Tevhid Bilinci ve Nefis Terbiyesi
Kısa Özet
Sohbette, her türlü yardımın, sevginin ve nimetin hakiki kaynağının Allah olduğu; insanların, olayların ve nesnelerin ise bu tecellinin sadece bir vesilesi olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, benliğin (nefsin) bir ayna gibi nötr olduğunu, övgüyü veya kınamayı kendine mal etmenin bir "tuzak" olduğunu, gerçek güven ve emniyetin ancak ruhun/kaynağın farkındalığında bulunabileceğini ve dinin nihai amacının nefsi terbiye etmekten öte insanın kendi hakiki özünü (ruhunu) keşfetmesi olduğunu çeşitli örneklerle (Bediüzzaman ve yeğeni, Nuh'un gemisi, musluk-yağmur meseli, deniz-şişe meseli, Musullu hanın karpuz hikâyesi vb.) işliyor. Sohbetin ortasında kısa bir çay ikramı arası da yer alıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Her nimetin ve yardımın hakiki kaynağı Allah'tır; insanlar ve vasıtalar sadece o tecellinin vesilesidir.
- Benlik (nefis) kendi başına ne iyi ne kötüdür, bir ayna gibi nötrdür; asıl mesele onu ilahi tecellilere ayna kılmaktır.
- Gerçek güven ve emniyet, dış dünyadaki değişken şeylerde değil, ruhun kaynakla (Allah ile) olan bağının farkındalığındadır.
- Din, nihai hakikatte nefsi terbiye aracı veya psikolojik teselli değil, insanın kendi ruhunu/hakikatini keşfetmesidir.
Allah'ı Tek Gerçek Kaynak Olarak Bilmek (Fiilde Tevhid)
Bir şey Allah'tan gayrı görüp ona bir kaynaklık atfediyorsan, işte o günahtır. Ne durumda oluruz? Biz bunu bilmeden işliyoruz. Mesela fark ediyor muyum? Bizi seven bütün insanlarda aslında hakiki sevginin kaynağının Allah olduğunu idrak etmek gerekir. İşte tasavvufta faili mutlak Allah'tır derler; yani fiilde tevhid, sıfatta tevhid, en sonunda zatta tevhid.
Mesela bir fiil, diyelim ki bir yardım etmeklik fiili. Sana kim yardım ederse etsin, sana yardım eden Allah'tır. Onun yardımı, onun muzahereti olmasa kimse sana yardım edemez. Ama onun yardımı bazen direkt gelir, bazen dolaylı gelir. Bazen su gökten gelir, bazen de musluktan gelir. Ama sen bileceksin ki musluktan su gelmez; musluğa gelen su da o yağmurun toplanmasından ileri gelir.
Peki o zaman kişilere karşı tavrımız nasıl olur? Kişilere karşı hürmet etmek, müteşekkir olmak gerekir. Yani sen Allah'ın bu tecellisine mazhar olduğun için ona teşekkür ediyorsun; hiçbirini kaynak görmüyorsun. Hiçbir varlık, mutlak olan dışında kaynak değildir. Hatalarına karşı da affedici olmak gerekir; hatayı o, nefsinden, gafletinden yapmıştır, onu da affedici bir nazarla görmek, affetmek, şefkat etmek gerekir. Suçlayıcı, yargılayıcı, dışlayıcı olmamak gerekir.
Teşekkür etmek neden? Yani onlara neden teşekkür ediyoruz? O tecelliye bir vesile oldukları için teşekkür ediyoruz. Hatta bizde tasavvufta vardır; mesela bunu daha çok Mevleviler yapar. Su gelir, bir bardakta, bardağı öper. Neden? O su o bardak vesilesiyle gelmiş; su bardaktan gelmiyor ama o bardak da kendi kaderince o suyun sana gelmesine bir vesile olmuş. Anlatabiliyor muyum? Bardağı öper falan. İşte bu, onun zahirine de, onun taşıyıcısına da hürmet etmektir.
Nasıl ki mesela diyelim ki biri sana bir para gönderiyor; Ahmet gönderiyor diyelim ama kiminle gönderiyor? Ali ile gönderiyor. Sen asıl şükrü kime edersin? Ahmet'e diyelim. Ama Ali de o arada getirmiş, vesile olmuş; ona da teşekkür ediyorsun. Ama zannedersen ki o para sana getirenden gelmiş, o senin hatan olmuş olur. Para sana kim gönderdiyse ondan gelmiştir; ama sana gönderilirken bazı vesileler vardır, o vesilelere de şükretmek gerekir. Ama onu asıl kaynak görürsen hata etmiş olursun.
O yüzden mesela bir ayette, insanlar senin etrafından dağılıp giderlerse "Allah bana yeter" denmesi anlatılır. Mesela peygambere zahiren birçok insan yardım etmiş, değil mi, işte sahabeler. Ama gerçekte ona yardım eden Hak'tır. O yardım sahabeler vesilesiyle tezahür etmiş, görünmüş; ama peygamber gerçek yardım edenin Allah olduğunu biliyor, asıl kaynağın O olduğunu biliyor ve hiçbir zaman bu farkındalığını yitirmiyor. İşte onu yitirmek insan için bir hata olur. O noktada gerilimler yaşanır, sıkıntılar yaşanır.
Zahiri Dayanaklar ve Hakiki Kaynağın Farkındalığı
Mesela düşünün, işte bizim hayatta en çok yaşadığımız zahiri bir psikolojik analiz yapacak olsak, mesela biz ne yapıyoruz? Bir baba figürü, bir anne figürü nedir? Zahiren birisi gücün sembolüdür, birisi şefkatin sembolüdür. Hani baba zahiren bizde güçlü, koruyucu, himaye eden, Allah'ın o isimlerine mazhar olan bir tabiattadır; veya biz öyle algılıyoruz en azından. İşte anne de daha böyle bir şefkat, merhamet ve kucaklayıcılık. Ama o anneye o rahmeti, o şefkati veren kim? O babaya o korumayı, o kuvveti veren kim? Biz zahiri olarak, bilincimiz düştüğünde, kesret dairesinde her birini kaynak zannederiz. Hâlbuki hiçbiri kaynak değildir. Dolayısıyla annelerimiz vefat etse, babalarımız vefat etse, işte bize zahiren dayanak ve güç olanlar vefat etse, biz şunu bileceğiz: Allah bakidir.
