Sahte Benlikler ve İnna Lillahi Ayetinin Sırrı

Kısa Özet

Sohbette, musibetin kime isabet ettiğinin sorgulanması gerektiği; acı, sevinç, terk edilme, övülme gibi her durumu “gerçek ben mi yoksa sahte bir benlik mi” yaşıyor sorusuyla ele almanın önemi anlatılıyor. İçimizde sayısız “vekil benlik” (korkuları, beklentileri, geçmiş yaralanmaları olan sahte kimlikler) bulunduğu, bunların hayatı bizim yerimize yaşadığı vurgulanıyor. Sohbet, “onların başına bir musibet geldiğinde onlar, biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz derler” ayetinin, insanın hiçbir sahte benliğe sarılmadan yaşayabileceği o çıplak, hakiki bilinç anını işaret ettiği fikriyle kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Musibet (isabet eden şey) aslında nötrdür; onu acı veya iyi yapan, isabet ettiği “benliğin” kendisidir — o yüzden asıl soru “ne oldu” değil “bu kime/hangi ben’e oluyor” sorusudur. - İçimizde konuşan, şikâyet eden, kendini yetersiz/sevilmemiş/mahrum hisseden şey gerçek “ben” değil, bir “vekil benlik”tir; bunlar tek tek fark edilip bırakıldığında geriye kalan gerçek kendiliktir. - Cehennem, insanın bu sahte benliklerden arındırılacağı yerdir; kalış süresi kişinin bu benliklere ne kadar sıkı sarıldığına bağlıdır — hiç sahte benliği olmayan biri için cehennem bir etkisi olmayan yerdir. - “Onların başına bir musibet geldiğinde onlar, biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz derler” ayeti, insanın kaynağının ve dönüşünün Allah olduğunu hatırlatarak onu bütün sahte kimlik hikâyelerinden özgürleştirir.

Giriş: Özdeşleşmeme Ayeti ve Musibet Kavramı

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Sorusu olan var mı? Kur’an-ı Kerim’de benim bir anlamda “özdeşleşmeme ayeti” olarak tanımlayabileceğim, bir başka anlamda insanın her türlü hikâyeden bağımsız olması anlamını en güzel şekilde ifade eden ayet diyebileceğim bir ayetten söz edeceğim; buna zaman zaman sohbetlerimizde değinmiştik. “Onların başına bir musibet geldiğinde onlar, biz ona aidiz ve ona döneceğiz derler.” Şimdi bu ayet sanki ahiretle ilgili bir ayet çağrışımı uyandırsa da aslında insanın yaşadığı bu hayattaki en aslî, en hakiki bilincine işaret eder. Yani insan hiçbir şeyle özdeşleşmediğinde, insanın hiçbir benlik hikâyesi olmadığında nasıl bir durumda olur? İnsan nasıl olur? Eğer hiç özdeşleşmeseydik, hiçbir benlik hikâyemiz olmasaydı nasıl olurduk? Aslında işte bu ayet bunu anlatıyor. Hiçbir hikâyemiz olmadan yaşama dair idrakimiz nasıl olurdu?

“Onların başına bir musibet geldiğinde” -burada şuradan başlayacağız arkadaşlar. Şimdi musibet dediğimiz şey aslında kelime kökü itibariyle Türkçe’de bir şeyin isabet etmesiyle aynı anlamı taşıyan bir kelime aslında. İsabet eden şey aslında musibet, isabet eden şey. Kime isabet ediyor? Burada aslında en temel nokta bu. Musibet diye ifade ettiğimiz, yani bize isabet eden şey neye isabet ediyor? İşte onu iyi tanımlayabilirsek, nereye isabet ederse ne olur, bunun dışında farklı bir bilinç ve idrak durumu var mıdır?

Musibet Kime İsabet Eder?

Kime isabet ediyor? Mesela diyelim ki bir arkadaşınız sizi, sizde olmayan bir nitelik nedeniyle veya sizde olmayan bir nitelik üzerinden yargılıyor, suçluyor, kötülüyor. Sizde öyle bir şey yok, öyle bir nitelik yok. Şimdi bu kime isabet ediyor? Mesela normal şartlarda bir insan ne yapar? Böyle bir durumda şikâyet eder. Niye şikâyet eder? Mesela birisi size, sizde olmayan bir şey üzerinden eleştiride bulunuyor, yargıda bulunuyor, suçlamada bulunuyor. Bu kime isabet ediyor? Eğer onu bulursanız neyin üzerinde duracağınızı da anlamış olursunuz. Eğer onu bulmazsanız, tırnak içinde bir benliğin tekitlemesiyle, bir benliğin gaz vermesiyle yaşarsınız. Yani siz, siz olarak cevap vermezsiniz; sizin adınıza bir benlik cevap verir.

Daha “haksızlığa mı uğradım”, ne zaman doğru anladığınızı, ne zaman hak ettiğinizi, kaderin takdiri olduğunu düşünürsünüz -hep bir benlikle o durumu algılar ve bir benlikle cevap verirsiniz. O yüzden bize isabet eden şey, aslında musibet olarak, isabet eden sahte bir benlik tarafından algılanır. Yani isabet eden şey niye bir musibete dönüşür bizim algımızda? Çünkü isabet eden şey, kendisine isabet eden benlik tarafından hoşlanılmayan bir şeydir.

Mesela şöyle düşünün. Çok kıymetli bir şey size verildiğinde -hani mesela “niye ben?” Bir yüz kişi içinde size verildi, “niye ben?” demiyor benlik; “hayır olamaz, ben bunu kabul edemem, nasıl olur” falan demiyor. Ama bir yük, bir sıkıntı, bir zorluk olduğunda benlik ne diyor? “Niye ben?” Değil mi? Mesela birimiz kanser olsak hemen “niye ben?” Ya, ama benim öyle bir genetiğim varmış ki hiç kanser olmuyormuş, “niye ben” demiyoruz, “iyi ki ben” diyorsun. Demek ki bak, dikkat et: neye isabet ettiğine göre isabet eden şey farklı bir şekilde yorumlanıyor.

