mi? Varlık sancısı, kendi olabilme meselesi, kendi olma kavgası falan… Ne yapıyor aslında bu sana? Dikkat ediyor musun? Seni varlığının cennetinden çıkarıyor. Seni huzurunun cennetinden çıkarıyor. Bir de şunu ekliyor bu sefer: “Ama” diyor, “ben olmazsam, bak, canın hiçbir şey yapmak istemeyecek.” Yani demek istiyor ki — bu da çok ilginç bir aldatmacadır — sanki arzum ve korkum olmazsa hiçbir şey yapmayacakmışım gibi. Hâlbuki arzum ve korkum olmadan bir şey yaptığımda, o gerçek bir eylemdir.
Gerçek Eylem: Arzu ve Korkudan Azade Olmak
Gerçek eylem ne zaman olur? Arzu ve korkun olmadan gerçekleştiğinde olur; o, gerçek eylemdir. Öbürü, arzu içeren ya da korku dolu bir eylemdir. Gerçek eylem, hakiki eylem, arzu ve korku motivasyonu taşımadan gerçekleşen eylemdir. Peki benlik yine itiraz ediyor: “Böyle bir şey mümkün mü?” Ona göre mümkün değil, o benliğe göre mümkün değil. Ama sana göre mümkün. İnsan buna müsait bir varlıktır; yani arzu ve korku olmadan eylemde bulunabilecek bir varlıktır. Ama biz neye sıkıştırılmaya çalışılıyoruz? Arzu ve korkunun içine sıkıştırılmaya çalışılıyoruz. Bugün bakın, Freudyen ekolün tarif ettiği şey budur: arzu ve korku arasında gidip gelen bir varlık, ve buna mahkûm, başka da bir şansı yok. Yani insanın varoluşsal hikâyesi, modern psikolojiye baktığınız zaman aşağı yukarı arzu ve korku üzerinden tanımlanır.
Arzu ve korku olmadan da eylemde bulunabilirim; eylemde olma arzusu duymadan. Peki hiçbir eylem yapmazsam ne olur? Aslında hiçbir şey olmaz, çünkü varlık bizatihi vardır; sen bizatihi varsın. Deniz dalgalanmadığında da vardır. Gök cisimleri gökyüzünde hareket etmediğinde de o gökyüzü vardır; gök cisimleri olmadığında o gökyüzü durmuyor mu? Gene duruyor. Ama egonun bir sahteliği var. Seni ne yapıyor? Arzu ve korkunun içinde bir hikâyenin, bir maceranın içine sokuyor. Ve sana diyor ki: “Aslında bak, hayat burada; öbürü sönük gibi. Arzun yok, korkun yok, arzu ve korku yok; o zaman sanki boş bir hayat.” Ve senin sahip olduğun, aslında sahip olduğun ama birçok defa hissedemediğin o huzurdan seni alıkoyuyor. Hani biz bazı çocuklar görürüz ya, böyle oraya buraya koşturur falan, deriz ki “ya ne kadar huzursuz bir çocuk” — aslında öyledir değil mi? İşte benliklerimiz bizi böyle manipüle ediyor.
Çocukluktan Gelen Sahte Benlik Tohumları
O yüzden “ben şöyle olmalıyım, yapmalıyım, etmeliyim, gelecekle ilgili şöyle olmalı, böyle olmalı” diyen benliklerinize sakince bakın; acele etmeyin, bir bakın, kaçmayın. Hemen düzeltmeye çalışmayın. Onun ardındaki benlik algısını fark edin, onun sahteliğini anlayın. O nereden geliyor, o benlik algısı ve tuzağı nereden geliyor? Büyük oranda bu çocukluklarımıza dayanır. Çocukluğumuzda çevremizden birçok şey duymuşuzdur; ya da kendi içimizde zaman içinde “mutlaka bir gün başarılı olacağım” ya da “bir gün şunu yapıp insanlara kim olduğumu göstereceğim” diyen bir benlik üretmiş olabilirsiniz. Orada ekilen sahte benlik tohumu, sizi giderek asıl varlığınızın üstünü örten bir sarmaşık gibi kuşatmış olabilir.
Geçmişte yaşadığınız bir mahrumiyet ya da mağduriyetten dolayı “benim zaten hayatta hiç şansım olmadı” ya da “şu an ne olsa bir şey eksik kalacak” diyen bir benliğiniz olabilir. O zaman o benliği keşfetmek durumundasınız, o benliğin farkına varmak durumundasınız. Aksi takdirde o benlik bir ömür boyu sizi kendi macerasının içine hapsedecektir. Siz onun hikâyesini yaşıyor olacaksınız, siz onun hikâyesinde bir figüran olacaksınız: ne olursa olsun bir türlü huzur hissetmeyen, ne olursa olsun bir türlü kendini mutlu hissetmeyen, “ben öyle acılar, öyle zorluklar yaşadım ki gülemem, mutlu olamam” diyen… Bir şey bizi tutmaya çalışır; o tutanı fark etmek zorundasınız. O yüzden mahrumiyetlerinize, acılarınıza, eksikliklerinize lütfen tutunmayın. Hiçbir şey sizin varlığınızda bir eksiklik oluşturmaz. Bir şeyi yaşamak varlığınızı çoğaltmayacak, bir şeyi yaşamamak da varlığınızı eksiltmeyecektir. Bu hikâye sahte bir hikâyedir; ama çok inandırıcı bir hikâyedir maalesef. Ve hepimiz o benliklere inanıyoruz çünkü.