Mesela Bediüzzaman'ın bir yeğeni var. İşte diyor, "benden sonra en kıymetli ve benim düşüncelerimi, benim yolumu en güzel şekilde götürecek olan hakiki bir varisim" olarak o yeğenini düşünürmüş. Yeğeni de 26-27 yaşında ölüyor. Zahiren "bir şey hissettim" diyor, "bir acı ve yıkım hissettim" diyor. Sonra "Kur'an'ın nuruyla gördüm ki" diyor, "baki olan Allah'tır." Yani Allah, diyor, bir Abdurrahman'ı alır, dilerse yüz Abdurrahman'ı verir. Dolayısıyla sen baki ve ebedi olan kaynağa kalbini bağla. O kaynak sana nasıl tecelli eder? İşte Abdurrahman'dan tecelli etmez de ondan sonra diyelim ki başka bir talebesinden tecelli etmiş. Bir köye gitmiş, köyde kimseyi tanımıyor ama o kadar samimi ve sadık arkadaşlar, talebeler bulmuş ki hayal bile edemez; belki evladı olsa o kadar sadık olmayacaklar. O kadar sadakatle hizmet eden, sadakatle o davayı yüklenen, paylaşan insanlar. Hani para verseniz o sadakati oluşturamazsınız; veya bir kan bağınız olsa bile o sadakat olmaz. Ama Allah takdir edince o sadık öğrenciler de oluyor, sadık yol arkadaşları da oluyor.
O yüzden insan, zahirde kesret aleminde şeyler kapandığı zaman, kapılar kapandığı zaman kaygılanmaması gerekir. Aslında Allah onu ne yapıyor? Sana diyor ki "bak, kaynak benim; bütün o zahirdeki muslukları kapatıyorum, suyun kaynağı benim, beni bil." Beni bilmek, biri bilmek, seni gerçek anlamda huzurlu kılar. Çünkü biri bilmezsen bütün bilmeklerin senin için ızdırap olur. Biri bilen her şeyi bilir. Ama biri bilmezsen o diğer bilmeklerin de sana zarar verir. Sen dersin ki, "işte falan bana yardım ediyordu, şimdi etmiyor; falan beni seviyordu, şimdi sevmiyor" — bunlarla uğraşırsın. İşte acaba sevgisi ne zaman bitecek, acaba yardımı ne zaman bitecek, bunlarla uğraşmak zorunda kalırsın. Ama biri bilirsen, yani güneşi biliyorsun ve güneşle kalbî bir bağın var; o gece dolunay da olsa, küçük hilal de olsa, hiç ay olmasa da problem yok. Sadece zahiri olarak dolunay olduğu gece biraz daha aydınlıktır, ayın olmadığı gece de biraz daha karanlıktır. Ama senin kalbin güneşe bağlıysa, kalbinde güneşin hakikatini taşıyorsan senin kalbin aydınlık olur; zahirin karanlık kalabilir ama kalbin aydınlıksa zahirdeki karanlık zarar vermez.
Ama zahiren biz bir şey kaybettiğimiz zaman ne yapıyoruz? O asli kaynağın farkındalığını da taşımıyorsak, o zaman büsbütün sistem çöküyor; bizi ayakta tutacak hiçbir şey kalmıyor. İşte imanla küfür veya imanla gaflet arasındaki fark bu. Yani niye o insanlar hiçbir zaman sarsılmamışlar, hiçbir zaman ağır bir travma yaşamamışlar? Çünkü kaynakla güçlü bir bağları var, kaynağın farkındalar. Kaynağın tam farkında olan için, hani güneşi tam fark eden için gece ile gündüzün farkı nispi bir farktır, asli bir şey değildir. Gecede olan, ışığı kaybettiğini düşünmez; o an ışığın zahiri olarak gelmediğini bilir, kalbi olarak güneşin bilincindedir, o zaman bir sıkıntısı yoktur. O yüzden hayat, kudret, ilim, sevgi, hepsi kaynak olarak tektir. O kaynakla ne kadar bağın varsa o kadar ayakta olursun. Kaynakla ilgili farkındalık ne kadar zayıfsa alemdeki iniş çıkışlar da bizi o derece ağır bir şekilde etkiler, ağır bir şekilde sarsar. Neden? Çünkü merkezi kaybetmişizdir. O merkezin farkındalığı olursa o çevredeki darbeler, çevredeki iniş çıkışlar bizde o kadar etki meydana getirmez.
İşte o yüzden, eğer onu bulduysan, diyor, her şeyi buldum demektir. O yüzden mesela bütün alem insana muhalif olsa ve o insanın Hak ile güçlü bir rabıtası, bir bağı varsa, hiçbir problem değildir. Ama o rabıtası yoksa işte orada borsa gibi iner çıkar. O yüzden hakiki iman insanı alemde sultan eder. Yani sultanlık nedir? Hiçbir şeye karşı bir dilencilik vaziyetine düşmemektir. Hiçbir şeyin mahrumiyeti onda bir yıkım meydana getirmez. O gerçekten bir efendidir ama bu bir kibir taşımaz, sükûnet içinde bir efendidir. O yüzden mesela insanlar onu övse de sövse de o kendiyle ilgili değildir. Çünkü Hak ile rabıtası olanın orada zaten benliği görünmez. Çünkü Hakk'ın karşısında sen kalmıyorsun ki; işte o Musa kıssasında dağ tecelli edince daha parça parça oldu. Allah insana tecelli edince de benliğinden kurtuluyorsun. Hani bakın, benliğinizi kaybetmiyorsunuz, benliğinizden kurtuluyorsunuz. Çünkü o bir kayıp değil, bir şey kaybetmiyoruz; aksine gereksiz bir yükten kurtuluyoruz. Onu doğru kullanırsak, o benlik bir emanet olarak o kadar yük olmaz; fakat asli bir şeymiş gibi düşünürsen bir yük haline gelir.
Şimdi Allah tecelli edince zaten benliğin sıfırlanıyor, kurtuluyorsun. Benliğin sıfırlanınca da hayata şu gözle bakmıyorsun: beni ne kadar takdir eden var, ne kadar takdir etmeyen var, ne kadar değer veren var, ne kadar değer vermeyen var. Bu ikilemden kurtuluyorsun. Mesela peygamber öyle düşünmüyor: bana ne kadar inanan var, ne kadar inanmayan var diye bir şey yok. Çünkü inanan ona inanmıyor, inanmayan da ona inanmamazlık etmiyor aslında; inanan Hakk'a inanıyor, inanmayan Hak'tan gafil oluyor. Peygamber orada "bana kaç kişi inanıyor, kaç kişi peşimden geliyor, kaç kişiyi peşimden sürüklüyorum, kaç kişiyi etkiliyorum, niye etkileyemiyorum" gibi bir ikilemi yaşamıyor. Onu benlik taşırsak biz yaşarız. O benlikten kurtulduğunda o gözle bakmıyorsun.
