Tevhid ve Ayna-Güneş Benzetmesi

Kısa Özet

Sohbette tevhid kavramı ayna-güneş benzetmesiyle anlatılıyor: insan, sevgi, iyilik ve güzelliğin kaynağını yanlışlıkla kendinde ya da karşısındaki insanda ayrı ayrı kaynaklar olarak görüyor, oysa hepsi tek kaynaktan (Allah'tan) yansıyor. Ego'nun kendini bir şeyin kaynağı sanmasının kibir, ucub, haset, alınganlık ve mutsuzluk gibi sonuçları anlatılıyor; Bediüzzaman'ın "Ey kendini insan zanneden insan" sözü üzerinden ego hallerinin insanlık zannedilmemesi, gerçek insanlığın ise içimizde keşfedilmeyi bekleyen bir hakikat olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Sevginin, iyiliğin ve güzelliğin gerçek kaynağı Allah'tır; insanlar ve varlıklar sadece bu kaynağı yansıtan aynalardır.
  • Ego kendini bir şeyin kaynağı sanarak "alacaklı" hisseder; bu alacaklılık hissi acının, kırgınlığın ve beklentinin temelidir.
  • Bediüzzaman'ın "Ey kendini insan zanneden insan" sözü, egomuzun hallerini insanlık zannetmemize karşı bir uyarıdır; gerçek insanlık içimizde saklı, aranmayı bekleyen bir hakikattir.

Giriş: Ayna ve Güneş Benzetmesi

Olayları doğru bir şekilde tahlil etmeyen bazı insanlar vardır ki güneşi tanımadıkları için bir aynada güneşi görse aynayı sevmeye başlar. Bir insan gerçekten ayın aydınlığının, ayın ışığının güneşten geldiğini bilmese ayı ne olarak sever? Ayı ışığın kaynağı olarak sever. Aydınlatan, gerçek anlamda aydınlığın bir kaynağı olarak sever. Neden? Çünkü güneşin asıl kaynak olduğunu ve ayın ışığının da güneşten geldiğini bilmemektedir. Şiddetli bir his ile onun muhafazasına çalışır. Yani ayı kaybetmemeye çalışır. Sürekli kendini ona muhatap kılmaya çalışır. Ta ki içindeki güneş kaybolmasın. Yani içinde o aynadaki güneşin görüntüsünü kaybetmesin.

Tekrar ediyorum. Diyelim ki siz güneşi bir aynada görüyorsunuz ama güneşi tanımıyorsunuz, bilmiyorsunuz. Güneş hakkında bir bilginiz yok. Güneş diye gökyüzünde bir cisim olduğundan da habersizsiniz. Bir aynanız var, veya karşınızda bir ayna var. O aynada güneşin görüntüsü var. Ne yapıyorsunuz? Aynayı seviyorsunuz, aynadaki güneşi seviyorsunuz. Aynayı kaybetmek istemiyorsunuz çünkü güneşi kaybetmek istemiyorsunuz. Dolayısıyla da şiddetli bir tutkuyla, arzuyla, duyguyla o aynayı, güneşi içinde gördüğünüz o aynayı korumaya, muhafaza etmeye ve kaybetmemeye çalışıyorsunuz.

"Hocam, güneşi tanımadığımız için güneşi nasıl tanıyacağız?" Evet, o ikinci bir soru. Önce güneşi aramak gerektiğine inanmak lazım. Güneşin varlığından haberiniz olması lazım. Ne vakit o kişi, güneşin aynanın ölmesiyle ölmediğini ve aynanın kırılmasıyla ortadan kalkmadığını idrak etse, bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir. O vakit anlar ki aynada görülen güneş aynaya tabi değil.

Mesela sizi çok seven bir insan var. İşte diyelim ki anneniz, babanız sizi çok seviyor, eşiniz, çocuğunuz. O ölünce ne yapıyorsunuz? Sevgiyi kaybettiğinizi düşünüyorsunuz değil mi? Size gösterilen sevgi kaybolup gitti, size gösterilen ilgi kayboldu, size gösterilen değer kaybolup gitti diye düşünüyorsunuz. Neden böyle düşünüyorsunuz? Çünkü siz o insandan size yansıyan sevginin, ilginin, değerin, merhametin, şefkatin ondan kaynaklandığını düşünüyorsunuz. Diyorsunuz ki mesela işte annem beni sever, babam beni sever, dedem beni sever, çocuğum beni sever, eşim beni sever. Onlar gidince bu sefer sevgiyi, ilgiyi, değeri bütün bütün kaybettiğinizi düşünüyorsunuz. Halbuki onların hepsi bir aynadır. Kaynak nedir? Sonsuz ve mutlak olan Yaratıcı'dır. İşte tevhid dediğin şey bu.

Tevhid: "Allah Bir"in Anlamı ve Sevginin Kaynağı

Dolayısıyla bir insan hayata tevhid nazarıyla baktığında, bütün iyiliklerin, güzelliğin, hayrın, bereketin, şefkatin, merhametin, cömertliğin kaynağının Allah olduğunu bilir. Diyelim ki dostunuz sizi terk etti; "yapayalnız kaldım" demeyeceksiniz. Eğer öyle demiyorsanız, o zaman tevhidin idrakindesiniz demektir. Veya sizi seven biri vefat etti, "artık beni kim sevecek" diyorsanız, orada bir algı problemi var demektir. Tevhide dair, yani her şeyin kaynağının sonsuz ve mutlak olan olduğuna dair idrakiniz zayıf demektir. Onun için tevhid önemlidir.

Allah bir, biz hep tartışırız. Müslümanlar "Allah bir" diyor, işte Hristiyanlar "Allah üç" diyor, bilmem kim "çok" diyor. Aramızda ne fark var? Yani biz "bir" deyince, onlar "üç" deyince, öbürü "beş" deyince ne oluyor ki? Ben Allah beş desem ne olur? Bir şey olmuyorsa o zaman bunu tartışmamızın bir manası yok. Ama ben "Allah bir" diyorsam bu bir şeye işaret ediyor olmalı. Yani "Allah bir" demenin bir kısım yansımaları var ki: "Allah bu kadar şey yapmış, beni tek bilin, benden başka ilah yoktur. Kim Allah'tan başka bir ilah edinirse o büyük bir yanlışlığın içindedir." Niye deniyor bu?

Peki biz şimdi "Allah bir" diyoruz. Peki sevginin kaynağı bir mi, yoksa değil mi? Allah da seviyor ama eşim de beni seviyor, Ahmet de beni seviyor, Mehmet de beni seviyor mu diyorsun? Nedir burada birlik? Eğer Allah'ın birliği bir hakikate işaret ediyorsa, o zaman işte bu hakikat nedir? O hakikati anlarsak biz onun açılımını idrak ederiz. Yoksa sırf "Allah bir" diyorsun ama sevenler çok, değer verenler çok, dost çok, değil mi? Peki Allah birse bu kadar çokluk ne? Onu da anlamak lazım. Yani bu çokluk gibi görünen bir şey var değil mi?

