Üç Psikolojik Merkez ve Ahsen-i Takvim

Kısa Özet

Bu sohbette insanın psikolojisinde düşünce, duygu ve eylem olmak üzere üç merkez bulunduğu; insanların genelde bir veya bir buçuk merkezi kullanıp diğerlerini ihmal ettiği, bunun da çatışma, depresyon ve dengesizliğe yol açtığı anlatılıyor. Kısasta hayat vardır ayeti, Ahsen-i Takvim kavramı ve Peygamberimizin Taif'te taşlanması gibi örnekler üzerinden, kişinin negatif duygu/benlikle özdeşleşmeden merkezlerini dengeli kullanmasının hem insan olmanın hem de dini yaşamanın özü olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan psikolojik mekanizmasında düşünce, duygu ve eylem olmak üzere üç merkez vardır; sağlıklı bir psikoloji için bu üçünün dengeli ve birbiriyle bağlantılı kullanılması gerekir.
  • Negatif bir duyguyla özdeşleşmek ("ben" demek) diğer merkezleri de bloke eder ve onları manipüle eder; bu durum depresyonun ve insanlar arası çatışmaların temelidir.
  • Peygamberimizin Taif'te taşlanmasına rağmen sabretmesi, olayı analiz etmesi ve "onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" diyerek dua etmesi, Ahsen-i Takvim'in yani merkezlerin dengeli kullanımının en güzel örneğidir.
  • Kişi kendi içindeki negatif benlik/damarları (enaniyet, kibir, öfke, haset vb.) fark edip nötralize etmeli; karşısındakini değil kendi tavrını değiştirmeye odaklanmalıdır.

Giriş: İnanç, Tercih ve Kısas Ayeti Üzerine

Birinin tutunduğu temel bir damar, temel bir direk ortadan kalkar. Yani hayatında bir sürü kimseden alacağın var. Bir sürü kimsenin sana yaptığı olumsuz şeyler var. Sen de onlar yüzünden mutsuz olmuşsun. Birileri yüzünden mutsuz olmuşsun. O zaman hayattan alacaklısın, o insanlardan alacaklısın. Ama bilgi diyor ki hayatta kimseden alacağın yok. Ya bu bilgiyi onaylayacaksın veyahut da o benliğin perspektifini onaylayacaksın. Ama her halükarda ikisi bir arada duramaz. Ve mutlaka insan bilerek bilmeyerek bir şeyi hayatta tercih eder. Önemli olan bizim hayatta ne tercih ettiğimizdir, bizim neye inandığımız değil yani. Anlatabildim mi? Yani bizim neye inandığımız tabii ki önemlidir ama hayatta neyi doğru olarak tercih ediyorsun?

Şimdi peki şu soru sorulabilir. Hayatta bazen yanlış şeyler de yapabiliriz, yanlış şeyleri de tercih edebiliriz ama bir şartla: o yanlışın yanlış olduğunu kabul edersin. Ama hayatta bir şey tercih ediyorsan ve bunu doğru kabul ediyorsan o zaman o senin inancındır. Yani o inandığın bir şeydir demektir bu. Anlatabildim mi? Mesela hayatta ben birilerinden alacaklı olduğumu zaman zaman düşünebilirim ama derim ki yok, yanlış, ama bu derim. Bazen o tür düşünce ve duygulara düşebilirim ama sonra derim ki hemen, yok derim, bu yanlış bir şey. O zaman ben ona inanmıyorum demektir. Anlatabildim mi? İnanmıyorsun ama bazen düşebilirsin o yanılgıya. Ama düşüyorsun ve onu kabul ediyorsun, diyorsun ki bu doğrudur, o zaman sen buna inanıyorsun. Anlatabildim mi? O zaman sen bunu bilinç olarak onaylıyor durumundasın. O zaman sen buna inanıyorsun.

Mesela şimdi ben dünyevi herhangi bir şeyin beni mutlu edeceğine dair bir düşünce, bir duygu taşıyabilirim ama hemen derim ki yok, aslında kalpler ancak veya insan ancak mutlak olan Allah ile tatmin olur, bu psikolojimin bir beklentisi veya arzusudur dersem, ben şimdi kitaba inanmış olurum, yani kitaptaki o ayete inanmış olurum. Ama dersem ki beni şöyle şöyle bir şey mutlu eder, ancak şöyle bir şey yaşarsam tatmin olurum dersem ve bunu bütün varlığım olarak algılarsam o zaman ben ona inanıyorum demektir. Anladın mı? Yani burada tabii ki bahsettiğimiz bizim bir itikad mevzusu değil. Burada biz bir şeyi, bir bilinç düzeyini anlamaya, yorumlamaya çalışıyoruz.

O zaman insan neye dikkat edecek? Ben hayatta aslında neyi onaylıyorum? Mesela bana kötülük yapan insana ben de aynı kötülüğü, hatta biraz da fazlasını yapmayı onaylıyorsam ve bunu doğruluyorsam, o zaman... Kur'an'ın aslında birçok ayeti var ki işte onlar affederler, onlar kötülüğe rağmen bağışlayıcıdırlar, kötülüğü en güzel şekilde savarlar. "Size karşı kötü davranan bir insana eğer siz" diyor, "merhametli ve şefkatli davranırsanız size dost olabilir." Bak bu kadar bir de ayet var mesela. Şimdi ben hangisini onaylıyorum hayatın içinde?

Kısasta Hayat Vardır

Kısasta hayat vardır. Tabii kısasta hayat vardır, o da var. Ondan sonra bakıyorum, yani o bir noktada daha büyük bir problemi engellemek için kısas yapabildiğim bir durumu ifade ediyordur. Mesela nedir aslında o? Hani hayatta kan davaları devam etmesin diye. Anlatabildim mi? İnsanlar birbirleriyle bir sorun yaşadıklarında... Mesela bakıyorsun birisi birisini öldürüyor veya büyük bir zarar veriyor. Şimdi mağdur olan kişiden hak alınırsa orada mesele bitiyor. Ama mesele şeye dönüştürülürse; senden bir, ondan bir, o taraftan bir, senin aşiretin, senin kabilen... O zaman ne oluyor? Büyük bir ifsat doğuyor. O yüzden denmiş kısasta hayat var. Yani bir kişi, orada mağdur edilen bir kişi hakkını alıyor. Dolayısıyla o toplumsal mesele, olabilecek en az olumsuzlukla aşılmış oluyor.

Mesela bugün bakıyoruz, bazen kan davası... Bakıyorsun ki yüz yıl süren kan davaları var. Mesela eski Arap kabilelerinde de var, bugün de var mesela. Bak elli yıl, yüz yıl, iki yüz yıl süren kan davaları var. Bunun kaynağı ne? Daha en başta bir kısasın yapılmamış olması. Orada oturulup bir kısas yapılsa diyelim -yani kişi kısas yapmak zorunda da değil, af da edebilir- Kur'an zaten ayette devam ediyor: "Eğer affederseniz daha hayırlıdır" diyor. Velev ki kısas istedin, o kısas neyse o uygulanır ve mesele orada biter, noktalanır, devam etmez. O anlamda hayat vardır. Yoksa insanın kendisine yapılan her şeye kısas uygulaması yanlış bir şeydir. Orada bahsedilen şey daha böyle hayati meseleler; işte ölüm olur, yaralama olur, büyük bir zarar olur. O yüzden Bediüzzaman'ın ifadesiyle "mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanedir" diyor.

Neden? Peki neden? O zaman bunu insanın incelemesi lazım. Neden? Çünkü baktığın zaman yanlış yapan bir insan zaten nefsine, egosuna, negatif benliğine, psikolojik benliğine zaten mağlup olmuş. Adam zaten onun altında ezilip sana kötü davranıyor. Şimdi sen neredesin? Bir düşüneceksin. Ben o olguyu neyle alıyorum? Ona nasıl muhatap oluyorum? Kendimde hoşlanmadığım bir kısım negatif benliklerle mi muhatap oluyorum, yoksa daha objektif bir bilinçle mi muhatap oluyorum?

Psikolojik Mekanizmanın Üç Merkezi: Düşünce, Duygu, Eylem

Yani düşünün. Biz bir şeyi, mesela yeni bir yiyeceği ağzımıza alıyoruz, çiğniyoruz, yutuyoruz. Midemizde sindiriliyor. Belli bir sindirim sistemi var, mideye ait. Değil mi? Yerinde parçalanıyor, asitleri var, parçalıyor. Sonra ince bağırsaklara gidiyor, oradan kana geçiyor, kandan karaciğere geçiyor, orada bölünüp parçalanıyor, sentezleniyor, en son vücuda dağıtılıyor. Bakın düşünün, biyolojik olarak yediğimiz yemek hemen bir kana karışsaydı ne olurdu? Muhtemelen birkaç dakika sonra ölürdük. Ne var? Biyolojik bir sindirim var. Aynı sindirim psikolojik mekanizmada da var. Sen bir şeyi aldın. Neyle aldın? Değil mi? Onu alman gereken doğru merkezle alacaksın.