Seni öven, eğer sende doğru bir şeyi görmüşse, zaten sen o övgüyü Allah'a aktarırsın; dersin ki Allah'ta olan bir şeyi karşımdaki görüyor ve övüyor, ama övgüsü yanlış adrese gidiyor, ben o adresi doğru adrese gönderirim. Mesela diyelim ki biri sana bir şey veriyor, bakıyorsun adres yanlış; isim var ama adres yanlış, diyorsun ki bu ismin kaynağı burası, sen ikinci bir posta vazifesi görüyorsun. Mesela diyelim ki gafil bir insan sana övgü yağdırıyor; sen hemen onu kendine alırsan sen de gaflete düşmüş olursun. "Senden büyük adam yok" diyor; sen de "evet benden büyük yok" dersen bir gaflete başka bir gafletle cevap vermiş olursun. Sen orada, içinden, illa ona söylemen de gerekmez, diyeceksin ki büyük olan Allah'tır; eğer bende bir şey görüyorsan o Allah'a aittir, ona vereceksin.
Biri diyor ki "sen çok beter bir insansın." Bakacaksın, varsa öyle bir şey, nefsine alacağın bir pay varsa alacaksın; yoksa onun gafletinin bir neticesi olan bir yorumsa, diyeceksin ki yanlış adres, boş, göndereceğim bir yer yok, kendime de almıyorum, ona da gerek yok, kendimi kötü hissetmeme de gerek yok, eğer o şey bende yoksa. Problem yok. O yüzden bir arif, mesela altı milyar insan ona hürmet etse, el pençe divan dursa, fark etmez; altı milyar insan ona küfretse, gene fark etmez. Fakat bu, onu umursamamak veya kaale almamak anlamında değil; böyle bir şey değil, en ciddi, en samimi bir teveccüh içindedir, bir duyarlılık içindedir; fakat onu etkilemez bu. Altı milyar insan onu övse de, altı milyar insan ona küfretse de onun için birdir. Değil mi, ne güzel bir şey. Yani hakikat de budur, zaten hakikat de budur.
Ama tabii biz ne yapıyoruz? Daha çocukken, mesela işte bebeğe "bu kimin eli, benim elim, sen kimsin, ben işte şuyum" diye egosunu şekillendiriyoruz. Tabii çocuğun elleri var ama "benim elim" diye bakmıyor; bir süre sonra öğreniyor, işte benim elim, benim gözüm; aynanın karşısında koyuyoruz, "bu kim" diyoruz, "benim" diyor. Aslında bunlar tabii ki hayatın içinde tabii oluyor ama çok da iyi şeyler değil.
Çay Arası
Şöyle bir tarçınlı bir bitki çayı ver, güzel bir çay. İşte, ben sana... Efendim, babası? Tamam dur, dur, ben bak konuşuyorsun. Ne oluyor? Tehlike. Peygamberimiz bazen biatı tazelemiş bir şey; nikâh tabii biatlaşmadır, söz vermek için. O anlamda. Evet, olur inşallah, bakayım, belki bir şeyimiz de var; bu cerrahilerin bir Müzaffer Efendi'nin bir halifesi var, bizim şeyi de tanıyor, bakarım ben bir şey atarım. O da çok mübarek bir zattır, çok çok mübarek bir insandır, yaşlıdır. Böyle müsait olursa belki onu da davet ederiz. Tamam, tamam inşallah. Selam. Şunların son şekerleri var, bunlar da çay, kahve de var. Su var mı? Normal su var.
Eksik ama aldın mı Gül'cüğüm? Niye aldın? Bunu ondan alacağım. Tamam. Bu mu? Böyle mi? Bu, güzel bir karışım. Bakayım, en azından tadına bakayım. İçenler beğendi mi bilmiyorum. Aha, bu mu? Senin için. Böyle, böyle, böyle. Aynen, çok sevmiş. Ben çok sevmiştim bunu. Bunun içinde şeker var ama biraz daha şeker istersen normalde içinde hafif bir şeker var. Tamam.
Benlik, Ayna Olmak ve Övgü Karşısında Tavır
Çok güzel, çok güzel. Dolayısıyla burada insan evrensel bir günah olarak benlik tuzağına düşer. O tuzağa düştüğü andan itibaren de problem yaşar. Mesele, o benlik tuzağından çıkıp benliği ilahi tecellilerin yansıdığı bir ayna haline getirmektir. İşte İslamiyet'te benliğin kullanılma biçimi odur; yani benlik fıtri bir hale gelir, onun fıtratı da ilahi isimlerin ve sıfatların tecelli etmesine bir ayna olur. Ayna olmasıyla ayna olmaması arasındaki temel fark şudur: sende tecelli eden güzelliklere, olumluluklara sahiplenip kendine nispet etmen; bu nispeti yaptığın anda tuzaktasın. O tecellilerin kaynaktan geldiğini fark ettiğin anda fıtri haldesin. Mesela diyelim ki Allah sende kudretini gösteriyor; sen "ben güçlüyüm" deyip o gücü kendine nispet ettiğin anda tuzaktasın. Allah'ın kudreti bende tecelli ediyor ve ben bu gücü deneyimliyorum, yaşıyorum, dediğin anda fıtri haldesin.
Peki bir şey soracağım: o fıtri halini Allah'tan olduğunu bilip, sonra yine de böyle bir övgüye mazhar olunca yine de hafiften hoşuna gitmesi ama yine de onu bilmek — ikisi arasında nasıl bir fark var? Hoşuna gitmesi nispi bir benliğe işaret eder; "benim hoşuma gitmesi" şeklindeki. Orada da mesela şöyle bir şey: o da ayrı bir tecelli olabilir. Mesela bir güzelliğin, bir değerin, bir kemalin fark edilmesi ve onun takdir edilmesi; orada da o övgüyü ve takdiri Allah'a nispet ettiğin anda o tuzaktan kurtulmuş olursun, kendine almazsın. Diyeceksin ki mesela Allah kendisine müteşekkir olunduğunda memnun oluyor; aslında bizim övgüden memnuniyetimiz neyin tecellisi? Çünkü hakiki bir kemal ve cemal sahibi takdir edildiğinde, daha doğrusu fark edildiğinde, aslında takdir etmek bir fark etmektir; fark edildiğinde hoşnut olur. Mesela Allah da hoşnut oluyor; aslında biz övgüden hoşnut oluşumuz, O'nun hoşnutluğunun bir yansımasıdır. Bir kemale, bir güzelliğe dair bir takdir edicilik, bir farkında olunma güzel bir şeydir ama hemen emaneti sahibine teslim edeceksin.