İşte güneş bir aya yansıyor ama aydan denizin yüzeyine yansıyor, belki dünyanın binlerce yerinde yakamoz oluyor değil mi? Peki o binlerce yakamozun kaynağı ne? Ay. Ayın kaynağı ne, yani aydaki ışığın kaynağı ne? Güneş. O zaman sen güneşi bilirsen ne fark oluşmuş oluyor? Şu fark oluşmuş oluyor: en karanlık bir gecede bile güneş seni manen aydınlatır. Bediüzzaman'ın bir sözüdür: "Güneşi kalbinin göz bebeğinde taşıyan insana gece yoktur." Diyelim ki hiçbir insan seni sevmiyor, sana değer vermiyor; peki Allah'a müdrik isen, Allah sana en yüksek değeri, en yüksek sevgiyi besliyor. O zaman bütün insanlar senden yüz çevirse, sen kendini sevgisiz kalmış hisseder misin? Eğer tevhitteysen hissetmemen gerekir.

Onun için öyle tevhid kolay değil. Tevhid dillerin ifade ettiği bir şey değildir; biz tevhidi dille ifade edemeyiz. Hakikatte, o dille ifade edilecek bir şey değil; lafzen ederiz, kelime olarak "Allah birdir" deriz ama bu değil. Tevhid bir iç idraktır. Sen idrak edersin ki kâinatta bütün sevgilerin kaynağı, sevginin kaynağı olan Hak'tır. Sen idrak edersin ki bütün cömertliğin kaynağı, cömert olan Allah'tır. Sen idrak edersin ki kim sana bir şey verirse versin, bilirsin ki veren Allah'tır.

Bismillah ile Vermek, Ene ile Vermek

Onun için ne denmiştir? Hani bizde halk arasında yaygındır: "İşte alırken Bismillah de, verirken Bismillah de." Biz ne yapıyoruz? "Bak bunu sana veriyorum, Bismillah" diyoruz. Bu Bismillah değil ki. Bu, Arapça ifadesiyle "Bismi ene" oluyor; yani benim adımla vermiş oluyor. Bismillah ne demek? Allah'ın adıyla vereceksin, yani O'nun namına vereceksin. Sen Allah'ın namına vermiyorsun ki; istersen her dakikada besmele çek, sen kendi nefsin namına veriyorsun. Diyorsun: "Bak bunu sana veriyorum, ben herkese vermem öyle, kıymetli bulduğum insanlara paylaşırım." Ne yapmış oldun? Enaniyetinle vermiş oldun, benliğinle vermiş oldun değil mi? Peki Bismillah nerede kaldı? O havada uçuyor.

"Allah namına ver, Allah namına al" denilmesinin manası bu. Yani sen bir insana bir şey veriyorsan, bileceksin ki veren Allah; benim elimi kullanmış. Bir insanı seviyorsan, bileceksin ki seven Allah'tır, senin kalbini kullanmış. Nasıl ki biri bana çay verirken bir kap kullanıyor, bir bardak kullanıyor; şimdi bu bardak dile gelip dese ki "benim sayemde çay içiyorsun, ben sana çay veriyorum" dese cehalet sergilemiş olur. İşte biz de bu kaplar gibiyiz. Allah bu kaba sevgi koyuyor, sen de o sevgiyi yansıtıyorsun; merhamet koyuyor, merhameti yansıtıyorsun.

O yüzden eğer biz gerçekten bir şeyi Allah adına yapıyor olsak, hiç kimseden alacaklı olmadığımız kesin olacak. Kimseden bir alacağın yok, çünkü kendi namına iyilik, güzellik adına yaptığın hiçbir şey yok. O zaman ne adına hak iddia edebilirsin, ne adına alacaklı olabilirsin, ne adına "ben sana veriyorum" diyebilirsin, ne adına "ben sana saygı gösterdim" diyebilirsin, ne adına "ben seni koruyup kolladım" diyebilirsin değil mi? Hiç böyle bir şey olamaz.

Ego'nun Alacaklılık Hesabı ve Hakiki Rahatlama

Peki böyle olmak ne sağlar? Böyle olmak egonun hesabından sizi kurtarır, rahatlarsınız. İşte tevhid sizi rahatlatır, huzur verir; çünkü hakikidir, doğaldır. Ama benlik namına bir şey yaparsanız, orada alacağınız olur, hakkınız olur, alınganlığınız olur, kendinizi kullanılmışlık hissi olur değil mi? "Ben on yıl kocama hizmet ettim", "işte karıma eşlik yaptım, beni sömürdü, benim hayatımı bitirdi, on yılımı benden çaldı" — sen nereden on yılın var ki, bilmiyorum değil mi? Benim bir günüm bile yok, senin on yılın nereden çıkmış acaba? Ama bakın ego nasıl bir şey değil mi, "benim on yılım" diyor. Allah bile böyle çıkıp "benim yıllarım" demiyor değil mi? Yani Allah, enaniyet kadar bile hak iddia etmiyor. Ama ego onun on yılı var, yirmi yılı var, onun sevgisi var, merhameti, cömertliği, dostluğu var, herkese göstermediği, herkese layık bulmadığı ilgisi var, neleri var daha değil mi? Enaniyetin nelerin neleri var? Şimdi böyle bir enaniyet Allah namına hareket edebilir mi? Mümkün değil. Peki "Bismillah" diyor; boş, hiçbir anlamı yok.

Biz üzerine Allah'ın adının anılmadığı etleri yemiyoruz değil mi, Müslümanız, o yüzden yemiyoruz, dışarıda dikkat ediyoruz, helal et olsun. Arifler o ayeti yorumlarken şunu da ifade ederler: derler ki "sana Allah namına vermeyenden almamalısın, çünkü üzerine Allah'ın adı anılmıyor." Allah namına sana verilmeyen bir şeyi almamalısın diyor. Nasıl ayette diyor ya, "üzerine Allah'ın adının anılmadığı hayvanların etini yemeyiniz" diyor. Aslında Allah'ın adının anılması da ne? Hani bugün bazı insanlar diyor ki "siz kendinizi ne zannediyorsunuz da hayvanları kesip yemeye kendinizde hak buluyorsunuz?" Biz hak bulmuyoruz ki, biz Allah namına yapıyoruz. Anlatabildim mi? Biz Allah namına kesiyoruz. Diyoruz ki "ben seni keseceğim" değil dediğimiz şey; "sen bir hayvansın, ben de insanım, ben seni yemeyi hak ediyorum" demiyoruz. Allah namına kesiyoruz. Yani diyoruz ki Allah seni bize nimet kıldı, bu O'nun takdiri, O'nun hükmü; dolayısıyla ben O'nun namına seni kesebilirim, O'nun namına senden istifade edebilirim. Yoksa Allah böyle bir izin vermese hakkımız yoktu.

Şimdi tıpkı bunun gibi, bunu mana olarak açtığımızda kâmil insanlar diyorlar ki: bir insan sana Allah namına bir şey vermiyorsa, bunu sadece maddi olarak düşünmeyin, aynı zamanda duygusal olarak bütün yönleriyle düşünebilirsiniz. Allah namına vermiyorsa almamalısın diyor. E almak zorundaysan sen, o kendi namına verse de, sen onu Allah namına al; bak orada da bir incelik var. Yani nasıl mecbur kalırsak yiyoruz değil mi Allah namına kesilmeyen bir eti — diyor ki, karşındaki sana Allah namına vermedi, senin de ihtiyacın var; sen Allah namına al. O sana veren elin üzerinde Allah'ın elini gör, O'nun namına al ve O'nun tarafından geldiğini düşün.