Mesela diyelim ki ilk merkezin çalıştı. Biri kaba bir söz söyledi. Sen bunu hemen duygusal merkezle aldın: "Bu sözden hiç hoşlanmadım." Bununla da kalmadın: "Bu söz bana kendimi kötü hissettirdi." Hadi buraya kadar kabul edelim, yani o anda duygu merkezindeydin veya sende duygu merkezi daha baskın çalışıyor ve duygu merkezinin o tavrını aldın. E ne yapacaksın? Duygu merkezinin midesine oturur, böyle kalırsan; çok kırıldım, alındım, bana kendimi çok kötü hissettirdi, sonra ya ondan nefret ediyorum, ya çok kırıldım, benden özür dilesin, veya böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum, insanlar çok bozulmuş... Değil mi? Onun etrafında ne oldu? O negatif duygu merkezinin hissi üzerinden negatif, aynı zamanda bir kısım üremeler meydana geldi. Buradan çıkış var mı? Yok. Çünkü yanlış bir alma tarzı.

Hadi diyelim bununla aldın, değil mi, aldın. Ne yapman lazım? Psikolojik düzeyde iki tane daha merkez var. Birisi düşünme merkezi, birisi eylem merkezi. Üç tane merkezimiz var: düşünce, duygu, eylem. Duygu merkezini de böyle aldım; duygu merkezi dedi ki kendimi çok kötü hissediyorum, bana kendimi kötü hissettirdi, tamam, burayı anladık. Burada mı duracağız yoksa diğer merkezlere mi başvuracağız? İlk makul merkez nedir? Düşünce merkezidir. Diyeceksin ki bu insan niye böyle davrandı? Daha doğrusu şöyle alacaksın: olan durum nedir, olgusal olarak, duygularını karıştırmadan? Yani duygu merkezini karıştırmadan, olan olgu nedir? Olan olgu budur, niye oldu, hangi motivasyonlarla oldu; karşındaki insanın durumu, tavrı, olay, etkileri vs. bir etkiyle oldu ve o böyle davrandı. Bak düşünce merkezine topu atarsan, düşünce merkezi sana daha makul ve daha objektif bir sunum yapar, bir değerlendirme yapar.

Bunu alırsan eğer objektif olarak, duygu merkezine dersin ki tamam, kendini kötü hissediyorsun ama mesele sadece senin hissin üzerinden değerlendirilemez. Senin nasıl hissettiğini anladım. Bunu demen için zaten onunla bir de özdeşleşmiyor olman lazım, yani ona "ben" demiyor olman lazım, yoksa bunu diyemezsin zaten. Bakın ne oldu? Psikolojik mekanizmamızdaki merkezleri kullanmaya başlıyoruz o durumda. Öbür türlü kullanamıyorsun onları; hangi merkez o anda denk gelmişse o merkez tarafından alıyorsun ve o merkez tarafından çok sübjektif bir şekilde değerlendirilip orada ne olacaksa oluyor, otomatik oluyor. Diyelim ki eylem merkezine denk geldi, biri sana kötü davrandı, sen de anında aynı şekilde cevap verdin; pinpon topu gibi top geldi, aynı hızda karşı kaleye...

Öbür türlü daha dengeli bir şekilde psikolojik yapını nasıl kullanabilirsin? Merkezlerini bileceksin ve o merkezleri kullanmayı bileceksin. Şimdi eğer duygu merkezi olan olay yüzünden kendini nasıl hissettiğine odaklanıp kalırsa ne olur? Kalıverir, bu kadar. Onun yanında düşünce merkezini çalıştırdığında -yani olgu nedir, bağımsız bir şekilde, tamamen nesnel bir şekilde değerlendirir- olgu nedir, ne oldu diye. Hatta bazen ben şunu görmüşümdür: duygu merkezli bir insan, "ne olacak" diyor, "kendimi kötü hissettim işte, olan bu" diyor. Hayır, olan bu değil. Olan ne? O olguyu analiz et; o kişinin durumu, şartları, pozisyonu, etkileştiği şeyler ve davranışı. Analiz ettin mi objektif olarak? Sonra dersin ki peki bu noktada sürecin daha olumlu yönde geliştirilmesi için ne yapılabilir dediğinde, bu sefer düşünce merkeziyle eylem merkezinin bir ilişkisi oldu ve sen eylem merkeziyle bağlantılı olarak meseleyi değerlendirmeye başladın. Ne yapılabilir, bu durumdan daha pozitif bir şekilde çıkabilmek için ne yapılabilir? Bunu düşündün ve eyleme geçtin. Ne yaptın? Bütün merkezleri bütüncül bir şekilde, birbiriyle doğru bağlantılı bir şekilde kullandın ve daha dengeli bir psikolojik yapıya sahip oldun.

"Hocam, duygu merkezi bir kriz yaşıyorken o esnada düşünce merkezi sağlıklı çalışabilir mi hocam?" Kesinlikle çalışabilir, yeter ki özdeşleşmesin. Kişi yeter ki o duygu merkezinin haliyle özdeşleşmesin, kesinlikle çalışabilir. "Peki böyle çalışmazsa ne olur, bahsettiğimiz denge içinde çalışmazsa ne olur?" Bu sefer merkezler birbirini kötü bir şekilde yönetirler, yani birbirleriyle kötü arkadaşlık yaparlar. Biraz önce bahsettiğimiz şey psikolojik merkezlerin birbiriyle iyi arkadaşlık yapma tarzlarıydı. Şimdi bahsedeceğimiz şey o merkezlerin birbiriyle kötü arkadaşlık yapma tarzları.

Merkezlerin Birbirini Olumsuz Etkilemesi: Kötü Arkadaşlık

Nasıl? Duygusal merkez kendini kötü hissetti. Düşünce merkezi hemen ona yanaştı: "O zaten çok kötü, zaten onunla niye arkadaş oldum ki, zaten insanların hepsi de üç kağıtçı, zaten kimse kimseye karşı samimi değil, artık insanlardan bıktım." Şimdi bu düşünceler neyin etkisiyle üretildi? Dikkat edin. Evet, negatif duygunun etkisiyle, patronajı altında üretilen düşünce tarzları. Yani negatif duygu düşünce merkezini istila etti ve onu olumsuz çalıştırıyor. Bunun en bariz örneği: hayatta bazen bir insandan duygusal olarak kırıldığınızda, onunla ilgili hep olumsuz düşüncelerin, hatta olumsuz canlandırmaların size gelmesidir. Evet, yani düşünce merkezinden, hatıralardan, hafızadan size hep olumsuz bilgiler gelir. Çünkü kötü bir patron tarafından arşiv kurcalanıyor, yani arşiv objektif olarak analiz edilmiyor. Hatta geleceği de bu şeyin altına alır: "Zaten adam olmaz ondan." Tabii, geleceğe dönük de. Yani "bak değişebilir" diyorsun, tamam, hadi eskiden böyle yapmış, yüzde altmış yetmiş hatalı, bak değişebilir, bak değişmeye de adım atıyor. "Değişmez" diyor, o hep böyle diyor, "ben biliyorum" diyor. Ne yaptı? Duygu merkezi düşünce merkezini bloke etti, onu kendi hesabına çalıştırdı. Eylem merkezini de kendi hesabına çalıştırınca ne olur? Sen o insana karşı olumsuz davranırsın. Neden? Çünkü olumlu davranılmayı hak etmiyor, çünkü ona olumlu davranmak bir kayıptır, gereksiz bir adım atmaktır. O zaman ne oldu? Kötü arkadaşlık ilişkisi ortaya çıktı.

Şimdi mesela Kur'an niye insanı uyarır? İşte öfkeni yut, affet ve ihsan ile davran diye. Bakın aslında ihsan ile davranmak, şartlar içerisinde olabilecek en pozitif halde davranmak demektir. Yani basit bir olumluluk anlamını kastetmez, mevcut şartlar içinde en olumlu tavrı takınmaktır. Şimdi öfkelendim, bu şu demektir: diyelim ki duygu merkezinde bir öfke oluştu. Şimdi sen bununla özdeşleşecek misin, yoksa bununla özdeşleşmeyi bırakıp "tamam, içimde ortaya çıkan öfkeyi anlıyorum, niye çıktığını da anlıyorum, hoşlanmadığım bir durumla karşılaştım, öfke o yüzden çıktı" mı diyeceksin? Ama öfke benim hareketimi tanımlayamaz, belirleyemez. Öfke benim öğretmenim olamaz. Düşünmek için bana verilmiş olan düşünce merkezidir. O zaman düşünce merkezime başvuracağım: ne oldu, niye oldu, o kişi niye böyle davrandı? Bunu analiz edeceğim. Mevcut durum nedir? Bunu analiz edeceğim. Ondan sonra diyeceğim ki mevcut durumu daha iyiye götürme imkanı var mı? Varsa götürürsün, yoksa bu durumu nasıl yönetmeliyim, bu süreci nasıl yönetmeliyim, ona dair bir değerlendirmede bulunursun, sonra yaptığın bu değerlendirme üzerinden eyleme geçersin. İşte bu, merkezlerin doğru çalışmasıdır.

