Tevekkül ve Sabrın Mertebeleri
Kısa Özet
Sohbet, Kur'an'daki tevekkül kavramının anlamı ve İbni Acibe'nin tarif ettiği tevekkülün üç kademesi üzerinden başlıyor; züht, nefis ve gelecek kaygısı konularına değiniliyor. Ardından sabrın üç türü -başkalarına sabır, nefse sabır ve Allah'ın takdirine sabır- örneklerle (Taif, Hudeybiye, Uhud Savaşı, Hz. Meryem, bir film örneği) derinlemesine ele alınıyor. Sohbet, "senin yüzünden" demenin yanlışlığı üzerine bir tahlille ve sohbetin sonunda enneagram (dokuz kişilik tipi) konusuna geçiş yapılmasıyla kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Tevekkülün üç kademesi: anlaşma yapan taraflar gibi olmak, çocuğun annesine güvenmesi gibi olmak, ölünün yıkayıcısının elinde olması gibi olmak.
- Sabrın üç türü: başkalarına sabır, nefse sabır, Allah'ın takdirine sabır.
- "Senin yüzünden böyle oldum" demenin, nedensellik hatası olduğu ve terk edilmesi gerektiği.
- Uhud Savaşı'nda okçuların hatasına rağmen Allah'ın kimseyi doğrudan suçlamayıp sadece bir farkındalık çağrısında bulunması.
Tevekkül Kavramı ve Anlamı
Bu yaratılış düzleminde her şey ikilidir, yani doğal olarak dualdir. Onlarla birlikte birleşiriz. Dünyada yaşadığımız müddetçe zahiri olanın dualitesini ne reddedebiliriz ne de onu görmezden gelebiliriz. O dualite, o çiftlik hali, çifter çifter olma hali devam edecektir.
Evet, bugün bir Kur'an kavramı üzerinde konuşalım: tevekkül kavramı. Tevekkül kelime olarak güvenmek, dayanmak, kendi işini ve kendini birine bırakmak demektir. Vekâlet -modernde avukatlık deniyor, eskiden vekâlet denildi- birisini vekil kılıyorsun, o senin yerine her şeyi icra ediyor. Bir nevi kendinin yerine onu geçiriyorsun, kendinin yerine onu ikame ediyorsun. Kur'an'da bir ayet vardır: "Hasbunallahu ve ni'mel vekil" - Allah bize yeter ve o ne güzel vekildir.
Tevekkülün Üç Kademesi (İbni Acibe)
İbni Acibe'nin ifadesiyle tevekkülün üç kademesi vardır. İbni Acibe bir Şazeli mürşididir. Genellikle tasavvuf literatüründe her şeyin üç kademesinden bahsedilir: havâmın, havâssın ve havâssü'l-havâssın seviyesi. Bu aslında insanın iç dünyasındaki derecelenmedir. Nefs düzeyindeki tevekkülün anlamı ayrıdır; ruh düzeyinde ve daha ileri düzeylerde daha farklı anlamlara, daha farklı işaretlere bürünür. Yani bizim gibi bir düzeydeki insanın tevekkülden anladığıyla bir ârifin anladığı arasında büyük bir fark vardır. Bu, "bizimki yanlış, onunki doğru" anlamında değil; bu süreçle ilgili bir şeydir. Hepsi kendi düzeyinde doğrudur.
Tevekkülün üç kademesi şöyledir:
Birincisi, anlaşma yapılanla anlaşmayı yapanın hali gibidir. İki kişi anlaşıyor, biri biriyle anlaşma yapıyor. Bu düzeydeyken insan, anlaşma yaptığı kişiyle nasılsa Allah'la da öyledir; menfaatleri konusunda uyanık ve ilgilidir. Der ki: "Ben sana tevekkül ediyorum, seni avukat tayin ediyorum, bu davayı bana kazandır, bana şöyle şöyle faydalar getir." İlk düzeyde insanın tevekkülü böyledir: "Ben Allah'a tevekkül ediyorum, Allah benim fayda ve menfaatimi bana lütfedecektir" şeklindedir; ilgi bunlara yöneliktir.
İkincisi, çocukla annesinin hali gibidir. Çocuk her şeyi annesinden umar; herhangi bir tanımlaması veya belirlemesi yoktur, ama genel olarak "annem benim ihtiyaçlarımı karşılar" şeklinde bir kabulü vardır. Burada çok fazla tanımlama, çok fazla belirleme yoktur beklentileri hakkında. Fakat yine de merkezde yine kendisi vardır.
Üçüncüsü, ölmüş olan bir kişinin onu yıkayanın elinde olduğu gibidir. Yıkayıcı nasıl istiyorsa öyledir; onu sağa çevirir, sola çevirir. Gerçek mürşid-mürit ilişkisi de aynı prensibin o ilişkideki işleyiş biçimidir. Yani "ben Allah'a tevekkül ediyorum" dediğimde, bu üçüncü noktada kişinin herhangi bir belirlemesi, tanımlaması yoktur. Allah ona ne verirse onu alır, neyi vermezse onu kabul eder. Allah onun için ne dilemişse ona tabidir ve ona razıdır; tepki vermez, hoşnutsuzluk göstermez.
İlkinde ihtiyaç, ikincisinde bağlanma vardır. Üçüncüsünde ise ne ihtiyaç ne de bağlanma söz konusudur. Sonuncusu, benliklerinden arınmış olanların makamıdır; yalnızca Hakk'ın kendilerine ne yapacağını görmek için beklerler. Bunlar özgür olanlardır; bu bir özgürlüktür.
Züht, Nefis ve Tevekkülün Gücü
Nefsin kötü eylemlere ve arzulara yönelik gücünü zühdün azaltması gibi, tevekkül de fakire güç verir. Nefsin kötü arzu ve eylemlerine yönelik gücünü ne azaltıyor? Züht azaltıyor. Züht nedir? Gerçekte o şeye muhtaç olmadığımızı idrak etmektir. Bir insanın bir şeye muhtaç olmadığını idrak etmesi, o şeye karşı zühd demektir. O yüzden denir ki: dünyada hiçbir şey senin asli ve hakiki ihtiyacın değildir; dünyaya o gözle bakma. Evet, dünyada o zahiri düzeyde bir kısım bedensel ve psikolojik ihtiyaçlarımız olabilir. Fakat "bunlar olmazsa her şey berbat olacak, mahvolacak" anlayışıyla bakmamak lazım. Çünkü bunlara ihtiyaç duyan tarafımız fani olduğu gibi, ihtiyaç duyduğumuz o şeyler de fanidir. Mesela bedenim suya, yiyeceğe ihtiyaç duyuyor; buna ihtiyaç duyan bedenim de fanidir, ihtiyaç duyduğum şey de fanidir. Dolayısıyla bunları çok abartmamak lazım. Kişi bu noktayı idrak ede ede zahit olur. Ama "mutlaka olacak, olmazsa olmaz" dediğin anda züht ortadan kalkar. Zühdün ortadan kalkması arzu ve tutkularımızı güçlendirir; arzu ve tutkularımızın güçlenmesi de bizi esir eder.