O zaman ne çıkar bu durumda? Kişinin kendisi için hiçbir zaman bir alacak, bir hak, bir mağduriyet, bir sömürülmüşlük çıkmaz. Ne kadar rahat bir hayat değil mi? Kafanızdaki bütün hesaplar biter; eşiniz için, çocuğunuz için, arkadaşınız için, dostunuz için yaptığınız bütün şeyler sıfıra iner. Tabii ego bundan rahatsız olur değil mi? Ama bilse, o da rahat edecek; yani aslında bu egonun da rahatlığına olan bir şey, çünkü egoda bir sürü hesabı var, hiçbir hesabını da tahsil edemiyor değil mi? Yani burada egoya bir düşmanlık da yok aslında, egonun hayrına bir şey var. Yani ego diyor ki "bundan alacağım var, şundan alacağım var, bu bana hak ettiğim şeyi vermedi, bu benim iki yılımı aldı, bu benim beş yılımı aldı" değil mi? "Ben ona sevgi gösterdim, saygı gösterdim, değer verdim, cömertlik sergiledim, yemedim yedirdim, fedakârlık yaptım." Sonuç? Sonuç yok. Peki çare var mı? O da yok. O zaman ego da burada bir kıskacın altında değil mi, kendini bir hapishanenin içine sokmuş. Onu da kurtarmak lazım.

O yüzden hakikat, maneviyat nefse de bir nimettir; nefis de rahatlıyor. Onun için hakiki maneviyat insanı ruhuyla tanıştırdığı gibi nefsini de yatıştırır ve rahatlatır. Ama din nefsi rahatlatmak için gelmemiştir; insanı ruhuyla tanıştırır, ama nefsini de yatıştırır ve rahatlatır. O zaman rahatlarsınız, hiçbir hesabınız yok. Ne kadar güzel bir şey. Birisi size saygısızlık gösterdi, egonuz size der ki "ama bak sana ne kadar saygılı davranmıştım, alın size hesap." Hesabın sonu yok, ölünceye kadar devam edeceksiniz. "Ben ona çok saygılıydım ama bana saygısızlık gösterdi, ben onun hiçbir kötülüğünü düşünmedim ama bana kötülük düşündü." Bak, kötülük düşünmemeyi de kendi nefsine mal ediyorsun. Demen lazım ki: "Allah beni nefsimle baş başa bırakmadığı için kötülük düşünmedim, bu bile Allah sayesinde oldu, çok şükür." Ama ondan bir alacak üretiyor musun? Haşa, çünkü öyle bir alacağın yok.

E şimdi düşün, ne kadar tevhid ehli var değil mi? İçimiz tevhid, ruhumuz tevhid içinde ama egomuzun tevhidle bir alakası yok. Egomuz kendini ilah edinmiş. Yani ayette var: "Nefsini ilah edineni gördün mü?" Şimdi biz hep aklımıza Mekke'nin müşrikleri geliyor, "işte bunlar" falan geliyor. Egomuzda böyle bir şey var, diyor ki sevginin kaynağı benim, istersem severim diyor, istemesem sevmem. Halbuki sevmek fıtri bir şeydir; iyiliği, güzelliği, hayrı, olumlu bir şey gördüğün zaman, kalbin fıtriyse sevgi ona doğal olarak yönelir. Ama sevgi sahip olmak değil, yanlış anlaşılmasın, sevgi sahip olmak değil.

Sevginin Gerçek Tanımı

Sevgi, bir şeydeki iyiliği, güzelliği, olumluluğu, hayrı görmek, ona takdir ve hayranlıkla bakabilmektir. "Benim olsun" isteği sevgi değildir; o egonun sahiplenme arzusudur. İhtiyacından gelen, ihtiyaç algısından gelen sahiplenme arzusudur. Onun için sevgi bencil değildir. Sevgi kıskanmaz, sevgi hesap yapmaz, sevginin alacağı yoktur. Ama bugün açın kitapları vesaireyi, herkes sevgiden dert yanıyor: "sevmiş, karşılık bulamamış; sevmiş, mağdur olmuş; sevmiş, onun mağduriyetini, onun kaybını yaşamış." Bu nasıl bir sevgi? Bu sevgi değil. Sevgi hiçbir zaman sizi mağdur etmez, sevgi size alacak algısı üretmez, sevgi size kötülük saydırmaz, sevgi sizi beklentiye sokmaz.

"Seviyorsun, o seviyor mu? Yok. O zaman niye seviyorsun?" Şimdi düşünün, ne kadar sahte bir şey değil mi? Sen bir insan görürsün, efendi, dürüst, akıllı, merhametli, seversin; bu doğal bir şeydir değil mi? Ben kâmil bir insan görürüm, derim ki bu insandaki Allah'ın tecellisinden ileri gelen o güzel, kâmil nitelikler ne kadar hayran olunası, ne kadar takdir edilesi bir şey. E o seni sevmiyor; benim ilgim değil o. Değil mi? Sen iyi, güzel, nitelikli bir şey gördüğünde bu doğal olarak sevgi oluşturur. Onun için sevgi beklenti duymaz; sevgide beklenti yoktur, sevgide herhangi bir hesap sorma yoktur, sevgide alacak algısı yoktur, sevgide acı çekme de yoktur. Acı çekmenin nedeni sevginin kendisi değildir; acı çekiyorsak sevgiden dolayı, yani öyle bir zandaysak — acıdan dolayı değil özür dilerim, sevgiden dolayı acı çekmiyoruz, egomuz yüzünden acı çekiyoruz. Orada sevgiyi hak eden bir niteliğe, bir değere, bir olumluluğa sen arzu ve ihtiyaç gözüyle bakıyorsun; o arzu ve ihtiyacına ulaşamayınca da acı çekiyorsun. Şimdi burada sorumlu ego, ihtiyacı ve arzusu mu, sevgi mi?

Onun için tevhid çok yüksek bir hakikattir ve o hiçbir zaman dilimizle ifade edip kavrayacağımız bir şey değildir. Biz her gün "Allah bir" desek, her gün tesbihler çeksek, "lâ ilâhe illallah" desek — şurada kalbine soracaksın: iyiliğin, güzelliğin, hayrın kaynağı sen misin veya başka bir insan mı? Herhangi bir iyilik, güzellik, hayır noktasında kendini bir kaynak olarak mı görüyorsun? Görmüyoruz. Görüyorsan, senin o zaman tevhitte ilerleyeceğin çok nokta var. Veyahut da sen ilahi bir tecelli olarak iyi, doğru bir tutum içindesin.