Merkezler doğru çalıştığında birbirlerini pozitif bir biçimde desteklerler. Mesela diyelim ki düşünce merkezi der ki duygu merkezine: "Tamam, alındın, çok da haklı olabilirsin ama bunun üzerinden hareket etmeye imkan yoktur, bunun üzerinden hareket etmek doğru değildir." Ne yapmış oldun? Bu duygu merkezini gördüm, onun niye öyle bir tutuma sahip olduğunu değerlendirdim, fark ettim ama onun üzerinden hareket etmedim. Onun üzerinden hareket etmemek bir özdeşleşmeme yeteneği gerektirir. Bu öyle kolay bir şey değildir. Onun için hayat bir çalışma alanıdır insan için. Yani hayat, kişinin psikolojik mekanizmaları üzerinde ciddiyetle bir çalışma yapmasını gerektirir. Neden? Çünkü şunu unutmayın: psikolojik dengeyi herkes az veya çok yitirmiştir. Önce bunu kabul edeceğiz. Yani biz o psikolojik mekanizmanın doğal dengesini az veya çok kaybettik. Önce insan bunu kabul edecek. Dersen ki "kaybetmedim", diyecek bir şey yok. Eğer dersen ki "kaybettim", o zaman onu dengelemeye çalışacaksın. Hoş geldiniz.

Hani biz çok örnek veririz ya mesela çocuk. Bir olumsuz bir şey yaşar çocuk, diğer arkadaşıyla, bakarsın küsmesi ve ondan vazgeçmesi bir dakikadır, iki dakikadır, beş dakikadır, sonra biter. Anlatabildim mi? Neden? Nispeten merkezler doğru bir şekilde çalışıyor birbiriyle. Anlatabildim mi? Yani kişi merkezlerine gömülmüyor. Yani bunu şöyle örnek verebiliriz: bu üç tane merkezi, üç tane parsel gibi düşünün. Bunlar arasında doğal bir etkileşim var, doğal bir geçirgenlik var. Olmadığında ne olur? Bir kısmı birisiyle diğeri arasında bazen bir blokaj olur. Mesela bazı insanlar duygu merkezini kullanır, eylem merkezini kullanır; düşünme merkeziyle arasında blokaj vardır. Yani düşünme merkezine geçebilmesi onun için çok zor bir şeydir. Neyi kullanıyor ağırlıklı olarak? Duygu merkeziyle eylem merkezini. "Ben böyle hissediyorum, böyle istiyorum, böyle yapacağım. Ben şöyle hissediyorum, yapmak istemiyorum ve yapmayacağım." Peki yapman gerekli mi veya yapmaman gerekli mi? Bunu kim değerlendiriyor? Düşünme merkezi değerlendiriyor. Onunla aranda bir blokaj varsa, engel varsa, sen oraya geçemezsin.

Veya bir kişi düşünce merkezini kullanıyor, eylem merkezini kullanıyor, duygusal merkezi kullanmıyor; ne hissettiğiyle yüzleşmiyor. Dolayısıyla karşısındaki insanların ne hissettikleriyle de yüzleşemiyor aslında. Çünkü kişi kendi kullanmadığı, kendisinde çok geride olan bir merkezi kendisi kullanmadığı gibi, başkalarında da o merkezin kullanımına karşı duyarsızdır. Yani onu da görmez karşısındaki insanda. Ya da anlayamaz. Tabii ki, çünkü kendi onu fazla kullanmıyor, onunla kendisi arasında güçlü bir engel var. Mesela karşısındaki insanın o merkezin işleyişini ve o merkezin işleyişinin sonuçlarını anlamakta zorlanır. Kullandığında da anlayamıyor. Karşıdaki adam kullanıyorsa, pozitif anlamda onu anlayamıyor: "Nasıl öyle yapıyorsun?" Evet.

Dolayısıyla merkezler normal haldeyken, doğal haldeyken, aslında aynı düzeydedirler ve birbirleriyle etkileşim içindedirler; aslında doğal halimizde doğru bir işleyiş mekanizması vardır. O doğru işleyiş mekanizması söz konusu olduğunda merkezler sağlıklı bir biçimde etkileşiyorlar ve çalışıyorlar demektir. Olmadığında ne olur? Bir merkez çok öne çıkar. O çok öne çıkan merkezin payandası olan ikinci bir merkezi olur. Üçüncü merkez ise çok geridedir ve ona temas etmek veyahut da onunla etkileşime girmek çok çok zor bir hale gelir.

Çocukta olan bu değil ama çocuk kullanmaya gerek bile duymuyor. Kullanmaya gerek duymak mahkumiyet gerektiriyor; kullanmak zorunda olduğumuz için kullanıyoruz biz yetişkin olarak. İhtiyaç duyuyoruz düşünce merkezinde ya da duygu merkezinde, eylem merkezinde. Çünkü çocukta böyle bir ihtiyaç ile mahkumiyet yok aslında, tabii ama o en doğal halinde, en doğal bilinçle bunu yapabiliyor, üzerine düşünmüyor muhtemelen. Tabii tabii. Biz bir süre sonra bunu kaybediyoruz. Onu da doğal işliyor, doğal bir şekilde işliyor. Üstelik de aslında öz benliğinin de biraz ışığı halen var orada. Biz büyük oranda o ruhsal benliğin veya özün farkındalığını da yitiriyoruz, elimizde kala kala psikolojik mekanizmamız kalıyor. O psikolojik mekanizmamız da dengesiz bir şekilde işliyor.

Mizaç ve Merkezlerin Öncelik Sırası

Mesela mizaçlar açısından baktığınız zaman, diyelim ki bir "iki"nin en önde kullandığı merkezi nedir? Duygu merkezidir. Arkasında neyi kullanır? Eylem merkezini kullanır. En zor kullanabildiği ve arasında büyük bir bariyer olan merkezi nedir? Düşünme merkezidir. Bunun tam tersine, diyelim ki bir "yedi"nin en çok kullandığı merkezi nedir? Düşünme merkezi. Sonra eylem merkezi. Arasında bariyer olan merkezi ne? Duygu merkezi. Şimdi bir olguyu "yedi" önce düşünme merkeziyle alırken, bir "iki" onu önce duygu merkeziyle alır. Dolayısıyla ne var? Bir fark var.

Veya bir "sekiz"i düşünelim. Kullandığı şey nedir? Eylem merkezi. İkinci olarak kullandığı kendi duygu merkezi. En son kullandığı aslında düşünce merkezidir. Sekiz derdi mi? Tabii.

"Hocam, ben bu blokajın temel sebebini anlayamadım." Yani o alışageldiği tarz olduğu için o blokaj oluyor. Bir şeyi daha fazla kullandığımızda, bu tabii ki aslında mizacımızla ilişkili. Bir şeyi daha fazla kullandığında, hani dedim ya, aslında üç tane normal bir parsel var; fakat bir süre sonra bir şeyi çok fazla kullanıyorsun, o bir bataklık haline geliyor. Artık sen oraya saplanmaya başlıyorsun ve kolay kolay da çıkamıyorsun; yani onu fazla ve aşırı kullanıyorsun. Peki niye fazla ve aşırı kullanıyorsun? Bir, mizacın buna yatkın. İki, hayatta yaşadığın olumsuz olayları mizacın nedeniyle bir merkez üzerinden önce tecrübe ediyorsun. Bir merkez üzerinden tecrübe ediyorsun ama o merkez doğal dengesini çok kısa bir zaman sonra kaybetmiş. O zaman o bir bataklık haline gelmeye başlıyor.

Duygu Merkezinin Bataklığa Dönüşmesi

Şöyle bir örnek verelim. Bir çocuk düşünün, annesi onunla ilgilenmiyor. Bu çocuğun "iki" olduğunu düşünelim, duygu merkezli bir çocuk olduğunu düşünelim. Ne düşünecek bu çocuk? "Beni sevmiyor, annem beni sevmiyor." Bu daha da devam edecek: "Beni sevmiyor. Bak, annem beni sevmiyor. Başkasının annesi onu seviyor ama benim annem beni sevmiyor." Bu gitgide ne olacak? "Sevmiyor, sevilmiyorum, ben sevilmeyecek biriyim, sevilmeye değmeyen biriyim." Duygu merkezi iyice bataklık haline geldi. Artık o kişi her şeyi bunun üzerinden değerlendirecek. Ve orası iyice bataklık haline geldiği için kişi hemen yanındaki bir parsele geçme imkanı bulamayacak, orada o bataklıkta debelenmeye devam edecek.

