Sahte Benlik ve İmajinatif Kimlikler
Kısa Özet
Konuşmacı, “ben” hissinin daha bir-bir buçuk yaşından itibaren nasıl oluştuğunu ve kendimizi ilişkiler, beceriler, beğeniler üzerinden nasıl tanımlamaya başladığımızı anlatarak başlıyor. Sahte benliğin yalnızca kibir, kin gibi “kötü” hâller olmadığını; geçici, sınırlı, değişken herhangi bir şeyle kendini tanımlamanın (dürüstüm, zekiyim, merhametliyim gibi) da imajinatif ve sahte bir benlik ürettiğini örneklerle açıklıyor. Otohipnoz, kendi kendine riyakârlık, kutsal egolar, “sen kimsin” sorusu, ahiretin bir teselli değil daha gerçek bir varoluş alemi olduğu ve “elbiseni temizle” ayetinin nefsi sahte benliklerden arındırmak anlamına geldiği gibi konulara değiniyor. Sohbet, nefsini temizlemenin sürekli bir süreç olduğu ve insanın kendi öz varlığının canlılığıyla, dünyadan bir beklenti gütmeden yaşaması gerektiği vurgusuyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Sahte benlik yalnızca kibir, kin gibi “kötü” hâller değildir; kendimizi geçici, sınırlı, değişken herhangi bir şeyle (dürüstüm, zekiyim, merhametliyim gibi) tanımlamak da imajinatif bir benlik üretir. - “Ben dürüstüm” demek yerine “bugüne kadar dürüst davrandım” demek gerekir; birincisi imajinatif ve kırılgan bir kimlik, ikincisi nesnel bir olgudur. - Ahiret bir teselli değildir; dinin asıl maksadı insanı ahirete çağırmak değil, kendi öz varlığını ve Yaratıcı’yla bağını idrak ettirmektir.
Açılış: Ben Hissinin Doğuşu ve Sahte Benlik
Evet, bugün yine çokça değindiğimiz bir konuyu biraz daha farklı bir yönüyle ele almaya çalışacağız: gerçek kendiliğimizi örten sahte benlikten bahsediyoruz. Nedir sahte benlik, nedir? Bunu çokça kullanıyoruz; zaman zaman açmaya ve üzerinde tefekkür etmeye ihtiyacımız var.
Bizler doğduğumuz andan kısa bir süre sonra, aşağı yukarı bir bir buçuk yaşından itibaren, “ben” hissini duymaya başlarız. Biraz güçlü bir ben hissi ortaya çıkmaya başlar ve kendinizi önce ilişkiler üzerinden tanımaya başlarsınız. Mesela bir çocuk, bir başka çocuğun annesi tarafından kucağa alındığını gördüğünde hemen kendi annesini arar, değil mi? Onu da kucağına alacak annesini arar. Veyahut diyelim ki bir başka çocuğun elinde bir oyuncak gördüğünde ne der? “Bana da al, bana da bir oyuncak” der. Bu neyi gösterir aslında? Bir ben hissinin var olduğunu gösterir.
Veya diyelim ki bir çocuğa fazla ilgi gösterildiğinde, bir çocuk bunu gördüğünde yine o ben hissiyle kendisine ilgi gösterilmesini bekler. Eğer ilgi gösterilmezse ne olur? “Kendisine ilgi gösterilmediğini, kimse bana ilgi göstermiyor, bana ilgi gösterecek kimse yok” diyerek bunun üzerinden bir ben hissine dayalı bir algı oluşturur. Veyahut yanındaki bir çocuk çok seviliyordur; “ne güzel bir kız çocuğu, ne güzel bir erkek çocuğu” diye övüldüğünde, veya “sen ne güzel yürüyorsun, sen ne güzel konuşuyorsun” denildiğinde, bunu gören diğer çocuk kendi algısı üzerinden bir kıyaslama yapar: “Bana niye böyle bir şey söylenmiyor, niye öbürüne söyleniyor da bana söylenmiyor” diye sorar, mesela “Anne, ben de güzel miyim, ben de bir şey yapıyor muyum, güzel yapıyor muyum” diye. Veya siz bir çocukta beğendiğiniz bir şeyi ifade ederek yansıttığınızda, diğer çocuk kendisinin de beğenilmesini ister. Bu neyi gösterir? Bir ben hissinin oluştuğunu gösterir.
Peki bu ben hissi gerçek midir? Hayır, bu ben hissi gerçek değildir. Biz “benlik” deyince, “sahte benlik” deyince hep çok kötü benlik hâllerini kastettiğimizi zannederiz; işte kibirli, hain, haset eden, aşırı agresif, öfkeli, dışlayıcı benlikleri sahte benlik zannederiz. Mesela kıyaslayan benlik nasıl bir benliktir? Kişi kendini kıyaslıyor: “Ben o kadar güzel değilim, ben o kadar yakışıklı değilim, ben o kadar güçlü değilim, ben o kadar etkileyici değilim, ben o kadar çekici değilim, ben o kadar başarılı değilim, ben hayatta dikkat çekecek bir şey koyabilmiş biri değilim” dediğinizde de sahte bir benlik üzerinden hareket etmiş olursunuz. “Acaba kim bana değer veriyor” dediğinizde de yine sahte bir benlik üzerinden hareket etmiş olursunuz.
Sahte benlik dediğimiz şey, kendimizi, ilahi nitelikteki ve kutsal metinlerde Yaradan’ın üflediği ruh olarak tanımladığımız şeyin dışındaki her türlü tanımlamadır. Geçen bir arkadaş bana dedi ki, “biraz sahte benlikten bahsetsene” — tabii kendisi de farkında olmadan sahte benlik üzerinden konuşuyordu. Biraz sahte benlikten bahsedince baktı ki her taraf sahte benlik var; aslında hepimizin durumu bu. Çok özel bir durum değil bu, hepimizin durumu.
Nedir sahte benlik? Gerçek kendimizi herhangi değişen, geçici bir şey üzerinden tanımlamaktır. “Ben” deyip arkasına koyduğunuz şey eğer geçici, sınırlı, başı ve sonu olan, değişken bir şeyse, siz sahte bir benliğin üzerinden kendinize bakıyorsunuz demektir. Çok net şekilde ifade ettim sanırım: tanımladığınız şey sınırlı, geçici, değişken, başı ve sonu olan bir şeyse, siz kendinizi tanımıyorsunuz demektir; sahte bir şey üzerinden kendinizi tanımlıyorsunuz demektir.
Otohipnoz: Kendi Kendimizi Büyülemek
Bu, insanoğlunun kendine yaptığı en büyük illüzyondur. Kendi kendimizi hipnoz ediyoruz; hani “otohipnoz” ediyoruz ya, hepimiz aslında otohipnoz içindeyiz. Kendi kendimizi hipnotize etmiş durumdayız. Ne zamandan beri? Çok uzun zamandan beri; yani bahsettiğim gibi daha 1-2 yaşından itibaren biz bir otohipnoz içindeyiz. Çevremizdeki insanlar nasıl? Onlar da otohipnoz içinde. Mesela anne babamızdan duyduğumuz hikâyeler nedir? Otohipnoz hikâyeleridir. İşte anne veya baba çocuğuna bazen şikâyette bulunur, değil mi; bazen diyelim ki anne şikâyette bulunur: “Kızım, baban hiç beni anlamadı, ben çok şanssızım, işte şöyle bir durumda evlendim, şöyle oldu böyle bitti, işte okumak istiyordum ama beni okutmadılar” değil mi, bize bir sürü hikâye anlatırlar. Ve bundan dolayı içlerinde bir mutsuzluk, memnuniyetsizlik, üzüntü, keder hissederiz, değil mi. Aslında neyle karşı karşıyayız? Bir kişinin kendi kendini hipnoz etmesi sonucunda ortaya koyduğu bir benlik hâli.