Kendini Kaynak Görmek: Kibir, Haset ve Aşağılık Kompleksi

Orada bu durum yüzünden, yanlış kötü bir insanı, kötü davranan yanlış bir insanı kendinden aşağıda görüyorsan, o zaman o iyilik ve güzelliğin kaynağı olarak kendini görüyorsun demektir. "Ben senden üstünüm" diyorsun değil mi? Şeytanın yaptığı neydi? Oydu: "Ben senden üstünüm." Bakın tevhid, insanı hiçbir ilahi sıfatın kaynağı olarak görmeme bilincini bize kazandırır; ne kendimizde ne başkasında.

Şimdi bakın, ego kendini bir şeyin kaynağı olarak görmek istiyor ya, bunun psikolojik sonuçları ne oluyor? Ya kendini bir konuda üstün görüyor ya aşağıda görüyor. Diyor ki mesela "bende hiçbir şey yok, kendimle övüneceğim hiçbir şey yok, CV'me yazacağım adam gibi bir şey yok, şunu başardım şunu ettim yok." Zaten olmaması gerekir, zaten olmaması gerekir. Ama ego ne zannediyor? Birilerini bir şeyin kaynağı görüyor, kendini de bir şeyin kaynağı haline getirmeye çalışıyor. Mesela "ben o insan kadar niye bilemiyorum" diyor, "ben o insan kadar niye saygı görmüyorum, ben o insan kadar niye başarılı değilim?" Bütün bu kıyaslamanın temeli ne? Evet, birini, birilerini bir şeyin sahibi ve kaynağı görüyoruz, biz de öyle bir kaynak olmaya çalışıyoruz.

Eğer farz-ı misal Mekke'de "kim peygamber olacağını düşünmez" diye bir anket yapılsaydı, muhtemelen Peygamber çıkardı; çünkü o hiçbir şeye kendini layık görmüyor, kaynak görmüyor. Ama mesela Taif'te birkaç yerde bazı insanlar vardı, Allah Hazret-i Muhammed'e peygamberlik verince dediler ki "Allah peygamberlik verecekse bize vermesi lazımdı, niye ona verildi?" Neden? Çünkü bu insanlar nasıl, biliyor musunuz, öyle şey değiller, basit insanlar da değiller; böyle işte ahlaklı, dürüst, belli, o zamana göre ibadetler yapan, iyi bir insan olmaya çalışan kişilerdi. Fakat ne olmuş? O iyiliği, ibadeti veya insani tavırları kendilerinden biliyorlar. Diyorlar ki "Allah bir peygamber gönderecekse muhtemelen bizden birkaç kişi var, öyle Taif'te birkaç yerde, bizi seçer; biz ahlaklıyız, dürüstüz, işte merhametliyiz, cömert davranıyoruz, koruyup kollamaya çalışıyoruz, Allah bir peygamber gönderecek olsa bizi gönderir."

Şimdi bakın, ben çok şunu görürüm, işte böyle egonun ağır yüküdür bu bahsedeceğim şey: insan hep bir şey olmak istiyor, ego hep bir şey olmak istiyor, bir şey olacağını zannediyor. Bu insana ne kadar büyük bir yük. Saygı değer bir insan olmak istiyor, insanların saygı göstereceği niteliklere sahip olmak istiyor; sevilmek, değer görmek, başarılı olmak, birçok şey istiyor. Ve ego bizi o yükün altında bırakıyor. Ardından ne yapıyor? Kıyaslama yapıyor: "O mu daha iyi, sen mi daha iyisin? O mu daha çok saygı görüyor, sen mi görüyorsun? O mu daha kaliteli, sen mi daha kaliteli?" Mesela "kaliteli insan olmak" ne demek? Böyle bir şey yok ki. Kalite dediğin şeyin nitelikleri sana mı ait, Allah'a mı ait? Ancak sen nesin? İşte burada ifade edildiği gibi, sen bir aynasın; insan O'na aynadır. Ayna, kendinde yansıyan hiçbir şeyden de pay sahibi değildir; sadece ondan nemalanmış olur. Yani bir ayna güneşe dönük olduğunda parlamış olur, bundan da müteşekkir olması lazım. Dolayısıyla insan üzerinde görünen hiçbir şeyden dolayı kendini bir değerden daha iyi göremez.

Çünkü bakın, ego sürekli kendini bir şeylerden ya daha iyi ya daha kötü görür. Daha iyi gördüğünde bu kibir ve ucub dediğimiz niteliktir. Kendini bir değerden daha düşük gördüğünde de ya haset işler, kıskançlık işler veyahut da aşağılık kompleksi işler: "ben kendimden rahatsız oluyorum, niye? Çünkü hiçbir niteliğim yok, kendimi çok eksik, yetersiz, beceriksiz hissediyorum." Ya Kur'an sana demiş, sen acizsin ve fakirsin; ne demek? Hiçbir şeyin yok. Onun için bir bilgenin sözüdür: "Kâmil insan hiçbir şeyinin olmayışından lezzet alır, gafil insan hiçbir şeyin olmayışından rahatsız olur." Peki aradaki fark nedir?

Acz ve Fakr: Bebek ve Tohum Benzetmesi

Şöyle düşünün: mesela bir bebek aç olduğunda annesinin göğsünü hatırlar, aciz olduğunda annesinin veya babasının güçlü kollarını hatırlar, yalnızlık hissettiğinde annesini veya babasını arar değil mi? Yani bu şu demektir: onun ihtiyaç hissettiği şey, onu ihtiyacının kaynağına götürür, yani ihtiyacını giderecek kaynağa götürür. Peki insan büyüdükçe ne oluyor? Sürekli kendine bakıyor. Çocuk kendine bakıyor mu mesela? Şunu hiçbir bebek der mi: "ya ne kadar acizim ben, hiçbir şey yapamıyorum"? Öyle bir şey demiyor değil mi? Neden? Çünkü doğal bir bilince sahip. İşte kâmil insanlar da o bebek bilincine sahip; yani o kendine bakıyor, diyor ki "gücüm yok." Gücünün olmayışı onu sonsuz kudret sahibinin kapısına götürüyor. Yani acz kudrete götürüyor, fakr zenginliğe götürüyor.

Ama insan büyüdükçe, tırnak içinde "büyüdükçe", bilinci bozuluyor; diyor ki "sen acizsin, bu ne kötü bir şey, aczsin işte, yapamıyorsun, beceriksizsin, yetersizsin" — kendine dönmüş, ideal benliğine değil, kendi haline dönmüş ve orada kapanmış. Bunu neye benzetebiliriz? Bir tohum toprakta olduğunu bilir, biraz filizlenince gökyüzüne, havaya açılır değil mi? Yoksa bir çekirdek şunu aramaz: "benim içimde toprak var mı yok, ne acı bir şey, su var mı içimde, o da yok, bu da ne kadar kötü bir şey, hava var mı, o da yok, demek ki sen boş, beceriksizin tekisin" — böyle demez bir şekilde. Ne diyor? "Sende toprak var mı, yok, o zaman toprağı bul; su var mı, yok, suyu ara; hava var mı, yok, o zaman havaya yüksel." Ne yapıyor? Kendi halini görüyor, kendi halinin işaret ettiği şeye gidiyor. Tıpkı bir bebek gibi; bebek aczini görüyor, kudret sahibine yöneliyor. Ama büyüyünce ego ne yapıyor? "Senin gücün var mı? Yok. Ne kadar kötü bir şey" diyor. Yani kendi içine hapsoluyor.