Halbuki eğer merkezleri kullanabilse, daha ölçülü bir şekilde kullanabilse ne yapacak? "Annem beni niye sevmiyor? Belki psikolojik olarak çok narsisttir, kendini düşünüyor. Belki tırnak içinde dünyaya bir kere geldiğini düşünüp hayatını yaşamak istiyordu. Bir çocuğu olması onu hayatın birçok keyfinden, zevkinden alıkoydu. O yüzden de beni, kendi rahat yaşamasına karşı bir engel olarak gördü." Görebilir mi? Psikolojik olarak görebilir. "Canı sağ olsun" dersin. Değil mi? Bitti, bu kadar. Bak düşünce merkezine geçse mesele o anda bitmiş demektir.

Çözüm ne dedik, değil mi? Ne dedik? Alalım o anneyi veya babayı, her neyse, herhangi bir muhatap olduğumuz kişiyi. "Niye beni sevmiyor? Niye değer vermiyor? Niye sadece kendini düşünüyor? Analiz edeyim." Ettim. Bütün o psikolojik süreçleri, dinamikleri çözümledim. Baktım, zaten yapacak başka bir şey yok o süreçte ve o bilinç düzeyinde. Olayın benimle bir ilgisi yok zaten. "Haklı, kadın ne yapsın?" Ne yapsın, o durumda başka yapacak bir şey yok, benimle bir ilgisi yok. Bak, duygu merkezinin hissettiği şeyi de düşünce merkezim nötralize eder bu sefer. Düşünce merkezim der ki duygu merkezime: "Sen böyle bir şey hissettin ama bu his yanlış bir his. Sen meseleyi yanlış bir yerden aldın, hem de duygu merkezinde aldın -hadi buna bir şey demiyoruz, doğal, iki olduğun için duygu merkezinde aldın- ama yanlış bir şekilde tanımladın. Sen sadece aslında diyelim orada işte X kişinin sana ihtiyaç duyduğun doğal ilgiyi göstermediğini tecrübe ettin." Diyelim ki seni sevmiyor ama sen ondan sonra ne? Demek ki sevilecek biri değilim mi, veya sevilmek için ekstradan bir şey yapmam lazım mı? Bu sefer ne yapar duygu merkezi? Sevilmek için insanları ve hayatı manipüle etmeye başlar. Neden? Çünkü temelde yanlış bir algıya sahip oldum.

Halbuki düşünce merkezine yönelse diyecek ki: bu meselenin nedeni budur, benim varlığımla bir ilgisi yoktur. O X kişinin ilahi kader programında benim annem, babam, kardeşim, ablam her neyse, arkadaşım, dostum olan kişinin şu psikolojik dinamikler çerçevesinde gösterdiği bir tutumdur. Tabii duygu merkezi oradan devreye girer: "Ama ben kendimi kötü hissettim." Tamam anladık, kötü hissettin, biz bunu inkar etmiyoruz. Ama senin kötü hissetmenle veya kötü hissetmen üzerinden biz bu olayı yorumlayamayız. Neden? Çünkü duygu merkezinin burada hissettiği şey, kendini kötü hissetmekten başka bir şey değil. Olayın tek bir noktası. Evet, olayın aslında doğal insan psikolojisinde meydana getirdiği, duygu merkezinde meydana getirdiği doğal bir hali sen hissettin. Buraya kadar hiçbir problem yok. Ama bundan sonra yapılan yorum aşırı yorumdur. Anlatabildim mi? Bundan sonra gerek duygu merkezinin kendi içinde yaptığı yorum, gerekse diğer merkezleri manipüle ederek yaptığı yorum, yanlış yorumdur, aşırı yorumdur, çarpık yorumdur.

Peki neden çarpık yorum olabilir? Duygu merkezi hissettiği olumsuz şey üzerinden düşünce ve eylem merkezlerini manipüle ediyor. O yüzden. Yani ne gibi? "Kendimi kötü hissettim, işte annem, babam, arkadaşım, dostum şunu yaptı ve kendimi kötü hissettim, bana zaten kendimi kötü hissettirmek için bunu yapıyor", veya yaptı, veya "ben niye bu dünyaya geldim ki, ben niye yaşıyorum ki, ne biçim bir dünyaya geldim." Halbuki ne biçim bir dünyaya geldim? Henüz dünyanın kaçta kaçını analiz ettin ki dünya hakkında yorum yapmaya başladın? Değil mi? Gördüğüm bir, iki, üç, beş... Bak ne oldu burada? Duygu merkezi kendisinin yapmaması gereken bir işi yapmaya yelteniyor. Anlatabildim mi?

Tıpkı basitçe örnek vereyim, her zaman verdiğimiz gibi: bir çocuğun kendisine o gün babası bir şey almadığı için "sen bana hiçbir şey almıyorsun" demesi gibi. Bunu yapan kim? Duygu merkezi. Niye böyle diyor, yalan mı söylüyor? Daha dün almış babası ona bir şey ama o an duygu merkezi onu görmüyor. Çünkü duygu merkezinin işi objektif olguyu görmek değildir, duygu merkezinin işi o an hissettiği şeyi duymaktır. O an ne hissettin, onu hissettin, kabul, hiçbir sıkıntı yok. Ama ondan sonra ürettiğin her şey problem. "O öyle hisseder mi?" Evet, öyle hisseder, öyle hisseder. Aslında trajedi üretiyor devamlı. Ama mesela ben de kendimi düşündüğüm zaman, geçmişte bazı şeyler çok arabesk geliyor bana. Nasıl bu kadar kendimi böyle arabesk bir duruma sokmuşum diye düşünüyorum. Ama o sırada onu yapamıyorsun, o an öyle hissediyor o merkez. Oradan çıkmak zor gerçekten.

Yani mesele, geçen hafta veya evvelki hafta neyi konuştuk? Bir psikolojimiz var, bir psikoloji değiliz. Şimdi bu hafta neyi işliyoruz? Bir psikolojimiz var, bu psikolojinin içinde üç tane merkez var, değil mi? Üç tane beyin var aslında burada -gittikçe çoğalıyorlar- üç tane, üç tane beyin. Hani psikolojimiz üç beyinlidir: eylem beyinli, duygu beyinli, düşünce beyinli olmak üzere. Psikolojik mekanizmamızda üç tane merkez var, bunlara üç tane beyin de diyebilirsiniz.

Merkezler Arası Uyum ve Çatışma: Maydanoz-Gül Örneği

Diyelim ki sadece düşünce merkezi çalışıyor. Kişi olguyu tamamen rasyonel bir şekilde analiz ediyor ama mesela kişi ne hissediyor, buna dair hiçbir şey yok. Ne hissediyor? Bilmiyorum, ben sadece analiz ediyorum. Bak, bu sefer sadece onu tek başına analiz eder; ne hissedildiği konusunda bilgisizdir, cahildir. Artık öyle mi?

Şimdi düşünün, tamamen düşünce merkezli birisi dedi ki: "Ya ben işte, ben kendime odaklıyım, kendi şeylerime bakarım. Dolayısıyla senin, benim yaptığım davranıştan dolayı kendini çok kötü hissedeceğini, kendi kişilik ve kendilik değerinin bu kadar düşeceğini ben hiç tahmin etmiyordum. Öyle bir şeyi hissedeceğini de hiçbir zaman tasavvur dahi edemem." Şimdi bak ne yaptı? O da belli bir merkeze odaklı bir şekilde olguyu tanımladı. Halbuki insanda bir de duygu merkezi var; bir şey hissedersin, kendinle ilgili bir şey hissedersin, kendi değerinle ilgili bir algı hissedersin.

Hani millet bazen anlamıyor işte: hanım çiçek istemiş, ne anlamı var? Ya orada çiçek ona kendini iyi hissettiriyor, ne alakası var? Hani bir arkadaşın deyimiyle, "maydanoz alırım daha iyi" diyor, "hiç olmazsa faydalıdır" diyor, "yemeğe koyarız" diyor. Şimdi birisi eylem veya düşünce merkezi diyor ki bunun pratik bir faydası yok diyor, ne işe yarıyor, bir gün sonra üç gün sonra kuruyacak diyor, boşa para veriyoruz. Düşünce merkezi bunu diyor, bir yere oturtamıyorum diyor. Ama duygu merkezi başka bir şey; o, kendisinin hoşlandığı bir şeyin fark edilmesi, bunun hatırlanması ve buna dair yapılan bir eylem. Bu ne oluyor? Kişinin duygu merkezli olarak kendini daha iyi hissetmesi. Duygu merkezi böyle bir tutumdan hoşlanıyor. Çünkü "ben" diyor, "biliniyorum, fark ediliyorum ve benim mutlu olduğum şey yapılıyor, hatırlanıp yapılıyor." Anlatabildim mi?

