Sohbet Öncesi - Nefs Mertebeleri ve Bakışın Şuuru
Kısa Özet
Sohbette önce hayvani ve insani nefs kavramları bir resim üzerinden ele alınıyor, ardından geleneksel toplumlarda sanatın bireysel bir ifade değil hikmetin bir yansıması olduğu anlatılıyor. Daha sonra insanın asli varoluşunun dünyevi/bireysel benlikten ibaret olmadığı rüya metaforuyla açıklanıyor. Son bölümde "kutsal çıplaklık" kavramı ve bir sufi kıssası üzerinden, meselenin neye bakıldığı değil hangi şuurla bakıldığı olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Sanat, geleneksel toplumlarda kişisel bir tasavvurun değil, hikmetin ve hakikatin bir yansımasıdır.
- İnsanın asli varoluşu dünyevi/bireysel benliği değil, Allah'ın ezeli ilmindeki halifelik makamıdır.
- Mesele neye baktığın değil, hangi şuurla baktığındır.
Hayvani Nefs ve İnsani Nefs
Bu orta çağ ve İslam geleneğinde de paylaşılan, yani hem Yunan'da hem de İslam geleneğinde paylaşılan hayvani nefs var. Hayvani nefs dediğimiz aslında biyolojik canlılığı ifade ediyor, hem de işte böyle isteklerine, ihtiyaçlarına yönelen benlik durumunu temsil ediyor. Ona hayvani nefs diyorlar. Gazap tarafı olsun, arzu ve tutku tarafı olsun, bu nitelikteki nefsle ilişkili. Bir de insani nefs diyorlar bazıları. O da daha böyle akli olanı temsil ediyor. Daha akılcı tarafımızı temsil ediyor. Ona nefsi insani diyorlar bazıları. Muhtemelen çocuk da onu temsil ediyor.
Fakat burada önemli olan şey, bunlar ikisi de yukarıya bakıyorlar. Yani meselelerini, ilkelerini, gayelerini ve tabi oluş noktalarını yukarıda görüyorlar. Yukarıdan birisi, bir tanesi onunla ilgileniyor mesela; daha böyle kadınsı bir özelliği var, daha böyle şefkatli, merhametli, onlara elini uzatmış, onlara eğilmiş, onlara bir nevi koruyucu ve şefkatli bir nazarla bakıyor. En üstteki figür ise daha böyle, hani duygunun ötesinde ama tam böyle bir huzur, bir sükunet -değil mi- bir tamlık, bir dinginlik, bir saadet var. O da en üstte onlara nazar ediyor.
Resimdeki Sembolizm: Hikmet ve Şefkat
Bu üstteki iki şeyin ruhani düzeyimizdeki karşılığı, hikmet tarafı... Ve öbürü, ikincisinin de ruhani sevgi, ruhani şefkat olduğu söyleniyor. En üstteki ruhani şefkat değil mi? Yok, en üsttekinin hikmeti temsil ettiği, orada hikmet odaklığı temsil ettiği. Onun bir altındakinin de daha şefkatli baktığı zaten. Aslında dikkat edersen ikisi aynı düzeyde gibi de birileri, ama arada ufak bir fark var belki. Ve o eğilen figür şefkati, ama ruhani düzeydeki şefkati, merhameti, sevgiyi temsil ediyor. O noktada.
Freud'da buradan şu çıkarılmış: bir tane akbaba varmış orada. Akbabanın kafası da bu en arkadaki şey; "akbaba" diye bir iddiası var. Fakat çok zorlarsan çıkarabilirsin belki. Onun bakış açısına göre orada bir akbaba olduğu ve aslında bir şeyin bastırıldığı, bir şeyin örtüldüğü şeklinde bir yorum var.