Aslında işte küfür, teorik olarak kendi kendine kapanmak anlamına gelir bir yönüyle; yani sen kendi kendine kapanmışsın. Aslında kâfirin de psikolojik boyuttaki açılımı odur, o kendi kendine kapanmış. Mesela bakıyor, şimdi diyeceksin ki "ben zenginim" diyor; aslında o da ayrı bir şey, o da kendi kendine kapanmış. Yani kendi mahiyetinde diyelim ki ilim görüyor ama ne yapıyor bunu? İlmi kendine nispet ediyor, sürekli kendinden bildiğini düşünüyor. Bu neyi gösteriyor? Bu, o ilmin kaynağına karşı körlük anlamına geliyor. O ilmin kaynağına karşı kör olunca ne oluyor? O ilim senden gittiğinde neyle baş başa kalıyorsun? Cahilliğinle baş başa kalıyorsun.

İlmin Kaynağı: Meleklerin Cevabı

Peki melekler ne diyor, o Âdem kıssasında? "Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz yoktur." Yani eğer bizde bir ilim varsa, bu senin bize öğrettiğin sınırlı bir ilimdir. Yoksa tabii ki "ben de bazı şeyleri biliyorum" falan demiyorlar; "bizim de bir ilmimiz var, biz de boş değiliz, biz de bu saçı değirmende ağartmadık, biz de okuduk" — böyle bir şey yok değil mi. "Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur." Bakın ne yapmış oldular? Kendilerinde görülen ilmi kime nispet ettiler? Yaratıcı'ya. Neden? Çünkü zaten O'na ait.

Bizde birine "sen çok şey biliyorsun" deyince diyor ki "tabii biliyorum" ama şimdi bir de "estağfurullah" da çekip onun da nemasını topluyor. Bak adama, ne âlim ama aynı zamanda çok mütevazı. Adam mütevazılık kisvesi altında bilmeden veya bilerek kibir sergiliyor. Anlatabiliyor muyum? Yani o ilmin kaynağının Hak olduğunu bilse; Allah bir anda, yani senin biyolojik yapında, beyninde birkaç damarla deyim yerindeyse oynasa, senin hiçbir ilmin kalmaz. Hafızam dediğin şeyden iz kalmaz, adını bile unutursun.

Onun için ego bahsedilen bu durumdan rahatsız olur; yani der ki "olur mu, ben de seviyorum." Bak, "sevmeyebilirim" diyor, "seve de bilirim, o zaman bu sevgi bana ait." Onun için Bediüzzaman der ki: insan hayrı kabul, şerre sebep olmak gibi bir niteliğe sahiptir; yoksa hayrı üretmeye değil. Yani sen iyiliği, güzelliği, hayrı üretemezsin; onu kabul etmeye yatkın olarak yaratılmışsın.

Hayrı Kabul, Şerre Sebep Olmak: Pasta Örneği

Bakın mesela diyelim ki bir maymuna, bir ineğe, bir tavşana siz senelerce okula kaydetseniz, eğitmeye çalıştığınızda bir şey öğreniyor mu? Öğrenemiyor. Ama insan mesela dili öğrenmeye, bazı şeyleri anlamaya yatkın bir şekilde yaratılmış. İyiliği, hayrı, güzelliği idrake yatkın bir şekilde; duyguların envai çeşidini hissetmeye yatkın bir şekilde yaratılmış. Merhameti, cömertliği, şefkati, kendi hayatına rağmen birisine destek olmayı — bunları Allah vermiş. Yani insan bunları kabul etmeye yatkın bir şekilde yaratılmış; ama bak, kabul etmeye yatkın, kaynak olmaya değil. Kabul etmeye uygun yaratılmışız. Bunları güzel bir şekilde kabul edemezsek de veya etmezsek de şerre sebep oluyoruz.

Birisi size pastanın bütün malzemelerini vermiş, ocağı da vermiş, pastayı nasıl yapacağınızı da vermiş, elinize ayağınıza güç olması için de size gıda vermiş; her şeyi vermiş ve diyor ki "pasta yap." Sen pastayı yapıyorsun ama beş saat bırakıyorsun; bir saat bırakılacak yerde yakıyorsun, kapkara hâle geliyor, kömür oluyor pasta. Burada sorumluluk kimin? O kişinin. Onun için insan hayrı kabul, şerre sebep olmak pozisyonunda bir varlıktır. Yoksa hayrın kaynağı pozisyonuna sahip bir varlık değildir. Ama ego tam tersini söylüyor; diyor ki "kaynağı benim, şerrin sebebi de etrafımdakiler. Hep öfkeleniyorsam sizin yüzünüzden, alınıyorsam, güceniyorsam, mutsuzsam, moralsizsem hepsi sizin yüzünüzden. Peki iyilik, güzellik, hayır? O benim, o bana ait." Acizane, tam tersi bir şey. Peki bu insan ne yapıyor? Bu insanı yanlış bir yerde tutuyor, egosunda tutuyor. Halbuki elhamdülillah hayrın kaynağı değilim, dolayısıyla hiç kimseden alacağım yok.

Dostluk İmtihanı: "Ey Kendini İnsan Zanneden İnsan"

Yirmi yıllık dostun sana büyük bir yanlış yaptı, rahatsız olur musun? Hayır, ne münasebet, neyinden rahatsız olacaksın ki böyle bir durumda. "Yirmi yıllık can ciğer dostum seni sırtından vurdu." Düşünün şimdi böyle bir olayı, bir insan bundan rahatsız oldu. Kim rahatsız olabilir böyle bir durumdan? Ama niye rahatsız oluyor? Diyor ki "yirmi yıllık dostluğa bu kadar mı sağır?" diyor. "Ben ona neler yaptım" diyor. Bir insan iki dakika düşünse "yirmi yılın hatırı yok mu" der. Bak ne yaptı? O dostluğun kaynağı olarak kimi gördü? O dostluğun içindeki iyilik, güzellik, hayır, fedakârlık, merhamet, cömertlik — kaynak kim? "Kaynak benim" diyor. "Peki bu yirmi yıllık yaptığım şeylerin karşılığı bu mu olacaktı" diyor, bunlar rahatsız.

Ama diyelim yirmi yıllık can ciğer dostun seni sırtından vurdu; eğer gerçek insansan şunu düşünürsün: "Ya bu dostum nefsine ve şeytanına mağlup oldu, bu ne kadar onun namına üzücü bir şey, ben ona bir dua edeyim." Şimdi öyle yapsak, "ya sen kendine üzülmüyor musun" — niye üzüleceksin kendine değil mi? Bütün bu tuzağın nedeni benlik. Eğer kendini bir şeyin kaynağı görmesen, yirmi yıl bilerek veya bilmeyerek bir şey biriktirmemiş olsan, o insanın sana büyük bir kötülük yapmasından rahatsız olmayacaksın. Bundan rahatsız olacak bir egon yok çünkü.