Tevekkül fakire güç verir derken, tevekkülden önce fakir muhtaç ve aciz haldedir, beklenti halindedir; ve o beklentilerini karşılayamayacak güçtedir. Dolayısıyla tevekkülden önce orada bir acziyet, bir yetersizlik, arzu ettiği şeye kavuşma konusunda bir zaaf, bir acizlik, bir güçsüzlük vardır. İşte tevekkül bize bunun tam tersini verir. Tevekkül fakire güç verir. Tevekkül, yolculuğun zor kısmında Allah'tan kuluna gıda, teşvik ve hâlis bir muhabbet ihsanıdır. Fakirin duraksadığı anın, vazgeçmeyi dilediği kritik anın zikridir. Bir noktaya gelirsin ve o noktadan sonra yapacak hiçbir şey ya da gücün kalmamıştır; o anda kişi duraksar, ya vazgeçer ya da aczinden dolayı mutsuz olur. Halbuki orada tevekkül edecek, kendini teslim edecek kişi; o zaman ona bir güç verecek, aslında daha doğrusu sen güçlü olana dayanmış olacaksın. İşte "hasbunallahu ve ni'mel vekil" hakikati budur. Ve o tevekkül kişiye bir güç verir. Çünkü senin sınırlı imkan ve kabiliyetin, netice itibariyle sınırlıdır; irade, güç, ilim itibariyle sınırlıyız. Allah'ın bize verdiklerinin bittiği anda bineceğimiz gemi tevekkül gemisidir. Bütün Allah'ın verdiği imkan ve kabiliyeti kullanacağız, daha sonra da tevekkül edeceğiz. Dolayısıyla tevekkül bir tembellik anlamına gelmez; kendi kaynağını müşahede ve o kaynağın farkındalığıdır.
Nasıl bir çocuk annesine veya onu yetiştirene tevekkül eder, "o beni biliyor, o beni görüyor, ihtiyacım olduğunda bana yardım edecektir" der; ama incelik şudur: Allah'a tevekkül ettiğimizde, onun bize olan yardımının şeklini ve zamanını ona bırakacağız, kendimize göre değil. Diyelim ki ben acıktığımda canım köfte istiyor; bana köfte verilmeyebilir, başka bir şey verilebilir, ama bir şekilde doyurulacağım. Ona emin olacağım; ama illa kendi arzu ve beklentimi diretmeyeceğim. Müdrik olan insan şunu anlamalı: ben mi her şeyi daha iyi görüyorum ve biliyorum, yoksa Allah mı? Dolayısıyla ihtiyacımı Allah'a arz edebilirim, fakat son noktada şunu demeliyim: "Sen benim için ne dilersen o benim dileğimdir."
En basit örnekle anlatayım: bazen derler ki bir lokantaya girersin, oradaki şef der ki "sen bana bırak, ben yapayım." Bazen kişi "illa ben bunu istiyorum" der; şef der ki "ben tanıyorum, sen bana bırak." Biz de biraz Allah'a bırakmayı bilmeliyiz. Kime bırakıyorsun? Sonsuz bir kudrete, sonsuz bir ilim sahibine bırakıyorsun. Bazen ben bir şey alırken, tam istediğim şey yoktur ama benzer bir şey vardır; "onunla işimi hallederim" derim. Ama mesela arkadaşımla o konuda başka türlü davranırız biz: "o olacak, o olması dururken niye başkası olsun, o olacak" deriz, ne kadar beklerse beklesin. Bana hiç mantıklı gelmiyor. Halbuki verdiğimiz örnekteki gibi, peygamber Mekke'den çıkmış Taif'e gitmiş, oradan da korunmuş; fakat orada Allah'a tevekkül ediyor. "Ya Rabbi, ben sana tevekkül ediyorum, senin rızan benim için yeter" diyor. Allah ona, henüz Müslüman olmamış bir kefaletiyle bir kapıyı açıyor. Orada durup tökezlemiyor, duraksamıyor, aczinin içinde bocalamıyor.
Geleceğe Dair Kaygı ve Allah'a Güven
Sürekli bir bağlantı olduğunda insan zaten rahat olur; acı çekmezsiniz, biliyorsunuz. Sorun o bağlantıyı kuramamaktır. Evet, bütün mesele bu; işte tevekkül, o bağlantıyı kurma ve güçlü kılma gayretidir; bunun farkındalığıdır. Biz mesela gelecekle ilgili bazen "ne olacak?" diyoruz, "ben ne olacağım?" Burada tevekkülü kullanmadığında kişi gelecekle ilgili yoğun bir endişe, yoğun bir kaygı, yoğun korkular yaşar. Halbuki seni maddeten ana rahminde şekillendiren Allah ve sana böyle bir âlemin içinde bir hayat veren Allah, seni başıboş bırakmayacaktır. Ne olacaksa olacak; sen boşlukta değilsin. İnsan, deyim yerindeyse, Allah'ın kucağında olduğunu idrak etmeli; onun kolları arasındasın. Bunu idrak ettiğinde gereksiz yere gelecekle ilgili kaygı ve korkulardan kurtulacak. İnsanın üzerine düşen şey sadece kendi imkan ve kabiliyetini ilahi ilkeler çerçevesinde kullanmaktır. Bu kadar. Allah'ın sana verdiği imkanı kullan, gerisini ona bırak. Ama zihin ve duygu bizi çok noktada alıp başka yerlere götürüyor.
Kendi açımdan ben bunu yapıyorum zaten, hakikaten öyle bir kaygım yok; dönüp kendime baktığımda geleceğe dair bir kaygım yok, tamamen o anla ilgilenirim. Ama etrafımızda çok fazla "şöyle olur, böyle olur, şunu yap, para biriktir, şu olsun bu olsun" diye net senaryolar yazılır gelecekle ilgili. Sonra "ben ne yapıyorum, ne yapacağım şimdi, mahvoldum" diye bir süre o neticeden çıkamazsın, sonra tekrar kendine gelirsin. Bazen çevremizdeki insanlar bizim o kaygılarımızı veya tevekkülsüzlüğümüzü, kasıtlı olmasa da, güçlendirmeye çalışırlar; çevremizden aldığımız yanlış şeylere karşı dikkatli olmalıyız. Reklamlar, "yarın ne olacaksınız, şu bankaya gittiniz mi, şunu yaptınız mı" gibi şeyler; güzel bir oyun oynayan, mutlu ve memnun bir çocuğa kapitalizmin böyle baktığını düşünün.