İşte burada şu var: insanın bu alt düzeydeki, psikolojik düzeydeki nitelikleri ve özellikleri ancak yukarıya tabi oldukları ölçüde dengeli olurlar. Yukarıya tabi olmadıklarında -bununla benzer başka fotoğraflar var, orada mesela çocuk var, başka şeyler var- mesela böyle kaygılı, korku taşıyan, öfkeli, hırçın, şiddet eğilimli figürler var. Bu figür insanda doğal hali temsil ediyor. Yani bizim biyolojik, maddi ve psikolojik mekanizmamız, ruhsal özden ancak ışık aldığında ve ona tabi olduğunda dengelenir ve gerçekten fıtri halini koruyabilir. Olmadığında ise bu sefer o alt düzeyde dengede bir bozulma meydana gelir. Bugün muhtemelen bahsedeceğimiz konu da bununla ilgili olacak.
Bu resimde tevafuken aynı konu çıkmış oldu. Benim aklıma şöyle bir yorum gelmişti: burada en altta bulunan hayvan, içgüdüsel bir temsilci. Çünkü hayvanlar içgüdüleriyle hareket ederler. Bu bebek, insani arzuları, istekleri, yani duyguları temsil edebilir belki diye düşünmüştüm. Ve hani nitekim en temas halinde olan bu; hani istediği şeyle en çok temas etmiş. Bu anne böyle biraz kaygılanarak koruma şevkiyle yönelmiş; hani belki düşünceleri temsil eder diye yorumladım, ama işte bu kadın düşünceleri belki temsil edebilir diye düşündüm. En üstte bulunan ise aslında hepsinin üstünde bir manada; onun kucağında oturuyorlar, hiçbir lokalliğe, kaygıya ihtiyaç duymaksızın zaten hepsini kuşatıyor. Ve dediğiniz gibi dingin bir halde diye yorumlamıştım, böyle aklıma gelmişti.
Evet, evet, o da ruh gibi düşünülmüştü. Ya da nasıl çizerim diye...
Sanatın Kadim Medeniyetlerdeki Anlamı
Genelde eski geleneklerde sanat, mutlaka belli bir bilgiyi, belli bir irfanı, belli bir insani dönüşüm noktasını ifade etmek için kullanılır. Öyle herhangi, mesela "işte bir aile çizeyim" mesela yoktur. Veya "işte böyle bir figür çizeyim" diye bir şey yoktur. Mutlaka bir anlamı vardır. Geleneksel toplumlarda, medeniyetlerde sanat, bilginin, bilgeliğin, bir hakikatin ifade ediliş tarzıydı. O yüzden aslında mutlaka o düzeyde yapılmış bir şeyin bir anlamı ve açılımı vardır. Hiçbir zaman işte böyle bir ressamın, bir heykeltıraşın, bir hayalinin kendi kişisel tasavvurunun bir yansıması değildir. Sanat tamamen hikmetin, marifetin, hakikatin ışığı altında oluşturulurdu. Müzik de öyleydi, tabii her şey, sanat dalları tabii ki.
Bir kaynakta şöyle geçiyor: sanatla ilgili, kâmil insandan taşan şeydir aslında. Doğal haliyle taşmasıdır. Yani o taşmanın verdiği bir ifadedir diye geçiyor. Yani onun irfanının, idrakinin, şuurunun bir yansımasıdır, bir açılımıdır. Onun dışında bir sanat kabul edilmezdi. O yüzden de zaten böyle kadim medeniyetlerde bugünkü kadar roman, hikaye yoktur yani.
Bahsettiğiniz 17. yüzyıl öncesi mi hocam? Yani buna tam tarih veremeyiz ama belki diyebiliriz ki, aslında o yüzyıla kadar bu anlayış daha güçlü bir şekilde devam etmiştir. Ama o anlayış tabii ki kişisel olarak her zaman vardır, bugün de vardır. Ama eskiden hâkim olan anlayış oydu. Şimdiki gibi böyle modern bir sanat anlayışı, bir bireysel sübjektifliğin neticesinde oluşturulan bir sanat yoktu yani. Hani kimse kalkıp mesela eski kadim medeniyetlerde kendi psikolojik arızalarının romanını, hikayesini yazmazdı mesela. Anlatabildim mi? Onun yeri yok yani. Öyle bir yeri hiçbir medeniyette yoktur. Sadece modern medeniyette böyle bir yeri var.