Mesela “terk edildim.” Ben hep şunu soruyorum: kim terk edildi? Ben neyin isabet ettiğini sormuyorum, kime isabet ettiğini soruyorum. Kime isabet ettiğini bulursam ve o gerçek ben mi, sahte bir ben mi onu keşfedebilirsem o zaman yol alabiliriz. Ama terk edilen kim? Burada basitçe “ben” demeyeceksiniz herhâlde; o “ben”in mahiyetini araştırıyoruz. Mesela o terk edilen ben, daha önce terk edilmiş bir ben mi? Çok çabuk terk edilmeyi hak eden biri olduğunu düşünen bir ben mi? Terk edildiğinde kendini yapayalnız hissedecek olan bir ben mi? Hayatta hep kendini yalnız hissetmiş bir ben mi? “İşte birini buldun o da post çıktı, o da terk etti.” Nasıl bir ben bu? Nasıl bir ben terk edilmeyi algılıyor, nasıl bir ben terk edilmeyi yaşıyor? Yaşayanı bulmazsanız ne yaşadığınızı doğru tanımlayamazsınız.

O yüzden her zaman kendinize şu soruyu sorun: Şöyle bir tutumla, şöyle bir sözle, şöyle bir tavırla karşılaşan ben, nasıl bir ben? Zayıf bir ben mi, güçlü bir ben mi, güçlü olmaya çalışan bir ben mi, kendisine hayatta bir yol arkadaşı arayan bir ben mi, yalnız kalmaktan korkan bir ben mi, beceriksiz bir ben mi, nasıl bir ben? Bu beni keşfedemezseniz, ömrünüz boyunca bu benlerle yaşarsınız, sonra benler üzerinde durmazsınız; hayatı ve insanları yargılarsınız. “Hayat çok berbat, insanlar çok kötü.” Ama bakın bunu bir analiz olarak değil -mesela ben diyebilirim “insanlar çok vefasız” ama burada şikâyet olmayabilir, ben bir durum tanımlaması yapıyorum: “İnsanlar çok vefasızlaşmış, bunun da kendileriyle ilgili bir kısım nedenleri var, ve şu anda durum bu merkezde.” Mesela hani hayatta bin kişiden belki birisini vefalı bulabiliriz şu anki durumda; ama benim o anda hiçbir şikâyetim yoktur, hiçbir rahatsızlığım yoktur, hiçbir mahkûmiyet hissim yoktur. Öyle dalmıyorumdur, böyle “ya işte vefalı insan da kalmamış” deyip gözüm bir yerlere dalmıyordur mesela. Şimdi bazıları dalıyor gibi oluyor; “kim bilir hangi vefasızlıklara daldınız” diye. Ya işte “ne kadar kötü bir dünyada yaşıyoruz, ne yapacağım” diyen bir benlik yok. Neden? Çünkü doğal bir yerden algılıyorsunuz.

Vekil Benlikler: İçimizdeki Kalabalık

O yüzden kim konuşuyor, kim hissediyor, kim diyor, kim ediyor, kim bu olayı anlatıyor -o anda olayı anlatan kim diye soracaksınız kendinize. Tırnak içindeyim, bakın: kendinizi yakalamayacaksınız, kendiniz adına konuşanı yakalayacaksınız. Kendiniz adına konuşan bir şey var içeride. Şu anda benim adıma kim konuşuyor? Benim adıma kim şikâyet ediyor? Benim adıma kim dünyayı çok problemli görüyor? Benim adıma kim insanlardan yana memnuniyetsizlik, hayattan yana memnuniyetsizlik yaşıyor? Benim adıma kim yaşıyor?

O yüzden daha önceki bir konuşmada hatırlattım: ben gerçek ben olduğumda hayatı yaşamış olurum. Şu anda biz hayatı yaşamıyoruz; hayatımızı, bizim makamımızı almış olan benlikler yaşıyor. Korkuları olan, arzuları olan, beklentileri olan, hikâyeleri olan, hayata dair korkuları olan benler bu hayatı yaşıyor. Onların üzerinden hayatı yaşıyoruz. Yani vekâlet bir yaşama sahibiz aslında. Mesela hiçbir korkum olmasaydı, hiçbir beklentim olmasaydı, hiçbir arzum olmasaydı nasıl yaşardım? Nasıl bakardım, etrafıma nasıl bakardım, insanlarla nasıl iletişim kurardım? Sabah kalktığımda nasıl kalkardım? Akşam başımı yastığa koyduğumda nasıl biri olurdum? Çünkü içimizde o kadar bizim adımıza hayatı yaşayan vekil benlikler var ki.

Bir nevi, bunu şöyle düşünün: diyelim ki burada bir ben varım, bir de yanımda böyle yüz kişinin dizildiğini düşünün; yüz tane daha, görünümü ben olan yüz kişi daha var ve biriniz bir soru soruyor, onlardan bir tanesi cevap veriyor. Ben burada suskun kalmışım, konuşamıyorum. Başka bir soruya başka bir tanesi cevap veriyor. Biri de diyor ki “soru sorma, istemiyorum” diyor. Öbürü diyor ki “ya sor da, dur sana bir haddini bildireyim” diyor, “dur bir laf sokayım” diyor. Ben, gerçek ben, öyle kala kalmışım. Hatta o kadar kala kalmışım ki onlar önümü kapatmış, ben görünmüyorum bile.

O yüzden çoğu insana şu sorulduğunda: bak onu bırak, o benliği de bırak. Mesela şikâyet eden benliği bırak. “Yetersizim” diyen benliği de bırak. “Sevilmiyorum” diyen benliği de bırak. “İnsanlar huzurumu bozuyor” diyen benliği de bırak. “İnsanlar çok bencilleşmiş” diyeni de bırak. “İnsanlar verdiği sözü tutmuyor” diyeni de bırak. Bırak, bırak, bırak. Kişi bir anda “hiçbir şey kalmadı ki” diyor. Ya, diyor, “kalan var işte.” Kalan sensin. Ama o kadar alışmışız ki onlara, sanki onlar gittiğinde kalan hiçbir şey yok, hakikaten öyle hissediyoruz; hakikaten kalan bir şey yok zannediyoruz. O zaman ne yapıyoruz? Bir korku sarıyor bizi, hemen onlara tekrar yapışıyoruz.