Hikâye İçinde Hikâye: Kur’an’ı Sahte Benlikle Okumak
Bakın, hikâyenin kimin tarafından üretildiğini keşfetmezseniz, o size hikâye içinde hikâye üretir. Mesela çok mahrum hissedersiniz kendinizi, sonra dersiniz ki “ya işte Allah var, görüyor, iyi bir şeyler de yaşatır, beni mutlu eder.” Bu da hikâyenin içinde hikâyedir. Allah size bunu mu diyor? “Ben size öyle şeyler yaşatacağım ki hepiniz mutmain olacaksınız” öyle mi diyor? “Dünyada zor, sıkıntılı şeyler yaşadığınız zaman ben elbette bunun telafisini yapacağım, o zaman siz tatmin olacaksınız” diye size bir hikâye anlattığını gördünüz mü Kur’an’da? Öyle bir şey demiyor size. Size diyor ki: “Beni hatırlayın, mutmain olursunuz. Beni hatırlayın, kendinizi bulursunuz.” Dolayısıyla Kur’an’ı bile biz çoğunlukla sahte benliklerle dinliyoruz. O yüzden tam etkili olmuyor, tam fark etmiyoruz, mesajı tam anlamıyoruz.
Mesela Allah “sana yeter” diyor; biz Instagram’ı açıp “Allah sana yeter” diye millete kapak olsun diye mesaj yolluyoruz. Zannediyoruz ki Allah bize birilerine laf çakmak için ayet öğretiyor. Çünkü neyle dinliyorsun o ayeti? İçindeki sahte bir benlikle. Biri sana bir laf çakmış, sen de çakacağın bir laf arıyorsun; Kur’an’ı açıyorsun, güzel bir laf buluyorsun, o lafla birine çakıyorsun. Ne yaptın? Ayeti kim okudu, kim dinledi? Sahte bir benlik dinledi. O yüzden kimin hikâyesine kapıldığımıza dikkat etmemiz gerekiyor. Din, insanı her türlü benlik hikâyesinden uyandıran bir mesajdır. Bak, sana hiçbir hikâye anlatmaz aslında: “Kalpler Allah’la mutmain olur. Allah’tan geldiniz ve O’na dönüyorsunuz. De ki: Allah bana yeter.” Nedir bunlar aslında? Bütün hikâyelerini bırak demektir aynı zamanda.
Ama insan da “anlaşılmak ister hocam” diyebilir. Bak, yine hikâye üretiyorsun. İnsan kendini ispat etmek istiyor, bir anlaşılma ihtiyacı duyuyor, hep hikâye anlatıyor. Ama Allah sana diyor ki: Allah sana yeter. Allah sana diyor ki: benden geldin, bana döneceksin. Aradaki ne? Aradaki teferruat. Aradaki de yaşanan bir şeydir, ama teferruattır. O benlikler nerede takılıyor arkadaşlar? Teferruata takılıyor. O yüzden kendimize asıl olanı hatırlatmalıyız: ondan geliyorsun ve ona döneceksin, ona aitsin, O sana yeter. Bunlar nedir? Hikâyenin olmadığını bize gösteren ayetlerdir.
_[Bu noktada sohbetin ses kaydı ağır biçimde bozulmuş; muhtemelen konuşmacı ile sohbete katılan başka bir kişi arasındaki soru-cevap kısmıdır. Seçilebilen kadarıyla: hayatın bir “macera” olup olmadığı konuşuluyor; Yaratıcının insanı macera aramak için değil, bir deneyim yaşaması ve O’nu unutmaması için gönderdiği ifade ediliyor; ardından sahte benlikle elde edilen kazanımların gerçek bir kazanç sayılıp sayılmayacağı sorusuna geçiliyor. Aradaki birkaç cümle STT kaynaklı ağır bozulma nedeniyle güvenilir şekilde yeniden kurulamadığından buraya alınmamıştır — anlaşılamadı.]_
Kazanç Meselesi: Sahte Benlikle Elde Edilen Kazanımlar Gerçek midir?