Evet, roman zaten daha bireysel bir şey. Modernizm ortaya çıkmış, daha bireyselliği anlatan, kişinin kendi iç dünyasını anlatan, daha bireysel bir şey.
Bireysellik ve Birey-Üstü Öz
Evet, evet. Hani bazıları zannediyor ki işte eski toplumlar böyle bireyselliği yok sayıyordu, bireysellikten uzaktılar ve reddediyorlardı. Bu değil yani. Mesele senin birey üstü düzeye gelmen, çünkü senin birey üstü bir özün var. Sen o kendi özünü bireyselliğine bu kadar odaklanarak, bu kadar takılarak yol alamazsın.
Bu, buzdağının niteliklerini hesaplamaya ve anlatmaya benzer bir şey. Halbuki o buzdağının bir su özelliği var, o aslıdır. Bir de onun şekli var, o şekil geçici olan bir şey. Bizdeki bireysellik de geçici. Mesela biz niye bu kadar hayatta gereksiz yere takıntılar yaşıyoruz, problemler yaşıyoruz? Çünkü bireysel varoluşumuzu, gerçek varoluşumuzun yerine koyuyoruz. Bireysel varoluşumuz vardır tabii ki, ama düşünün bireysel varoluşumuz ne kadar değişken bir şey, değil mi? Mesela bedensel olarak bak: işte 2 ila 4 kilo arasında doğmuşsun değil mi, büyümüşsün değil mi? Fiziksel olarak bak sadece, ne kadar değişken. Şimdi sen nesin peki? Hep değişecek. Bir gün sonra bu beden tamamen ölecek ve toprak olacak. Psikolojine bak, psikolojin de ne kadar süreç içinde değişti. Şimdi bunlar senin asli varoluşun mu, yoksa senin değişken tarafın mı? Peki bu değişken taraf sen misin, yoksa sen başka bir şey misin? Bütün öğretilerin temel sorusu budur.
O yüzden kadim medeniyetlerde fazla bireysellik üzerine odaklanan ne bir eser, ne bir çalışma o kadar yoktur. Bu inkâr edildiği için değil, yok sayıldığı için değil, asıl olmadığı için. Aslın yerine zaten konmazdı. Mozaiğin bir parçasına bakmıyor, onun asli özüne bakıyor, merkezine bakıyor. Mesela psikolojik olarak analiz ettiğinizde, bedensel olarak analiz ettiğinizde, kendinizi birçok noktada tanımlarsınız; onlar mozaiğin parçaları mesela. Ama onun derininde bir başka şey var. Anlatabildim mi?
İnsanın Yaratılış Süreçleri
İşte hatta şöyle bir şey söylenir: Allah'ın insanı var etmesi birkaç süreçle tanımlanmalıdır. Birisi -deyim yerindeyse- Allah'ın zatında insanı yaratması, oradaki ayetin ifadesiyle "ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." Yani Allah kendi zatında insanın bir prototipini, bir arketipini yapmış; sonsuz ilminde, ezeli ilminde var kılmış. Sen Allah'ın ezeli ilminde yeryüzünde bir halifesin. Daha sonra cennette var ediliş süreci var. Daha sonra yeryüzünde var ediliş sürecin var. Ama asli olan en temelde olanıdır.
Yani mesela insan nedir? Yeryüzünde bir halife kılınmış varlıktır. Sen nesin? Aslın bu. Sonra cennetsi bir varoluşun var, tekrar zaten oraya döneceksin bir yerde, ama o son durak değil. Cennetsi bir mahiyetimiz de var. Bunlar hep birbirinin içinde. Cennet de bir duraktır. Asıl olan şey Allah'ın zatıdır, onun cemalidir.