Hani bazen öyle bir hipnoz olur ya, insanlar sonra böyle işte farklı biri gibi konuşur; aslında biz hepimiz öyleyiz. Yani çok küçük yaşlardan itibaren gerçek kendimiz örtüldü ve biz artık ne olarak konuşur hâle geldik? Bir beden olarak, bir düşünce olarak, bir duygu olarak, bir eylem olarak. Mesela “ben beceriksiz biriyim” dediğinde aslında sahte bir benlik üzerinden kendini tanımlıyorsun. Hayatta bazı şeyleri becerememiş bir süreç yaşamışsın, olgu senin kimliğin hâline gelmiş; sen diyorsun ki “ben beceriksizim.” Veya sürekli olarak bir başkasıyla kıyaslayarak kendini hep eksik olarak tanımlamışsın. Hayatta ne yaparsan yap, böyle altta, arkada işleyen bir fon var: “Sen eksiksin, sen yetersizsin.” Veya yaptığın şey sanki sürekli olarak, “acaba onaylayacaklar mı, onaylamayacaklar mı, acaba beni sevecekler mi” şeklinde arkada işleyen bir fon var. Veya “ben zeki miyim, her durumda zeki olduğunu test eden” bir benliğin olabilir. Bütün bunlar bizim sahte benliklerimizdir.
Bunların kendilerine göre bir imajinasyonları vardır; yani hayalleri, kurguları vardır. Aynı zamanda her birimiz kendimizle ilgili idealize ettiğimiz bir imajinatif kimliğe sahibiz. Biz kendimize deriz ki, “çok merhametli biriyim” ama bazı zamanlardaki merhametsizliğimizi bu yüzden görmeyiz; çünkü idealize ettiğin, imajine ettiğin, “ben böyleyim” dediğin bir hikâye de uydurmuşsundur. Bu, hipnotize olduğumuz benlikten ayrı bir şeydir; bir de imajine ettiğimiz, kendimizce idealize ettiğimiz bir benliğimiz vardır. “Ben zekiyim,” “ben yardımseverim,” “ben merhametliyim,” “ben samimi biriyim” diye, genellikle olumlu niteliklerin barındığı bir kimlik oluşturuyoruz. Ve bir süre sonra buna tutuluruz. Bu acaba gerçek mi, sabit mi, buna bakmayız; ama kendimizi hep bununla tamamlamaya çalışırız.
Peki insanoğlu bunu niye yapar? Çünkü insanoğlu gerçek kendiliğini unuttuğunda tutunacak bir kimlik arar. Tutunacak bir bene ihtiyacımız var. Mesela ben bazen sohbetlerimde derim ki “bu sen değilsin, bu sen değilsin.” Muhatabım der ki, “o zaman ben neyim?” Hemen tutunacak bir dal arar. Hâlbuki aslında o soruyu sormasa daha güzel; biraz sabretse, acele etmese, ama şunu bilse: sadece gerçek bir benim var, ben bunu görmesem de, hatta inkâr dahi etsem de bu var, ama ben bunun ne olduğunu henüz tam olarak bilmiyorum. Acele etmesek. Ama sahte benlik bilincimiz acele eder; hemen kendine bir dal, tutunacak bir dal arar: “Neyim ben o zaman? Ne diyeceğim ben kendime? Biri ‘sen kimsin’ dediğinde ne diyeceğim?” İşte “ben iyi biriyim, dürüst biriyim, merhametli biriyim, iyiliksever biriyim, kimseye kötülüğüm yoktur” diye olumlu bir imajinasyon üretiriz. Bu da bizim otokritik yapmamızı, yani objektif gözlem yapmamızı engeller.
Mesela “çok zekiyim” diyorsan, aptal olduğun bir anı görmek istemezsin. “Ben çok zeki biriyim” dersen, zekânın aktif olmadığı, işlemediği bir anını düşünmek istemezsin. “Ben çok merhametliyim” dediğinde merhametli davranmadığın bir anı göremezsin, görmek istemezsin; göstereni de reddedersin, “saçmalıyorsun” dersin, “ne alakası var, ben çok merhametliyim, kime sorarsan sor” diye itiraz ederiz. Neden? Çünkü ona tutulmuşuz; ona tutulduğumuz için de onu bırakamayız. Bunu çok farklı noktalarda düşünebilirsiniz: işte birisi bize der ki “sen o kadar dürüst ve samimi değilsin, dürüstüm samimiyim diyorsun ama o kadar da dürüst ve samimi değilsin”; “ne alakası var” der hemen kişi, reddeder, inkâr eder, yok sayar, karşıdakine yansıtır. Neden? Çünkü onun tutunduğu şey budur. Hani, tırnak içinde, “insanların kutsallarına sövmeyin ki onlar da sizinkilere sövmesinler” ayetini aslında en bireysel anlamda böyle alabilirsiniz. Hepimizin ego düzeyinde bir kutsalı var değil mi, hepimizin egosu kutsal, değil mi. Mesela en çok insanlar nerede birbirleriyle çatışır? Sahte, kutsal egolarına dokunduğunuzda. “Sen kendini merhametli zannediyorsun ama aslında merhametli değilsin” dediğinizde, “bana mı diyorsun” diye hemen itiraz gelir. Veya dediğim gibi çok zeki olduğuna inanan biri: “sen o kadar da aslında zeki değilmişsin ya” dediğinizde, “sen ne diyorsun ya, benim zekamı mı tartıyorsun, sen kimsin yani, kimin zekasını tartıyorsun, ne zannediyorsun kendini” diye itiraz edersiniz. Neden? Çünkü kutsala saldırdınız. Herkesin egosu kutsal. Bu kutsal egolar — tabii bu kutsallık sahte — gerçek kutsal benliğimizi görmemize engel olur. Sahte bir kutsalı fark etmediğinizde, onun arkasında duran gerçek kutsal benliğinizi göremezsiniz; ilahi değerlerle donatılmış, gerçekten saf, mükemmel, var olan o gerçek benliğinizi görmekte zorlanırsınız. Neden? Siz bir şeyi kutsuyorsunuz, bir şeyi korumaya, bir şeyi sahiplenmeye, bir şeyin elden gitmemesini istiyorsunuz.
Kendi Kendine Riyakârlık: İkinci Bir Kimse Olmadan da Riyakâr Olmak
Aynı zamanda bu sahte benliğin bir başka parçası da algılanmamızla ilgilidir: nasıl algılanıyorum, benim hakkımda ne düşünülüyor? Bakın İslam ahlakında şöyle bir şeyden bahsedilir: bir insanın riyakârlık yapması için o anda başkasının olmasına gerek yoktur. Riyakârlık illa birinin olmasını gerektirmez. Peki nasıl yapar insan böyle, kendi kendine nasıl riyakârlık yapabilir? Mesela dersin ki, “ben insanların beni şöyle algılamasını istiyorum, ben şöyle bilinmek istiyorum, insanlar beni şöyle bilmeli ama şöyle asla bilmemeli.” Siz o anda ne yapıyorsunuz? Riyakârlık yapıyorsunuz. Peki ortada ikinci bir kimse var mı? Görünürde yok. Peki zihninizde var mı o ikinci kimseler? Dopdolu, o kadar çok ki.
“Peki hocam, sizden de riyakârlık beklenir mi” diye sorsanız — siz kimsiniz diye sorulsa — “bilmiyorum, hakikat noktasında kim olduğumu bilmiyorum, arayış içindeyim” şeklinde bir cevap verilebilir mi? Şimdi bir âlimin bir ifadesi vardır: “Belâgat, muktezâ-yı hâle mutabakattan ibarettir” der; yani en uygun söz nedir, durumun gerektirdiği şekilde konuşmaktır. Şimdi bu mevzulardan haberi olmayan biri eğer size “siz kimsiniz” diye sorarsa, tabii siz oradan “ben falanım, şu işi yapıyorum, evliyim veya bekârım, çocuklarım var veya yok” demeniz gerekir; o başka bir şey. Ama gerçekten bu konular üzerinde düşünen biri olduğunda, zaten bunu dinleyen biri sana şunu sormamalı: “sen kimsin” diye; sadece “bana sahte benliğinden bahseder misin, kendini ne olarak zannediyorsun” diye sorması gerekir değil mi. Yoksa bu sohbeti dinledikten sonra artık “sen kimsin” diye bir soru sormaman icap eder sanırım. Çünkü o sorunun cevabını henüz bilmediğimizi sezebiliriz; tam bilmiyoruz ama sezebiliriz. Dolayısıyla “kendini ne olarak zannediyorsun” — bizde biraz hakaret gibi kullanılıyor, “kendini ne zannediyorsun” falan. Aslında bu çok normal bir şey; hepimiz kendimizi bir şey zannediyoruz, bir zan içindeyiz, kendilikle ilgili bir zanla sahibiz. Bunu tefekkür etmeye ihtiyacımız var.