İşte orada durmayı tercih edin. Hiçbir şey kalmasın ve durun. Gerçek kendinizi fark etmek için bir boşluk bırakın. Bakın o vekâlet mücadelesi yapan benlikler o kadar sık ki, sanki sapları o kadar sıklaştırmışlar ki gerçek kendinize yer yok. O kadar sıklaştırmışlar, saf o kadar dolu ki, ve boşluğa tahammülleri yok. Biraz o boşluğa bırakın kendinizi. “Ya hiçbir şey kalmadı ya” -ve sonra bir bakın, bakın. Aslında bir şey var ama adını yerine koyamıyoruz yani. Ama bakın ego ne yapıyor? Hep bir ad koymaya çalışıyor. “Bu nasıl bir ben, şikâyet eden bir ben.” “Bu nasıl bir ben, memnuniyetsiz bir ben.” “Bu nasıl bir ben, geç kalmış bir ben.” Şu bir ben, veya başka bir ben. O kadar ben var ki ve o kadar alan kaplamış ki size yer kalmamış; gerçek kendimize yer kalmamış. Ve biri ölünce hemen arkasından biri geliyor. Başkalarının benlikleri bizim benliklerimizi tetikliyor, veya yeni benlikler üretilmesine yol açıyorlar.

Ama gerçek kendinizi hatırlamanız için bakın, şu hayatta hiçbir uyarıcı ve hatırlatıcı bulamazsınız. Yani hiç konuştuğunuz zaman size şunu diyen var mı? “Ya İsmail, bunlar sahte benlikler, bunları bırak, bu da değilsin, bu da değilsin, bu da değilsin” falan diyen var mı? Mesela eşinden şikâyet eden birini düşünün. “Aslında sen bu değilsin, bunu bir kenara bırak, bu geçici bir şey” -kim diyor size bunu? Ne diyor? Diyor ki “haklısın ya, senin kıymetini bilmiyorlar, ve işte seni anlayamıyor” falan. “Evet ya, hatta ne diyoruz, dayanamıyorum buraya, bu kadar kendimi anlattım, hâlâ beni anlamıyor” -kim bu ya? Bir dursana, şöyle bir dur. Kim bu? Anlaşılmadığını düşünen, anlaşılmamaktan rahatsız olan, anlaşılmamaktan dolayı kendini mahrum ve mağdur hisseden kim? Onu bir bulsanız o zaman rahatlayacaksınız. Çünkü o siz değilsiniz.

“Evet kazık çakmış.” Ama biz ne diyoruz? “Kimse bana kazık atamaz” diyoruz. Ne kazık var, yemişsin ama gözün dışarıda olduğu için “kim bana kazık atacak” diye rüyanda bile sana kazık çakmış birini düşünüyorsun, sürekli paranoyakça etrafında “kim sana kazık atacak” diye düşünüyorsun mesela. Bu kazığı kim çakmış peki? Ondan şüphe etmiyorsun. “Kim beni ezmeye çalışıyor? Kim beni küçümsüyor? Kim beni yanlış anlıyor?” Gözün hep oralarda. Peki bu kazıkları kim çakmış o zaman? Kazık çakmış benlikler var arkadaşlar. Hayali bir yere -hani mesela Dolmabahçe Sarayı’nın yeri denizmiş, oraya kazık çakmışlar, orada saray oluşturmuşlar- saraydan geliyor belki. Bizde de öyle sahte kazıklar var. Ben 1, ben 2, ben 3, ben 4, ben 5 diye kazıklar çakılmış, üzerine de “işte ben buyum” diyen sahte bir benlik sarayı kurulmuş. Tek tek bakıyorsunuz, hepsinin altı boş, sahte aslında. Ama o kadar güçlü ki, onların kazık gibi gözükmesinin sebebini onaylıyorsunuz çünkü. Zamanında onaylamışsın; zamanında değil, hâlâ da böyle. Ona hep “ben” diyorsun. Hep ben de değilmişim; kurgusal bir şey.

Ben ve Kendim Kelimelerini Bırakmak

İşte o yüzden aslında birçok kadim bilgelikte -mesela Budizm’de, başka bilgeliklerde, İslam tasavvufunda, eski Mısır’da, birçok farklı medeniyette- insan manevi bir yola gireceği zaman ona “ben” ve “kendim” kelimelerini yasaklarlarmış. Neden yasaklıyorlar? İşte modernlerin zannettiği gibi, aydınlanmacı filozofların zannettiği gibi bir şey değil -“insanın bireyselliğini öldürüyor, bu dil insanın bireyselliğini öldürüyor, ben deme bilincini kapatmaya çalışıyor, insanı kul köle hâline getirmeye çalışıyor” diye hezeyanlar vardır. Ve bunları dillendiren koca koca kafalar vardır, filozoflar vardır, felsefeyle meşgul olan insanlar; yedikleri kazığın farkında değiller bu adamlar. İşte niçin o ben ve kendim kelimelerini bırakmamız istenir?

Çünkü ben ve kendim dediğin şeylerin, şu anda ben ve kendim dediğin şeylerin hepsi sahte. O yüzden bir dur, sadece gözlemle. Kaygıya da kapılma, sadece gözlemle ama hiçbirine “ben” demem. İçimde bir şey, “ya ben çok haksızlığa uğradım” diyor. İçimde bir şey “kimse samimi değil” diyor. Şimdi modern psikiyatriye bakarsanız bunlar disosyasyon bozukluğu olur vesaire bir sürü hikâye gider mi, oraya şimdi girmeyeyim. Hiçbirine “ben” ve “kendim” demeyin. Mesela böyle bir dille konuşun yani. “İçimde bir şey, bir şey ama ben değil, o ben değil, bir şey çok memnuniyetsizlik… bir türlü tatmin olmuyor.” Veya “içimde bir şey hep böyle geç kalmışsın diyor, sanki böyle hayata geç kalmışım gibi, şu anda burada olmamam gerekiyormuş.” Yaşım otuz beş, dün de doğum günümü kutladım, böyle bir geç kalmışlık hissediyorum -demeyin, “içimde bir şey böyle diyor” deyin. “İçimde bir şey sen suçlusun diyor. İçimde bir şey sen yetersizsin diyor. İçimde bir şey seni hiç kimse sevmez diyor. İçimde bir şey sen hiçbir şey beceremezsin, beceriksizin tekisin, hayatta hiçbir şey yapamadın diyor.”

Bunun için işte insanlara ben ve kendim kelimelerini kullanmamaları önerilmiş; ta ki o sahte kalıp güçlendirilmesin, o sahte kalıp zayıflasın. Mesela “ben bunu severim, ben bunu sevmem” -bırak bakayım bunları. “İstemediğim bir şeyi yaptığımda ben ben olmuyorum” -bak onu bırak, aslında onu bırak yani. İstemediğim bir şeyi yapmak zorunda olduğumda ben ben olmuyorum -yapma ya. Bu nasıl bir kazık? Sana öyle bir kazık çakmış ki o benlik. Yani yaramaz bir çocuk düşünün: bunu istiyorum diye tutturuyor, bunu da istemiyorum diye tutturuyor ve siz sürekli onu ikna etmek zorundasınız. Böyle bir çocukla ne yapardınız? “İstediğimi istiyorum, istemediğimi asla istemiyorum, kimse de yaptıramaz” diyor. Ve siz onunla o kadar özdeşleşmişsiniz ki artık ona “ben” demişsiniz.