Sabrın Üç Mertebesi: Başkalarına Sabır
Fakirin tökezlediği andaki güvenin zikridir tevekkül. İnsan bazen "ben böyle yapacağım" diye hayaller kurar, "işte böyle yolda gideceğim, Rabbim manevi olarak lütfedecek" der. Beklediği zamanda ve zeminde bir şey olmayınca duraksar. Halbuki tevekkül şudur: seni taşıyacak olan O'dur. Hz. Nuh'a o gemiyi yaptıran, o geminin yüzeceği suyu da yaratacaktır. Eğer başlamışsak bitiririz; fakat bu, Allah'ın dilediği zamanda, zeminde, nitelikte ve şartlar içinde olur -bizim hayal ettiğimiz şekilde değil. Mesela Hudeybiye'de Müslümanlar o sene Mekke'yi tavaf edeceklerini düşündü, olmadı; ama Peygamber orada tevekkül etti, "demek şimdi değilmiş" dedi. Bir karamsarlık, bir ümitsizlik söz konusu olmadı. Evet, tevekkül bize başlangıçta, ortada ve sonda her zaman lazımdır; onun gücünü idrak etmek, onunla ilerlediğimizi idrak etmek ve tüm kuşku ve vesveseleri yok etmek için "hasbunallahu ve ni'mel vekil"i tekrarlamalıyız.
Bu tevekkül sürecinde kişiye yanı başında lazım olan şey sabırdır. Tevekkül ve sabır bir ikiz kardeş gibiler; ikisi birlikte bu yolda kişinin olmazsa olmaz dostlarıdır.
Öğrenilmesi gereken ilk sabır, başkalarına sabretmektir. Bu en zorudur ve eğer kazanılırsa büyük bir zaferdir. İçinde başkalarını hoş görmenin ve insanların zayıflığı karşısında soylu bir şefkat niteliğinin tohumlarını taşır. Bu, daha önce konuştuğumuz dışsal kayıtsızlık/kale almama prensibinin bir yansımasıdır. Başkalarını hoş görmeliyiz, çünkü içinde bulundukları şartlar itibariyle onlar şu an böyledirler -bunu genelleyemeyiz, her zaman böyle olacaklarını bilemeyiz, ama şu an böyledirler. İnsanları kendi şartları ve imkanları içinde değerlendirebilirsek onları hoş göreceğiz. Ve insan hayatta maruz kaldığı şeylere nispetle ne kadar zayıf olduğunu fark ederse, evet, insanın o zayıflığı neticesinde hareket ettiğini görür. Dolayısıyla ona şefkat göstermek durumundayız. Yoksa "bu insan başka türlü davranabilir ama böyle davranıyor" dediğimizde, bu gerçek anlamdaki sabra tekabül etmez. Bir insan şu noktada başka bir şey yapamıyorsa, başka bir şey yapamıyordur; o yüzden onu yapmıştır, bunu anlamak lazım.
Bazen olur ya, bir kediyi veya köpeği birileri kovalar, taş atar; siz de onun yolunun üzerinde yürürken belki size de havlar, hatta belki sizi ısırabilir. Siz neyi görmeniz lazım? Bunu birileri kovalamış, taş atmış; şu an yapacağı başka bir şey yok, kilitlenmiş, önüne çıkan herkesi düşman ya da alt edilmesi gereken bir öge olarak görüyor. Kendimizi muhafaza ederiz elbette, fakat ona karşı öfke ve kızgınlık söz konusu değildir. Biz ego düzeyinde hep böyleyiz: birileri bizi sevmemiş, küçümsemiş, dışlamış, korkutmuş, şüpheci hale getirmiş vesaire; ve biz şu an böyle hareket ediyoruz. Biz böyle hareket ettiğimiz gibi çevremizdeki insanlar da böyle hareket ediyor. Dolayısıyla kızmak değil; kendimizi olumsuz insanların tavır ve tutumlarından korumaya hakkımız var, ama nefret etmeye veya onlara karşı herhangi bir negatif düşünce ve duygu üretmeye gerek yok. Şefkatli olmalıyız, hoş görmeliyiz. Bu prensip üzerine kurulu bir sabır, insanların yaptıklarına karşı gerçek bir sabırdır; burada herhangi bir biriktirme söz konusu değildir. Kişi muhatabına karşı bir şey biriktirmez, çünkü bilir ki başka türlü yapamaz.
Mesela annemin öyle olduğunu anladığımda -hayatta yaşadığı bütün süreci doğru ve açık bir şekilde analiz ettiğimde- baktım ki şu an yaptığı şeyden başka bir şey yapamaz. O zaman bana yaptığı şeyler kabul edilir hale geldi. Kabul edilir demek meşru demek değil; şu an böyle yapacak, başka türlü yapamaz demek. Biraz farkında olursa, bazı şeyleri değerlendirirse, üzerinde düşünürse daha farklı davranabilir; ama şu an başka türlü davranamaz. İşte o zaman gerçek anlamda muhataplarımıza karşı sabrı öğreniyoruz. Diyelim ki bir insan gelecekle ilgili çok büyük kaygılar yaşıyor, senin de yaptığın ticarette sana bir kazık atıyor; ne diyebilirsin ki? O kadar gelecekle ilgili kaygıları, korkuları var ki -Kayserili'ye sormuşlar, "iki kere iki kaç eder, alırken mi verirken mi?" diye- kasasını daha çok doldurmak ihtiyacı hisseden bir insanın yapıp ettikleri elbette bundan etkilenecektir. Başka ne yapabilir? Çok aç bir çocuk düşünün: diyelim ki üç tane çikolata alınmış, bir de kardeşi var; şimdi ikisini kendi alıp birini sana verecektir, çünkü çok aç. Hatta "keşke kardeşim olmasaydı, üçünü de ben yeseydim" bile düşünebilir. Yapacak bir şey yok, o öyle. Ama belki bir çikolatayı yiyince "doydum" diyecek, kardeşine "al sana çikolata" diyecektir. Ama o andayken "keşke kardeşim olmasa, hepsi benim olsa" diyecektir. Şimdi birçok nefsani korku, kaygı, arzu ve beklentiyle yaşayan bir insanın yaptıklarına biz nasıl gerçek bir iradenin gözüyle bakabiliriz?