Beden, İlişkiler, Beceriler: Hepsi Geçince Ben Ne Kalıyorum?
Kendimle ilgili bir zannım var. Mesela “ben” dediğim zaman onun altını bir açın; “ben” dediğim anda o ne ile doluyor, ne ekliyorum, onun arkasına ne ekliyorum? Ve bunlar kalıcı, sabit, değişmez şeyler mi, değil mi? Mesela düşünün, beden olarak üç kiloluk bir bedenle dünyaya geldiğimi düşünün; “ben” desem ki kendime, “ben üç kiloyum,” bir ay sonra “dört kiloyum,” bir ay sonra “beş kiloyum,” ne olacak? İşte “bir yaşındayım, iki yaşındayım, üç yaşındayım, beş yaşındayım, on yaşındayım,” öldüm, kaç yaşındayım? Sıfır, bitti. Şimdi bunlar o zaman ne oldu? Ben nerede? Ben nedir?
Kendinizi ilişkilerle tanımladınız; ilişkileriniz bitti, ben ne o zaman? Değil mi? “Ben anneyim, babayım, kardeşim, evladım, dedeyim, nineyim, torunum, kuzenim” — gitti onlar, ne oldu o zaman ben? Veya bir beceri, yetkinlikle tanımladınız kendinizi: “ben şunu yaparım bunu ederim, yazarım, çizerim, film çeviririm, resim yaparım,” veya işte sosyal dayanışma anlamında “projelere katılırım ve nerede tartışma var iyi tartışmalıyım,” her konuda tartışmacıyımdır, fikrim vardır, söyleyecek sözüm vardır. Peki bunlar gittiğinde ne olacak, ne kaldı? Şimdi ben ne, burada? Bir düşünün değil mi aslında; aslında bunlar ben değiller. Ama dediğim gibi, bir illüzyon var, bir hipnoz var, bir imajinasyon var. Ve insanların yüzde 99,9’u da böyledir. Bakın hani hepimiz de böyleyiz.
Herkesin Anlatacağı Bir Hikâyesi Var
Ve onun üzerinden işleyen bir hikâyeler dizisi var. Yani Kore dizileri, Brezilya dizileri gibi ucu bucağı bitmeyen ilişki hikâyeleri, işte anlaşılma anlaşılma hikâyeleri, korkularımızla ilgili hikâyeler, beklentilerimizle ilgili hikâyeler, yapamadıklarımızla, yapabildiklerimizle vesaireyle ilgili bir sürü hikâyemiz vardır. Çünkü bu imajinatif benliklerin bir de hikâyeleri vardır ve hikâyeleri bitmez. Herkesin anlatmaya ihtiyaç duyduğu bir hikâyesi vardır. Hatta bazı egzistansiyalistler şöyle der yani: “hikâyesi olan insanlar benim için çok değerlidir.” Ne demek hikâyesi olanlar? Biraz böyle egzantrik bir şeyi olacak, bir deneyimi olacak; onlar hikâyesi olanlar. Diğeri, hikâyesi olmayan insanlar. Veya birilerinin hikâyesi çok özel ama diğerlerinin hikâyesi sıradan. O zaman ego ne yapmaya çalışıyor? “Yahu o kadar sıradan bir hikâyem olmasın, biraz farklı bir hikâyem olsun.” Bakın neler neler üretiyoruz değil mi? İşte aslında bütün edebiyat, sanat falan hep bunların üzerinde gidiyor aslında; ve bunların üzerinde işleyen bir süreç var, ya da bunları sorgulamak durumundayız.
Belki de kutsal diyebileceğimiz, ilahi diyebileceğimiz, ruhsal diyebileceğimiz, değişmez diyebileceğimiz bir ben yoktur, bunu da düşünün. Hani ben size bir sınırlama getirmiyorum ama şu anki mevcut benleriniz üzerinde düşünün diyorum. Şunu kastettik buradaki anlamıyla: insanın herhangi bir şey üzerinden ürettiği benlik algısı, imajinatif bir şeydir. Yani bir olgu üzerinden, bir eylem üzerinden, bir deneyim üzerinden, bir duygu üzerinden, bir düşünce üzerinden kendilik imajinasyonu üretiriz: “ben böyle biriyim, ben şöyle biriyim.” Bu şekilde ürettiğimiz bütün cümleler kurgusaldır; yani aslında kendimizi gelip geçici olan bir şeyle tanımlarız. Bu yüzden “imajinatif” diyoruz.
İmajinatif Benlik Nesnel Değildir: “Ben Dürüstüm” Demenin Çürüklüğü
Yani mesela “ben dürüst biriyim.” Böyle bir ben var mı mesela? Nesnel olarak böyle bir şey var mı hayatta? Mesela bir ben var, “dürüst.” Nesnel olarak böyle bir şey var mı? Yok. Sen sadece falan zamanda dürüst davranmışsın, bu kadar. “Ben dürüst biriyim” diye nesnel bir varlık var mı? Aslında yok; sadece falan zamanda birine dürüstçe cevap verdin, bu var. O yüzden “imajinatif” diyoruz bu anlamda. Bir de hiçbir olguya dayanmayan, tamamen kurgusal anlamda imajinatif benlerimiz de vardır. Mesela kişi hiç de adil değildir ama kendini adil diye algılar. Veya der ki “ben çok duyarlı biriyim”; etrafındakiler sorulduğunda hiçbiri onun duyarlı olduğunu söylemez. Bunu ayırın bakın: nesnel bir şey olabilir ama onun üzerine kurduğu ben kendiliği sahte olabilir.
Mesela ben desem ki “ben anneyim” — bu da imajinatif bir kendiliktir. Şimdi diyeceksiniz ki, “bu anne değil mi, çocuğu yok mu, var.” Ama “ben anneyim” demek sahte ve kurgusal, imajinatif bir benliktir; çünkü böyle bir ben yoktur, yani “anne olan bir ben” yoktur. Peki çocuğu öldüğünde ne olacak? O zaman gitti mi o ben? Eğer onun üzerine kurulu bir şey varsa. Dediğimiz en temel şey bu: eylemler, olgular, deneyimler, duygular, düşünceler ayrı bir şeydir; bunların üzerinden ürettiğimiz “ben kendiliği” ayrı bir şeydir.
Size bir örnek vereyim: hayatında hiç kimseye haksızlık yapmamış birini, bugüne kadar söylediği her söz doğru olan birini düşünün. Şimdi bu insan dese ki “ben çok dürüst biriyim,” bu yanlış bir şey olur; bu imajinatif bir bendir. Kişi sadece şunu diyebilir: “ben bugüne kadar dürüst davrandım.” Bu — “ben dürüst biriyim” — yanlış, imajinatiftir. Peki bunun bedelini ne zaman öder o kişi? Bir gün, gaflete gelip, birine haksızlık yaptığında veya dürüst olmadığında ne olur? O “ben dürüstüm, ben adilim” benliği çöker. Eğer gerçekten kendini objektif değerlendirebilirse biraz göreceli olarak çöker; bu sefer kendine yüklenir, gene sahte bir benlik daha doğar. Yani “ben dürüstüm” diyen benliği bu sefer, “sen nasıl böyle yaparsın, sen bugüne kadar hiç yalan söylemedin, nasıl şimdi yalan söyledin, sen bugüne kadar adil davrandın, nasıl burada adaletsiz davrandın” diye o sahte, imajinatif, dürüst ve adil benliği döver. Döven de sahtedir ama; çünkü o da şöyledir: “sen nasıl bunu yapabilirsin, sen nasıl böyle davranmış olabilirsin” diye, sahte bir benlik, yıllarca üretilmiş ve korunmuş olan bir başka imajinatif sahte benliği dövmeye başlar.
Ben mesela böyle çok insan tanımışımdır: yaptığı bir hata yüzünden kendini sürekli suçlar. Mesela annesine, babasına, herhangi bir insana karşı yapmış olduğu veya iş hayatında yapmış olduğu bir hata yüzünden, “ben nasıl böyle yapabilirim, ben nasıl böyle yaptım, nasıl böyle yaptığıma inanamıyorum” der. Neden inanamıyor? Çünkü bir imajinasyonu vardı; “ben bugüne kadar yalan söylemedim” diyebilirsin ama “ben hiç hayatımda yalan söylemem” diyemezsin, “ben yalan söylemeyen biriyim” diyemezsin. Bu imajinatif bir benlik olur. O yüzden bunların üzerinden kendini tanımlamak her zaman potansiyel bir problem içerir.