Peki utanma oradaki? Yani bazen de övüldüğünde utanırsın. Tabii, işte övüldüğümüzde utanma, hakiki kaynağın Hak olduğunu bilerek, karşımızdaki bizi kaynak zannettiğinde aslında fıtrat utanır; çünkü kaynak değilim ama muhatap beni kaynak zannediyor, orada fıtri bilinç utanır ve onu en azından kendi içinde sahibine havale eder. O yüzden aslında fıtratımız pek bozulmamışsa övüldüğümüz zaman biraz utanırız; çünkü o fıtri bir şeydir. Çok nefsaniyse insan, o utanma olmaz, bununla kendinde bir gurur ve kibir oluşur. Fıtrat utanır; o utanma da kendisine ait olmayan bir şeyin kendisininmiş gibi telakki edilip övülmesinden duyduğu hicaptır. Orada gerçek arifler zaten bunu bilir ve hemen onu kaynağına irca eder, kaynağına döndürür; en azından kendi bilincinde bunu yapar. Muhatabına ifade edebileceği bir durum söz konusuysa da onu muhatabına ifade eder; "o Allah'a aittir ve O'ndandır" der, onun farkındalığı konusunda muhatabını uyarır.
Benlik bu fıtratı kaybettiğinde övgüleri kendine almaya başlar; çünkü kendinden bilmeye başlar. Bu da bir noktadan sonra insana ağır bir yük haline gelir. Çünkü onu koruyamazsın. Mesela gençliği koruyamıyorsun, değil mi; gücü koruyamıyorsun. "Güç bende var, şu an hissediyorum" diyelim ama koruyamıyorsun; demek ki kaynağı sen değilsin. Buna eski tabirle "zati değildir" deniyor; o senin zatına ait bir şey değil, çünkü elinden gidiyor. O zaman demek ki sana verilmiş bir şey. Zaten geleneksel öğreti her zaman bir emanet bilincine sahiptir, mülk bilinci değil. Mülk Allah'ındır, insan emanet taşır. Emaneti taşıdığın müddetçe, o emanet bilincine sahip olduğun müddetçe sıkıntı yok. Emaneti mülk edindiğin anda vergisini vermek zorunda kalırsın, bir masraf çıkar. Ama emanetse, "emanet, benim de bana emanet edilmiş" dersin; o zaman sana o vergi yok, birçok ödeme yapmak zorunda kalmazsın. Hâlbuki gerçek bilinç emanet bilincidir ve o gerçek fıtrattır; bize yük de olmaz, kimseye yük de yapmayız.
Mesela emanet bilinci olmadığında, yanlış bilince sahip olduğumuzda, hem bizim için yüktür hem de biz insanlar için bir yük haline geliriz. Mesela deriz ki "bana göstermen gereken saygıyı göstermiyorsun, bana göstermen gereken değeri vermiyorsun" — bir sürü şey söyleriz. Bunu söyleyerek aslında muhataplarımıza yük oluruz; bu tabii kendimize de yük olur, bir de muhataplarımıza yük oluruz. Hâlbuki ne gerek var buna? Ama benlik ne yapıyor? Bir şeyi kendine mülk edindiğinde "o mülkün değeri var" diyor, "o mülkün değerini istiyorum" diyor. Hâlbuki emanetse öyle bir talebin olmuyor. O yüzden kişi gerçek dönüşüme benliğini pasifize ederek ulaşır, benliğini güçlendirerek değil. Benlik o anlamda pasifize olur, nötrleşir; o zaman büyük bir ayna haline gelir. Yani aslında biz benliğimizi güçlendirdiğimizde, egomuzu daha sert, daha stabil hale getirdiğimizde, aslında ona gelecek tecelliyi de engelliyoruz. Nasıl ki bir boşluk dolduruluyorsa, biz kendimizi dolu hale getirmeye çalıştığımız nispette, denize atılmış büyük bir şişe gibi oluyoruz ama kapağı kapalı; dolayısıyla denizden hiçbir şey alamaz, çünkü "ben doluyum" diyor, kapağını da kapatmış. Ama öbürü "ben boşum" diyor, denize atlıyor ve denizden alabileceği şeyi alıyor. O yüzden benlikle yaşanan hayat ağır bir yüktür; benliğin aslına dönerek yaşanan hayat gerçekten bir ferahlıktır.
Güven Arayışı ve Emniyetin Hakikati
Mesela biraz önce siz yokken konuşuyordum: mesela güven. Neyi koruyacağım ki güven duyayım? Benim bir şeyim yok ki neyi koruyayım, neyin kaygısını duyayım da onu güvene alayım? Ve neyi neyden koruyorum? Güven ne demek, değil mi, neyin kaygısını duyuyorum, kimden korumaya çalışıyorum? Mesela anne karnında kaygı duyarak mı bu şekle geldik? Yok. Bakın, mesela hayatta düşünün, neyin kaygısını duyarak en mühim şeyleri elde ettik? Bu kadar hassas bir göze sahip olmak neyin kaygısıyla meydana geldi? Neyle uğraştık da hangi planları, hesapları yaptık da bu noktaya geldik? Bize verilen çok küçük bir şeydir; çok küçük bir irade, çok küçük bir eylem verilmiştir. Onu yap, keyfine bak. Neyi neyden koruyorsun, niye uğraşıyorsun? Sana küçük bir şey verilmiş, o vazifeni yap, gerisini bırak.
İkincisi, hiçbir kaybı kayıp görme; yani hayatta hiçbir zahiri kaybı kayıp görme. Çünkü bakın, dünyada şu an neyi kazandığınızı tasavvur ediyorsanız, "şu an neyim var" diyorsanız, doğmadan evvel hiçbiri yoktu, sizin değildi yani. Dolayısıyla sonradan sahip olunan her şey gidecektir; bunun kaygısını duymaya gerek yok. Yani sonradan neye sahip olmuşsam bilin ki o zaten fanidir, geçicidir ve verildiği gibi bir gün alınacaktır. Ama biz onlar değiliz; bizim oradaki benlik hatamız kendimizi o fani olan şeyle tanımlıyor oluşumuzdur. Fani olan nedir? Bedenindir, zihnindir, bütün benlik düzeneğindir. Bunların hepsi geçici. Bakın, uyurken bile benliğimizi yitiriyoruz; ölürken bile değil, uyurken bile yitiriyoruz. Çünkü uyku ölümün küçük kardeşidir. Dikkat edin, uyurken benliğimizi büyük oranda uğratıyoruz ve çok da rahat uyuyoruz, değil mi? Mesela kişi çok benlik kaygısına sahipse uyuyamıyor, değil mi, uyurken iyi dinlenemiyor. Benliğini bırak, rahat uyuyorsun. O yüzden kendinde olmama hali, uykuda kendinde olmama hali... benlik o andayken, o uyanıkkenki benlik şuurun yok; uyurken bir başka şeye geçiyorsun, kendinden geçiyorsun. Evet, kendi benliğinden geçiyorsun ve o kendi benliğinden geçtiğinde çok rahat uyuyorsun, çok da rahat ediyorsun. Bu boşuna bir şey değil, hayali bir şey değil veyahut da boş bir şey değil. Benliğini bıraktığın oranda rahat ediyorsun, rahat uyuyorsun, rahat oluyorsun. Benliğini güçlendirdiğin oranda korku, kayıp, endişe, öfke vesaire başlıyor. "Uyuyamam" hatta tabii ki.