Şimdi nasıl bu düzeyleri aşağı doğru sıralıyorsak, aynı şekilde yukarı doğru da bir gidiş söz konusu olacaktır. Cennetsi bir şeyin var; bir cennette yaşama halin var değil mi mesela? Sonra yeryüzüne iniş halin var. Burada da iki nokta var: bir tanesi bunu bilerek yaşamak, ikincisi bundan habersiz bir şekilde yaşamak. Yani yeryüzünde iki türlü bir yaşayış tarzı var. Kur'an'da bu iki temsil, Habil ile Kabil üzerinden anlatılır. Habil, yeryüzünde fıtratını bilerek yaşamak için gayret etti. Kabil ise fıtratını bozarak yaşamayı tercih etti.
Şimdi bizim önümüzde böyle bir şey vardır: bir varoluş zemini vardır. Bu her insanda var. Yani yeryüzünde bir halife olmak özü, her insanda var. Nasıl ki her tohumda ağaç olma imkânı varsa, ama ağaç değilse, olmamışsa, o tohum bir tohum olarak kalır; ama toprağa ekildiğinde, onda var olan bir ağaçlık kabiliyeti var ve o açığa çıkar. Şimdi insan da bu düzeylerin farkında olarak kendini tanımalı, tanımlamalıdır.
İşte bu anlamda ben tabii ki yeryüzündeki macerama bakacağım: yeryüzünde ne zaman doğdum, işte annem babam, kardeşim, arkadaşım, eşim, dostum, yaşadığım süreç şu bu, beni sevenler, sevmeyenler, hayal kırıklığına uğratanlar, korkutanlar... Birçok süreç yaşamışımdır. Bu bir süreçtir, ama benim tüm varlığımın süreci değildir. Benim hayatım değildir mesela; ben ona "benim hayatım" demem. Benim hayatımın sınırlı bir parçasıdır, benim hayatımın tümü değildir. Oradaki varoluşum, oradaki kimliğim ben değildir. Onun için insan bunları ayırmalıdır. Bunu ayırmadığı zaman o sınırlı varoluşunun içine hapsolur, orada kaybolursun, onu büyütürsün kendince, bazen çok berbat görürsün.
Mesela o yüzden biz anlamıyoruz; mesela diyelim ki işte bir çocuk gelmiş, bir yaşında ölüyor. Ölen, onun yeryüzündeki macerasıdır o kadar. Bir başkası gelir, yüz sene yaşar, o da onun yeryüzündeki macerasıdır. O bir yaşında ölen bebeğin bütün varoluşu bir senelik bir varoluş değildir onun; Allah'ta bir varoluşu var, cennette bir varoluşu var, fıtri varoluşu var. Diyelim ki maddi dünyada o bir yaşında fıtratını bozacak imkân ve şartı bulmamış. Ama temel şey dediğim gibi yukarısıdır; yani ilkedir, asıldır, temeldir. Diğeri ne olarak yaşanır? Fıtri bir şekilde yaşanmaya çalışılır. Ama o noktanın hiçbir avantajı veya dezavantajına insan takılmaz. Takıldığı an zaten bir tuzağın içine hapsolmuş demektir. Mesela "ne kadar kötü bir hayatım var, ne kadar kötü bir kaderim var" - bunu kim der? Bunu psikolojik benliğine, dünyevi varoluşunun sınırlarına hapsolmuş insan der. "Ben dünyada ne gördüm ki" der. Sen bir tek dünyada mı göreceğini göreceksin? Yani başka bir varoluş katmanın yok mu, Allah'ta yerin yok mu mesela, değil mi, cennette yerin yok mu?