Bakın Bediüzzaman 17. Lem'a'da diyor ki, çok kısa bir cümle, yarım cümle aslında, bir hitap: "Ey kendini insan zanneden insan." Hani bu sohbetlere gelen arkadaşlara benim çok hatırlattığım şey nedir? Hep şöyle cümlelerle karşılaşırım: "ama insan üzülüyor, ama insan böyle bir durumda rahatsız olmaz mı?" Ben de diyorum ki bundan rahatsız olan insan değil. Sonra Risale-i Nur'da bunu görünce dedim, hakikaten Bediüzzaman ifade etmiş de biz anlamamışız: "ey kendini insan zanneden insan." Yani sen egonun bazı niteliklerini insan olmaklık zannediyorsun. Diyorsun ki "alınırım çünkü ben de insanım, kırılırım ben de insanım; işte iyilik yaptığım insanın bu kötülüğüne tabii ki tahammül edemem, çünkü insan böyle bir şeye nasıl tahammül etsin" diyoruz. Ne yapmış oluyoruz aslında? İnsan sıfatına layık olmayan egolarımızı insan yerine koyuyoruz ve o egomuzun tutumlarını insanlık zannediyoruz. İşte onun için Bediüzzaman diyor ki "ey kendini insan zanneden insan." Ama bakın sondaki ek önemli: sen kendini insan zannediyorsun ama senin zannettiğin insan olmaklık, insan olmak değil; onlar ego olmaklık.

Gerçek İnsanlığı Aramak

Diyor: kendin farkında olmasan da hakikatte insansın, o zaman onu anlamaya çalış; yani gerçek insan olmanın ne olduğunu anlamaya çalış. Gerçek insan olmak hepimizin içinde var; onu üretmeyeceğiz, o var. Allah ruhundan üflemiş. Hakiki insan, yeryüzünün halifesi o; o hepimizde var. Fakat onu örten bir ego perdesi var. O ego bize diyor ki "ben insanım" diyor. İşte biz dememiz lazım ki "sen insan değilsin." Bunu kendimize dersek kendimizi insan olmaya doğru götürmüş oluruz. Ama egomuza "insan" dersek, o zaman zaten insansın demektir; bir yere gitmene gerek yok, insanlığı araştırmana gerek yok, insan olmanın ne demek olduğunu düşünmene gerek yok. E zaten peygamberleri, evliyaları da insanlık dışına itmişsin, onlar da zaten insan değiller. Geriye ne kaldı? Senin elinde kendine insan dedirten egoların kaldı. Ve onların temel cümlesi şu: "ama insanız, biz de insanız." Hayır, siz insan değilsiniz. Egolarımıza bunu söylemeliyiz: siz insan değilsiniz, benim hakiki insanlığımı örten şeylersiniz. Hakiki insanlığımı örttüğünüz için ben kendi insanlığımı bulamıyorum, ama bir de beni öyle kandırıyorsunuz ki kendinize de insan diyorsunuz. İşte bu tuzağı fark etmeliyiz.

Mesela eğer insanlar senden yüz çevirirlerse senin sarsılmana gerek yok, "Allah sana yeter" diyor peygambere. Bu kime hitap? Bu insana hitap; yani hakiki bir insan olan peygambere hitap. Demek ki bütün insanlar, sevdiğin dostların dahi, senden bir sabah kalktığında yüz çevirmişler; sen eğer bir sarsıntı duyuyorsan o zaman insan olmak için çalışman lazım. Yoksa insan tabii ki böyle bir durumda yıkılır, kim yıkılmaz ki? Cevap: insan olan yıkılmaz. Ama biz kendimiz de henüz insanlığımızın farkında değiliz, çevremizdeki insanlar da farkında değil. Bu sefer ne derler ona? Körler, sağırlar birbirini ağırlar pozisyonu. Diyoruz ki "bak sen olsan alınmaz mısın?" Diyor "ben de alınırım." Demek ki o zaman ben de insanım, o da insan. "İşte düşün senin başına öyle bir şey gelse böyle olmaz mısın?" Bekliyor ki olurum. Ben de çoğunlukla tersine cevap veririm: "olmam" diyorum. "Sende bir gariplik var" diyor, kabul etmiyor. Yani körler sağırlar birbirini ağırlıyor; en son insanlık denen seviyeyi egonun ta dibine kadar indiriyoruz. En alt ego hallerini insan olmak hâline getirmişiz. "Bir insan senden nefret ediyorsa onu yok sayacaksın, her insan bunu yapar" deyip insanlığın en alt mertebelerini, özür dilerim, egonun en alt mertebelerini insan düzeyine çıkarıyoruz. Sonra o çizgiyi bir çizgi kabul edip kendimizi insan yerine koyuyoruz. İstatistiksel olarak da bakıyoruz, çoğunluk öyle, o zaman rahatlıyor ego.

Halbuki işte Bediüzzaman onun için uyarıyor: "ey kendini insan zanneden insan." Bak, insan zannediyorsun; o insan zannettiğin haller var ya, onlar insan değil. Onu anla, ama diyor sen insansın, o zaman o insanlığını bulmaya çalış. Hakikati itibariyle, özün itibariyle insansın ama senin zannettiğin nitelikler insan olmak değil, onlar ego olmak. O zaman bu çerçevede baktığın zaman insan olmaya yol alabilirsin.

Kaybetmek, Unutmak, Bulduğunu Zannetmek

Onun için bakın, bir şeyi kaybetmek büsbütün kötü bir şey değildir. Kaybetmiş olduğunu unutmak kötü bir şeydir. Daha kötüsü, kaybetmiş olduğunu bulduğunu zannetmek kötü bir şeydir. Yani bir şeyi kaybettiğini biliyorsun, bu güzel bir şey, bulmaya nispetle — bir şeyi kaybettiğini biliyorsun çünkü. Anlatabildim mi? Elbiseni kaybettin, gözlüğünü kaybettin, kolyeni kaybettin, kitabını kaybettin; bir şeyi kaybettiğini biliyorsun. Bir de kaybettiğini unutmak var; yani kaybetmişsin ama bilmiyorsun, o bilinç silinmiş.

Mesela ben Mardin'den küçük yaşta geldim, Mardin'i hatırlamıyorum ama oradan gelmişim; hatırlamıyorum, anlatabildim mi, yaşım küçük olduğu için. Kötü bir şey bu; kaybettiğini de bilmiyorsun. Yani gözlüğünü kaybetmişsin, bir gözlüğün olduğunu unutmuşsun, o gözlüğü kaybettiğinde unutmuşsun. Gözün şaşı görüyor diyorsun ki "göz zaten böyle görür, daha başka nasıl görebilir?" Neden? Çünkü gözlüğünü kaybetmişsin. Ama o yetmemiş, gözlüğünü kaybettiğini de unutmuşsun. Daha kötüsü bulduğunu zannetmek; yani bir şey buluyorsun, onun kaybettiğin şey olduğunu zannediyorsun. Bu daha kötü bir şey, çünkü seni aramaktan da alıkoyar.