Veyahut da bir benliğe ulaşmayı hayal edersiniz: “ben böyle olmak istiyorum, ben işte çok değerli bir insan olmak istiyorum, çok onaylanan, başarılı, takdir edilen, sözü dinlenen, etkili biri olmak istiyorum” — ne derseniz deyin fark etmez, dediğiniz anda hayal ettiğiniz, olmak istediğiniz bir benlik üretirsiniz ve sürekli o noktaya varmaya çalışırsınız. Bakın kendi ürettiğiniz bir kurguya ulaşmak için kendinizi heder edersiniz; ulaşamazsanız kendi kendinizi yiyip bitirirsiniz. Birine dersiniz ki, “niye bu kadar mutsuzsun, niye bu kadar gerginsin?” “Yahu şu noktaya gelemedim.” “Kim seni arkandan itiyor bu konuda? Seni kırbaçlayan mı var? Böyle olman için birileri sana bir zaman mı tanımlamış, yani kum saati mi bitiyor, ne var?” Ama içeride bir ses var, biri diyor ki: “geç kaldım, çok geç kaldım.” Kim diyor bunu? İçeride ürettiğimiz sahte bir benlik. Neye geç kaldım? Kim geç kaldı? Geç kalmak ne? Kim bundan dolayı geç kalma kavramını üretti? Neye göre geç kaldım, hangi kıyaslamaya göre geç kaldığım?
Geç Kaldım Hissi ve Derindeki Sükunet
Bakın sahte benlikler ne kadar ilginç, ve şunu düşünün: gerçekten bunlar olmasa insan doğal bir huzurun içinde olur; yani şey gibidir bu, bir okyanusun dibini düşünün, derin bir sükûnet içindedir değil mi? Ama üzerinde sürekli dalgalanmalar olabilir; işte bu sahte benlikler dalgalanmaları üretirler. “Bunu yapamadım. Keşke şunu yapsaydım. Keşke bu böyle olsaydı. Ben aslında böyleyim ama kimse beni anlamıyor. Çok geç kaldım. Bugüne kadar şunları yapmam lazımdı. Keşke geçmişte şunu değil de şunu yapsaydım.” Bir sürü hikâye. Aslında derinde bir sükûnet var ama o sükûneti algılamanızı engelleyen arzular, korkular, beklentiler, imajinatif benler var.
“Bir şeyi hatalı yaptım, ya da bir şeyi hatalı yaparsam” — neyi mesela, bir düşün yani, neyi hatalı yapamıyorsun herhangi bir şeyi? Diyelim ki şurada konuşacaksın, çok iyi konuşamadın, ne olur ki? Ama “ne diyecekler? Bu adam konuşmasını bilmiyor, niye konuşuyor, bizim de vaktimizi alıyor” değil mi, derler. Bir sürü hikâye üretirsin.
Yakışmayan Şeyler: Çocuğun Düşmesi ve Kıyaslayan Benlik
Veya bir şeyi kendine yakıştıramazsın; bu da çok ilginç, bir sahte benlik eylemidir. Mesela imajinatif bir benliğiniz vardır, hep o şeyi yapar: “bu sana yakışmadı, daha güzel yapmalıydın, işte daha düzgün konuşmalıydın, daha iyi bir iş çıkarmalıydın.” Derinde var, derinde var. Ama aslında burada başkasına karşı bir büyüklenme değil; kişinin kendi içindeki bir kıyaslamadan kaynaklanan bir kibir var, farklı bir şey. Yani burada aslında kendini bir şey sanmıyor, kendini bir şey olduramaya çalışıyor; kendiyle ilgili kurgusal bir hayali var, diyor ki “sen böyle şeyler yapmamalısın.” Tabii altını biraz kazıdığınızda, orada o benliğin kendine belli bir kural verdiğini de göreceksiniz; yani “ben hata yapmamalıyım.”
Mesela şöyle düşünün: niye emeklemeden yürümeye doğru bir süreç yaşayan bir çocuğa, niye “sen böyle kalkmaman lazımdı, şöyle düşmemen lazımdı, sen böyle bir kalktın mı beş adım yürümen lazımdı” der mi? Demiyor, değil mi? Çünkü yok öyle bir imajinatif benliği. Şimdi kalkar kalkmaz, kalkamadın bile, hemen düştün; “bu sana hiç yakışmadı” diyen var mı? Yok. Bakın bunları kim diyor? İşte bunların izini takip etmelisiniz; bunlar kim tarafından söyleniyor, bunlar kime söyleniyor? Bir de bakın bir söyleyen var bir de bunları dinleyen var; ikisi de içeride, ikisi de sahte ama. Kendini yargılayan; bazen de hiç yargılamıyor: “yaparım, ne var ki? Ben istediğimi yaparım.” Bakın bu da sahte, bu da ayrı bir sahtelik. Sahteliğin çok çeşitleri var; mesela hiç kendine laf ettirmeyen benlikler vardır: “kimse bana laf edemez, ben istediğimi yaparım,” değil mi. Nereden çıkıyor acaba bu? Ergen benlik, bir yerlerden çıkıyor.
İçimize Kaçmış Benlikler
İşte hani ne diyelim, böyle içimize kaçmış benlikler var yani. Anlatabildim mi? Zaten böyle bir şey filmlerde oluyor, bir kovma [ayini]; insanlar der ya, “içine cin kaçmış,” bu cinleri bir çıkarabilsek herhalde… O kadar çok benlik kaçmış ki içimize arkadaşlar. Onlardan bir kurtulabilsek rahatlayacağız. Her biri bir yandan bizi hani ne diyelim, kuşa çevirmiş, oyuncağa çevirmiş; sürekli sürekli içimizde devirip duruyor. “Geç kaldın” diyen, “bu sana yakışmıyor” diyen, işte “ne zaman hayatta istediklerine ulaşacaksın” diyen, “hiçbir isteğin olmuyor” diyen — o kadar çok benlik var ki, o kadar çok.
Dünya Hayatı Yetinilecek Bir Şey Değil, Ahiret de Teselli Değil
Bu dünyaya gelip de bu dünyanın kendisine bir şey vereceğini zanneden değil mi? Mesela kutsal kitapta çok güzel bir ifade vardır, tam hatırlamıyorum, mealen söylüyorum; bu mealde aramızda Kur’an’ı bilenler belki hatırlayacaklardır: dünya hayatıyla yetinenleri, “bize bu dünya yeter” diyenleri, Allah’la karşılaşacaklarını ummayanları kendi hâllerine bırakır, mealinde şeyler görürsünüz. Aslında bunu hepimize ithal edeceğiz; biz bunların hep inançsızlara söylenmiş olduğunu düşünürüz. Hâlbuki benliklerinize bakın, hepimiz kendi benliklerimize bakalım: dünyadan başka bir şey istiyorlar mı? Bazen istiyorlar; onu da dünyada mutlu olamıyorlar. “Ahirette göreceksin” — ahiret hep şöyle bir şeye dönüşmüş: birilerine hesap bildirme, birilerine had bildirme, birilerini cezalandırma, birilerinin cezalandırıldığını görme; tırnak içinde, içimizin bir rahatlaması için arzu ettiğimiz bir âleme dönmüş. Veya “burada mutlu değilsin, ahiretle teselli buluyorsun.” Hâlbuki bunlar yanlış şeyler. Ahiret bir teselli değildir, bu dünyanın tesellisi değildir. “İşte bu dünyada mutlu olamadım, o zaman ailette mutlu olursun” — böyle bir şey değildir. Ahiret, dünyadan ve şu gördüğünüz âlemden daha gerçek, daha hakiki, daha sabit bir varoluş âlemidir; Allah’ın yarattığı âlemlerden biridir, bu dünyadan sonraki bir âlemdir. Yani ahiret bu demek. Ama ahiret insanın nihai hedefi midir? O da değildir, nihai hedefi de değildir. Nihai hedef, kendi öz varlığınızı idrak etmek ve bu öz varlığın da Yaratıcı’yla bağlantılı olduğunu idrak etmektir. Dinin tek maksadı budur; bu da saf gerçektir.