Bu şuna benziyor arkadaşlar -bir hikâye uyduralım, şu an aklıma geldi, uyduruyorum. Çok usta bir hipnoz yapıcısı düşünün; ustalıkla hipnoz yapıyor ve öyle bir sizi hipnotize ediyor ki, siz onun içinden geçen bir isteği kendi isteğiniz zannediyorsunuz. Mesela o bağırmak istiyor veya bir şey talep ediyor, siz diyorsunuz ki “ben bağırmak istiyorum, ben şunu talep ediyorum.” Böyle bir şey oluşsa, bu ne kadar acı verici olurdu değil mi? Biri sizi hipnotize etmiş ve kendi arzularını, beklentilerini, korkularını sizin arzularınız, beklentileriniz, korkularınızmış gibi hissettiriyor. Yani biri bir şey istiyor, onu siz kendi isteğiniz zannediyorsunuz -ne kadar acı verici olurdu değil mi? “Garip bir şey” falan diyoruz mesela. Şu anda bu durumdayız. Şu anda içinizde mesela düşünün, “ben” diye başlayan bir cümleye başlayın ve bakın arkasından ne geliyor. Bu aslında gerçek ben mi, yoksa o ben tarafından hipnotize mi edilmişim?

Musibetin Kime İsabet Ettiğini Sormak

Onun için bir olay, hani nereden başlıyoruz? Onların başına bir musibet geldi, yani biraz açalım, ne diyoruz ona? Bir şey sana isabet ettiğinde bak bakalım kime isabet ediyor? Mesela diyelim ki bir anne veya babanın çocuğu hasta oldu, veya ölüm döşeğinde, veya vefat etti; bu kime oluyor? Kimin başına bu geldi? Bakın, ne oldu değil -ben hayatta ne olduğuyla, emin olun, yıllardır ilgilenmiyorum. Ne olduğuyla ilgilenmiyorum; kendi hayatımda da başkalarının hayatında da ne olduğuyla ilgilenmiyorum açıkçası. Asıl ilgilendiğim şey: bu kimin başına geliyor? Yani bir olay bana anlatıldığında benim dikkatim direkt olarak şuna gidiyor: bunu yaşayan kim? Yani Ahmet, Ayşe, Fatma o anlamda değil, “kim” diye soruyorum. Yani o “ben” diyen kişi nasıl bir ben?

Mesela diyelim ki birinin annesi öldü. Bu annesi ölen kişi zayıf bir kişi mi? Hayatı annesiz yapamayacağına inanan bir kişi mi? Hayatta yapayalnız kaldığını düşünen bir kişi mi? Kendini annesine karşı suçlu hisseden bir kişi mi? “İşte anam gittiğinde kim senin başını okşayacak? İşte ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar” diyen bir kişi mi? Kim? Annesi ölen kim? Veya çocuğu ölen kim? O nasıl biri? Ama bu basitçe cevaplayacağımız bir şey değil, onu açmamız gerekiyor. Nasıl bir benlik algısı var? Nasıl bir kendilik algısı var? Mesela diyelim ki bir şey yaptım, hata, hatalı bir davranış. Bir bakın bakalım: hatalı davranan kim? Hata yapmak istemeyen bir ben mi? Ama ne olacak, “yaptıysam yaptım” modunda bir benlik mi? Şimdi kim ne diyecek, “aman kim gördü acaba, kimse görmesin” diyen bir benlik mi? Nasıl bir ben? Bu olayı yaşayan kim?

Eğer oraya projeksiyonu tutmazsanız, orayı aydınlatmazsanız hiçbir şey değişmez hayatım; çünkü o sahte benlik devam ediyor. Ömrünüz boyunca “ben yetersizim” diyen bir benlikle yaşayabilirsiniz. Ömrünüz boyunca “ben sevilmedim” diyen bir benlikle yaşayabilirsiniz. Ömrünüz boyunca “bu insanlarla yaşanmaz” diyen bir benlikle yaşıyor olabilirsiniz. Eğer böyle giderse, ömrünüzün sonuna kadar böyle bir benlikle yaşayabilirsiniz. Ömrünüz boyunca “acaba kim bana değer verecek” diyen bir benlikle yaşayabilirsiniz.

Cehennem ve Sahte Benliklerden Arınma

İşte cehennem nedir biliyor musunuz? Bu sahte benliklerden temizleneceğiniz yerdir. Ayette hani “derileri değişir” ya -bunlar deri aslında, yani dışsal şeyler, yani asıl siz olmayan şeyler. Dolayısıyla cehennemde ne olacak? Bütün bu sahte benliklerden arındırılacaksınız. Yüzlerce, binlercesi var. Mesela düşünün: “Keşke şu evliliği yapmasaydım, keşke şunu yapmasaydım, keşke bunu yapmasaydım” diyen bir benlik. Allah muhafaza cehennemde 50 yıl kalsanız bu benliklerden arınamayabilirsiniz; 50 yıl o benliğin arınmasıyla uğraşırsınız. Bir dakikada da aşabilirsiniz ama. O yüzden cehennemde kalış süresi insanın bilincine bağlıdır. Ne kadar kalacağınızı o sahte benlikler belirleyecek.

Mesela inatlaşır değil mi bir benlik? “Hayır ben vazgeçmeyeceğim, hayır ben sevinmiyorum, ben hayatta hiç sevinmedim” diyen bir benlik. Diyorsunuz ki bak dikkat et ya, aslında bu benlik sahte. “Hayır” diyor, “bu doğru, ben öyle hissediyorum” diyor. Şimdi düşünün: koskoca cehennem bütün görevlileriyle birini bu benlikten kurtarmaya çalışıyor, o kişi ısrar ediyor. Ne olacak? Ömür boyu cehennemde kalacak. Peki bir soru sorayım: hiçbir sahte benliği olmayan biri cehenneme girse ne olur? Hiçbir şey olmaz. Yani yanmayan birinin yangının içine girmesi gibidir. O yüzden hepiniz cehennemden geçireceksiniz; sahte benlikleri olanlar takılacak, olmayanlar devam edecek.