Şimdi bunlar için "şu üstündür, bu alçaktır" diyebilir miyiz merkezler için? Hayır, temelde diyemeyiz. Her merkezin kendi işleyişi, kendi perspektifi var. Ama bunlar barışamaz şimdi. Adam maydanozla gülün arasında fark görmüyor. Duygu diyor ki "ya olur mu" diyor, "bayat, bir bahçede var" diyor, "nasıl işe yarayacaksın?" Tamam işte burada iki kişi mi tartışacak, iki merkez mi tartışacak? İki kişi tartışırsa her biri kullandığı ve gömüldüğü merkezin içinden konuşuyor demektir.

Ama mesela dese ki: "Bendeki düşünce tarzına göre olay şöyle, bunun çok fazla bir gereği yok. Ben seni zaten sevmişim, seviyorum. Sana gül almamın veya doğum, evlilik gününü hatırlamanın ne önemi var? Ben zaten her gün senden razıyım ve mutluyum, hani bunu hatırlamamın ne gereği var?" Değil mi? Düşünce merkezi olarak düşünüyor. Ama bak, "ben böyle düşünüyorum" değil, "düşünce merkezim böyle düşünüyor." Öbürü de diyebilir ki: "Evet, düşünce merkezimi ben de dikkate aldığımda ben de seninle aynı kanaati paylaşıyorum, fakat ben duygu merkezimi biraz fazla ağırlıklı kullanıyorum, yani mümkünse benim duygu merkezimi daha tatmin edici davranabilirsin." Değil mi? Bak bir araya gelebilirler mi bu durumda? Gelebilir, bu şekilde bakabilirse.

Velev ki diyelim o düşünce merkezli kişi bu konuda değişmeyecek: "Senin duygu merkezinde böyle bir algı, his olduğunu anlıyorum ama bunu gereksiz buluyorum" -gene düşünce merkezinden konuşuyor- "gereksiz buluyorum, tamam." Bu durumda karşı taraf şunu diyebilir: "Anladım, bana değer veriyor, önemsiyor, seviyor ama o benim duygu merkezime karşı çok empati yapabilecek halde değil, dolayısıyla bunu bir sorun olarak görmüyorum." Bak çözüldü. Maydanozun faydalarını sıralar; görüntüsü güzel, kokusu var, o kadar ayrıntısına girmiyor, manipüle eder yani.

O anlamda söyleyeyim, doğrudur, karşıdaki insan şunu yapabilir: "Ben de düşünce merkezimi dikkate aldığımda seninle yüzde yüz hemfikirim." Bak dediğinde ne oldu? Evet, bak karşındaki insan senin düşünce merkezli olarak yaptığın analize karşı çıkmıyor, bunu reddetmiyor, onaylıyor bunu.

Objektif olarak da onaylıyor, yağ çekmek için değil. "Evet sen doğrusun, bu konuda düşünce, mantık olarak yüzde yüz haklısın ama benim bir duygu merkezim var, bunu ağırlıklı olarak da kullanıyorum, bu konuda şöyle bir şey benim duygu merkezimi tatmin eder. Yani bu konuda değerlendirmeyi senin takdirine bırakıyorum." Neticede şey alınıyor mu, alınmıyor mu? Şimdi alınsa da alınmasa da çatışma oluşmaz, eğer dengeli çalışırsa işte insanlar bu konuda. Yani merkezlerimiz dengeli bir şekilde çalışırsa, anlatabildim mi, o zaman çatışmalar büyük oranda ortadan kalkar.

Fakat biz ağırlıklı olarak kullandığımız ve içine gömüldüğümüz, yani iyice özdeşleştiğimiz merkezin içinden konuşursak o zaman anlaşamayız. O merkezin içinden konuşuyorsun. Bir merkez diyor ki "hemen yapalım" diyor. Öbürü diyor ki "hayır, yapamayız, önce düşünmemiz lazım" diyor. Şimdi biri diyor ki düşünelim, biri diyor ki yapalım. Halbuki bu nedir? Her iki tarafın gömüldüğü psikolojik merkezden konuşması demektir. Halbuki "yapalım" diyen neyden konuşuyor? Eylem merkezinden. Karşıdaki ona dese ki "ben de bir şey yapalım diyorum zaten, bu konuda seninle hemfikirim, hatta bir an evvel bir şey yapmak istiyorum ama yapacağımız hangi şey şartlara ve duruma daha uygundur, bunu biraz düşünürsek nasıl olur" dese, karşıdaki insanı daha dengeleyebilir. Ama desen ki ona "sen düşünmeden hareket ediyorsun, böyle insan olur mu" desen, o diyecek ki "sen de düşün düşün, nereye kadar."

Anlatabildim mi? Şimdi iki insan mı konuşuyor, iki merkez mi konuşuyor? Bunun cevabını bulmak istiyoruz, bunu düşünmeliyiz. İki insan mı konuşuyor, iki merkez mi konuşuyor? Her iki taraf içine gömüldükleri merkez içinden konuşurlarsa işte birbirini anlamayan, anlaşamayan, birbiriyle çatışan insanlar ortaya çıkar. Neden? Çünkü merkezler ayrı, işleyen merkezler temelde ayrı.

Peki hayatın fıtri, doğal yapısında madem biz mizaçlar var diyoruz, bu ne demektir aynı zamanda? Bazı merkezler bazı insanlarda daha önde çalışır. Bunu inkar mı edeceğiz? Yok, etmiyoruz. Ama diyoruz ki o merkeze gömülmeyebilirsin, o merkezi gömülmeden daha öncelikli olarak kullanabilirsin. Daha öncelikli olarak kullanmak kaderimizdir diyebiliriz bir yerde ama birine gömülü olarak yaşamak zorunda değiliz. Çünkü bize üç tane merkez verilmiş ve o üç merkezi olabildiğince sağlıklı ve dengeli bir biçimde kullanabiliriz.

Depresyon: Merkezlerin Topluca Negatifleşmesi

Mesela aslında depresyon nedir? Bir anlamda bir merkezin negatif işlemesi noktasında diğer merkezleri de negatif bir şekilde bloke etmesidir. Orada öncelikle tetiklenen duygu merkezi de olabilir, düşünce merkezi de olabilir, eylem merkezi de olabilir; bir tanesi negatif bir şekilde tetiklenmiş, negatifliğe gömülmüş, diğer merkezleri de negatif işletiyor. Mesela diyelim ki düşünce merkezi "ne yapacağımı bilmiyorum, tamam öyleyse hiçbir şey yapmayacağım, hiçbir şey yapmayacağım, hiçbir şey yapmak istemiyorum çünkü ne yapacağımı bilmiyorum." Bakın ne yaptı? Üç tane merkez de bloke oldu, negatifliğe gömüldü.

Ama düşünce merkezi dengeli çalışsa: "Evet şu anda bir kısım belirsizlikler var ve tam olarak neyin benim için doğru olduğunu tam olarak bilmiyorum ama netice itibariyle hayat yürüyor, ne yapacağıma karar vermem lazım, belli bir risk içerse de." Ne oldu o zaman? Düşünce merkezim dengeli bir şekilde çalıştı, oradan eylem merkezime pozitif yönde bulundu, yönlendirmede bulundu. Evet, belirsizlikler ve risklerin de olduğunu fark ederek yapmaya karar verdim ve şunu yapmak istiyorum. Duygu merkezini de aldım yanına. O zaman bir şey yaparsın, diyelim ki süreci gözlemlersin. Süreç olumluya doğru gidiyor, dersin ki süreç olumluya doğru gidiyor, tahmin ettiğim riskler de pek ortaya çıkmadı, öyleyse bu konuda daha gayretli olayım, daha motive olayım. Ne yaptın? Merkezleri pozitif bir şekilde ve bütünleşik bir şekilde çalıştırdın.

Öbürü: "Ne yapacağımı bilmiyorum, risk var, risk almak istemiyorum, öyleyse hiçbir şey yapmayacağım, canım hiçbir şey yapmak istemiyor." Ne oldu? Bütün merkezler çöktü, hepsi negatifti. Aslında depresyon bir anlamda psikolojik düzeyde bütün merkezlerin negatiflik halidir. Değil mi? Hani mesela depresyon kriterlerini alırsanız orada düşünce, duygu ve eylem merkezlerinin nasıl negatif işlediklerini görebilirsiniz. Kişinin hiçbir şey yapmak istememesi, olumsuz düşünceler, negatif duygular, karamsarlık, kötümserlik, kendinde güç bulamama, hiçbir şey yapmak istememe gibi bir kısım ölçüleri var depresyonun. Onları analiz edin, hepsi bu üç tane psikolojik merkezin negatif çalışmasına tekabül eder, blokajına tekabül eder, durmasına tekabül eder, son nihayetinde.