Yoksa din insanları ahirete çağırmıyor; evet ahiret var, ona da davet ediyor ama temel çağrısı o değil, temel çağrısı kendinizi hatırlamaktır; kendinizi hatırladığınızda da kendinizin asıl kaynağı olan Yaratıcı’yı idrak etmenizdir. Temel şey budur, dinlerin temel gayesi budur. Yoksa dinlerin maksadı sizi ahirete çağırmak değildir, ve ahiret mutluluğuyla size teselli vermek de değildir. Çünkü böyle teselli yaklaşımları bizi kendimiz üzerinde düşünmekten, kendimiz üzerinde farkındalık adına çaba göstermekten alıkoyuyor; bizi ahiret dilenciliğine sevk ediyor. Ateistler de haklı olarak, “siz hani dünyadan istediğinizi bulamıyorsunuz, mutlu olamıyorsunuz, o zaman da mutlu olmak için mutluluğunuzu tehir ediyorsunuz, ahirete bırakıyorsunuz” der. Bu yanlış bir şey. Burada mutluysanız orada da mutlu olursunuz.
Kişi burada o doğal mutluluğu bulmalıdır. Mutluluktan kastımız dünyevi herhangi bir şeyle mutlu olmak değil; kendi varlığınızın farkındalığıyla ve zenginliğiyle mutlu olmanız. Kendinde mutlu olmak, kendi öz varlığındaki o doğal mutluluğu fark etmek — temel çağrı budur. “Yolda olmak” diyebilir miyiz? Yolda olmak bir süreçtir; bahsettiğim şey hedefe ulaşmak, evet bahsettiğim şey budur. Yani kendini bil, kendini bil.
Elbiseni Temizle: Nefsi Sahte Benliklerden Arındırmak
Bakın Peygamber’e ilk gelen ayetlerden biri “elbiseni temizle” değil mi. Tabii o zahiri bir şekilde de kısmen değerlendirilebilir ama bence dikkat edilirse pek o zahiri olarak anlaşılamaz; yani nefsini temizle, yani benlik bilincini sahte benlerden arındır. “Elbiseni temizle” — çünkü temizlemezsen sürekli kirli kalırsın, sürekli sahte benliklerle kendini yorarsın; sürekli o sahte benliklerin içinde, arzuların, korkuların, heveslerin, hayallerin, kurguların içinde yaşarsın.
Bakın sahte benliği benliğinde olmayan biri — mesela şöyle bir örnek vereyim: hayatında en küçük bir hayvana dahi yalan söylememiş bir insan düşünün; o insana “sen yalancısın” dediğinizde onda hiçbir dalgalanma meydana gelmez. Neden? Çünkü sizin bu sözünüzün, “sen yalancısın” sözünüzün, değdiği bir yer yok. Şimdi ben birinize herhangi bir şey desem nasıl değerli, nasıl dokunur yani? Mesela kendini çok zeki zanneden arkadaşlarımız vardır; mesela “sen aslında aptal birisin ama kendini zeki zannediyorsun” desem, bir yerine değer yani değil mi? Veya işte yazı yazmaya çalışan birine, “sen de yazı yazdığını mı düşünüyorsun, bırak böyle şeyleri, senin konuşman bile haram” desem, dokunur yani değil mi? Neden? Çünkü imajinatif bir ben var orada. Ama bir kediye, “sen de kedi misin” desem, şöyle normal yürümeye devam eder. Neden? Çünkü onun bir yerine dokunmuyor, bir imajinasyonu yok, imajinatif bir beni yok.
Bakın dikkat edin: hayatınızda hiç yalan söylememiş olsanız bile, “ben yalan söylemeyen biriyim” benliğiniz yoktur, eğer hakiki bir insansanız. Varsa, bu sahte bir benliktir. Mesela hayatınızda en küçük bir şeyi bile çalmamışsınız; biri “sen hırsızsın” hissettiriyor. Bir yere çarpar mı aslında? Hiçbir yere çarpmaz. Buna muhatap olan doğal bir insan — evliya demiyorum, ermiş demiyorum, peygamber demiyorum, normal bir insan — size en fazla şunu sorar: “bu yargıya, bu kanaate nasıl vardın?” Gerçekten saf bir merakla sorar, bu kadar. Çünkü değdiği bir imajinatif benlik yoktur. Hayatında en ufak bir sahtekârlık yapmamış birine, “sen en büyük sahtekârsın” deyin; eğer imajinatif benliği yoksa orada hiçbir reaksiyon, hiçbir direnç, hiçbir çatışma, hiçbir rahatsızlık görmezsiniz; size saf ve objektif bir biçimde sorar, “bu kanaate nasıl vardın, neden böyle bir düşünceye ulaştın” diye, hiç alınmadan, gücenmeden, kızmadan, darılmadan, öfkelenmeden, safiyane bunu sorabilir. Bakın ne kadar özgürleştirici bir şey, sahte benliklerin olmaması, değil mi?
Peki bizi niye zıplatıyor bazı eleştiriler, yargılar vesaireler? Ha tamam, bazen çok şaşırıyorum, diyorum ki “neden rahatsızsın?” Diyor ki, “falan bana şöyle dedi.” “Peki,” diyorum, “sen misin?” “Evet” diyor. “Peki,” diyorum, “burada sorun ne? Tamam, burada senin için sorun ne?” “Yahu sorun ne…” O içerideki bir benlik diyor ki, “benim hakkımda benim olmadığım şekilde düşünmesin.” Yani aslında nasıl bir imajinatif benlik? Başkalarının algısını değiştirmeye, yanlışsa düzeltmeye, kendini olduğu gibi oldurmaya çalışan bir benlik. Peki buna ihtiyacın var mı? Bu benliğe ihtiyacın var mı? Bu ne zaman içine kaçtı senin? Ne zaman böyle bir benliği kucakladın, sahiplendin?
Demek ki başkalarının algısında olmasını istediğimiz kendimizle ilgili bir benlik hâli var. Yani, “ben istiyorum ki birileri hakkımda şöyle düşünsün.” Bu nesnel olarak istediğim bir şey olabilir, irrasyonel olarak da olabilir. Mesela ben aslında merhametli biri değilim ama insanların zihninde “merhametlidir” algısı uyandırmak istiyorum; bu sahte bir bendir. Yani iki türlü sahtelik var burada: bir de gerçekten nesnel olarak merhametlilik hâlim var bende, merhametli davranışlarım var, ama bu yetmiyor; diyorum ki insanların benim merhametli olduğumu bilmeleri gerekiyor, ve en azından merhametli olduğumu bilmeseler bile bana “merhametsiz” dememeliler.
“Peki hocam, ben merhametli biriyim, ben kendimin merhametli olduğunu biliyorum, ne düşündüklerini umursamıyorum” — kendimi merhametli olarak biliyorum, başkalarının bildiği önemli değil, tamam. Birincisi, “umursamamak” kavramını kullanmamanızı tavsiye ederim, çünkü umursamamak bana çok insani gelen bir şey değil. “Umurumda değilsin” — bu yanlış bir şey, herkes bizim umurumuzda olmalı. Ama umurumuzda olması demek, yanlış bir şeyi ciddiye alacağımız anlamına gelmemeli, anlatabildim mi? Bunu karıştırmamalıyız; umurumuzda olması, yanlış bir şeyi ciddiye almamızı, yanlış bir şeye değer atfetmemizi gerektirmez, bu bir. İkinci nokta, “ben merhametliyim” dememiz de sahte bir şeydir; “şu ana kadar merhametli davrandım” diyebilirim en fazla. Ama “ben merhametli biriyim” — bak oradan bir kimlik oluşturduk. Hâlbuki ne biliyorsun? Yarın gaflete ne gelir, merhametsiz davranabilirsin; veya o an yeterince farkındalığın yoktur, merhametsiz davrandığın bir durum olabilir. Bu durumda ne yapacaksın? Ya bunu inkâr edeceksin ki rahat edesin, çünkü o imajı koruman lazım kendi içinde, çünkü ona tutunuyorsun; veyahut da bu sefer kendine saldırırsın, tırnak içinde kendine saldırırsın, dersin ki “ben güya merhametli biriydim, yıllarca merhametli olduğumu düşündüm, Allah kahretsin, sahteymiş bu merhametim de” veya “demek ki öyle değilmişim” diye yanlış bir şekilde o sahte imajinatif benliğin üzerine gidersin. İkisi de o problematik benlik algısından kaynaklanır.