Hatta belki olgun bir kardeş olursun, "ben canım çikolata istemiyor, sen üçünü de ye" dersin -mümkünse, yani açlıktan ölmüyorsan. Belki bir tanesi "ya vereyim" diyecektir; çünkü o anda o kadar kendini ona muhtaç hissediyor ki, bu onun adalet algısını, paylaşım algısını örtüyor. Çünkü "insan zayıf yaratılmıştır" diyor Kur'an'da.
İkinci sabır, insanın nefsine sabretmesidir. Nefis, değiştirilmeyi bırakın, kendisine sert davranılmasından bile hoşlanmaz; ancak gerçek bir yolcu hatalı davranışlarını fark edip çabucak değiştirebilir. Eğer bir yol bilincine sahip değilse, bilgiçe düşünceleri olan ve tartışan zeki biri olarak, hatayı terk edinceye kadar defalarca tekrarlayacaktır. "Ya çok doğru söylüyorsun ama şu zamanda bunu yapmak..." der; "o zaman boş bir şey mi bu kardeşim?" Bunu yapmayacaksın. Sana zor geldiğini hissedeceksin, ama diyeceksin ki: "evet bu doğru ve bunu yapabilmek için gayret edeceğim." Bahaneler üretmeye, bunu anlayıp kullanmaya gerek yok. Bir gerçek bize ifade edildiğinde biz bunu sindirmeye çalışırız; bunun üzerine bilgiçe tavırlara gerek yoktur, o anlamsız bir şeydir. "Çok doğru bir şey, keşke bütün insanlar çok merhametli olsa, ne güzel olur" dediğinde, sen farkına varmadan nefsin tarafından aldatılıyorsundur. Kişi şunu diyecek: "doğrudur, böyle olmaya çalışıyorum, çalışacağım" -o kadar. O zaman bizde var olan enerjiyi değişmemiz üzerinde kullanacağız; yoksa zihnimiz o enerjiyi alıp o konuda bilgiçe veya zekice yorumlar yapar, bunun bize bir faydası olmaz.
Biz gerçekten muhataplarımızın bütün geçirdikleri ve içinden geçtikleri süreci idrak edersek, fark ederiz ki şu anda yaptıklarından başka bir şeyi yapamazlar. Bunu ne kadar idrak edebilirsek, o ölçüde insanlara ve yaptıklarına sabırlı oluruz, hoş görürüz; insanın oradaki zayıflığı karşısında ona şefkat etmekten başka yapacağımız bir şey kalmaz. Fakat bu şefkat illa ona yakın olmak, onu onaylamak, meşrulaştırmak veya yanlışında desteklemek anlamına gelmez; oradaki dinamiği çözmek anlamına gelir. Bir çocuk çok açsa paylaşmakta zorlanacaktır, çünkü çok aç. Bir insan çok korkuyorsa, o korku onun insanlarla olan ilişkisini belirleyecektir; sizden açıklık bekleyecek ama kendisi çok ketum olacaktır. "Bana her şeyi anlat ama ben sana her şeyi anlatmayacağım" der; neden korkuyor diye sorabiliriz, ama "ben sana her şeyi anlatıyorum, sen de bana her şeyi anlat" dememiz yanlış olur. Bir insanı gerçek anlamda analiz edebildiğimizde, ondan neyi bekleyebileceğimizi, neyi bekleyemeyeceğimizi zaten anlarız; orada yargılayacak bir şey görmeyiz, çünkü o an böyle davranıyor.
Mesela biriyle muhatap olursun, bir acı, bir sıkıntı yaşar, hemen sitem etmeye başlar: "sen bana bakmadın, sen benimle ilgilenmedin, sen beni üzdün" diye. Kalkıp kendimizi haklı çıkarmaya veya reaksiyon göstermeye gerek yok. Olabildiğince pozitif bir şekilde muamele edip onu daha uygun bir zemine çekmeye çalışırsın; onu suçlamazsın, herhangi bir negatif yargılamada bulunmazsın. Ama şunu bilirsin: bu insanın mizacı budur, hayat süreci içinde bunları yaşamıştır; bu insan ne zaman zor ve sıkıntıya girse, çevresindeki insanlardan alacaklı olduğunu düşünecektir. Zorluk çektiğinde hemen en çok kendi egosunu düşünecek, kendisi tatmin olduktan sonra bir başkasını görebilme fırsatı yakalayacaktır. Nasıl çok aç bir insan yemeğe öyle bir saldırır ki o an kimseye bir şey vermek istemez, ama doyunca "şunu yesene" diye etrafına ikram etmeye başlar. Başta yapamaz bunu, çünkü kendisinin doyup doymayacağından emin değildir ve o korkuyu yaşamaktadır. Biz ona "baştan niye vermedin, doydun da mı veriyorsun?" diyemeyiz; bunun bir anlamı yok.
Baştan alırsak: öğrenilmesi gereken ilk sabır başkalarına sabretmektir. Bunun zor olmasının nedeni, farkına varmadan biz de az veya çok kendimizi referans almamızdır -kendi ihtiyaçlarımızı, beklentilerimizi, muhatabımızdan gelen olumsuz etkilerin bizde meydana getirdiği acıları referans alıyoruz. Bir olayın dışındaysak birine "sabırlı ol" dememiz daha kolaydır, çünkü orada etkilenen biz değiliz. Ama orada etkilenen bir insan için bunu yapmak zordur, çünkü etkilenmiştir ve o etkinin içinden konuşuyordur. Şimdi başkalarına sabretmemiz demek, iki şeyi ayırmamız demektir: bir, sen şu şekilde olumsuz etkilenmişsin, bunu bir kenara koy, bu ayrı bir konu; senin bu şekilde etkilenmene sebep olan bir muhatap var, bu da ayrı bir şey. Bunları ayrı ayrı analiz et. Biz, çektiğimiz acının etkisiyle muhatabımıza reaksiyon vermemeliyiz. Mesela biri bizim ayağımıza bassa, küçük parmağımız acımış olsa, ilk hissettiğimiz "kim, ne yapıyor" olur. Ama fark etsek ki bilmeden basmış, orada hem acımız biraz zayıflar hem de reaksiyon göstermeyiz; en fazla "bir dahaki sefere dikkat etse iyi olur" deriz. Çünkü orada bir kasıt görmüyoruz; kasıtlı olduğunu düşünsek hem acımız büyük olacak hem de reaksiyonumuz büyük olacak.