Dolayısıyla modern insanın en büyük tuzağı, kendisini biyolojik ve dünyevi varoluşuna sıkıştırmasıdır. Ondan sonra da sınırların içinde kendince bir sonuç çıkarmaya çalışıyor, başkalarıyla kıyaslıyor. Mukayese ederek kendini bazen şanslı görüyor, bazen şanssız görüyor. Halbuki o dünyaya ait bir maceradır, bir serüvendir. Onu da neyle yaşayacaksın? Doğal ve fıtri bilinçle yaşayacaksın. O noktada insan kendi varlığını ve kendini hiçbir zaman sınırlı ve geçici olan şeyle tanımlamamalıdır. Onu tanımladığı an, o şekilde bir tuzağın içindedir.
Rüya Metaforu ve Asli Varoluş
Bu neye benzer, düşünün: mesela rüyada kendinizi görüyorsunuz. Bakın uyanınca "rüyada kendimi böyle gördüm" diyorsunuz. Bir rüyadaki bir kimliğiniz var, bir de uyandığınızda bir kimliğiniz var. Muhtemelen size rüyanızda söylenseydi "sen aslında bu rüyadaki kişi değilsin" denseydi, belki anlamayacaktık veya kabul etmeyecektik. Şimdi aynı şekilde senin bu biyolojik dünyada, psikolojik düzeydeki varoluşun bir kendilik düzeyidir, bir varoluş düzeyidir. Ama senin asli zeminin bu değildir.
İşte mesela Yunus Emre'nin "Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun" dediği bu. Kovan orada daha maddi ve daha zahiri varoluşu temsil ediyor. Ballar balını bulunca "ya kovanım şöyle mi olmuş böyle mi olmuş" dert değil diyor. Onun için insan kendisini hiçbir zaman o sınırlı benliğinin varoluşuyla tanımlamamalıdır, ne olursa olsun. Yani o düzeydeki mutluluğun da büyük bir avantajı yoktur, olumsuz olguların da büyük bir dezavantajı yoktur; etkilememesi gerekir. Yani onlara kendini bağlayan insan, dünyevi olarak mutlu bir süreç yaşamışsa da bir yanılgı içindedir. Olumsuz bir süreç yaşayıp da onu kendine dert edinen de bir yanılgıdadır. Aralarında yanılgı olarak bir fark yoktur. Sadece birisi iyi bir rüya görüyor, birisi kötü bir rüya görüyor. Uyandığında iyi rüya görenin de elinde bir şey yok, kötü rüya görenin de elinde bir şey yok. O yüzden mukayese o düzeyde yapılmaz. Mukayese neyde yapılır? Uyanmak, uyanmamak konusunda yapılır. Birisi uyanmışsa iyidir, iyi bir yoldadır; uyanmamışsa, ister gördüğü dünyevi rüya çok hoş, neşeli olsun, isterse kendisine göre çok zor, acı, sıkıntılı olsun, hiç fark etmez. Mesele o gördüğünün bir rüya mertebesi olduğunu anlaması. Rüya olduğunu anlamak, yok saymak değil; onun hangi düzeyde bir şey olduğunu anlamak. Hatta biz bazen şunu bile yaşarız: rüyadasındır, rüyada olduğunu da bilirsin. Evet. Yani işte bu gerçek anlamda bir algıdır, öbürü bir yanılgıdır insan için.
Kutsal Çıplaklık Meselesi
Hocam, bir konuyla ilgili bir şey soracağım, o resimle ilgili. Hristiyanlıkta bunu geçen bir dokuma esere baktım, çıplak kadın teması işlemişler. Benim biraz hoşuma gitmedi ama arkadaş dedi ki "bu Hristiyanlıkta çok kullanılan bir şey, onlar için çok dini bir tema" dedi. Hatta ben işte gösterirken kültürel olarak utanıyorum, sıkılıyorum. Ama "göster, bu başka bir şey, göster" falan dediler. Onların bakış açısında normal olan bu; oradaki mananın ne olduğunu, bizim bakış açımızla onların bakış açısı arasındaki farkın ne olduğunu sordum hocama. O melek mi onları temsil ediyor acaba?