Dünya hayatında kalıcı bir kazanç var mı? Şunu söyleyeyim arkadaşlar: sahte benlikle kazandığınız kazançlar hakiki bir kazanç değildir. Mesela diyelim ki ben sahte bir benlikle kitap yazdım, ünlü oldum, insanlar beni tanıyorlar diyelim; bir ün kazandım, biraz da para kazandım diyelim. Şimdi bunlar nedir? Kazandım diyelim, farz edelim; bunlar hakiki kazanç değildir bakın. Mesela “kazanç” kavramı bile üzerinde düşünmemiz gereken bir şey. İnsan gerçekten bu dünyada bir şey kazanır mı? Kazandığım şey kalıcı bir kazanç mıdır, gerçek anlamda kazandığım bir şey midir? Mesela bu dünyada bir şey kazanıp da beraberinde götüren biri var mı? Kim ne kazanıp da bu kazandığı şeyi götürebiliyor? Öyle bir şey yok arkadaşlar. Mesela Kur’an’da hiç gördünüz mü “dünyaya gidin, bir şeyler kazanacaksınız” diye? Yok öyle bir şey. “Ölümü ve hayatı yarattım ki hanginiz daha güzel amelde bulunacak, bunun için gönderdim” diyor. Ama bizim benliklerimiz ne diyor? Bir şeyler kazanacağımızı iddia ediyorlar; çok şey kazanacağımızı, ya da bazen çok şey kaybettiğimizi iddia ediyorlar. Ben o sahte benlikleri fark ettikten sonra ne bir şey kazandığımı ne bir şey kaybettiğimi düşünüyorum. Benim geldiğim nokta bu.
Şimdi sahte benlikler ister istemez içine düştüğümüz bir durumdur; yani bizim bilinçli olarak tercih ettiğimiz değil, içine düştüğümüz bir şeydir. Bu bazen toplumdan, bazen yaşadığımız olayların bizde meydana getirdiği psikolojik, duygusal durumlardan kaynaklanan benlik algılarıdır. Mesela geçmişte kendimi ispat etmem gerektiğine dair mesajlar almış olabilirim; böylece “kendimi ispat etmeliyim” diyen bir benliğim oluşmuştur. Dolayısıyla kendimi ispat etmek için bir sürü gayret etmiş olabilirim.
Böyle bir sahte benlikle ömür boyu yaşayabilirim; ya da bir süre sonra bunu fark ederim: “Benim böyle bir benliğe ihtiyacım yok, kendimi ispat etmeme gerek yok.” Çünkü bakın, dikkat edin, yeryüzünde bir tek varlık kendini ispat etmeye çalışıyor, o da maalesef insan. Neden? Çünkü varlığını unutmuş. Varlığını ispat etmeye çalışan kimdir? Varlığından emin olamayandır.
Ya da çok basit bir soru sorayım: çoğumuz şunu düşünmez miyiz? “Ben haklıyım ama biri bana haklı olduğumu da söylesin istiyorum; işte bu konuda da haklıydın desin istiyorum.” Ya da “hayatta biri beni anlasın istiyorum.” Kim istiyor bunu? Mesela bunu sahte benlikten başka bir şey istiyor olamaz. Ben haklı olduğumun idrakindeysem, neden birinin bana “haklısın” demesini istiyor olabilirim? Bunun bana kattığı bir şey var mıdır gerçekte? Yoktur. Ama içeride bir şey bunu istiyor değil mi? İşte o isteyeni bulacaksınız. Kim istiyor onu? Ona kapılırsanız güzel bir macera yaşarsınız; güzel olacağını temin edemem ama biraz fırtınalı bir macera yaşarsınız. Biri “haklı” der, biri “haksız” der; haklı olduğunuzu duyduğunuzda mutlu olursunuz, haksız olduğunuzu duyduğunuzda mutsuz olursunuz. Bir başarı elde ettiğinizde tatmin olmuş hissedersiniz, kendinizi başarısız gördüğünüzde mutsuz olursunuz. Bu bir maceradır. Bu kimin tarafından yaşanır? Sahte bir benlik tarafından yaşanır.
Peki bunu bıraktığınızda ne olur? Huzur, itminan ve gerçek eylem ortaya çıkar; içinde bir kişinin olmadığı, içinde bir benliğin olmadığı bir eylem ortaya çıkar. Yani benliksiz eylem; içinde bir benlik arzusu ve korkusu taşımayan eylem ortaya çıkar. Bu ise gerçek eylemdir; içinde senin olmadığın bir eylem.
Kapanış: Gerçek İyilik ve Gerçek Sevgi
Son cümlemizi ifade edelim: Gerçek iyilik, senin içinde olan ama senin içinde olmadığın iyiliktir. Gerçek iyilik, senin içinde olan ama senin içinde olmadığın iyiliktir. Bunu birçok şeye uygulayabilirsiniz: gerçek sevgi, senin içinde olan ama senin içinde olmadığın bir sevgidir. O, gerçek sevgidir.
Peki, teşekkür ediyorum.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası anılmadan, meal olarak referans verilen ayetler: - “Kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla (zikirle) mutmain olur” (sure adı ve ayet no belirtilmemiş) - “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” (sure adı ve ayet no belirtilmemiş) - “De ki: Allah bana yeter” (sure adı ve ayet no belirtilmemiş) - “Ölümü ve hayatı yarattım ki hanginiz daha güzel amelde bulunacak” (sure adı ve ayet no belirtilmemiş) - Âdem’in cennetten çıkarılışı kıssasına genel atıf (özel bir ayet numarası anılmadan)
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.