Mesela niye kendi düşen insan daha az ağlar da başkaları tarafından düşürülen daha çok ağlar? Çünkü kendi düşen, reaksiyon verecek birini bulamıyor; yok öyle biri çünkü. İşte başkalarına sabretmenin parametreleri bunlarla ilişkilidir: sen bir mağduriyet, bir acı veya bir mahrumiyet yaşıyor olabilirsin, bu bir gerçektir, bunu inkâr etmek söz konusu değil, bunu tolere et, bunun böyle olduğunu kabul et. İkincisi, karşındaki insan bilinçli, gerçek anlamda kasıtlı değil; onu da affet. Ama bu ilişkiyi devam ettirmek istemiyorsan, sakin ve şefkatli bir şekilde uzaklaş -buna da hakkın var. Maneviyat aptallık değildir. Ama maneviyatta, sana zarar veren bir başkasına öfke, düşmanlık, nefret yoktur.
Şefkat, Adalet ve Zalimin İçindeki Mağdur
Bu, başkalarına sabretme tarafıdır, sabır kavramının. Eğer bu kazanılırsa çok büyük bir kazanç ve zaferdir -burada zafer, birilerine karşı değil, nefsimize karşı bir zaferdir. Biz bazen bir insanı görürüz, mağdur edilmiştir ya da zarar görmüştür ama muhatabını affetmiştir; içsel olarak bir takdir hissederiz, çünkü "bu kadar zarar gördü ama bravo, ben olsam affedemezdim" deriz. Aslında orada, farkına varsak da varmasak da, ruhun nefsin üzerinde bir zaferi vardır; işte insanın zaferi budur. Hazreti Ali'nin ifadesiyle: "Ya Rabbi, cahilliğiyle sınandığım bir insana cahillikle cevap vermekten sana sığınıyorum." Yani muhatabımız ego düzeyinde, nefsin bir cehaletinden dolayı bir yanlış yaptığında, bu senin reaksiyon vermeni gerektirmez. Buradaki ilk ilke şudur: birinden zarar gördüysen, düşüncelerine ve duygularına daha öncekinden çok daha fazla dikkat et; çünkü bu durumda vereceğin tepki büyük oranda sağlıksız, en azından objektif olmayan bir tepki olacaktır. Kişi bu noktaya dikkat etmelidir. Niye başkalarına en büyük sabrı gösteren peygamberler ve velilerdir? İşte bu yüzden.
Bu sabrı, katlanmak veya tahammül etmek şeklinde düşünmemeliyiz; bununla karıştırmamak gerekir. Biz muhatabımızın nefsani düzeydeki bir tavrına ruhani idrak düzeyinde kalmakla direniriz -sabırda bir direnme anlamı da vardır; sen ruhunda kalmakla, orada durmakla sorumlusun. Muhatabın kötü söz söyleyebilir, fakat sen muhatabına kötü söz söylememekle, hakaret etmemekle, küçümsememekle, dışlamamakla ve onu yok saymamakla sorumlusun. O seni yok sayabilir, hakaret edebilir, küçümseyebilir; fakat sen öyle bir reaksiyona mezun değilsin. Yapmamak bizim kendimizi korumamızdır. Nefis der ki "sen de ona öyle davran ki kendini koruyabilesin"; hayır, bizim kendimizi korumamız, o muhatabın nefsani algı ve anlayışında değil, ruhun algı ve anlayışında kalmakla mümkündür.
(Katılımcı sorusu:) İnsan kendi benliğine yapılan bir şeyde hoşgörü ve şefkat gösterebilir; ama mesela çok sevdiği birine, bir annenin küçük kızının zarar gördüğünü gördüğü zaman nasıl o düzeyde kalabilir? Bir Japon filmi seyretmiştim, çok çarpıcıydı: küçük kızıyla eşinin vefat ettiği kasabaya taşınan bir kadın, bir süre sonra kızını bırakıp çalışmaya başlıyor; sonra kızının, şantaj yapan bir çete tarafından, eskitilmiş ve yıpratılmış bir vaziyette öldürüldüğü ortaya çıkıyor. Kadınla kasabaya geldiğinden beri kilise bir yakınlık gösteriyor, kadın buna mesafeli davranıyor; kızı vefat ettikten sonra kiliseye ve davetlerine gidiyor, onlarla beraber oluyor ve öyle bir noktaya geliyor ki "kızımın katilini ziyaret etmek istiyorum" diyor. "Yapma" diyorlar, "hayır, o noktaya geldim" diyor. Kilisedeki rahibin eşi -aynı zamanda kasabada eczacılık yapan- onunla beraber yola çıkıyor, o şahsı ziyaret ediyorlar. Kadın ona papatyalar götürüyor; konuşma esnasında adam, kadının konuşmasına fırsat vermeden "ben de Allah'la, Tanrım'la böyle bir irtibat kurdum ve aydınlandım, affedildiğime iman ettim" diyor. Kadın orada bir çığlık atarak bayılıyor. Orada ayrı, daha derin bir ego devreye giriyor. Filmin ilerleyen sahnelerinde kadın kasabaya dönüyor, kilisenin cam çerçevesini indiriyor; kızı vefat ettiğinde bile yapmadığı kadar tepki gösteriyor. Orada kendini erdemli, affedebilecek nitelikte görmesi rahatsız oluyor; bu da ego içinde ego. Ama dediğiniz gibi, insan kendisine bir şey yapıldığında tahammül edebilir; ama küçük ve kendisine muhtaç bir varlığa zarar verildiğinde bu kadar soğukkanlı kalmak, gerçekten bilemiyorum.
Buradaki incelik şu: bir insan çok büyük bir suç işleyip toplum için çok zararlı, zulüm üreten bir odak olabilir; biz onun ölümüne de hükmedebiliriz. Fakat orada, nefis ve şeytanın karşısında kendi asli varoluşunu unutmuş ve o tuzağa düşmüş bir varlığın olduğunu idrak edip, en derinde mağdur ve mazlum olan -o zalimin içindeki mağdura da- şefkat etmeliyiz. Din ya da maneviyat basit bir romantiklik değildir. Diyelim ki bir insan çok büyük bir zulüm yapabilir -mesela İsveç'te (Norveç'te) yetmiş küsur kişiyi öldüren biri gibi- eğer bu insan içindeki düşmanlığın, şiddetin, nefretin üstesinden gelemiyorsa, onun ölümüne de hükmedilebilir. Fakat burada gerçekten o insanın kendi içinde çok derin bir mağdur olduğunu anlamak lazım. Bu ayrı bir konu; ama adalet ve düzenin, dengenin korunması adına diyelim ki onu hapsetmek, hatta idam etmek gerekebilir. Burada bahsettiğimiz, hoşgörünün ve şefkatin zıttı olan bir şey değildir. O idamın kendisi onun kurtuluşuna bir vesile olabilir mi? Olabilir; ya da o noktada olmasa bile, toplumun selameti devreye giren bir nokta vardır. Fakat biz orada şunu görmek durumundayız: o katil, aslında üstesinden gelemediği bir negatifliğin altında kalmıştır, mağdurudur. Onu aşamamıştır.