Biz insanlığımızı bulduk zannediyoruz; aslında insanlığımızı kaybettik. Yani şu anlamda, gerçek insan olmanın idrakini kaybettik, insanlık içimizde de onun farkındalığını kaybettik. Bilsek, "ya ben böyle alınıyorum, güceniyorum, gerekli gereksiz duygular, düşünceler içine giriyorum, dünyada bir şey kazandığım zaman acayip seviniyorum, kaybettiğim zaman yerin dibine göçüyorum" — ben bir şey kaybettim aslında, bir şeyin idrakini kaybettim, gerçek insan olmaklığın hakikatini kaybettim desek, onu aramaya girişeceğiz. Onu kaybettiğimizi unuttuk; o yetmiyormuş gibi bulduğumuzu düşünüyoruz. Kitaplar okuyoruz psikolojiyle, "bak insan buymuş" diyoruz. Psikoloji bize ne anlatıyor? Bütün ego damarlarının tümüyle insanı anlatıyor. Diyoruz ki "insanım ben." Yani insanlığımızı bulduğumuzu düşünüyoruz.

Bir de hep tartışmalarımızın içinde hep geçer: "sen bana insan değil miyim diyorsun?" E diyorum desek — gerçek insan zaten birinin böyle bir şey demesinden rahatsız olmaz değil mi? "Hocam peki kalple ego aynı mıdır?" Ego mu kalbe? Kalp de böyle: kaybettiğimiz, kaybettiğimizi unuttuğumuz ve bulduğumuzu zannettiğimiz bir kavramdır. Kalp deyince duygusallık anlıyoruz çoğunlukla. Yani duygular mı egoyu yönetir, ego mu duyguları? Duygular, ego, hepsi birbirinin içinde, aynı şey bunlar; egonun içinde duygular var. Biz kalbi de duygu zannetmişiz, kalbi de bu yüzden kaybettik. Kalp nedir onu da unuttuk, çünkü kalp yerine duyguları koyduk ve diyoruz ki "işte kalp bu, duygusalım mesela, gözüm hemen yaşarır, birisi bana hayır dediğinde çok incinirim çünkü kalbi çok titrek hassas biriyim." Yapma ya, böyle bir şey mi kalp? Sen ne zannediyorsun, kalp böyle bir şey olabilir mi? Kalp öyle bir şeydir ki, bir Arif'in ifadesiyle: "ona Allah'ın yarattığı bütün âlemleri koysan en ufak bir dalgalanma meydana gelmez." Kalp öyle bir şey; kalp öyle bir şeydir ki diyor, ona bütün yarattığımız şu âlemleri koysan, sonra çıkarsan, tekrar koysan, o kalp denizinde en ufak bir dalgalanma meydana gelmez.

Modern Maneviyat Tuzağı

Bakın onun için, yani modern zihniyet insanı bir şeyi kaybetmişliğiyle de bırakmıyor. "Sen" diyor, "şimdi kaybettiğini bileceksin, onu aramaya çalışacaksın." Onun yolunu kesmesi lazım. Neyle kesecek? İki şeyle: ya sana kaybettiğini unutturacak — bir şey kaybettiğini sana unutturacak, dolayısıyla aramayacaksın — veya eğer aramaya kalkarsan da sana "bak işte budur" diyecek, buldurmuş olma tuzağına düşürecek seni; sen diyeceksin ki "buldum." İşte iki tane Mevlana beyti — "bak işte maneviyat bu" diyor. Ya kardeşim, maneviyat böyle Facebook'larda orada burada atılan bir şey mi yani? "Böyle ne güzel söylemiş o" falan, böyle bir şey mi? İşte Yunus Emre'den birkaç dize öğrenince, bu maneviyat mı oluyor? Bir de öyle değil.

"Maneviyatla ilgileniyorum" — "nasıl ilgilendin?" "Okuyorum" diyor, "Mevlana okuyorum, Yunus Emre, çok güzel yazmışlar, harikulade bir şey." Bu sayede de maneviyatla ilgilendiğini düşünüyor, bulduğunu düşünüyor. Onun için modernizmin tuzakları var; ama kaybettiğini unutturmak, bir insana kurulacak en büyük tuzaktır. Onun için "neyi kaybettiğini hatırla" diye birinin bir sözü veya kitabı vardı, güzel bir şey: "neyi kaybettiğini hatırla." Aslında bunu bütün kutsal kitaplar ve peygamberler yaparlar; bize neyi kaybettiğimizi hatırlatırlar ve onun yerine ne koyduğumuzu bize hatırlatırlar.

Anlatabildim mi? Mesela diyelim ki Allah'ın yerine bir insanı koyabilirsin, Allah'ın yerine başarıyı koyabilirsin, Allah'ın yerine herhangi bir niteliği, bir maddeyi, bir varoluş algısını koyabilirsin ve farkına bile varmazsın. Dersin ki "güzel bir evliliğim olsun, bundan başka bir şey istemiyorum, tatmin olurum" diyor. "Benim iyi bir eşim olsun, çocuklarım olsun, hiçbir şey aramam" diyor. Aslında farkında değil, bunları Allah'ın yerine koymuş yani. Anlatabildim. "Başarılı olayım" diyor, "başka bir şey istemiyorum, başarılı olayım benden mutlusu yok" diyor. Sen böyle bir şeyle nasıl mutlu olabiliyorsun ya? demek lazım. Aslında bilmeden ne yapmış oluyor, bunu kim yapıyor bize? Tabii egomuz yapıyor. Ego diyor ki: "sen ben neyle mutlu olurum biliyor musun?" Diyorsun "neyle mutlu olursun", hemen tuzağa düşüyorsun. Ama bunu sana senmiş gibi anlatıyor, kendinmiş gibi sana konuşuyor, sen de ona kendinmiş gibi bakıyorsun. Diyorsun ki "ben neyle mutlu olurum?" Bunu sen kime soruyorsun? Ve "ben" dediğin şu anda kim? Bakın bu çok önemli bir şey; biz hemen ne yapıyoruz? "Sen neyle mutlu olursun, bir sor kendine." "Soruyorum: ben neyle mutlu olurum?" Ben bunu aslında kime soruyorum? Ego'ya soruyorum, çünkü kendimi o zannediyorum. Sonra o bana cevap veriyor, diyor ki "mükemmel olursan, başarılı olursan, sevilirsen, değer görürsen, şu olursa bu olursa mutlu olurum." "Tamam" diyorsun, "senin hikâyeni beğendim, hadi şimdi koştur." Egonun hikâyesinin peşinde koşturuyorsun.

Halbuki Hazret-i Asiye'ye bakın, ondan mutlusu yok; çok kötü bir evliliği var değil mi? Hazret-i Peygamber'e Allah diyor: "bak" diyor, "etrafından dağılabilirler, ne olacaksın o durumda? Tırnak içinde 'insan' mı olacaksın, yoksa benim bahsettiğim insan mı olacaksın?" Bu çok acı olur, yani bir insanı dostları terk eder mi? İşte bazı ben böyle edebiyatta görürüm, böyle işte "ah dost" falan, "iyi bir dost Allah." Sonra da biz deriz ki Peygamber ölümünde en son demiş ki "Refik-i Âlâ'ya gidiyorum, Yüce Dost'a gidiyorum." Senin yüce dostun ne, kim? Sonra da edebiyat yapar: "işte dost yarası çok ağırdır." Hayır, işte ağır değil; niye ağır olsun, kime ağır? Ama sen hakiki dostu anlamamışsan, o zaman onun yerine yeryüzünde dostlar edinmeye çalışmışsın; onlardan da darbeyi yiyince ego tabii ki yıkılacak. Sonra da dersin ki "işte insan, yani yabancıdan o darbeyi yese bir şey değil de, dostundan yiyince kötü oluyor." Sonra bunun adına ne edebiyatlar çıkıyor değil mi? Onun için edebiyatın yüzde doksanı ego hikâyeleridir, en iyi ihtimalle ego hikâyeleri.