Şimdi... bununla ilgili bir kitapta "terbiye edilmiş göz" diye bir kavram var. Bazen baktığın zaman sadece biçimsel olarak bakmak var, bir de hani orada belli bir kavramı anlatmak için kullandıkları için farklı oluyor. Etkilenmek başka, doktor başka bakıyor, yani insan başka bakıyor. Bir "kutsal çıplaklık" diye bir kavram var. Fakat tabii bu, toplumda çok fazla konuşulup anlatılacak bir şey değil, çünkü yanlış anlamalara, çarpıtmalara sebep olur.
Şimdi aslında kutsal çıplaklık bir anlamda sembolik bir anlam ifade eder ve bir mana ifade eder. İkincisi, bu insanın idrakiyle bağlantılı bir şeydir. Sembolik anlamı şudur: insanın beşeri hiçbir şeyi üzerinde taşımaması, yani yaratıldığı halde olmaklık. Anlatabiliyor muyum? Hiçbir beşeri düşünce, tasavvur, korku, arzu, kaygı duymama hali. Mesela aslında çocuk çıplak gelmiyor mu dünyaya? Daha sonra ne oluyor, yüklenmeye başlıyoruz. Korkularımızı... Aslında biz neyi giyiyoruz hayatta? Biz aslında elbise giymiyoruz; bir anlamda korkularımızı giyiyoruz, arzularımızı giyiyoruz, heveslerimizi giyiyoruz, endişelerimizi giyiyoruz. Anlatabildim mi? Biz o doğal halde değiliz. Dolayısıyla o kutsal çıplaklık kavramı, yaratıldığın gibi olmaklık kavramı. Aslında işte o cennette varoluş da buna işaret eden bir şeydir.
Ama bunu anlamak için de her türlü beşeri algının üstüne çıkmak gerekir. Anlatabiliyor muyum? Kişi o beşeri algının üstüne çıkmalıdır, ötesine çıkmalıdır ki bunu anlayabilsin. Bu çok yüksek bir bilince işaret ettiği için bizim İslami gelenekte bu tarz şeyler kullanılmamıştır, bu tarz şeylere çok fazla müsaade edilmemiştir. Ama mesela Hristiyan geleneğinde, Hint geleneğinde bunlara müsaade edilmiştir.
Yani gelenek olarak mı, yoksa dinsel olarak da var mı? Tabii tabii, dini gelenek olarak bunlara dair herhangi bir yasaklama, herhangi bir şey konmamıştır. Şimdi İslam niye bu konuda bir yasak getiriyor? Çünkü netice itibariyle ahir zaman dinidir. Anlatabildim mi? Yani bu gibi kavramların, bu gibi anlamların idrak edilmesi gitgide zayıflayacaktır. Ve zayıfladığı için de sen o şeyi göremiyorsun, o manayı ve ruhu idrak edemiyorsun. O zaman buna dair bir yasak, bir haramlık konmuştur. Ama asli bir haram değildir yani.
Resim konusunda net bir yasak, herhangi bir hadiste ya da bir gelenekte geçen bir şey var mı? Bu genel manada tabii zaten daha detaylı çok fazla bir şey yok, ama kavramsal olarak farklı bir boyut zaten. Kavramsal olarak bir yasak, herhangi bir şey geçtiğini görmedim. Yasaklar genelde o cinsellik ya da biçimsellik boyutuyla ilgili. Bu arada saflık, temizlik, güzellik resmediliyor aslında. Biz bugün cinselliğin çok gündeme getirilmesinden dolayı, toplumun da devamlı bastırılmasından dolayı, biz hep o gözle baktık. Ama belki öyle bakıldı sonradan; aslında saflık, güzellik ve temizlik görünüyordu, özellikle de ilahi temalarla.