Ömrünüz boyunca bir hayvana dahi yalan söylemediğinizi düşünün; sadece şunu deyin, “ben bildiğim kadarıyla bir hayvana dahi yalan söylemedim.” Ama “ben yalan söylemeyen biriyim” — böyle bir şey yok, böyle bir benlik imajı üretmeyin. Dolayısıyla bakın bu ben imajinasyonlarını, kurgularını, algılarını kendinize yük yapmayın. Elbisenizi temizleyin, yani nefsinizi temizleyin. Kendilik alanınızı, kendilik uzayınızı temizleyin. Kendilik nasıl bir şeydir biliyor musunuz? Benzetme olarak kullanıyorum: sonsuz, engin bir deniz gibidir, bir okyanus gibidir, bir uzay gibidir; hani deriz ya, “uzayın enginliği, sonsuzluğu” — bunun gibi bir şeydir. Siz o enginliği, o sonsuzluğu, bir nevi küçük bir cisme, bir yumağa indiriyorsunuz; sonsuz bir uzayken küçücük bir kuyruklu yıldız edinip onunla kendinizi tanımlamanız gibi bir şey. Böyle bir tuzak aslında.
Mesela hakiki insanlar dürüsttürler ama “ben dürüstüm” demezler; yani kimlik tanımlaması yapmazlar. Nispet, yani kendimizin nispeti tamamen sonsuz ve mutlak olana dairdir: “ben sonsuzun yarattığı bir varlığım,” bu kadar, bu kadar sade. Ben neyim, ben kimin, kendimi nasıl tanıtayım? “Ben sonsuzun varlık verdiği, varlığına değerler yüklediği biriyim,” bu kadar. Bakın hiçbir şeyi de kendinize nispet etmediniz değil mi? Hani “ben şöyle kendimi geliştirdim, ben çok felsefe okudum, psikoloji okudum, şunu okudum, çok şey biliyorum” falan — hiçbir şeyi kendimize dair bir şey yüklemedik değil mi bu tanıma? Bütün bu, nereden geliyor? Yaratıcı’dan geliyor. Bu sizi huzura erdirir; ama öbür benlikler size huzursuzluk verir, sürekli bir var olma gerginliği, sürekli bir var olma sancısı. “İşte küllerinden doğma arzusu” — sen kül değilsin ki, sen nursun, sen nurdan gelmiş bir varlıksın, niye küllerinden doğacaksın ki?
Şöyle bir şey var mesela: birisi geliştire “sordu yani dürüst biriymişsin” diye şey yaptı — şöyle diyeceksin: “şimdiye kadar dürüsttüm, bundan sonra da dürüst olmak gayretinde olacağımı düşünüyorum.” Yani karşı taraf nasıl algılar, onu bilmiyorum, ona bırak; o da bir benlik, “nasıl algılar bunu” diye niye düşünüyor ki? Biri kim, düşünüyor bunu nasıl algılar, kendimi bile bilmiyorum nasıl algılar. O düşünsün oğlum, ben nasıl garanti vereyim? Ama şuna dair niyetimi ve gayretimi ifade edebilirim: “Ben elimden geldiğince yalan söylemeyi yanlış bulan, doğru söylemenin insani, fıtri, doğal bir şey olduğuna inanan, bunun da herhangi bir menfaat veya çıkar, zarar düşüncesi olmaksızın yapılması gerektiğine inanan biriyim.” Böyle inanıyorum — ama “ben her zaman dürüst biriyim” diye bir imaj üretirsem, bu bir gün yıkılırsa ne olur? Ya, insan değil mi, gaflete düştün, hata ettin; bu sefer ne yapar? Bir benlik gelir: “sen bu hatayı niye yaptın?” Başında kırk yıl ekşir, kırk yıl boza pişirir; öyle insanlar vardır, otuz sene önce yaptığı bir hata yüzünden otuz senedir kendi kendini kınar. Buna da dindar sosu koyar; biraz tasavvufta var ya “kendini kına,” “o ne güzel” diye, iyi bir şey zanneder bunu.
Kendini Affetmek: Adem’in Bedeli Yoktur
Hâlbuki, Adem hata etti; otuz yıl kendi içinde bir şey mi yaşadı, sürekli kendi kendini kınayıcı bir tavır mı sergiledi? İstiğfar etti, tövbe etti, af diledi, Rabbinin rahmetine sığındı; Allah da zaten tövbe edenlerin tövbesini kabul eder, bitti yani, farkına vardı, değil mi hocam? Farkına vardı, idrak etti, yaptığının yanlış olduğunu kavradı, tövbe istiğfar etti, bu kadar, bu kadar mı? Evet, bu kadar, sadece bu kadar. Ama içeride bazı benlikler vardı — bakın çok ilginç, bazı insanlarda illa kendini suçlayacak; öyle ucuz kurtulamaz. Bakın kendi kendinden kurtulamıyor, anladın mı? Bak, kendi kendini suçlayan bir taraf var; affedemez, “o kadar basit affedilmemeli insan,” “kaç yıl daha suçlayacaksın kendini,” “ya da illa bir bedel mi ödemen gerekiyor?” Bunu kim çıkarıyor? Adem bedel mi ödedi? Yok, affedildi, bitti. Dolayısıyla kendilik uzayımızı çerçöpten, sahte şeylerden temizlemeliyiz.
“Hocam, Adem bedel ödedi” diyenler var; niye bedel? Bir oğlu diğer oğlunu — o, Adem’in bedeli değil, o kendi aralarındaki bir şey, iki oğlu arasında. Bir de şunu unutmayın bakın: “yediğinin bedelidir hocam” — yok, diyemeyiz, “bir bedel ödeyeceksin” diye kutsal metin bize böyle bir şeyi vermez. İkincisi, hayatınızda yaşadığınız olumsuzlukları mutlaka “yaptıklarımın bedelini ödüyorum” diye düşünmeyin. Böyle bir şey de yoktur, bu da yanıltıcı bir şey.
Evet, burada şuna dikkat edin: ne yaşıyorsam, benliğimizin iyi, kötü, hoş, hoş olmayan ne olarak algılarsanız, ne yaşıyorsanız, sizin dikkat edeceğiniz şey yaşadığınız şey karşısında tutunduğunuz tavır, bilinç ve farkındalıktır. Başka hiçbir şeyle ilgilenmeyin. “Acaba atalarımın yaptıklarının bedelini mi ödüyorum, kendi yaptıklarımın bedelini mi ödüyorum” — bunları bırakın, bunları asla bilemezsiniz. Böyle bir formül de yok; çünkü bakın bunu dediğinizde peygamberlerin başına gelen bazı şeyleri açıklayamazsınız. Yani peygamberin taşlanması neyin bedeliydi? “Hocam aslında Kur’an onları çok güzel yaşattı” — hayır, hayatta şunu demek istiyorum: bazı şeylerin bedeli vardır, ayrı bir şey, ama her şeyi tırnak içinde bir “bedel yasası” varmış gibi düşünüp “ben ne ettim de bu başıma geldi” demeyin, çünkü böyle bir yasa yok.
Nereye Düştü Sorusu: Objektif Gözlem ve Nefsi Emmare
Anlatabildim diyeceğimiz sadece şu: ben ne ile karşılaştım? Böyle bir olguyla karşılaşan fıtri bir insan nasıl bunu algılamalı, değerlendirmeli, yorumlamalı ve karşılamalı? Bu soruyu sorun; başka ilgileneceğiniz bir soru ve sorun yok. Cevabı psikolojik benlik verecek; sadece buna biraz daha dikkat edeceğiz, yani bu psikolojik benliğin biraz daha kaliteli olmasına çalışacağız, gitgide daha objektif bir bilince geçeceğiz. İşte bu konuda, bu durumda bilge insanların, veli dediğimiz insanların, gerçekten farkındalığa erdiği düşünülen aydınlanmış insanların tavırlarını örnek almaya çalışacağız. Yani, “Peygamber bu duruma nasıl karşılık verirdi” veya “aydınlanmış insanlar bu durumlara nasıl karşılık veriyor” diye — ama bunu basit bir taklit anlamında değil, içselleştirmeye çalışarak, anlamaya çalışarak. Bunu içselleştirmeye çalışırsak, o zaman hayat doğru bir biçimde yürünür diyebiliriz.