Sonuç: Ego Hikâyelerinden İnsan Olma Yolculuğuna

Onun için ego hikâyelerine ara verip insan olma yolculuğumuzu yapmalıyız. O insan hem âleme ışık olur, rahmet olur, bereket olur; hem kendi Allah ile ayakta olur. Bakın biz Allah ile olmadığımız için âleme Allah'ın rahmetini yansıtamıyoruz. Mesela niçin Allah peygambere "biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" diyor? Çünkü peygamber âlemlere muhtaç değildi. Âlemlere muhtaç olan insandan âlemlere rahmet olmaz. Allah'la olduğu için âleme rahmet oluyor, âlemle olduğu için değil. Âlemle olursan âleme rahmet değil zahmet olursun; dost yok, arkadaş yok, samimiyet yok. Biri seninle oturduğunda senden şikâyet duyar; kendine de zahmet olursun, etrafa da zahmet verirsin.

İşte "nasılsın?" "Ya işte idare ediyoruz." Ya, peygamberin böyle bir şey söylediğini duydun mu? İdare mi ediyor peygamber? Peygamber rahmetin içinde yaşıyor, çünkü Allah'ta yaşıyor; Allah'ın onun özüne koyduğu hakikatle yaşıyor, o yüzden âleme rahmet olabiliyor. Onun için bir bilgenin ifadesi: "kendini Allah'a veren, âleme ilahi güzelliği yansıtır." Eğer kendini Allah'a vermişsen, sen âleme ilahi güzelliği yansıtırsın. Bir ayna yüzünü güneşe verse ne olur? Hem kendi aydınlanır hem de etrafına o ışığı verir. İşte peygamberlerin, kâmil insanların misyonu budur. Biz Hak ile, özümüz ile, hakikatimiz ile olamadığımızda nefsimizle kalıyoruz. E nefis ne yapıyor? Kâh mutlu kâh mutsuz; hayatının en azından yarısı şikâyetle geçen bir varlık.

O yüzden kendini insan zanneden egolarımıza "insan" dememekle başlamalıyız yola. "Ne yapayım, insanım" — en tehlikeli söz. Yani şu dünyada insanların kullandığı, bana göre en tehlikeli on tane söz varsa ilk üçüne girer. "Ne yapayım, insanım." Bu o kadar yanlış bir şey ki ve o kadar büyük bir tuzak ki, çünkü sen insan olmaklığı o zannediyorsun. Bakın Bediüzzaman'ın da işaret ettiği bu: "ey kendini insan zanneden insan." Bak, sen öyle bir insansın ki meleklerin dahi hürmet ettiği, Allah'a muhatap olabilen, Allah'ın kendisine muhatap kabul ettiği ve yeryüzünde aziz bir misafir olarak yaratılmış bir varlıksın. Sen böyle bir insansın. Böyle bir durumdan kendini olur olmaz şu bu olay karşısında yıkılan, incinen, kırılan, öfkelenen, tahammül edemeyen biri hâline getirmişsin ve bu durumu da insan olmak zannediyorsun. Onun için çok tehlikeli bir sözdür, dikkat etmek lazım.

"Ben egolarıma bir daha insanlık hâli demeyeceğim. Ego hâllerim insanlık hâllerim değildir, onlar ego hâlleridir. Korkmayacağım, çekinmeyeceğim, rahatsız da olmayacağım ama onları tespit edeceğim, diyeceğim ki bunlar ego hâlleridir, ben bunları onaylamıyorum. Peki neyi arıyorum? Kendi içimdeki hakiki insanlığı arıyorum." İşte seni taşlayanlara dua edebilirsin, insan olmak budur. Sana düşman olanlara dua edebilirsin, onlara şefkat edebilirsin. Seni yok sayanlara var muamelesi yaparsın; neden? Çünkü insansın, onlardaki insanlığı da biliyorsun. Seni sevmeyenleri sevebilirsin, sana zulmedenleri affedebilirsin. Seni imkân bulsalar bir kaşık suda boğacak insanlar senin eline düştüğünde, sen onlara kendine yaptığın muameleyi yapabilirsin. İşte örnek Hazret-i Yusuf değil mi? Onu kuyuya atanları karşısına gelince ne yapmış? Hem affetmiş, hem hesap sormamış, hem ikramda bulunmuş, hem de yüzlerine vurmamış, kınamamış. Peki bu ne? Bu insan işte. Peki bu nerede? Bu hepimizde var.

Sonra bir ego çıkıyor: "ama hocam bu çok zor, bu da insan değil, bunu da kenara koyun." Anlatabildim mi? O da bir hikâye tutturmaya çalışıyor: "bu çok zor" diyor. Bunu diyen kimse onu da bulun, kenara koyun. İşte o zaman insan olmanın yolculuğunu yapmış olacağız. Ama o yolda giderken birçok ego karşınıza çıkacak, diyecek ki "ben insanım, o senin aradığın var, işte o insan benim." Aldanmayacaksınız. Yol almaya devam, ta ki hakiki insanlığı bulana kadar. Çünkü o içimizdedir; o dışarıda arayacağımız, kitaplardan bulacağımız bir şey değil, o içimizde olan. Yeter ki egolarınızı onaylamayın, içinizdeki insanlığı mutlaka bulacaksınız. Hepimiz için bu geçerli olan.

Teşekkür ediyorum, sağ olun.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Sure adı belirtilmemiş; anlatıcının doğrudan andığı/telmih ettiği ayetler: - "Nefsini ilah edineni gördün mü?" - "Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz yoktur." (Meleklerin sözü) - "Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik." - "Üzerine Allah'ın adının anılmadığı hayvanların etini yemeyiniz." --- ---

İlgili Sohbetler

La İlahe İllallah'ın Hakikati

Sohbette önce "kurban kimliği" kavramı üzerinden, insanın kimseden bir şey "alacaklı" olmadığı, gerçek alışverişin yalnızca Yaradan ile olduğu anlatılıyor. Ardından la ilahe illallah hakikatinin, sevginin, değerin ve varoluşun tek kaynağının Allah olduğunu idrak etmek anlamına geldiği; ego/benlik algısının bu hakikatiperdelediği çeşitli örneklerle (güneş-yakamoz metaforu, kutuplardaki adam, Hz. Ali'nin "vermemekle bilme" idrakı, Ebu Süfyan'ın teklifi, Hz. Yunus'un balığı) açıklanıyor. Sohbet, insanın hissettiği "eksiklik" duygusunun sahte bir benlik algısından kaynaklandığı ve bu algıdan çıkılması gerektiği vurgusuyla kapanıyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.