Buradan şunu anlamak gerekiyor: benlik verilen bir donanımdır ama çok tehlikeli bir donanımdır. Bunu da genellikle olumsuz yönde kullanıyoruz insan olarak. Hâlbuki o donanımı pozitif yönde kullanıp Allah'ın tecellisinin bir nevi dayanağı olarak kabul edersek, benlikler... Nasıl ki ağaç Allah'ın rızık vericiliğinin bir dayanak noktasıysa, Allah bunu şuna benzetirler: merdiven gibi. Merdivenin iki ayağı vardır, bir yere dayanır, hem inmeye hem çıkmaya yarar. İnsan benliği de hem Allah'a çıkabilen bir mahiyette bir merdiven, hem de ondan gelenleri aşağıya indirebilen bir aygıttır. Dolayısıyla bunu bu şekilde anlarsak huzur buluruz; öbür türlü olursa, işte mesela hayatta en büyük şeylerden biri emniyet ve güven hissidir. Büsbütün değişim ve hareket üzerine bina olmuş bir kâinatta biz hangi emniyeti arıyoruz mesela? Mesela sürekli genç kalma — kalabilir misin? Hayır, sürekli değişiyorsun. Evini siliyorsun, ertesi gün geliyorsun, gene tozlanmış; neden? Sürekli değişim var çünkü. Sen neyi korumaya çalışıyorsun? Yani bu şuna benziyor: bir şeyi korumaya çalışıyorsun ama onu koruma imkânı yok. Bırak korumayı; bu, "boş ver" anlamında değil, onu bil, mahiyetini bil. Diyelim ki ihtiyarlayacağını, zayıflayacağını bilerek bedenine bak; onu sürekli genç kılmak niyetiyle değil. O motivasyonla yaparsan kazanamayacağın bir yarışa girersin. Hayatta böyle bir emniyet arayışı boş bir şeydir. Biz neyin emniyetine sahibiz? Ruhun emniyetine sahibiz; biz ruhumuzu koruyabiliriz ve o zaten korunaklı bir şeydir, biz ona döneceğiz.
Nasıl mesela büyük bir rüzgâr, büyük bir fırtına eser; sen sokaktasın, her şey rüzgârla altüst oluyor. Sen ne yapıyorsun? En korunaklı yere, diyelim ki evine sığınıyorsun. Çünkü dışarıda o rüzgâra mukavemet edebilir misin? Edemezsin, onun bir tabiatı var; belki ağaçları yerinden sökecek, belki tozu toprağa karıştıracak, o onun tabiatı.
Sen ne yapıyorsun? Evine dönüyorsun. Yoksa o rüzgârda durup rüzgâra kafa tutmak veyahut rüzgârla kavga etmek, veyahut üstün başın tozlandığı için kızmak — bunlar anlamamaktan ileri gelen şeyler. Biz neyi koruyacağız, neyin emniyeti, neyin güveni? Mesela bazen bakıyorum, işte bir yakınım ameliyata girmiş, "ya ölürse?" E zaten ölecek, bugün ölmezse yarın ölecek; sen neyi korumaya çalışıyorsun? Bu, "boş ver ölsün" mü demek? Bu değil. Sen elinden geleni yap ama "ölmemesi için" değil; yapman gereken şeyi yapıyor olmak için yap. Yoksa ölecek yani; böyle bir şey olabilir mi, "ölmesin"? Böyle bir şey yok. İhtiyarlamamak için çaba göstermek böyle bir şey yok, ölmemek için çaba göstermek böyle bir şey yok. Buralarda emniyet aramak bir cehalettir; bu da modernizmin getirdiği bir cehalettir. Olmayacak yerde huzur arıyor. Bu şuna benziyor: sen bir denize açılıyorsun ama deniz hiçbir zaman dalgalanmayacak, sen de hiçbir zaman sallanmayacaksın — böyle bir şey yok. Sallanmak istemiyorsan karaya çıkacaksın; ara sıra denize açılırsın, biraz çalkantı olur, dalga olur, sallanırsın ama karaya dönersin. Bakın ilginç bir şeydir: Nuh'un gemisi karada yapılmış, sonra suya girmiş, sonra gene karaya çıkmış. Vuku bulacak bir tehlikeye karşı, bir tufana karşı hazırlanmış, karada yapılmış, bir süre suda dolanmış, fakat sonra en sonunda gene karaya çıkmış. Biz de böyleyiz; ruhani alemdeydik, burada bir serüven yaşıyoruz, tekrar oraya döneceğiz. Neyi koruyacaksın? Denizi korumayacaksın, o süreci korumayacaksın; bunlar korunacak şeyler değil.
İşte mesela diyor ki "evleneceğim, kötü bir evlilik olacak." Zaten olacak, kötü olacak; mutlaka ya sen öleceksin ya o ölecek, ya o ihanet edecek ya sen edeceksin, ya şu olacak ya bu olacak. Bunları korumaya çalışma; sen o evlilikte insan olmaya çalış, o ilişkide insaniyetini yaşa, bir insan olarak o ilişkide ol, bu kadar. Yoksa neyin emniyeti? Karşındakinin kalbini mi kontrol edeceksin? Etsen ne olur; bir de etmek ne kadar zor bir şey. Sen kendine bak ve kendi alanını muhafaza et. Diyelim ki o ilişki evlilik olabilir, dostluk olabilir, arkadaşlık olabilir, iş ilişkisi olabilir, hepsi olabilir; sen orada kendini muhafaza et. Yoksa sen neyi korumaya çalışıyorsun, çalışsan koruyabilir misin? Olmayacak bir alana müdahale etmeye çalışıyorsun. Ego, egonun zihni "bunu koru" diyor; orada egoya ve zihne demek lazım: niye koruyayım ki, korumak istesem koruyabilir miyim? Hayır. O zaman o gereksiz gerilime girmeme de gerek yok, niye kendimi gereyim ki orada, çünkü olmayacak bir şey, benim alanım değil zaten; o zaman hiç o işe girme, ve zihninin o meşguliyetini de bir kenara bırak, çünkü onun bir anlamı yok. Ama işte zihin ne yapıyor? Kendine bir hayatiyet alanı belirlemiş ve diyor ki "oradaki her şeyi belirle, oradaki her şeyi kontrol et, ancak o zaman rahat olursun." Biz de zihne diyoruz ki, kusura bakma, benim vatanım bu değil, korumam gereken de bu değil; ben kendimi ve kendi özümü korumak durumundayım, gerisi benim emniyet şeridi çekip korumam gereken bir alan değil.