Hayatta hiçbir zaman, “bu niye oldu, şu şöyle olsaydı, bu böyle olmasaydı, bu neyin bedeli, bu neyin sonucu” — bunların anlamı yok. Neyle karşılaştın, kimseyi de suçlamana gerek yok, insanları da eleştirmene gerek yok. “Ne biçim insanlar, insanlar düzgün olsa bu kadar zorluk, sıkıntı çekmeyiz” — bunlar değil. Ne ile karşılaştın, ve şuna dikkat edebilirsin: bu karşılaştığın şey nereye düştü psikolojik bünyende, nereye dokundu, ne hissettin, ne düşündün? Bir sakin ol ve bunları gözlemle. Bu ne kadar objektif idrak edebildiğin oranda, hemen objektifliğe ulaşamayacaksın; ama şöyle bir durum, baktığında en azından çok aşağıdaki psikolojik benliklerden biraz daha orta seviyede, biraz daha üst seviyedeki sübjektif benlerle karşılık verebiliriz.
Ama önce şuna dikkat edeceğiz: o sana ne hissettirdi? Bakın ben hep bunu söylüyorum, o da bazen garipseniyor, bunu da biliyorum. Neyle karşılaşırsanız karşılaşın, şuna dikkat edin: ne hissetti ve ne düşündü? Bunu niçin soruyoruz? Bu nereye düştü, hangi benlik tarafından algılandı? Biri sana bir söz söyledi: “ne biçim insan ya, böyle söz söylenir mi, bir insanın haline durumuna dikkat edilir, böyle söylenir mi, ne biçim insanlar bunlar” demeden önce bir dur; sana o böyle dediğinde ne hissettin, oraya bir dön, bir bak sakince. Orada göreceksin ki bir benlik bir şey hissetti ve bir şey düşündü; mesela diyelim ki çok küçümsenmiş hissettin. Tamam, dur, ve o hislerin ayrışmasına dikkat et; çünkü o yanlış bir şey tarafından algılanmış. Dedik ki sakin bir biçimde “o ne dedi, o ne dedi”ye dön: o ne dedi, şunu dedi; doğru mu yanlış mı, objektif mi sübjektif mi, buna bak. Objektifse faydalan, sübjektifse ona bırak. Ama içerideki makine otomatik olarak işliyor ve anında reaksiyon olarak çıkıyor; hafıza kullanılıyor.
Tabi işte buradan neyi anlıyoruz? Tırnak içinde nefsi emmare. Ne demek nefsi emmare? Senin iradene, senin gözlemlemene, fark etmene, analiz etmene, objektif değerlendirmene izin vermeden otomatik olarak işleyip sana otomatik olarak bir şey emrediyor; işte o yüzden nefsin o düzeyine “nefsi emmare” denilmiş. Önce bunu görmemiz lazım zaten; bakın her şey otomatik işliyor. Dediğiniz gibi, daha ben onu gözlemlemeye, analiz etmeye fırsat bulamadan, o içeride bir yere düşmüş, orada bir şeyi etkilemiş, oradan bir tepki oluşmuş ve o tepki de otomatik çıkmak üzere, veya çıkmış bile. Bunu görmemiz lazım önce; biraz bunu fark edip yavaşlatmamız lazım.
Öfke Anında Namaza veya Abdeste Yönelmek
Yavaşlatmak nasıl oluyor? İşte biraz önceki sorumuz ne oluyor: dur ve ne hissettin? “Biri annene, babana, ailene sövdü.” “Dur abi, ne hissettin?” “Şimdi ne hissettin denilince insanlar ‘ne demek ne hissettim, o hisse bulamıyoruz hocam’ diyor. Yok yok hani, şimdi biz bununla mı uğraşacağız? Adam anama babama sövmüş, ben diyeceğim ki ben ne hissettim?” Evet kardeşim, bak sen bunu soracaksın, “ne hissettim” diye soracaksın. Bunu sorarsan, o nefsi emmareyi göreceksin ve ayrışabilirsin; sormazsan otomatik makine devam eder, gider. “Evet arkadaş, ne sordu, bulamıyorsan?” Bulamıyorsan da önemli değil; “orada bir his var” diyeceksin. Bu hoş bir şey mi, yoksa hoş olmayan bir şey mi? Sakin ol, orada bakacaksın, gözlemleyeceksin; adını bulamayabilirsin, koyamayabilirsin, tanımlamakta zorlanabilirsin, illa adını koymana gerek yok. Onu o an gör, o an gör ve hoş bir durum değilse orada bir dur yani; gözlemle o an. Sen değilsin o, onu ayırmamız gerekiyor.
Bakın bir şeyi temizlemek ne demek? Bir şeyi bir şeyden ayırt etmek demek değil mi? Mesela “elbiseni temizle” ne demek? Elbiseni kirlerden temizleyeceksin değil mi? Peki “nefsini temizle” ne demek? Demek ki gerçek bir kendilik var; gerçek kendiliğini, gerçek kendilik olmayan sahte benliklerden temizleyeceksin. O zaman bunu yapmak için ne yapman gerekiyor? Ayrıştırman gerekiyor; yani “ben” ve “o” ayrımını yapman gerekiyor. “Şu anda içimde bir his olduğunu fark ediyorum ama ben o değilim; ben bir bakacağım bu nedir, ona ‘ben’ diye bakmayacağım, ona ‘ben değil’ diye bakacağım önce.” Diyeceğim ki, “burada bir his var, ben bu değilim, bunu gözlemliyorum.” Bakacağım doğal değil, o zaman bırakacağım onu, tepki vermeyeceğiz — tepki veren kim zaten?
“Hocam, o zaman şu rivayette bunu mu anlamamız gerekiyor? Öfkelendiğiniz zaman güzelce bir abdest alın, namaz kılın diye.” Evet, yani onunla özdeşleşme. Git diğer merkezleri çalıştır, diğer merkezleri kullan, hareket merkezini kullan, hareket et; işte diyelim ki abdest al. Biraz o öfkenin meydana getirdiği sahte, ateşli enerjiyi biraz dindirecek şekilde bir elini yüzünü yıkarsın; ne yapılıyor aslında? Bak, onunla özdeşleşme, onun anlamı bu.
Temizlik Bir Süreçtir: Ümitsizlik ile Ümit Arasındaki Fark
“Başka bir şey merak ettik: bu temizlik sürekli devam ediyor, bir süre sonra kolaylaşıyor mu, sürekli bir hâline mi geliyor, yoksa aynı zorlukla mı devam ediyor?” İnsanlar niye temizlenmekten biraz uzak duruyor, veya temizlemek, nefsinde bir temizlik yapması gerektiğine inandığı hâlde, veya zaman zaman gerekli olduğunu düşündüğü hâlde, niye bunu yapmıyor? Bunun tabii bir kısım nedenleri var. En başta gelen nedenlerden biri ümitsizlik. İkincisi, “bu çok uzun, bununla uğraşamam.” Üçüncüsü, “vakit geçti, yaş otuz kırk gibi bir noktaya geldim, artık böyle gelmiş, bunu değiştiremem” diye, yine sahte bir kısım benlikler üzerinden bu temizleme çabasından vazgeçeriz.
Bakın nefsimizi temizlemekten daha ulvi bir sorumluluk ve görev yoktur. Yani insan bu işinin önüne başka bir iş koyuyorsa orada yanılıyor demektir, bu bir yanılgıdır; bundan daha önemli bir iş yoktur. Eğer kendinizi, yani nefsinizi temizlerseniz, hiç kimsenin yapıp ettiği veya bu dünyada yaşadığınız hiçbir şey size zorlayıcı ve ağır gelmez. Çünkü hayatı artık doğru yerden okuyorsunuz demektir; hayattan bir şey beklemiyorsunuz demektir ama ümitsiz değilsiniz. Dikkat edin: ben size desem ki “hayattan hiçbir şey beklemeyin,” hepiniz “ya bu sanki ümitsizlik olacak” der misiniz? Değil mi? “Benim hayattan hiçbir beklentim yok” ama “ben yine de…” Hiçbir şey beklemiyorum, Allah’tan bile hiçbir şey beklemiyorum diyorum ama ümitsiz değilim. Neden? Çünkü dünyadan yana bir ümitle mutlu ve huzurlu değilim; kendi içimde idrakimle, kendi içimdeki varlığımla mutlu, huzurluyum. Dolayısıyla dünyadan herhangi bir umut üzere yaşamıyorum ve umut kalmadığını gördüğümde mutsuz olmuyorum.