Ahsen-i Takvim ve Dinin Rolü

İşte burada insanoğlunun iki tane trajik tuzağı var. Bir tanesi, en başta özümüzün farkındalığını kaybetmemiz. Önce özümüzün farkındalığını kaybediyoruz, var da farkında değilsin artık. İkincisi, psikolojik mekanizmanın içine gömülüyorsun; sadece gömülmekle kalmıyorsun, onun bir kısmına iyice fikse oluyorsun. Yani psikolojik mekanizmamıza dair tam bir farkındalığımız da yok bu konuda; onun da bir bölümüne, yani çok düşük performansla çalışan bir varlık haline geliyoruz.

Bize çok önemli donanımlar verilmiş. Hani Kur'an'da diyor ki "biz insanı ahsen-i takvim üzere yarattık." İnsanın şunu diyesi geliyor: "Nerede bunlar abicim, nerede bunlar?" Yani ya ayet bize yanlış bir şey söylüyor veyahut da bu şeyi anlamamız lazım. Peki nedir Ahsen-i Takvim? Aslında Ahsen-i Takvim, insanın ruhsal özünün ışığı altında psikolojisini ve bedenini yönetme halidir. Bu Ahsen-i Takvim'dir ve insan bunun üzere yaratılmıştır. Biz o kıvamı, o dengeyi, o hiyerarşiyi bozuyoruz. O hiyerarşi bozulunca işte Ahsen-i Takvim denen en güzel kıvam da ortadan kalkıyor. En güzel kıvam nedir? Kişinin ruhsal özünün farkındalığı üzere psikolojisini ve bedenini yönetmesidir.

Diyelim ki ruhsal özünün farkındalığını yitirdin, o zaman din geliyor devreye. Din aslında bu noktada devrededir, daha önce devrede olmasına gerek yoktur. Çünkü ruhsal özümüz dinin hakikatiyle özdeştir. O yüzden ahir zamana doğru gittikçe kitapların sayfası artar. Yani ne kadar özden uzaklaşırsak, gönderilen kitabın sayfası o kadar artıyor. Kitap sayfasının artması iyi bir alamet değildir yani, daha az anladığımızın alametidir. Hani denir ya, eskiden sayfalar varmış falan, sonra kitaplar var, elhamdülillah ciltler gelmedi. Hani ilim bir haftaydı, cahiller onu çoğalttı diye bir söz var, evet ona da işaret eder.

Burada ne var? O ruhsal özün farkındalığı üzere psikolojimizi ve bedenimizi yönetmek; doğal halimiz budur, Ahsen-i Takvim dediği de budur. Peki bu olmadığında ne olur? Önce o ruhsal özün farkındalığı kaybolur. Kaybolunca ne olur? Din devreye girer. Din ne yapar? Senin psikolojini dengede tutmaya çalışır. Sana der ki "patronu unuttun, o içindeki efendiyi unuttun, onu tam fark edemiyorsun, onun tam idrakinde değilsin." Ne var elde? Psikoloji var. Psikoloji tam patronluk yapabilir mi? Tam yapamaz, yani kendi içinde çalkalanabilen, iniş çıkışlar yaşayabilen bir yapıdır, bir mekanizmadır, psikolojik mekanizma. O zaman ne yapıyor? Din devreye giriyor ve din insanı belli bir psikolojik dengede tutmaya çalışıyor.

Peki nihai maksadı bu mu dinin? Değil. Psikolojini dengede tutmaya çalışıyor, o dengenin üzerinden tekrar özünün farkına varmaya seni çağırıyor. Eğer psikolojini ne kadar dengeli tutarsan özünü fark etmeye o kadar yakın olursun, psikolojik mekanizmanı ne kadar bozarsan o özün farkındalığına o kadar uzak olursun.

Peki psikolojik mekanizma her zaman ne olursa olsun denge haline dönmeye açık mıdır? Evet, açıktır. Ne olursa olsun, ne kadar bozulursa bozulsun o psikolojik dengesizlik denge haline döndürülebilir. Onun için dinde "ne olursa olsun tövbe kapısı açıktır" demiş. Yani psikolojik dengesizlik hangi boyutta olursa olsun önemli değildir. Ve dikkat edin, insan kendisini psikolojik düzeyiyle tanımlamamalıdır. Tekrar o ayeti hatırlarsak: "Onlara bir musibet isabet ettiğinde, biz Allah'a aidiz, ona döneriz derler." Bakın neye vurgu yapıyor? Allah'a aidiyetine vurgu yapıyor; psikolojik düzeyindeki değişim olgularına vurgu yapıp onunla kendini tanımlamıyor.

İşte bu noktada bizim neye ihtiyacımız var? Psikolojik mekanizmamızı sürekli daha dengeli hale getirmeye ihtiyacımız var. O dengeli hale getirme süreci bizi hem daha izafi olarak, daha psikolojik olarak daha dengeli kılacak, hem de özle irtibatımıza engel olma durumundan çıkaracaktır.

Mesela düşünün, hayatta sürekli olumsuzluklardan rahatsız olan, öfkelenen, insanların yaptıklarına karşı alınan, gücenen, insanları küçümseyen veya işte kendisinde olmayan bir şeyler yüzünden gıpta eden, haset eden bir insan nasıl erecek? Erebilir mi? Mümkün değil, böyle bir imkan yok. Üstelik de eğer kişi bunları haklılaştırırsa: "E ben boşuna mı öfkeleniyorum, insanlar hep yanlış yapıyor, ben boşuna mı alınıyorum, işte muhataplarım böyle yapıyor" dersen, sen o zaman kendini tamamen bir psikolojik varlık düzeyine indirgedin. Halbuki Ahsen-i Takvim bu değil. Niye evliyalar "incitme, incitenden" demiş? "Kemalde noksan imiş, incinen incitenden" demiş. Yani sen, evet bir psikolojik mekanizman var ama niye özdeşleşiyorsun? Evet, psikolojik mekanizmanda bir damar incindi, alındı, gücendi veya öfkelendi. E tamam, o sen misin? Değilsin. Bakın bunu ayrıştırmak var ya, çok keyifli bir şeydir ve çok özgürleştirici bir şeydir insan için. Olmadığında da çok daraltıcı bir şeydir.

Bir insan sizin bir gününüzü, bir ayınızı, hatta bir yılınızı heba edebilir ama bunun sorumlusu sizsiniz. Şimdi biz en baştaki sohbetlerimizden itibaren şunu vurguluyoruz değil mi? Her türlü negatif duygunun sorumlusu sizsiniz. Ama insan hemen basit bir mantık yürütüp, "ama o öyle davranmasa ben böyle yapmazdım" diyerek bunu alt etmeye çalışıyor. Hani en başta dedim ya, insan neye inandığına bir baksın. Şimdi eğer ben öfkemin nedenini karşımda görüyorsam, yani onun yüzünden öfkelendim, benim öfkemin nedeni odur diyorsam, o zaman biz burada ya yanlış bir şey söylüyoruz ya da ikisi arasında bir çelişki vardır. İnsan birini tercih etmelidir ve yaptığı tercihin sorumluluğuna ve sonuçlarına da katlanacaktır.

Ben diyorum ki bütün negatif duyguların nedeni kendi içimdedir ve diyorum ki kendi içimdeki bu damarları bulursam ve bunları nötralize edersem, ben negatif duyguların istilasından ve tahakkümünden kurtulurum. Bu, insanların bana yaptıklarından bağımsız bir şekilde gerçekleşir, bağımsızdır bu. Ama ben diyorsam ki bendeki negatif duygunun nedeni karşımdakilerdir, o zaman ben hep dua edeceğim; tabii hep insanlar böyle dua ediyor ya, "Rabbi bizi iyilerle karşılaştır" diye. Allah bu duayı kabul etmez mi? Yani bizi iyilerle karşılaştırır duasını çok kabul etmez, sınırlı kabul eder en azından öyle diyebiliriz. Neden? Bunu ben demiyorum, haşa Allah adına konuşmuyorum, Allah Kur'an'da diyor: "Biz sizi hayır ile şer ile muhatap kılacağız" diyor. Anlatabildim mi? Yani hayatta olumlu olumsuz durumlarla ve insanlarla karşılaşacaksın. "Ben seni karşılaştıracağım" diyor Allah. Daha ne desin? Sen de diyorsun ki karşılaştırma. O zaman senin iradenle Allah'ın iradesi veyahut da bu hayata getirdiği tanım arasında bir fark var. Ya sen Allah'ı ikna edeceksin ya Allah'ın sözüne ikna olacaksın.