Şu an içinde bulunduğumuz durum ne? İçinde bulunduğumuz durum bu aslında. Yaşanmamışlıkların cehenneminde yaşayan bir ben yok mu? “Keşke şunları yaşasaydım, keşke şunları yapabilseydim” diye geç kaldığını düşünen benlikler yok mu? Kendini eksik, yetersiz, beceriksiz diye algılayan ben yok mu? Kendini başkalarıyla kıyaslayarak kendini şu veya bu açıdan eksik, mağdur gören bir ben yok mu? Ve biz şu an bunlarla yaşamıyor muyuz, değil mi? Ama hepsi sahte. Ama en sahtesini söyleyeyim mi? Size bunları hatırlatan bir insana şey dersiniz: “Ama hocam insan da biraz böyle oluyor, yani insan alışıyor” -işte en sahtesi de bu. Çünkü bu bütün sahtelikleri temize çıkarıyor. “Ama insanız, ne yapabiliriz, herkes öyle” -bunlar en sahteleri, çünkü bunlar sahteliği devam ettirenler. Ya da “ben daha iyi şartlarda olsaydım bu benlikler bende oluşmazdı, ne yapayım, bu hep başkalarının suçu” -bu sefer bir sahte benlik daha devreye girer: “benim kaderim niye böyle oluyor?”

Ayetin Mesajı: “Biz Allah’a Aidiz, Ona Döneceğiz”

Bakın çok net bir şey söylüyorum: insanın bu kaderle ilgili algılarının büyük bir çoğunluğu gereksizdir. Daha önce de işaret ettim; bu ayetin sonu: “Biz ona aidiz ve ona döneceğiz.” Kaderimiz budur arkadaşlar, hepimizin kaderi bu. Ona aidim, ona döneceğim. Yaşadığım şey ne olursa olsun, yaşadığım şeyin mahiyeti, niteliği ne olursa olsun, ona aidim, ona döneceğim. Bu kadar. Ben bunu biraz suyun hikâyesine benzetirim. Mesela bakın su çok ilginç bir şeydir: diyelim ki gökten yağar, toprağa bulaşır, bazen derinlere iner, bazen yer altında göl gibi olur, sonra bir yerden çıkar. Sonra diyelim birisi onunla bulaşık yıkar, birisi onu tuvalete döker, o olur, bu olur, şu olur. Ama aslında o, uygun bir arındırmayla saf suya dönüşür. Yani onun su olmaklığına hiçbir şey etki etmez, hiçbir şey etki etmez. Su çok ilginç bir şeydir; arındırılabilen ve arınan bir şeydir.

Dolayısıyla bakın, böyle oturup çoğu insan kaderini düşünür -tırnak içinde söylüyorum- ama bu ayet bize şunu anlatıyor: “Senin kaderin benim” diyor Allah. “Bana aitsin, benden geldin, bana döneceksin” diyor. Hikâyeyi bırak diyor: “o oldu, bu oldu, evlendi, boşandı, isyan etti, kimse seni anlamadı, kimse seni onaylamadı, şu oldu, bu öldü” -bu değil diyor. Senin gerçek kaderin bu. Ne kadar müthiş bir ayettir, bir düşünebiliyor musunuz? Ne kadar gerçek anlamda insanın fıtratına işaret eden ve insanı gerçek anlamda aslında sahip olduğu özgürlüğe kavuşturan bir ayet -daha doğrusu aslında ona özgür olan tarafını hatırlatan bir ayet. “Sen aslında özgürsün” diyor, “sana kendini tutsak hissettiren bir rüyan içindesin.”

Dolayısıyla başınıza bir şey geldiğinde -bu bütün her şeyi içine alır arkadaşlar, hani insanların sözleri, tutumları, davranışları, olaylar vesaire, iyi kötü dediğiniz, hepsi. Mesela biri sizi övüyor, bunu kim algılıyor? Dikkat edin: övgüye ihtiyacı olan biri mi, daha önceden yeterince övülmediğini düşünen birinin, yoksa aslında övgüyü çoktan beri hak ettiğini, geç bile kalındığını düşünen birinin mi? Başınıza bir şey gelince deyince aklınıza illa kötü şey gelmesin, başınıza gelen her şeyi kastediyorum, iyi dediğiniz kötü dediğiniz. Bazen insanlar bana gelir, “bence çok mutluyum” der. “Ne oldu?” “Biri beni çok seviyor.” Diyorum, bunu kim hissediyor diyorum. “E sevilmedin mi, güzel bir şey anlatıyorum” -sen gene bunu kim hissediyor diyorsun. Tabii ki soracağım, bunu kim hissediyor? Sen o ana kadar sevilmediğini düşünen birimiz. Ya da sevilme konusunda çok geç kaldığını, mahrum olduğunu, aslında daha önceden sevilmen gerektiğini düşünen birimiz. Nasıl birisin? “Seni çok seviyorum” sözünü duyan kim? Bunu kim duyuyor? Bunu kim hissediyor? Bunu kim algılıyor? Bunu kim anlamlandırıyor? Bunu kim yorumluyor?

“Ben böyle deyince hakkına gelir, bu kadar soruyla” -tabii insan hiçbir şey heyecanı yaşamak istemez, her şeyi berbat ediyorum gibi görünüyoruz değil mi? Hâlbuki aslında otomatik pilottan çıkmak istiyoruz. Bu soruları sorarsak otomatik pilottan çıkacağız. O onu bilmeden kandırıyor, öbürünü bilmeden kandırıyor; ama bilmeden işliyor bu. Herkes gölge benlikler üzerinden yaşıyor, gölge benliklerle hayatı yaşıyoruz. İşte oradan çıkabilme imkânına sahibiz. Kutsal metin bunu hatırlatıyor: oradan çıkabilirsin, orası senin evin değil, orası senin yurdun değil, sen öyle bir yaşama mecbur değilsin.