Dediğim gibi İslam prensipte bu konuda bir mesafe koymuştur araya. Ama ilkesel olarak bunu bir kısım bilgeler, ermişler ifade ederler. Hatta bu noktada daha çok Hint geleneğinde, kısmen Hristiyan geleneğinde buna dair açılımlar var. Ama işte sen idrak ve şuur düzeyinde saf olacaksın ki bu manaları ve bu hakikatleri idrak edebilesin. Yoksa zaten biçimsel olarak bakıyorsun, orada o tuzağa kişi düşer. Çoğumuz o tuzağa düştüğünden dolayı İslam'da yasaklanmış. Tabii gayet makul bir şekilde o yasaklanmıştır.
Sufi Kıssası: Hangi Şuurla Baktığın
Mesela bakın burada böyle bir şey var, kadim gelenekten bir şey. Böyle bir konuda bir kavramı anlatırken kullanman gerekiyorsa, bazı yerlerde kullanılmalı diye düşünüyorum. Kullanılabilir ama dediğim gibi bunun doğru altyapısı ve zemini iyi idrak edilmeli. Mesela bakın burada bir kadim gelenekten böyle bir metin, biraz düzenlenmiş hali:
Bir sufi, müridine bir kadına bakmasını söyledi ve sordu: "Ne görüyorsun?" Cevap: "Bir beden görüyorum efendim." Bakmaya devam etti. Bir süre sonra yine sordu: "Şimdi ne görüyorsun?" "Ruhu olan bir beden görüyorum efendim." Yine bakmaya devam etti. Bir süre sonra yine sordu: "Şimdi ne görüyorsun?" "Bedeni olan bir ruh görüyorum." Bir süre daha bakmasını emretti ve sordu: "Şimdi ne görüyorsun?" "Yalnız ruh görüyorum." Bakmaya devam et. "Şimdi ne görüyorsun?" "Bedende ve ruhta mutlak olanı görüyorum." Ve sufi şu ayeti okudu: "Allah yerlerin ve göklerin nurudur."
Şimdi tabii ki bunu idrak edecek nitelikte, çapta insan lazım ki bunlara dair bir şey olsun. Ve şunu demiş: "Neye baktığın değil, hangi şuurla baktığın önemlidir." Bir insanı -bakın bu çok önemli- bir beden olarak gördüğün müddetçe her bakışın günahtır, eşin bile olsa. Bir taşı taş olarak gördüğün müddetçe putperestsin, önünde eğilmesen de. Yani dar baktığın her yerde bir günaha giriyorsun, dar bakılıyor. Bütün derdi koparmamak gerekiyor.
Dolayısıyla bunlar böyle meseleler. Fahişe olan ve emziren bir kadınla ilgili bir hadis var; Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem elindeki hurmayı üç parçaya bölüyor. Birazını çocuğa, birazını kadına, birazını da bebeğe veriyor. Bizimkilerin çıkardığı yorum şu: "Kadının göğsüne bakılır mı bakılmaz mı?" Yorum bu yani. Aslında orada şefkat var değil mi? Yani birçok şey var. İşte bu meseleler aslında biz her konuda yanlış noktaya bakıyoruz.
Şuurun Düzeyi: Evlilik ve Hayatın Her Alanı
Ne anlamda yanlış noktaya bakıyoruz? Nesnenin ne olduğuna, bir şeyin ne olarak doğru olduğuna veya yanlış olduğuna bakıyoruz. Halbuki temel mesele bakışın, şuurun ne olduğudur. Anlatabildim mi? Mesela diyelim bakıyorsun evlilik; "e evlilik ne senin için" diyorsun. Diyor ki: "Benim için bir hayat arkadaşlığıdır, Rabbime giden yolda bir insanla o yolculuğu yapmaya niyet ediyorum." Şimdi evliliğe böyle bakmak var. Bir de diyelim ki imaj için evlenmek var, çoluk çocuk için evlenmek var, "evlendim" demek için evlenmek var, daha bir sürüsü.