Bu anlatım için teşekkürler. Ruhumuzu keşfedeceğiz, bir gün bir anda farkına varacağız; onu keşfedene kadar benlik düzeyindeyiz. Benlik düzeyinde olduğumuz müddetçe de kendimizi korumak zorundayız. İşte bu yüzden mesela din niye günah, sevap veyahut bir kısım yasaklar, emirler koyuyor? "Kendini buluncaya kadar" diyor, "iyice oraya buraya savrulma." Çünkü şunu bilmek lazım: benliğin hiçbir çözümlemesi, benliğin hiçbir hevesi ve arzusu gerçek değildir. Mesela diyelim ki benlik genç kalmak ister, devamlı bu dünyada yaşamak ister, sevdiklerini kaybetmek istemez, güven alanını yitirmek istemez; veya der ki "ben iyi bir iş sahibi olursam, kariyer yaparsam, mutlu bir ailem olursa mutlu olurum" — bunlar onun çözümlemeleri, bunların hepsi gerçeğe tekabül etmiyor. Daha net bir tabirle hepsi yalan; bu çözümlemeler yalan. Bu vakalar olgu ama bunlarla ilgili böyle bir çözümleme yalan. Gerçek ve asli huzur ve tatmin ruhun farkındalığındadır, başka hiçbir şeyde yok. Benliğin bütün çözümlemeleri aslında o kaybettiği veyahut farkında olmadığı ruhsal hakikatin yerine ikame edilen şeylerdir. Biz orada neyi ikame edersek edelim fiyaskodur, boş bir şeydir; hiçbir şey onun yerine ikame edilemez.
Dinin Hakikati: Nefsi Terbiye mi, Ruhu Keşfetmek mi
Kâmil bir insan olmak istiyorsak, bir an önce asli benliği, asli ruhu bulmak istiyorsak, nasıl olacak bu? İşte bu bahsettiğimiz şekilde, kendi benliği konusunda bir çaba, kendi benliğini nötrleme konusunda bir çabayla mümkün. Öbür noktada, o noktaya gelinceye kadar, bu şu demek değil: "o zaman hiçbir şey yapmayalım, ta ki ruhumuzu keşfedinceye kadar böyle oturalım, onu keşfetmeyi bekleyelim." Hayır, bu tabii ki böyle bir şey değil, gerçekçi değil. Ruhun keşfedilmesi noktasına kadar sen benliğini makul sınırlarda tutacaksın. İşte aslında dinin emrettiği veyahut bütün geleneklerde var olan emirler, yasaklar, kurallar ne için? O benliği makul sınırlarda tutmak için. Yoksa benliği makul sınırlarda tutmak bile — bakın — din değildir. Bir insan hiç günah işlemese, hep sevap işlese ama ruhunun farkında olmasa gene o insan hakiki anlamda dindar değildir. Allah, Allah, Allah. Anlatabildim mi? Din o değil çünkü.
Peki nedir öyleyse? Yolda daha uygun bir düzeydedir, yolda daha makul bir seyir halindedir ama gerçek hedef o değildir. Peki mutlaka çıkacak mı? Ölene kadar, yani Müslüman'da. Evet, mutlaka çıkacak, ölene kadar veya öldükten sonra; öldükten sonra mesela cehennemde bir müddet kalıp bir müdahale geçirir, cennete layık bir hal alır, böyle cennete girer, bunun gibi. Orada bir arınma olabilir, o farklı süreçler. Fakat mesela zihnimiz bununla da çok fazla meşgul olmamalı, çünkü pratik anlamda faydası yok. Ama başka zaman teorik olarak konuşulabilir; bunun pratik olarak bir faydası yok. Yani burada mesele, gerçek olarak ruhun fark edilmesidir. Onu fark ettiğinde, bu dünyada bütün sevdiklerinizi kaybetseniz, bütün dayanaklarınız yerle bir olsa, en ufak bir sarsıntı, en ufak bir gerilim olmaz. Ama bu noktaya giderken fazla ayarı bozmamak icap eder; dinin emir ve tavsiyelerindeki hikmet de budur zaten. Yoksa din kendi egomuzu rahatlatma aracı da değildir; din kendi egolarımızın baş edemediği durumlarda başvurduğumuz bir teselli aracı hiç değildir. Ama benlik bu dini böyle kullanır mı? Tabii ki kullanır, çoğumuz o zaman böyle kullanıyor; tabii ki bu doğaldır, ben bunu eleştiri babında söylemiyorum, sadece adını koyuyorum: benlik dini bir teselli aracı olarak kullanır. O zaman "dindar" kavramı gerçek anlamıyla yoktur; her tarafta namazını kılmak da olur, şu da olur, bu da olur ama hakikaten fıtratıyla dini bağdaştırmayan birine gerçekten "dindar" demek bile haddimiz mi var?
Tabii, kendimize de dememeliyiz. Dindar dediğimiz zaman, o özün farkındalığını tecrübe etmiş, ruhunu keşfetmiş insan gerçek dindardır. Ben kendim için bunu demeliyim; ben o zaman diyebilirim ki işte bu dindir, bu dindarlıktır. Öbürü, o noktaya gelme sürecinde kendimizi belli ölçüler içinde tutmaktır; bu da önemli bir şeydir, bu da gerekli ve uygun bir şeydir fakat gerçek anlamda dindarlık değildir. Yani hakiki bir insan... mesela biz bu dünyada rahat edemedik ama ahirette inşallah rahat ederiz, ya işte bu dünyada sıkıntılar çektik ama Allah bize bunun karşılığını verecek — bakın bu nedir, dini bir teselli olarak kullanmaktır. Kötü müdür? Kötü değildir, iyidir de; çünkü hiç olmazsa seni o benlik sürecinde aşırı kötümser olmaktan, yıkılmaktan kurtarır. Ama din bu mudur? Bu değildir. Din sosyolojisi, din psikolojisi falan kendine buralarda alan buluyor; bu gerçek anlamda din değil. Dinin o anlamda psikolojisi yoktur özünde; dindarların psikolojisi olur, fakat din psikolojik bir şey değildir. Dindarların psikolojisi olur ama hakiki dindar dindar olur o zaman. Tabii, hakiki dindar dindar olur zaten.