Devam ediyoruz. Ayet ne diyor? “Onların başına bir musibet geldiğinde onlar derler ki biz Allah’a aidiz, ona döneceğiz.” Bu kadar mı? Bu kadar. Orada da ne edebiyat kaldı, ne sanat kaldı, ne sinema kaldı, hepsi gitti. İşte bütün edebiyat, sanat, sinema, görsel sanatlar falan, hep o arada bir boşluk var ya böyle -onların başına bir musibet geldiğinde, ufak bir ara: “biz Allah’a aidiz, ona döneceğiz” derler. İşte insanlık o arayı doldurmaya çalışıyor, devamına gelmiyor. Her birimiz böyleyiz. Onların başına bir musibet geldiğinde, bizim kitapta ne yazıyor arkadaşlar, egonun kitabında ne yazıyor? Onların başına bir musibet geldiğinde hikâye başlar. “İşte ben anlatayım, derdimi anlatayım, acılarımı anlatayım, hasretlerimi anlatayım, özlemlerimi anlatayım, korkularımı anlatayım. Benim hayatımı bir anlatsam roman olur” diye bir şeyler anlatmaya başlıyor. Sonra o bitmiyor, devamına gelemiyoruz bir türlü.

Sonra ölüm, “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn.” Ama bunu kim diyor? Bunu sen demiyorsun işte, işin kötü tarafı bu. Ayet diyor ki “onlar derler.” Peki sen mi diyorsun? Demiyorsun bak. Ya Azrail diyor, ya melekler diyor, ya kutsal kitap diyor; sen diyemiyorsun. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn” -ne güzel bir şey. Hepimizin bu dünyadaki son cümlesi bu olsa ne kadar güzel olur. Hatta son cümlesi değil, her cümlemizin başı ve sonu bu olsa, değil mi, bilinç olarak. Ona aitsin. Bak ne kadar mühim bir şey: onun içinsin, ona aitsin. Ne kadar güzel bir şey; sen ona aitsin, aidiyet aramıyorsun, kök aramıyorsun, kaynak aramıyorsun. Allah diyor ki “kaynağım benim, bana aitsin” ve şu an ne durumda olursan ol, bana döneceksin. Ne kadar mükemmel bir şey. Bana döneceksin yani; hani böyle gittin veya şu an herhangi bir konumda veya durumdasın, sonun ne olur belli değil, ben de karışmıyorum demiyor Allah. “Bana döneceksin” diyor. Bu ne kadar büyük bir müjde değil mi? Bir insana verilebilecek en büyük müjde. Bütün insanlar sizi ölümüne sevse bu kadar mühim bir müjde olamaz. Neden? Çünkü onların idraki sınırlı, güçleri sınırlı, her şeyleri sınırlı; istesenler bile birçok şeyi yapamazlar. Ama Allah size diyor ki, bana döneceksiniz. Bundan daha büyük bir farkındalık, bir uyanış, bir müjde cümlesi olabilir mi? Sırf bu ayet olsa bile, sırf bu ayet aslında kutsal metnin özetidir. Bakın dünyayı da özetledi: ilk kısım dünyayı ve insanı özetliyor, ikinci kısım kaynağını, kökenini ve nihayetini özetliyor. Daha başka ne var ki, değil mi?

Başınıza gelen her şeyi toplayın, musibet mi bunlar? Yani size isabet eden şeyler, bu kadar. İsabet eden şey kime isabet ediyor? Allah’a ait olan, ondan gelip ona gideceğini bilen birine isabet ediyor.

Soru-Cevap: Deneyimi Yaşayan Kim, İrade Ne Kadar Bizim?

Başka bir şey var mı? Başka soru edilecek bir şey var mı arkadaşlar? Yok, soru edilecek hiçbir şey yok. Ama araya hemen bir benlik girer değil mi? “Ama tamam, orayı anladık” diye -benim bir arkadaşım vardı, “orayı anladık” diyor. Orayı anlamamış zaten de; orayı anladığımızda zaten daha konuşmayız ya. Orayı anlamadığını, zaten “orayı anladık” deyip devam etmesinden anlıyordum. Çünkü orayı anlasak sözün bittiği yerdir, kendimizi bulduğumuz yerdir. Ama bakın öyle sahte benliklerimiz var ki ayeti bile bir bohçaya sarıyor, bir kılıfa büründürüyor, paketliyor. Mükemmel bir şey, mükemmel bir kazık yiyoruz aslında; ayeti alıyor, paketliyor ve çekmeceye atıyor. O yüzden ayet müthiş bir şeydir: onların başına bir musibet isabet ettiğinde onlar, “biz ona aidiz ve ona döneceğiz” derler. Ama başına bir şey gelmiş gibi bile hissediyor -tabii ki. Yani onu artık olgusal bir deneyim olarak algılıyor -ha, benim başıma bu geldi diye algılamak artık yok. Ben bir deneyim yaşadım, hiçbir şey değil, bir deneyim. Bu kadar.

Tabii şimdi sahte bazı benlikler çıkar: “Peki biz bu kadar derdi, acıyı, gamı, kederi boşuna mı yaşıyoruz?” Evet, günaydın, boşuna yaşıyoruz. Yaşamama şansına sahipsin, en azından bunu söyleyebiliriz. Hatta bakın öyle sahte benlikler var ki, “ben şimdi bunları boşuna mı yaşadım, öyle olamaz, boşuna yaşamış olamam.” Ya, hakikaten boşuna yaşadın. Ağır mı geliyor sana? Boşuna yaşamış olman ağır mı geliyor? Kime ağır geliyor, kimin ağır geldiğine bir baksana. Mağduriyet hisseden, aptallık hisseden, “niye ben bunları daha önce duymadım” diyen -bak hep sahte bunlar.

Onun için dedim ya, bir sahteliği kaldırırsınız, uyanıp olmazsanız başka sahteler gelir. Bazen diyelim ki çok güzel bir şey okur veya dinlersiniz, bir anda bir benlik gelir der ki “keşke bunları on sene evvel okusaydım, berbat ettim” -bir türlü değil, kökünüze kibrit suyu döktü, artık siz oradan bir şey almıyorsunuz, sizi götürdü on sene evveline, “keşke bunu on sene evvel okusaydın, her şey çok daha başka olurdu” -hikâye. Ama siz buna aldanabilirsiniz, bunun tarafından uyutulabilirsiniz, çünkü dikkat edin çok makul, çok makul: “10 sene evvel bunları bilseydiniz şunları şunları yapmayacaktınız veya hayatınız başka türlü ilerleyecekti.” Çok makul görünüyor. Evet, ve tırnak içinde bir cehalet, “ne yapacaksın, ne olacak yani” -bakın dikkat edin, burada çok önemli bir nokta var. Sahte benlikler bu dünyadaki yaşamı, şöyle veya böyle yaşamayı avantaj veya dezavantaj görüyor. Bu yüzden o benliklere yaslanıyoruz.