O zaman madem Allah diyor "karşılaştıracağım", peki "sizi mutsuz edeceğim" mi diyor? Yok, bak ayetin devamında böyle bir şey yok. Karşılaşacaksınız ama diyor, madem bu yeryüzüne geldiniz, olumlu ve olumsuz bir kısım şeylerle karşılaşacaksınız. Her bir insanın karşılaşacağı olumluluk ve olumsuzluğun derecesi değişken midir? Değişkendir, bu ilahi bir takdirdir, nedenini bilemiyoruz veya insan tefekkür eder belki bulur. Ama neticede şudur, olumlu şeylerle karşılaştığın gibi olumsuz şeylerle de karşılaşacaksın. Peki bu durumda mutsuz olmayı mı Allah sana söylüyor? Yoksa bak, karşılaşacaksın, bunları nasıl karşılayacağına dikkat et mi diyor?

Yani Allah diyor ki ben seni bunlarla karşılaştıracağım, sen şunu sormayacak mısın: peki ben bunları nasıl karşılayacağım? Değil mi? Bakın kış geliyor, kışlık elbiseyle karşılıyoruz. Kimse kışı yazlık elbiseyle karşılamıyor. Yani madem bu memlekette yaşıyorsun, dört mevsim var değil mi, lodosu var, kışı var, vesairesi var değil mi? Peki sen ne diyorsun? "Ben de bunu biliyorum ve buna uygun bir şekilde bir karşılıkta bulunacağım" diyorsun. Bunu nasıl karşılayacaksın? Doğru bir şekilde karşılayacaksın. İşte bunu doğru bir şekilde karşılamanın yolu, en başta ermiş bir insan olmaktır. Eğer ermemiş bir insan isen, o zaman psikolojini doğru kullanmaya çalışacaksın; psikolojik mekanizmanın bir bölümüne gömülmeyeceksin. "E ben böyle bir olayla karşılaşmak istemiyorum" böyle bir şansın yok, karşılaşacaksın, bunu deme. Düşünce merkezine git: "Ben böyle bir olayla karşılaşırsam bunu nasıl yorumlamalıyım, nasıl değerlendirmeliyim, nasıl anlamalıyım ve en doğru şekilde nasıl davranmalıyım" bak o zaman...

Üç Beyin Metaforu: Vitesli Araba Örneği

Yaratıcının senin psikolojine yerleştirdiği üç beyni de kullanmış oldun. İnsana deyim yerindeyse bu anlamda üç beyin verilmiştir. Genellikle ya bir ya bir buçuk beyin kullanır ama üç beyni tam kullanamaz. Kullanabilme imkanı vardır ama ağırlıklı olarak ya bir ya bir buçuk beyni kullanırsın. Çünkü ikinci olarak kullandığın beyin birincinin patronajında hareket ediyor, tam randımanlı işlemiyor. O zaman bu üç beyni de kullanmaya çalışacaksın ve bunları yerli yerinde olması gerektiği noktada kullanacaksın. O zaman en azından neyi sağlamış olursun? Belli bir psikolojik dengeyi sağlamış olursun.

Bazen mesela ben bir insana derim ki, bak o insan tamam bunu yaptı, sen kırıldın, üzüldün, alındın ama bunu niye yaptı diyorum. Bana ne diyor? "Niye yaptı, yaptı" diyor. Ben aslında şunu demek istiyorum: bak ikinci beyne geçelim, o beyni kullan. O ısrar ediyor: "Yok, ben o beyni kullanmayacağım." Vitesli araba sürmek gibi yani, motor yapıyorsun sen de. Evet, en son artık, hani mesela bir arabada vitesler niye var, niye farklı hız kullanma şeyleri var, niye gaz var, fren var? Çünkü gittiğin yolun hepsi düz değil, hepsi yokuş, hepsi iniş değil ki. Ne deniyor? Bak İstanbul'dan Ankara'ya gideceğin zaman inişi de var, düzü de var, yokuşu da var. Peki bu durumda ne yapacaksın? Bak bir şeyler, arabaya bir şeyler konmuş, farklı imkanlar yerleştirilmiş. Peki bu imkanları ya kullanacaksın ya arabayı mahvedeceksin ya yolda kalacaksın, başka bir şey yok. Doğrusu nedir? Arabanın bütün imkanlarını kullanıp o yolu alacaksın; bazen yokuş gelir, bazen iniş gelir, bazen düzlük gelir. O zaman imkanlar bizim hayatla baş edebilmemiz noktasında aslında yeterlidir. Ama biz onları kullanmadığımız için yetersizlik oluyor. Bir merkezin, daha deyim yerindeyse bir vites düzeyinde bir yokuşu tırmanamazsın. Bu sefer ne yapıyorsun? "Bu yokuş nereden çıktı, ben yokuşları hiç sevmem" diyorsun. Böyle bir şey yok yani, böyle bir lüksün yok. Sadece şunu sorabilirsin: bu yokuş hangi imkanlarla çıkılabilir? Soracağın soru bu. Bilmiyorsan telefon açar sorarsın değil mi, veya öğrenirsin. Budur. Yoksa "ben yokuşu sevmiyorum, niye bu yokuşlar var ki" dersen o zaman sen yanlış bir yoldasın. Hiç yola çıkma.

"Hocam peki mesela duygu merkeziyle karşılıyorsun ağırlıklı olarak dünyayı, öyle okuyorsun. Ve mesela bir kriz anında, duygu merkezindeki bir kriz anında düşünce merkezinin de spekülatif çalıştığını görüyorsunuz. Dolayısıyla orada en azından şunu biliyorsun, orada da sağlıklı bir işleyiş yok, yapamıyor yani, üretemiyor. Eylem merkezi zaten kitlenmiş durumda. Peki böyle bir durumda, yani merkezlerin tamamen bloke olduğunu ya da sağlıklı işleyemeyecek bir şekilde olduğunu fark ettiğinde -ama bunu fark edebiliyorsun- ne yapmak gerekir?"

Bu kilitlenmeye sebep olan şey, ilk başta olguyu karşıladığımız merkezin negatifliğine odaklanıp onunla özdeşleşmemizdir. Orada şunu diyeceksin: şöyle bir olay oldu, duygusal merkezin alındı veya çok rahatsız oldu veya kendini çok kötü hissetti her neyse, ama "ben" demeyeceksin ona. "Ben" dediğin anda bütün haritayı o renge boyadın. O renge boyadığında sen başka bir renk oluşturabilir misin? Yani diyelim ki bütün tuvali kırmızıya boyadın, artık kırmızının üzerine yeşil koyuyorsun başka renk çıkıyor, mavi koyuyorsun başka renk çıkıyor değil mi? Ama dersen ki "tuvalin şu bölgesinde bir kırmızılık var ama tuvalin şu bölgesinde de bir alan var", dikkat edin, duygu merkezi bloke oldu diye düşünce merkezi de bloke olmak zorunda değil. Duygu merkezinin negatif bölümüyle özdeşleştiğinde diğerlerini bloke ediyor, yani onlara negatif emir gönderiyor.

Mesela diyelim ki birisi beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben oturur düşünürüm: bu niye oldu? Bunun gerçekleşmesine yol açan çevresel şartlar, olgular ve muhatabım olan insanın psikolojik şartları nedir? Bu insan niye böyle davrandı, analiz ederim onu. Ondan sonra, bu durumda o yaptığım analize göre ne yapılabilir, bu durum daha iyi bir duruma evriltilebilir mi, yoksa evriltilemez mi? Onu analiz ederim, oradan bir sonuç üretir ve ona göre davranırım.

Mesela diyelim ki bir insan beni kırdı. Bakarım, morali bozuk, işten gelmiş, benim doğal bir şekilde söylediğim bir söze veya bir isteğime ters bir şekilde cevap vermiş. Ben de alındım. Ben mi alındım, duygusal merkezim mi alındı? Önce onu ayıracağım. Diyeceğim ki duygusal merkezim alındı, anladım, tamam, duygusal merkezim alındı, onu bir kenara bırakayım, şimdi onunla meseleyi anlayamayız, çözümleyemeyiz, çünkü onun işi değil o. Düşünce merkezime geçeceğim: niye bana böyle bir tepkide bulundu? Bir bakacağım: işten geldi, yorgundu, veya hiç bilmiyorum. Diyor ki muhtemelen bir meselede morali bozulmuş, çünkü normal şartlarda benimle bir ilgisi yok. Kendime de bakarım, acaba bu konuda onu tahrik edici bir tavrım, tutumum, sözüm mü oldu? E yok, demek ki benimle ilgili değil. Nedenini de tam bilemiyorum ama şunu biliyorum, morali bozuk yani, çok da objektif bir bilinç halinde değil. O zaman biraz şöyle bir bırakayım, bir rahatlasın.