Basit bir örnek vereyim: yirmi yıldır tanıdığım bir arkadaşımın babası çok sert, aşırı disiplinli biriydi; hayatında hiçbir zaman çocuğunu takdir etmemiş, hiçbir zaman sevmemiştir. Ortak bir arkadaşımız onu bir gün şefkatle kucaklayıp başını okşadığında, çocuk -yetişkin haliyle- ağlayacaktı: "beni hayatımda babam bile bu kadar sevmemiştir" dedi. Şimdi bu arkadaş da çok sert, agresif; eşine, çocuklarına bağırıyor, kontrol etmeye çalışıyor, eziyor. Ben buna şefkat göstermekten başka ne yapabilirim ki? Bütün o sürecini, mizacını biliyorum. Ancak diyorum ki: "bak, şöyle olsan daha iyi olur, bu kadar sert olmana gerek yok, sen aslında öyle değilsin, bu sertlik verimli bir şey değil, eşine çocuğuna gerek yok" -bunu anlatıyorum, ama ona kızamıyorum, ondan nefret edemiyorum. Çünkü kendi mizacı ve algı düzeyinde, öyle bir babanın ve o şartların içinde geldiği nokta budur. Bunu suçlayıcı bir gözle göremem; öyle bir babanın tavrı onu bir yerde kilitlemiş: "insanlara karşı sert olacaksın, kimsenin hatasını affetmeyeceksin, kimseye zayıflığını göstermeyeceksin, herkese karşı güçlü ve meydan okuyucu olacaksın" stratejisine gelmiş ve bunu uyguluyor. Hanımı da, çocukları da bu yüzden büyük sıkıntı yaşıyor. Bu dinamiği gördüğün için ne diyeceksin? Ancak olabildiğince dönüştürmesi için tavsiyede ve telkinde bulunabilirsin. Bunun çocukları da bu etkilere maruz kalıyor, kim bilir hangi noktalarda kilitleniyorlar.
Biz de sohbet öğrencilerinde çok yaşıyoruz bunu: "annesi babası nasılmış" diye acırsın, işin içinden çıkamazsın. Kırk dakika buna ne verebilirim diye düşünürsün. İşte burada da, başta konuştuğumuz gibi, Allah'a tevekkül edeceğiz: "Ya Rabbi yardım et" diyeceğiz, ona tevekkül edeceğiz; biz sadece yapabildiğimiz şeyleri yapacağız, o kadar. Bu hayatın kaderinde var olan bir şey. Dolayısıyla orada pozitif anlamda bir örnek olma, pozitif tavsiye ve telkinde bulunma -bunu yapabilirsin, başka bir şey yapamazsın. Ama başkalarına sabrın temeli olan anlayış budur; yoksa öbür türlüsü bir katlanma, bir tahammül olur; sonra bedeli daha ağır patlar.
İkinci sabır, insanın nefsine sabretmesidir; nefsine karşı net ve kesin olmalıdır. İnsan bu noktada nefsine müsamaha etmemelidir -yani düşünsel temelde müsamaha etmemelidir. Pratik anlamda "nefsimizi kontrol edeceğim" dediğimizde kontrol edemeyiz; ama ilke şudur: onu ilkesel olarak, teorik olarak meşru görmeyeceksin. Dikkat edin, nefsin istediği de tam o noktadır; çünkü o noktayı teslim ettiğinde kaleyi teslim almış demektir. Hatamızı meşru gördüğümüz anda yenilmişiz demektir. Hatayı meşru görmeden nefsine mağlup olabilirsin, defalarca olabilir; ama meşru görmeyeceksin. Meşru görürsen orada kurtuluş imkanı ortadan kalkar.
(Katılımcı sorusu:) Sert baba örneği bir yakınımda var, bizzat gözlemliyorum. Az önce "sabretmek katlanmak değil, sakin ve şefkatli bir şekilde uzaklaşmayı bilebiliriz" dediniz; ama aynı evde yaşıyorsanız uzaklaşma gibi bir alternatifiniz yok. Sabrettiğinizde karşı taraf bunu başka türlü algılayıp tepkilerini daha da acımasız hale getirebilir; "hep sessiz kalıyor, ben daha da sertleşebilirim" diyebilir. Bu böyle bir sonuç doğurmaz mı?
Burada bahsettiğimiz şey illa sessiz kalmak değildir. Zahirde gösterdiğimiz reaksiyon ile içteki halimizi prensip olarak birbirinden ayırmalıyız. Ben, bana zulmeden birine meydan okuyabilirim: "sen haddini bil, bir daha bu sınırı aşma" diyebilirim -bu ayrı bir şey. Ama içimde şunu bilirim: bu insanın bunu aşması çok zor, ve ben onu kendi içimde affederim. Kendimi muhafaza etmek adına uzaklaşabilirim; uzaklaşma imkanım yoksa sınır koyabilirim, bir daha bunu yapmaması konusunda net ve kesin bir ifadede bulunabilirim. Bunlar ayrı şeyler: zahirdeki, davranış seçimimizin gerekli olduğu davranış bir yandır; içsel olarak gerçekten şefkat duyuyor olmamız başka bir yandır -hedef zaten içsel çalışmadır. Ama zahiri şeyi kendimizi korumak için yapıyorsak, karşı tarafı negatif etkileyeceği kesin olabilir; ego düzeyi tavan yapabilir. Buna göre değerlendiririz: eğer daha çok çileden çıkaracaksa ve ondan uzaklaşamıyorsak, çileden çıkaracak şekilde davranmayacağız. Ama fark ettim ki, ya da en azından tahmin edebiliyorum, yüzde elli bir ihtimalle muhatabıma belli bir sınır koyduğumda ve kendi sınırını aşmaması konusunda bir konuşma yaptığımda, bunun onu -içsel olarak değişmese bile- zahirde kendini tutma ihtimalini artırdığını görüyorum; ve tutacak. Burada birçok etken devreye giriyor, ama prensip şu: bunu ifade ederken bile, kendimizi koruma adına bir tavır sergilerken bile, karşımızdakine "ben senin düşmanınım, senden nefret ediyorum" hissettirmeyeceğiz. Orada durumumuz şudur: "ben senin bu yaptığından zarar görüyorum, mağduriyet yaşıyorum ve bunu yapmamanı istiyorum; yapmaman gerekir, biz daha uygun bir zeminde yaşayabiliriz." Yoksa nefret içeren, düşmanlık içeren, negatif bir duygulanım içeren bir şekilde, her ne surette olursa olsun, bir reaksiyon vermemeliyiz.