Dualite tabii ama oradaki tuzak şu: benlikler dünyada şöyle veya böyle yaşamayı büyük bir avantaj veya dezavantaj olarak görüyor. Mesela “beni anlayan biriyle evlenseydim” -e ne olacak? Çok güzel mi uyuyacaktın? Ne arıyorsun? “Seni hiç anlamayan biriyle evlendin” -e ne olacak, neyi abartıyorsun? İkisi arasında benim kadar fark varlıklı yok aslında. Ama bakın sahte benlik o kadar abartıyor ki, “ama öyle demeyin hocam, çok önemli” diyor. Kimin gözünde çok önemli? Git mezara bir bak bakalım: keşke konuşabilseler, çok mu düşünüyorlar? “Keşke şunla evlenseydim, ya yok yok aslında öbürü beni istemişti ama birileri engel olmuştu” falan diye düşünen kaç tane ölü var?

“Hocam peki sahte ben de dediğiniz gibi yürüyorsa, irademiz ne kadar ekliyor? Yani bazen tasavvuf diyoruz -irade dediğimiz şey sahte benliklerin iradesiyse zaten onları ortadan kaldırmaya yönelik olmalı; bazen insan kendini sıkıştırılmış hissedebiliyor, köşeye sıkıştırılmış hissedebiliyor, o bağlamda görüyor.” Sahte benliklerden ne kadar kurtulursan o ölçüde gerçek iraden açığa çıkar. Çünkü ben bazen kendi kendine de zulmedildiğini düşünüyorum. Yani şifanın nerede olduğunu biliyorsunuz, bulunduğu yerin de nerede olduğunu biliyorsunuz. Ama bazen şartlar, koşullar o iradeni o kadar pasifize ediyor ki o irade harekete geçmiyor. Kim ediyor? O iradeyi kim pasifize ediyor? Sahte benlikler. Tamam. O zaman iradeyi geri getirelim diyelim istersen, veya gerçek iradenin açığa çıkması diyelim -bunun yolu sahte benlikleri onaylamamaktan, onların olmadığını fark etmekten geçer.

Sahte benlikler senin üzerinde ne kadar az etkiliyse, onlarla baş edebilme kabiliyetin o nispetle artmış olur, doğası gereği. Sen sahte bir benliği fark edip ayrışabiliyorsan, o benliğin iradesi senin üzerinde etkili olamaz zaten. Zaten sahte benlik yönetiyorken iradeden söz etmek mümkün değil, değil mi? Tabii. Ayrıştıkça aslında irade ortaya çıkacak; ne kadar ayrışabiliyorsan o kadar doğal iraden ortaya çıkar.

Kendi kendine zulmetmekten kastımız zaten nedir biliyor musunuz? Âdem orada “biz nefsimize zulmettik” ifadesini kullanıyor. Yani insan kendi kendine zulmeder, değil mi, bunu anlıyoruz. Ne demek peki kendi kendine zulmetmen? Bunu açmak zorundayız. Bir insan kendi kendine gerçek anlamda zulmedebilir mi? Edemez. Bunu açmak zorundayız, anlamlandırmak zorundayım: ne demek “kendi kendime zulmediyorum”? Yani basitçe şu: sahte benlikler gerçek kendimi perdeliyor, gölgeliyor, örtüyor. Bakın zaten o kelimeyi kullanmadım ama, “zulüm” kelimesi burada karartmak, onu görememek, kapatmak, onu gölgelemek, ondan mahrum olmak demek. O zaman sahte benliklerden kurtulmak, bunları yapmak veya yapmamak demek değil ki? Özünde olsa da yapmak demek.

Dedim ki “evliliği deneyimledim, baktım eşim beni anlamıyor” -“Allah belanı versin” demiyorum, “boşanıyorum, boşanmayı deneyimliyorum, sıkıntı yok.” Ve tam evleneceğim, evlilik bozuluyor, birileri bozuyor diyelim -ne oldu? Bir evliliğin bozulmasını deneyimledim. Yoksa “mutluluğumu mahvettiler, işte çekemediler” -bu sahte benlik. O deneyimleri yaşamak sahte değil. Ben yemek yiyebilirim, bedenin ihtiyacı var yemek yiyorum, su içebilirim, evlenirim, iş yaparım, bir şey yaparım ama bunları yapan kim? Sahte benlik mi, doğal benlik mi? Aradaki fark bu. Yoksa hiçbir şey yapmamayı kastetmiyoruz burada, yapanı bulmaya çalışıyoruz.

Mesela diyelim ki “dünya turu yapacağım, dünyayı gezeceğim” -bunu kim gezecek? Dünya turu yapamamaktan dolayı kendini mahrum hisseden bir benlikle mi bir dünya turu yapıyorum, yoksa “öyle bir imkân olmuş, bakayım yani dünyayı bir dolaşayım, kültürler, inançlar, farklılıklar” diyen bir benlikle mi? Ama diyelim ki pasaportumu iptal ettiler, tam dünya turu yapacağım, iptal ettiler -bir mahrumiyet hissi var mı yok mu? Bu asıl önemli. Yani kim yapıyor bakın, kim yapıyor, neyi yapıyor olursanız olsun. Bu olay kimin başına geliyor? Bunu sorgulamak durumundayız. Çok basit bir soru aslında ama biraz üzerinde durmanız lazım.

“Ya da kim evleniyor?” Ben mesela insanlar evlenirler, boşanırlar, bir sürü şey olur derim. Benim merak ettiğim şey şu: kim evleniyor? Ama nikâh memuru gibi sormuyorum, “ana adı Ayşe, baba adı bilmem ne” diye sormuyorum. Evlenen nasıl bir benlik diye soruyorum. Mesela çok merak ederim. Bir kız bir çocukla çıkıyor -kim çıkıyor? Bilmek isterim. Daha doğrusu keşke anlasalar derim yani. Mesela biri birine “sana değer veriyorum” diyor -kime değer veriyor? Görmek isterim. Veya o kişi görsün isterim; o biri tarafından değerli algılanan kim? Bunu kim yaşıyor?