Şimdi "evlenmek iyi midir, kötü müdür" diye soru sormanın anlamı var mı burada? "Evlenmek helal midir, haram mıdır" diye soruyoruz biz mesela değil mi? Halbuki biz yanlış yerden soruyoruz. "İnsan hangi şuurla evlenmelidir" diye sormamız gerekir. "İnsan hangi şuurla yemek yemelidir? İnsan hangi şuurla genel anlamda bu hayatı yaşamalıdır?" Biz bunu sormalıyız. Anlatabildim mi? Mesele şuurda bir helallik haramlıktır. O şuurda bir eksiklik, bir problem varsa, o noktada biz bir problem görürüz. Mesele şuurun düzeyidir. O yüzden biz yanlış şeyi soruyoruz yani.
Mesela evlenmek fıtri midir diyoruz, fıtridir. Helal midir? E helaldir. Peki "hangi evlilik" diye soruyor muyuz? Değil mi? "Hangi şuurla evlilik meşrudur, helaldir, doğrudur, fıtridir?" Biz diyoruz ki evlilik fıtridir; nerede fıtri evlilik var, gören mesela? Ne kadarını görüyoruz? Peki evlilik fıtri diyelim mi? Hayır, fıtridir ama hangi şuurda olursan olursun fıtri bir şeydir. Dolayısıyla biz bilince bakmalıyız. Hayatın her alanında bu geçerlidir.
O zaman yine sarhoşluk oluyor galiba; mesela normal içkili bir sarhoşluk var, o geçici. Ama bu tür bir şey tamamıyla kalıcı bir sarhoşluk. O zaman her zaman... yani karanlık bir şey gibi burası. Tabii ama işte burada kaygı ve korkuya kapılmamıza gerek yok. Neyin arayışında olmamız gerektiğine dair bilincimiz olmalı. Yoksa burada mevzu, diyelim ki bir insan yemek yiyor, hep nefsaniyetiyle yemek yiyor değil mi? Allah'ın bir ikramı, bir lütfu nazarıyla ne kadar yemek yiyorsun? Ama Allah sana tepende durup sana -haşa- günah mı yazıyor yani? Mevzu bu değil. Anlatabildim mi? Mevzu sen nasıl bir yol takip edeceksin, nereye doğru değişeceksin? Anlatabildim mi? "Bismillah'la başlayın" derken aslında Allah'a bağlamak, o tevhide çıkmak, bire bağlamak, oradan geldiğini görmek.
Ara verebilirsiniz, derse başlayacağız.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Bakara Suresi: 30) - "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" ifadesiyle anılıyor. - (Nur Suresi: 35) - "Allah yerlerin ve göklerin nurudur" şeklinde alıntılanıyor. --- ---
İlgili Sohbetler
La İlahe İllallah'ın Hakikati
Sohbette önce "kurban kimliği" kavramı üzerinden, insanın kimseden bir şey "alacaklı" olmadığı, gerçek alışverişin yalnızca Yaradan ile olduğu anlatılıyor. Ardından la ilahe illallah hakikatinin, sevginin, değerin ve varoluşun tek kaynağının Allah olduğunu idrak etmek anlamına geldiği; ego/benlik algısının bu hakikatiperdelediği çeşitli örneklerle (güneş-yakamoz metaforu, kutuplardaki adam, Hz. Ali'nin "vermemekle bilme" idrakı, Ebu Süfyan'ın teklifi, Hz. Yunus'un balığı) açıklanıyor. Sohbet, insanın hissettiği "eksiklik" duygusunun sahte bir benlik algısından kaynaklandığı ve bu algıdan çıkılması gerektiği vurgusuyla kapanıyor.
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.