Allah'ın Takdirine Sabır
Üçüncü sabır, Allah'ın takdirine sabretmektir. Cüneyd-i Bağdadî'nin ima ettiği budur; bu, tevhid öğretisinin gerçek çekirdeğine sarılmaktır. Bu yalnızca zorluk ve acılara karşı değildir -çünkü böylesi mümkün, hatta bazen kolay bile olabilir. Asıl zor ve hayati olan, hâdiseler âleminde sabırlı olmaktır; yani zahir dünyada sabırlı olmaktır. Madem Allah seni bu zahir âleme indirmiş, bunun sınırlı imkan ve kabiliyetlerini kabul edeceksin. Biz dünyayı reddedemeyiz; yaşıyorsak dünyanın tabiatını da kabul ederiz. Dolayısıyla ârif, bu sebepler âlemine, bu zahiri âleme, Allah'ın yaratmasından dolayı hürmet eder, saygı duyar ve sabır gösterir; ama buranın ne tutkunu ne müşterisidir, böyle bir algısı olmaz.
Dikkat edin, Peygamberimizin veda hutbesinde toplanan sahabilere "size tebliğ ettim mi?" diye üç defa sorması ve "tebliğ ettin" cevabını alınca "Ya Rabbi şahit ol, tebliğ ettim, vazifemi yaptım" demesi bunun içindir. Ama bu dünyada yaşarken de "ben bu dünyada yaşamak istemiyorum, Mekke'nin kâfirleriyle, Medine'nin münafıklarıyla uğraşmak istemiyorum" dememiştir hiçbir zaman. Ona karşı sabırlıdır, onu ilahi yaratılışın hikmeti gereği kabul eder. Sen bir şey istersen istersin; senin istediğin, Allah'ın istediği değildir. Ama bil ki Allah'ın istediği mutlaka olacak olandır. Sabrın kemali, her an Allah'ın istediğini istemektir. O yüzden bizde "ölmeyi istemek de günahtır" denir; ama bu tabii, dünyadan bıktığı için veya dünyaya tahammül edemediği için ölmeyi istemek yanlış bir şeydir. Yoksa ölüp bu dünya sahnesinden geçip, buraya ait olanı buraya bırakıp hakikate ulaşmayı, oraya ait olana yönelmeyi istemek günah değildir. Zahiri bir zorluk üzerine bunu istemek istenebilir mi, istenemez mi?
Eğer istenemezse, Meryem Suresi'nde bir ayet var -geçen gün biri onu sordu, hatırlatayım: Hazreti Meryem'in sözü olarak "keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim" der. Aslında Hz. Meryem bir derece daha ileri bir merhaleden konuşur; ama bu, insan tabiatında var olan bir durumdur. Sonra Allah ona "ey Meryem, üzülme, Rabbin senin altından bir su arkı akıttı" diye bir çıkış yolu gösterir; işte bu bize bir derstir. İnsan hayatta yaşadığı zorluklardan dolayı "keşke bunları yaşamasaydım, hiç dünyaya gelmeseydim" demez. Ama Hazreti Meryem'in orada yaşadığı şey gerçekten çok fevkalade bir zorluktur; orada Hazreti Meryem'in sürecindeki bir durumdur, mutlak bir hal değildir.
(Ara - katılımcılara ikram teklifi ve kısa sohbet.)
İnsan sonunda şunu idrak edecek: dünyada yaşadığımız her türlü kayıp, mahrumiyet, bizim özümüze dair bir eksiklik değildir. Bunu idrak ettiğimizde, hâdiselerin bizim üzerimizdeki tesiri zayıflar.
"Senin Yüzünden" Demenin Yanlışlığı
Burada şunu demeliyiz: "ben henüz tam olarak olgunlaşmamış olduğum için senden gelen negatif etkileri tölere edemiyorum ve olumsuz etkileniyorum, dolayısıyla uzak duruyorum" -ama "senin yüzünden" dememeliyiz. Bu sözü kesinlikle terk etmeliyiz: "senin yüzünden böyleyim" -bu söz baştan sona yanlış bir söz, hiçbir mazereti yok. İnsan gerçek anlamda özüne ulaşmak istiyorsa bu sözün mazereti yok. Ama psişik düzeyde çatışmak, kendini haklı çıkarmak istiyorsa dilediğince bu sözü kullanabilir; ama biz bunu kullanamayız. Çünkü onun yaptığı, zorunlu olarak bizde öyle bir netice meydana getirecek diye bir şey yok. Biz sanki zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisi varmış gibi görüyoruz. Ancak şunu diyebiliriz: "sen böyle davransaydın benim için daha besleyici, daha olumlu olurdu" -ama "senin yüzünden bu haldeyim" diyemeyiz, bütün meseleyi ona bağlamış oluruz ki bu yanlıştır. Zaten burada biz kendimiz üzerinde çalışmaktan sarfınazar edip tamamen dışa, fenomenal âleme dair bir nedensellik üretiyoruz. Bir velinin dediği gibi: kâmil insan kendi haline bakar, oradaki eksiklikten sakınır; gafil insan âleme bakar, fenomenal âlemdeki negatiflikten sakınır. Ben bir şeyden kötü etkilenmişsem, bu benim yüzümdendir, kendi o anki halimden dolayıdır. Bunu idrak etmek belli bir yere kadar normaldir; çok ağır durumlarda anlamamız zorlaşır.