Bir de böyle tatlı tatlı tebessüm edip “e ben hocam, insan da hoşlanıyor ama hocam” falan diye söylüyor -tabii orada aslında iş işten geçiyor çünkü bak kaçırıyorsun. O soruyu ciddi olarak sor: biri sana “seni çok beğeniyorum” dediğinde bir bak, bunu kim duyuyor? Bunu duymaktan memnun olan bir benlik mi var? Ne var orada, bir baksana. Kendini bugüne kadar değersiz hisseden bir benlik mi var? Bugüne kadar büyük içerlemeleri olmuş, kendini hep öyle kötü, eksik, yetersiz, beceriksiz hissetmiş bir ben mi var? Onu duyunca ilk defa kendimi değerli hissettim diyen bir ben mi o? O nasıl bir ben? Bir baksana, o benim. Yaşayan kim? Bu ayrı bir hikâye. Biri bana desek ki “seni seviyorum”, ben ona şu sorarım: hangi ben “seviyorum”? “Ben sana çok değer veriyorum” -hangi ben değer veriyorum? “Sizin gibi bir insanla tanışmaktan çok mutluyum” -hangi ben mutlu oluyorum? Niye mutlu oluyorum?

Dolayısıyla arkadaşlar, bir şeyi yaşayan kim? Bunun daha önceki travmayla ilgili sohbetimizde de hatırlatmıştık. Yani geçmiş hayatınızda, tarihinize baktığınız zaman şu sorgulamayı yapın: geçmişte bana travma gibi gelen bir olayı o an kim yaşamıştı? 5 yaşında yaşadım, 7 yaşında, 10 yaşında, 12, her neyse -o an onu yaşayan nasıl biriydi? Kendini ne olarak algılıyordu, ne hissediyordu? Çünkü bakın eğer bunları göremezseniz içinizde 3, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 15 yaşlarında benliklerle yaşarsınız. Ömrünüz boyunca o benlikleri taşırsınız. Yaşınız 30 olur, 40 olur, 50 olur, içinizde hâlâ 5 yaşında, 6 yaşında, 7 yaşında benlikler vardır. Siz dersiniz ki “35 yaşına geldim hâlâ bazı şeyleri değiştiremiyorum” -değiştiremezsin ki, o içindeki 5 yaşındaki benlik tarafından yapılıyor, 35 yaşındaki sen olarak yapılmıyor. Şu davranışın 5 yaşındaki o benlik tarafından yapılıyor. Mesela diyelim ki eleştirildiği için kendini değersiz hisseden bir benlik -bu kaç yaşında bak bakalım, 30 yaşında mı, yoksa 4 yaşında mı, 5 yaşında mı, 6 yaşında mı? Sen onu bırakmadıkça o senin içinde yaşamaya devam edecek. Ve senin hayatını etkilemeye de devam edecek, zaman zaman senin hayatını kendi adına yaşayacak. Ve sen onun gözüyle hayatı yaşayacaksın.

Dolayısıyla arkadaşlar bu ayet aslında bize hayatı özetleyen bir ayet. Onların başına bir şey isabet ettiğinde onlar hiçbir sahte benlik tarafından yönetilmezler. O zaman parantez açıyoruz, diyoruz ki bir olayı kimin yaşadığını sor. Eğer orada hiçbir sahte benlik yoksa o zaman içinden şu gelir, şu sesi içinden duyarsın: “Allah’a aidiz ve ona döneceğiz.”

Kapanış: Su Metaforu ve Hakikatin Birliği

Mesela şu an en yakınının ölümünü duyacak olsam ağzından bu çıkar. Ama hakikaten çıkar, ta kalbinden çıkar bu söz. Dersin ki “biz Allah’a aidiz, ona döneceğiz.” Çünkü dünyada en sevdiğin insan vefat etse, en sevdiğin bir şeyi kaybetsen, herhangi bir şey dersin ki “biz Allah’a aitiz, ona döneceğiz.” Ama böyle laf olsun diye değil, Instagram profilini değiştirmek için değil, hava atmak için değil, paylaşmak için değil; kendi kalbinde, kendi kalbinin sözü olarak dile getirirsin. Ve bu çok muazzam bir bilinçtir, muazzam bir idraktir. Ve insan aslında budur, insan böyle bir varlıktır.

Dünya bomba olup patlasa “biz Allah’a aidiz, ona döneceğiz” der -bir bakarsınız ki, diyorlar diyorlar, hepimizi bir kaygı sarar: ne olacak kardeşim, kıtlık mı oldu? Bedeni bırakır giderim, ya ölürsen öleyim. Kim öyle ölür? O beden ölür; “inne lillahi ve inne ileyhi raci’ûn.” Neyin kaygısını taşıyorsun? Ne seni kaygılandırabilir ki, nesin ki ne seni kaygılandırır?

Sonra bir ego çıkıyor ki “ama hocam biz daha o dereceye gelmedik.” Sen şunu mu zannediyorsun, o benlikler seni bırakacak, sen o dereceye geleceksin, böyle kapılarını açacaklar sana, öyle mi bekliyorsun? Öyle bir şey mi olacak? O benlikler seni bırakmaz ki. Sana mı diyecekler: “ya biz yorulduk, hadi sen ermeye doğru ilerle, biz yeterince keyif yaptık, artık biz emekli olduk, sen artık erebilirsin, biz de hevesimizi aldık” diyecekler sana? Sahte benliklerini bırakan insanların farkı ne diyorsunuz? Arzu ve korku onların üzerindeki egemenliklerini yitirirler. Birbirlerinden özde farkı yoktur; bir farklılık görülüyorsa onların bulundukları işlevle ilgili bir farkları vardır. Mesela su sudur ama bir yerde dolu gibi görünür, bir yerde kar gibi görünür, bir yerde tipi gibi görünür; ama aslında hep sudur. Ya da tekâmül farkları vardır, fark o yüzden görünür; özde birdirler.

Hatta bazen mesela peygamberin siması bir farklı simaya bürünür denir; hakiki insan tektir. Âlemde onun farklı zamanlarda farklı yansımaları varmış gibi gözükür. Yani on tane ırmak düşünün, on tane ırmak denize ulaştığında artık on tane ırmak kalır mı? Kalmaz, onlar zaten denizdir. Özde bir farkları yoktur; tezahür düzeyinde farkları vardır. Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): “Onların başına bir musibet geldiğinde, ‘Biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz’ derler” meali defalarca anılmıştır — bu, işaret edilen ayetin içeriğine göre (Bakara Suresi: 155-156) ayetleridir; ancak anlatıcı sûre adını ve ayet numarasını metin içinde zikretmemiştir. Ayrıca “Adem, biz nefsimize zulmettik dedi” mealine kısaca değinilmiştir (bu da A’râf Suresi: 23 ayetine karşılık gelen bilinen bir ifadedir); sûre adı yine metinde geçmemektedir.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.