Öbürü... hani bu tabii çok tırnak içine alınacak ama "kendini alet etmek." Tabii, tırnak içine alınacak bir şey değil aslında, anlıyorum; zaten bakın benlik her şeyi alet etmekten başka bir şey yapamaz, tabiatı icabı öyle yapar. Bunu kötü diye söylemiyorum; benlik düzeyinde böyle bir şey. Hani dinde her şeye rahmet vardır, nefse bile rahmet; benlik düzeyine bile bir rahmettir. Fakat din hakikati itibariyle böyle bir şey midir? Değildir. Ama din öyle bir rahmettir ki, hani bir hikâye vardır: böyle Musullu bir adam varmış — Musullular böyle çok iyi ticareti bilmek ve kurnazlıkla meşhur adamlardır — işte bir aile gelmiş, böyle eski zamanda han işletiyor Musullu; aile demiş ki, ailenin reisi demiş, "bize bir şeyler hazırlasana, ben yiyeyim, çocuklar yesin, hepimiz karnımızı doyuralım, hayvan da var, o da yorulmuş, o da aç" falan. O da bir tane karpuz getirmiş, "bak" demiş, "karpuzun içini yiyin, doyarsınız, çekirdeklerini de yiyin, biraz keyif yaparsınız, kabuklarını da hayvana verin" demiş; yani her şeyiyle faydalı. Şimdi din de böyledir; din senin nefis boyutuna da faydalıdır ama sen dini ondan ibaret görme; dini ondan ibaret görürsen hem dine haksızlık etmiş olursun hem kendine haksızlık etmiş olursun.
Ben dini psikolojik veya benlik düzeyinde bir teselli olarak görüp "bana da yarar, dine de yarar" demeyeceğim; diyeceğim ki ben şu anda benlik düzeyindeyim, dinden bu şekilde istifade edebiliyorum, o hakikatiyle şu anda tam kavrayamadım; o zaman doğru, o uygun bir yoldur.
Bu durumu yaşamayanın, bunun dışındaki insanın trajedisi o, yani değil mi? Hani "dindarım" demek çok büyük bir sorumluluk gerektiren bir şey o zaman; "dindarım" bile diyemezsin gibi geliyor bana şimdi, öyle düşünüyorum. Tamam. Yani modern asır ve o aydınlanmacı pozitivizm vesaire, dinin hakikatini bilmediği için dini sosyolojiye ve psikolojiye indirgemiş. Biz de geleneğimizin köklerini büyük ölçüde yitirdiğimiz için biz de zannediyoruz ki din böyledir. Tabii ki dinin sosyal hayatta bir yeri var, bir düzenleyici rolü var; diyelim ki dini temelli bir topluluğun sosyolojik bir açılımı, bir yansıması vardır. Dine mensubiyet hisseden insanların psikolojik düzeylerinde o dinin meydana getirdiği etkiler yine vardır, bu da doğrudur. Fakat din onlar değildir; din, aslı ve hakikati itibariyle sensin.
O Muhittin Şakir'in güzel bir anısı vardı; hatıralarını anlatırken, geçen sene gelmişti, işte bir yere gitmiş Amerika'da, böyle İslami bir merkez; işte "La ilahe illallah" yazılı bir levha görmüş. "Bu nedir" demiş. Oradaki görevli demiş ki buna: "O sensin" demiş. Çok önemli bir şey; bilerek mi söyledi, bilmeyerek mi, bilmiyoruz ama. Demiş ki "o sensin" yani; "La ilahe illallah" sensin aslında, senin hakikatini anlatıyor. Din de aslında sensin; din senin hakikatindir, dolayısıyla Allah'ın marifetidir. Budur bizim yol almamız gereken güzergâh. Buna ne zaman ulaşırız, Allah ne zaman lütfeder, ne zaman olursa olsun, bunu bil de bu bilinçle yürü; ne zaman olursa olsun fark etmez ama bunu bilmeden veyahut bunu unutarak yürürsek, işte o zaman bizim için problem vardır.
Mesela ben bileceğim: bu neye benzer? Diyelim ki bir insanın öz annesi veya babası var ama diyelim ki çocukluğunda birilerine vermişler; ama sonradan fark etmiş. Şimdi o neyi arar? Öz babasını, öz annesini arar, değil mi? Şimdi biz de aynı o çocuk gibi olmalıyız; biz o öz kaynağımızı bulmalıyız, öz varlığımızı bulmalıyız. Onun sürecindeyken bir sürü üvey şeyler olur, onlara katılmamak gerekir; evet, onlara da hürmet etmek gerekir, bu alemde her şeye hürmet etmek icap eder ama benim asıl mutluluğum odur bilinci gerekir. Yoksa ona bir sürü cici anneler, cici babalar bulurlar ama akıllı çocuk o asli olanı arar. İşte mümin de nedir? O asli olanı arayan insandır. Şimdi o asli olanı ararken, Allah, "sen aslı mı arıyorsun başka bir şey mi arıyorsun" diye birçok şey önümüze koyar. Ama önümüze koyduğu hiçbir şey de mükemmel değildir zaten, tabiatı icabı; ama geçici olarak seni tatmin edebilir. Sen bileceksin ki bu değil benim aradığım. Yani ay ne kadar güzel olursa olsun, mehtap ne kadar romantik olursa olsun, evet güzel ama ben güneşi arıyorum. Yoksa işte dolunay çıktığında, mehtap oluştuğunda şarkılar söyleyip, ondan sonra da o gittiğinde hüzünlenip karalar bağlamak — bu değildir. Sen güneşi arayacaksın. İşte kadim bazı geleneklerde "Güneş'in Oğulları" kavramı bu meseleyle ilişkin bir şeydir; yani Güneş'in oğlu...
İşte kendini Tanrı'ya nispet eden ve O'nu arayanlardır. Bir de "Dünyanın Oğulları" var, bir de "Güneş'in Oğulları" var; kadim gelenekteki bir kavram bu. Ay çıkıyor, yalnız ay'a bağlanıp onu da öyle algılama durumu da var. Tabii, tabii. İşte onlar, sınırlı ve göreceli olana bağlı olanlarla, asıl ve mutlak olana bağlı olanların arasındaki farktır. Bunu insan idrak ederek yol almalı; eline ne geçerse geçsin, "evet ya Rabbi, bu güzel, sen yaratmışsın, senin tecelliyatın" demeli ama... İşte peygamberimizin miraç yaptığında "gözü ne şaştı ne kaydı" diyor; Allah ona birçok tecelliyat gösterdi, birçok alemleri müşahede ettirdi, fakat o "evet ya Rabbi, senin tecellin güzel ama asıl Sen'sin" dedi ve o süreci yaşadı. Biz ise daha önümüze konan ilk parıltıda oyalanıyoruz.