“Ama hocam, beklentiniz olmadığı hâlde neyi ümit ediyorsunuz o zaman?” Hiçbir şeyi; dünyadan yana hiçbir şeyi ümit etmiyorum. “Ümitli olmak bir şekilde içinde olması gerekmiyor mu insanın?” Kendi varlığımın hakikatine daha derinden idrak noktasında ümidim var; bir idrakim var, o idrakin daha da derinleşmesi noktasında bir ümidim var, o zaten sonsuz bir şeydir, buna dair ümidim var. Ümit alanım bu; yoksa dünyadaki herhangi bir şeye dair bir ümit üzerinden hareket etmiyorum. Veya gayretim, çabam, aktivitem, canlılığım dünyadan yana herhangi bir şeyle ilgili bir ümide dayanmıyor. Hani bugün bir arkadaş dedi ki, “daha önceden böyle çok kalabalıktı, şimdi az” falan; ben düşünmedim bunu, sonra o deyince aklıma geldi, “yani böyle bir şey var herhalde.” Buna dair bir ümidim, bununla ilgili bir şeyim yok. Ben neye dikkat ediyorum? Kendi idrakimin derinliği, bu vukufiyeti, kavrayışı nasıl daha nitelikli olabilir ve bunu nasıl daha uygun biçimde aktarabilirim? Yoksa dünyayla ilgili bir beklentim, bir ümidim söz konusu değil. Hani ben gerçeği başkaları da bulsun diye değil, sadece aktarıyorum; bulsunlar diye bir ümidim de yok. Gerçekten siz bulun, anlayın diye bir ümidim de yok, çünkü bu benimle ilgili değil. Bu, sizden ümitsiz olduğum anlamına gelmiyor, yanlış anlamayın; benim böyle bir ümit kavramıyla ilgim yok. Benim ilgim olamaz ki böyle bir şeyle; “ya ben sizden çok ümitliyim” — bu benim, bu sahte bir benlik üretmek olur. Ya işte birilerinin bir şeyleri anlamasından ümidi olan bir benlik; yarın öbür gün olmazsa ne olacak o benlik? Başım ağrıyacak.
“Hocam, mesela Peygamber üzülüyor; insanlar onun tebliğini anlamadığında üzülüyor.” Hatırlatılıyor işte Peygamber’e, hatırlatılıyor: “sen öyle bir şey üretme,” “sen doğru ol, emrolunduğun gibi dosdoğru ol, kendini idrak et, Allah’a aidiyetini ve bağlılığını fark et, bu kadar, en doğru şekilde de ifade et; kimse sana ‘ümitli ol’ demiyor, ‘niye inananları çoğaltmadın’ demiyor sana Allah.” Yani bununla ilgili bir ümit veya ümitsizlik benim şeyim olamaz; bu mesela sizinle ilgilidir, her birinizin kendisiyle ilgili bir şeydir. Mesela geçen bir arkadaş dedi ki, “ya İsmail, o kadar bana yıllardır anlatıyorsun anlatıyorsun ama bir gram ilerlemedin, değil mi, bir adım ilerlemedin.” Dedim, “ben bilmiyorum, ben buna bakmıyorum; öyle baksam sürekli tartacağım, ölçeceğim, biçeceğim, rahatsız olacağım.” “Sana bu kadar anlattım, hâlâ nerelerdesin ya” diyecek — boş ver, “ben seninle konuşmayacağım” diyecek — bir sürü hikâye, hepsi sahte, ve fark etmeyecek o sahtelikleri. Anlatabildim mi? O yüzden benim kimseyle ilgili bir ümidim yok. Benimle ilgili bir şey değil çünkü bu, bu sahte bir benlik olur.
“Evet, sizin ümidiniz bende, yani sizden ümidim yok anlamında değil.” Bakın yanlış anlamayın, bu sizinle ilgili bir şey; “sizden ümidim yok, siz beni anlayamazsınız” anlamında değil, yani sizin anlayıp anlamamanız sizinle ilgili bir şey. Ben kendimi o işe soktuğum zaman sahte bir benlik üretmiş oluyorum: “ben sizin anlayacağınızı umuyorum, sizden ümitliyim” — bu en fazla sizin egonuzu biraz şişirmek olur veya biraz güya teşvik etmek gibi olur; öyle bir şeye de gerek duymuyorum. Kendim, kendi bilincim açısından baktığımda, insanlardan yana, dünyadan yana herhangi bir ümitle canlı değilim, herhangi bir ümitle gayretli değilim; kendi öz varlığımın canlılığıyla, coşkusuyla, enerjisiyle canlıyım. Öyle olmalıyım; öyle olmuyorsam hatalıyım, kendimi düzeltmem gerekir.
“Hocam sizi anlıyoruz ama sizin gibi olamıyoruz.” Benim gibi olmayın zaten, kendiniz olun; kendinizde var olan o ilahi zemini bulun, ilahi dinginliği bulun, bu hepimizin imkânıdır. Benim gibi olmayacaksınız aslında; ben size kendi içinizde var olanı tercüme etmeye çalışıyorum, çünkü bende olan sizde de var, Peygamber’de olan hepimizde de var. Onda olan fıtrat her birimizde var; o zaman biz kendimiz, yani gerçek kendimiz — ama böyle moda reklamlarında “kendin ol” deyip altına baktım, acaba hikmet mi var diye bakıyorum, bir bakmışım bir kadın bir şey giymiş, “kendin ol.” Bir şeyi bu kadar düşürmek ancak bu asra özgü bir şey olsa gerek değil mi? “Kendin ol,” “Moda Nisa.” Onun için çok dikkat edelim arkadaşlar; yanıltıcı şeyler çok güçlü, o kadar tatlı bir şekilde giriyor ki artık bu kelimeleri bile kullanmak için önden açıklama yapmak zorunda kalıyorum değil mi; hani bak ben bir moda reklamı yapmıyorum, “kendin ol” dediğimde. Bu hâle getirebiliyorlar ve insanlığı bu noktada bilinçsizleştirebildiklerine inanıyorlar, değil mi; yoksa inanmasalar o moda reklamlarını ve sloganlarını o kadar kolay kolay kullanamazlar değil mi. Ama tabii bu onların meselesi, bu onların meselesi.
Herkesin kendi süreci; biz kimseyle çatışmıyoruz, kimseyle kavgamız yok. Başkasıyla kavga ederek kendinizi bulamazsınız, başkalarını yargılayarak kendinizi bulamazsınız; kendiniz içinde yolculuk yapın, kimse de sizin yolunuzu engelleyemez, bunu da unutmayın. “Ben kendim üzerinde çalışıyorum ama insanlar bunu engelliyor” — böyle bir şey yok, bu da sahte bir şey, çünkü o benlik de şunu istiyor: “herkes benim istediğim gibi olsun, o zaman ben biraz kendi üzerimde çalışabilirim.” Böyle bir şey yok. Mekke’yi düşünün: Mekke’de insanlar kendileri üzerinde on üç yıl çalıştılar. Çok mu rahat çalıştılar? Böyle konferans salonlarına mı gidiyorlardı, böyle rahat rahat ortamlarda mıydılar? Yok. Her tarafın çok olumsuz şekilde işlediği bir durumdaydılar. Peki kendileri üzerinde çalıştılar mı? Evet, çok iyi çalıştılar. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde “böyle dünya hayatıyla yetinenleri, bize bu dünya yeter diyenleri, Allah’la karşılaşacaklarını ummayanları kendi hallerine bırakır” mealinde bir ifadeye değiniliyor (bu, muhtevaca Yunus Suresi 7-8. ayetlerine yakındır) ancak anlatıcı “mealen söylüyorum” diyerek net bir sure adı ve ayet numarası vermiyor; bu yüzden kesin bir atıf eklenmedi.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.