Basitçe şunu düşünebiliriz: bazen aynı şeyle muhatap oluruz ama birine çok yumuşak, birine çok olumsuz bir şekilde reaksiyon veririz -aynı hadise. Neden farklı reaksiyon veririz? Çünkü o an başka haldeydik, öbür an başka haldeyiz. Mesela bir gün bir arkadaşla gidiyoruz, sohbet ediyoruz, dünyadan kopmuş, iyice şey yapmışız; Sirkeci'ye giden yolda bir adam birden kapıyı açtı, biz giderken sağ tarafta, neredeyse çarpacaktık. Allah'tan arkadaşım o anda mükemmel bir refleksle doğru gitti, devam ettik; "şu adama bak" bile demedik, yolumuza, konuşmamıza devam ettik. Halbuki çok moralimiz bozuk olsaydı veya bundan önce birileriyle çatışmış, ego düzeyinde olsaydık, aynı hadise vuku bulsa çok farklı bir tepki verecektik -güya çok haklı olarak. Bu, oradaki adamın yaptığı yanlışı doğrulamaz; adam hakikaten tehlikeli bir hareket yaptı, hem bizim hem kendisi için. Belki adamı azarlayabilirdik, mesele o değil; biz farklı bir halde olduğumuz için o şekilde tepki verdik. Bunu çevrenizde müşahede edin, ama çevreyi eleştirmek için değil, kendinize dönmek için. Aynı hadise, aynı kişi, farklı tepki: bu şunu gösterir, sen ne haldeysen tepkin ona göre şekillenir. Bunu anladığımızda kimseye "senin yüzünden" demeyiz. Ben geçmişte tabii ki çok demişimdir "senin yüzünden", ama bir noktaya geldik, bunu anladık ve kullanmamaya başladım; ağzıma geldiğinde veya içimden geçtiğinde "bu yanlıştır" dedim ve onu ağzımdan çıkarmadım. Çünkü bu yanlış bir şey; karşımdakini o konuda ikna etsem bile yanlış. Karşımdakini ikna edebilirim, "senin yüzünden ben bunalıma girdim" diyebilirim, ikna da edebilirim, suçlu hale de getirebilirim, suçlu da hissettirebilirim; fakat bundan bir şey kazanmam, hatta kötü bir şey kazanmış olurum. Haklı çıksan da ne olacak? Bunun bir anlamı yok, boş bir şey; bahsettiğimiz yol bilincine göre yanlış bir şey.
(Katılımcı sorusu:) Peki bizim aynı harekete değişik reaksiyonlarla bulunmamız, o insandan bize yansıyan bir şey olamaz mı?
Yok değil, bizi bekliyor. Bu, "hatalımız olan sana yanlışını söylemek söylememek" meselesinden bağımsız bir şey. Söyleyebilirsin, ama "senin yüzünden, dolayısıyla sen kendini değiştir" demeden. "Ben rahatsız oldum, kendi yüzümden; fakat sen böyle davranıyorsun, bu da senin için uygun ve doğru bir şey değil" -ama bu, "senin için" doğru değildir, benden bağımsız bir şekilde. Sen kendini değiştirirsen, bu konuda sen kazanırsın. Prensip budur, doğru budur; bu bir gerçek, bunu ne kadar iyi idrak edersek psikolojik olarak o kadar rahatlarız, ilişkiden daha az etkileniriz.
Uhud Savaşı Örneği ve Allah'ın Affediciliği
İlginçtir, Uhud Savaşı'nda Peygamber elli kişiyi okçu tayin ediyor, stratejik bir tepeye. "Burayı, ölülerimizi görseniz bile -muhtemelen görmüş, kargalar cesetlerimizi yese bile- terk etmeyin, benden emir almadan" diye bu kadar detaylı, net bir şekilde uyarıyor. Savaşın bir anında, biraz ganimet hevesiyle -ki Kur'an bunu söylüyor- elli kişiden kırkı orayı terk ediyor. O zaman henüz Müslüman olmamış Halid bin Velid, tepenin arkasından dolanıp Müslümanları sıkıştırıyor ve yetmiş kişi şehit oluyor. Peygamber "sizin yüzünüzden" demiyor; böyle bir şey söylemiyor, çok merhametli davranıyor. Zaten adamlar hatalarını görmüşlerdi. "Sizin yüzünüzden, siz böyle yapmasaydınız yetmiş kişi ölmezdi" demiyor. "Olacağı varmış, olmuş." Sadece ayet şunu söylüyor: "sizden bir kısmınız dünyayı, bir kısmınız ahireti tercih ediyordur" -dünyayı tercih ettiğiniz için böyle bir hataya düştünüz, ama Allah affedicidir, diyip yola devam. Peygamber hiçbirini suçlamamış, hiçbirini dışlamamış.
İlginç bir şey daha var: yetmiş kişi ölüyor ama "işte siz böyle yapmasaydınız bunlar olmazdı" denmiyor. "Siz kendi içinizdeki dünya arzusunun farkına varın ve onu dönüştürün, Allah'ın istediği bu" deniyor. Allah onları yetmiş kişinin ölümünden sorumlu tutmuyor; sadece onlara kendilerini dönüştürme konusunda bir farkındalık için bir analizde bulunuyor. Çok ilginç bir şey: ayet analiz ediyor, "sizin yüzünüzden bu yetmiş kişi öldü" demiyor. Orada denmediyse, artık hiçbir yerde denmemesi gerekir.
Kapanış ve Enneagram'a Geçiş
(Sohbetin sonunda, katılımcılar bir sonraki oturumda enneagram -dokuz kişilik tipi- konusuna geçileceğini, kişilik yapılarının dönüşümü üzerinde durulacağını konuşuyorlar; ders materyali ve fotokopi gibi organizasyonel konular kısaca ele alınıyor.)
Bir şey işleyeceğiz: bu enneagrama göre o kişiliklerin dönüşümü için neler üzerinde düşünmek gerekir. Dönüşebiliyoruz, umut var, öyle kalmıyorsun. Tevekkül dedik ya -değişmek Allah ile mümkün. Biz sadece o yönelişte, o iştiyakta ve o ihtiyaçta olacağız.
Aslında oradaki dönüşümler, bahsettiğimiz kavramlara işaret eden şeyler. Yeni bir dönem başlıyor bu haftadan itibaren.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Hasbunallah ve ni'mel vekil" (Al-i İmran: 173) - Hz. Meryem'in sözü olarak anılan ayet (Meryem: 23) --- ---
İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.
Benlik Çokluğu ve Yargılamadan Arınma
Sohbette insanın psikolojik boyutunun tek renkli değil, çeşitli ve bazen çelişkili birçok benlikten oluştuğu; bu benlikleri görmenin kendi üzerinde çalışmanın ilk şartı olduğu anlatılıyor. Hz. İsa'nın zina eden kadını yargılamadan bırakması örneği üzerinden, negatif benliklere karşı ne kendimizi ne de başkalarını suçlamadan, sadece "yanlış" olduğunu fark edip bırakmanın (gerçek tövbe ve pişmanlığın) yolu anlatılıyor. Sohbetin ilerleyen kısımlarında trafik, oruç, toplumsal suç ve sabır gibi somut örneklerle bu ilkeler pekiştiriliyor; asıl düşmanın dışarıda değil, özümüzü örten içimizdeki negatif benlikler olduğu vurgulanarak kapanıyor.