Günah, Nefsin Sıfır Oluşu ve Allah'a Yakınlık
Orada haşa mevzu Allah'la bir çatışmamız değil; o noktada da şunu kesinlikle anlamak lazım: günah insanın kendisiyle ilişkilidir. Yani günahın ne Allah'a bir zararı var, ne öz ruhumuza bir zararı var; şu sınırlı benliğimizin gafletiyle ilişkili bir şey. Dolayısıyla mesele günaha takılmak da değildir; insan günaha da takılmamalıdır. Ne olursa olsun hiçbir günahına takılmayacaksın, yola bakacaksın. Diyelim ki denize girmişsin, ıslanmışsın; ehemmiyeti yok, ne kadar ıslanmışsan ıslan, güneşe çıktığında kuruyacaksın, sudan eser kalmayacak. Hayat budur; insan ne gaflete ne de günaha takılmalıdır. İşte o ızdırap çekmenin ince bir sınırı var; o sınır kaçırıldığı zaman kişi gereksiz bir şekilde onun içinde kaybolur. Anlatabiliyor muyum? Belli bir dozu olmalıdır bunun, benliğin nötrlenmesi konusunda. Yoksa şöyle: ben nasıl bakayım, günahı düşünmek ve o ızdırabını duymak şu noktaya götürmeli: "benim nefsim hakikaten kendi başına bir hiç" — buna götürmeli. Yoksa "ben ne kadar kötü biriyim" — o da nefis oluyor değil mi? "Ne kadar kötü biriyim, ne kadar berbat biriyim, ne kadar kahrolası" böyle dersen, demek ki egonun iyi bir şey olmasını istiyorsun. Hâlbuki egoda iyi bir şey de yok. Aynada bir şey var mı? Hiçbir şey yok aynada ama bakarsın sen görünürsün; aynanın kendisinde bir şey var mı? Hiçbir şey yok, doğru değil mi? Benlik de böyle bir şey. Yoksa "ben ne kadar kötüyüm, ne kadar berbat bir insanım, nasıl şöyle yaptım, nasıl böyle yaptım" — manasız şeyler bunlar.
Şunu görmek açısından önemlidir: ben nefsimle baş başa kaldığımda ve nefsimin istikametinde gittiğimde çok yanlış yapabiliyorum, bu nefisten bir halt olmaz; bunu anlamak o kadar. Yoksa "ben ne kadar günah işledim, ne kadar kötüyüm, ne kadar şeyim" dersen, o zaman sen iyi bir nefis arıyorsun, temiz bir nefis arıyorsun.
İsmail Bey onu derken zaten nefisle öyle bir özdeşleşmiş ki, yine nefsin ağzından konuşuyor; hâl yok yine orada, yine bir nefis konuşuyor. Yani üçüncü hâle geçip onu da görmüyor. Orada nefsin tabiatını görecek bir üst bakış lazım. Yoksa nefis orada kendini kötü hissetmekten gelen bir acı çeker ama gene o nefsani bir şeydir; sanki kendini iyi hale getirebilirmiş gibi. Bunu yapmasaydı kendini mükemmel mi hissedecek? Evet, mükemmel hissedecek, en azından başkaları kadar günaha batmadığını düşünecek; "başkaları çok batıyor, ben batmadım o kadar" diyecek. Tabii bu kibre dönüştürücü, kendini iyi görecek; ondan dolayı bazı şeyleri hak ettiğini düşünecek. Anlatabiliyor muyum? "İşte millet bir sürü günaha giriyor, her şeyi yapıyor, başına bela gelmiyor; biz kendimizi muhafaza etmeye çalışıyoruz, başımıza gelmedik kalmaz" diyeceğiz mesela. Anlatabildim mi? Hâlbuki böyle bir şey yok.
Nefis bir ayna gibidir, bir şey yok, nötr, sıfır. Sıfır da bir şey ama çok kullanışlı bir şey; Allah'ın çok kullanabildiği bir mekanizma. Mesela onun üzerinden Allah rahmetini, kudretini, irşadını aksettirebiliyor. Yoksa "ben kendim nefsim nasıl biridir" diye sorarsan, tanımsız, sıfır, bir şey yok; iyi midir kötü müdür, ne iyidir ne kötüdür, sıfırdadır. Her günah ve hata aslında insana o nefsin bir halt olmadığını göstermesi açısından iyi bir şeydir. O yüzden günahkâr insanlar Allah'a daha yakın olma şansına daha çok sahiptirler. Çünkü bilirler. Mesela şöyle düşünün: bir insan düşünün, dünyada işlemediği suç kalmamış; onu alıyorsun, "gel sana himaye edeyim" diyorsun. Şimdi o "işte ben buraya geldim ama ben aslında şunu hak ediyordum, ben aslında şu şeylere layıktım" demez, değil mi? Onu nereye koysanız, hangi işte istihdam etseniz şükreder, değil mi, öyle bir şey yapmaz. Ama diyelim ki suç işlememiş birini koyarsın, "işte ben buraya geldim ama kimse benim kıymetimi bilmedi, şöyle olmadı, böyle olmadı" diye bir şey yapar. O zaman Allah'tan uzaktır o insan.
Ama günahkâr olan öyle değildir: Allah ne verse layık görmez, kendine hiçbir şeyi mal etmez, hiçbir şeyi hak ettiğini düşünmez. O insan Allah'a layıktır ve o insan Allah'a daha yakındır. "Ben bir şeyi hak ediyorum" diyen insan epey uzaktır; Allah onu cennete koysa da uzaktır. Bu tabii bir günahı, hatayı, suçu övmek değildir elbette; oradaki kişinin idrak hali de olması gerekiyor.
Yoksa alt tarafta "günah işleyeyim" mantığı değil de, o olay bittikten sonra galiba kişi o hale gelir değil mi? Bitmeden de gelemez yani; geçmiştir ve kişi artık her şeyi, o sıfır noktasını, o vurma noktasını, gittiği anda idrak etmiştir. Ki ondan sonra da öyle olması gerekir. Hani mesela sokakta açlıktan ölecek bir insanı evinize çağırsanız, önüne ne koysanız ne kadar minnettar olur, değil mi? Ne kadar şükredici olur, ne kadar müteşekkir bir hal olur. Ama işte zengin bir caddeden, seçkinlerden birini alın; ne kadar zor memnun edersiniz, değil mi?
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Sure adı belirtilmeden, "insanlar etrafından dağılıp giderse Allah bana yeter" mealinde bir ayete telmih yapılıyor; doğrudan alıntı ve sure ismi verilmediği için net bir atıf belirtilmemiştir. --- ---
İlgili Sohbetler
Egonun Mutluluk Projeleri ve Psikolojik Benlikten Kurtuluş
Bu sohbette insanın psikolojik benliğinin (egosunun) kurduğu mutluluk ve mutsuzluk projelerinin aslında birer aldanış olduğu, gerçek huzurun ancak Allah'ı anmak ve O'nunla mutmain olmakla mümkün olduğu anlatılıyor. Hazreti Peygamber, Hazreti Yusuf, Hazreti Adem ve kayıp oğul temsili gibi örneklerle, insanın psikolojik benliğiyle özdeşleşmeden, onu bir "ana özdeşleşme" olarak fark edip özüne, ruhsal varlığına yönelmesi gerektiği vurgulanıyor. Modern çağın medya ve kapitalizm eliyle sunduğu sahte mutluluk hikâyelerine karşı uyanık olunması gerektiği anlatılarak sohbet, Hz. Adem'in düşüşü ve tövbesi ile kayıp oğul kıssasının yorumuyla tamamlanıyor.
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.