Anlatabildim mi? Ne yaptım? Hem kendimi o negatif benlikle, negatif duygusal benlikle özdeşleştirmedim, onun diğer merkezlerimi manipüle etmesine engel oldum. Nasıl manipüle eder mesela? "Ya ben sana şimdi ne dedim, kötü bir şey mi dedim, bana niye böyle diyorsun, beni üzdüğünü bilmiyor musun, ben de sana gösteririm, tamam, madem sen bana böyle davranıyorsun ben de nasıl davranacağımı bilirim." Ne oldu? Negatif duygusal benlik diğer merkezleri manipüle etti, diğerlerini mahvetti. Halbuki mesele buradan değerlendirilemez. Evet, duygusal benliğin hoşnutsuzluk duydu, tamam onu anladık, koy bir kenara, ona bir yalancı emzik verebilirsin.

Aslında o, bilmeden "kısasta hayat vardır" ayetinde psikolojik düzeyde çarpıtıyor. Tabii tabii, nefreti nefret, düşmanlığa düşmanlık, öfkeye öfke. Zaten dikkat edin, ayet mutlak bile değil yani. Anlatabildim mi? Ayet belli, sınırlı bir şey için; kan davasını önlemek için gelmiş bir şey. Ve burada affetmenin, insanların sübjektif bilinçlerine karşı daha hoşgörülü olmanın gereği var.

Peygamberin Örnekliği: Taif ve Sabır

Peygamberin, senin anlatmakla gurur duyduğun, iftihar ettiğin, "bizim böyle bir peygamberimiz var" dediğin -Taif'te taşlandı ama onlara dua etti diyorsun- sen onun binde biri değilsin, değil mi? Eğer o senin peygamberinse o zaman bir pay alman lazım o insanın örnekliğinden. Aslında ne var işte orada? Bakın onları analiz etti. Anladınız mı? Yani orada şimdi peygamberin de psikolojik benliği var. E ne oldu? Tabii hani rahatsız oldu diyelim, diyelim ki psikolojik benliği dedi ki bu beni rahatsız etti; düşünsel merkezi dedi ki ben bunu hak etmedim; eylemsel merkezi dedi ki ben bunlara ne yaptım ki bunlar bana bunu yapıyor. Tamam böyle demiş olabilir. Peygamber bunlara odaklandı mı? Hayır. Ne dedi? Analiz yaptı. Tabii o analizin sonucunu söyledi.

Peygamber diyor ki: onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Bunlar niye yaptı bunu? Çok ölçüsüz ve dengesiz bir psikolojik mekanizmayla birileri onları tahrik etmiş olabilir, birileri onlara benim hakkımda yanlış propaganda yapmış olabilir. Değil mi? Örnek vereyim. Bediüzzaman Kastamonu'ya sürgün ediliyor, ufak çocuklar onu taşa tutuyor, taş atıyorlar Bediüzzaman'a. Neden? Birileri onlara propaganda yapmış, belki de para da vermiştir, "bu adama taş atın" diye. Onlar da taş atıyor. Bediüzzaman da dönüp bakıyor, tebessüm ediyor: "Bana Kur'an'daki bir ayetin manasını hatırlattılar" diyor. Anlatabildim mi? Yani analiz etti: onlar bunu niye yapıyor? İşte peygamber onu yaptı, onlar bunu niye yapıyor analiz etti ve son cümleyi de bir sonuç cümlesi olarak ifade etti: "Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar." Ve dedi ki "Ya Rabbi onları affet." Bakın işte Ahsen-i Takvim bu.

"Ama o peygamberdi abi." Ego ne yapıyor? "Peygamberdi" diyor. Biz peygamberden bahsetmiyoruz ki, biz insan-ı kamilden bahsediyoruz. Biz desek ki "o vahiy aldı, işte vahiy getirdi", sen diyebilirsin ki "o peygamberdi." Fakat burada insan olarak yaşıyor; o peygamberdi, biz vahiy almasından konuşmuyoruz ama vahiy alan biri insan-ı kamildi. "Yok da ego mu konuşuyoruz?" Tabii tabii.

"Vahiy alan biri, peki sana da vahiy gelmiş mi?" Yani ona direkt gelmiş, sana onun üzerinden gelmiş. Sen niye vahye muhatapsın? Bak sana da dolaylı gelmiş; hiçbir şey anlamıyorsan örneği gelmiş, yani vahiyden bir şey anlamıyorsun, örneği gelmiş, vahyin canlı yaşayan örneği gelmiş, işte peygamber o. O zaman ondan istifade et. Bak peygamber böyle davranmış, demek ki hakiki insan olmaklığın örneği var karşında. Sen madem vahye muhatapsın -yani biz direkt vahyi almıyoruz ama vahyi alan bir elçinin getirdiği vahyin muhatabıyız- biz de o zaman en dolaylı olarak vahyi almış oluyoruz değil mi, vahyin muhatabısın çünkü sen. O zaman bunun da canlı örneği var, o zaman o canlı örneği örnek olarak almak durumundasın, durumundayız.

Bakın burada bu şu demek değil, "Allah emrediyor, böyle yapman lazım", bu değil. İnsan bir doğrunun doğruluğunu idrak edecek ve öyle yapacak, bir yanlışın da yanlışlığını idrak edecek, öyle yapacak neticede. Yani son nihai idrak odur. Yoksa "ya işte aslında böyle yapmayacaksın, ben olacaktım orada, ben onlara gösterirdim, bir taş mı atıyorsunuz, ben kaç taş atacağımı gösterirdim" diyor mu içindeki bir benlik, ve sen bunu onaylıyor musun? Yoksa içinde bir benlik böyle dese bile, "hayır ben bunu onaylamıyorum, bu doğru değil" diyecek misin?

"Polyanacılık mı bu abi?" "Peygamberin yaptığı doğrudur" diyecekse... Mesela bazı insanın şuna, bu polyanacılık mıdır? Hayır, polyanacılık değil. Bu, "aslında insanlar çok iyidir" demek değil. Peygamber demedi ki onlara "çok iyi bunlar aslında", böyle bir şey demedi. Dedi ki bunlar psikolojik benliklerinin en negatif derecelerine gömülmüşler, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Burada bir polyanacılık yok ya, "insanlar iyidir, birbirimizi sevelim" böyle bir şey de yok. Tam bir farkındalık ve bilinç üzere hareket ediliyor. Ama aynı zamanda peygamber o insanların özlerinin de farkında. Ne diyor? "İçlerinden iman edecek insanlar çıkabilir" diyor. Değil mi? Neden? Çünkü hakikaten çıkabilir, hatta hepsi de iman edebilir. Neden? Çünkü özlerini görüyor peygamber, onlar da o ilahi özü, ilahi nefhayı taşıyorlar ama bunun farkında değiller. Farkına varabilirler mi? Varabilirler. Burada bir polyanacılık, bir naiflik yok; tam bir farkındalık var, insan son kertede anlayacak.

Psikolojik düzeyinde üç tane beyin var, üçünü kullanacak mısın, kullanmayacak mısın, soru bu.

Savaş, Medine Sözleşmesi ve Hayber Meselesi

"Peygamber örneğinde orada bir bütüncül yaklaşım sergileyemiyoruz, yine gerçi öyle olduğu için. Herkesin bir peygamberi var aslında sorsak böyle, herkesin kendi anladığı, kendi isteğine göre anladığı bir peygamberi var. Bir de şey, yani Hz. Peygamber'in savaşlarını mesela düşününce benim en çok dikkatimi çeken mevzulardan birisi Hayber meselesi, Yahudilerin Medine'den çıkarılması. Yani büyük bir kitleyle bir şey yapılıyor, bir yerden çıkarılıyor bir şekilde, ciddi bir savaş var. Yani peygamberin tanımımızda savaşan böyle bir tarafı da var."

Tamam, işte orada prensip olarak söylüyorum. Peygamber Medine'ye geldiğinde herkesle anlaşma yaptı. Yani o Medine Sözleşmesi dediğimiz şey, insanların kendi alanlarında, kendi kabul ettikleri düşünce ve inanç çerçevesinde yaşamalarına dair bir anlaşma yaptı. Bunun böyle olmasının doğru olduğunu söyledi. Ve işte Yahudiler olsun, Hristiyanlar olsun, ekseriyetle Yahudiler ve diğer Müslüman olmayan insanlarla bir anlaşma yaptı: "Biz birbirimize saygı duyarak yaşayabiliriz" dedi. Bir süre sonra Yahudiler ihanet etti. Çünkü anlaşmada işte ortak düşmana karşı mücadele edeceğiz, birbirimize dıştan gelecek düşmanlara ve tehlikelere karşı destek olacağız vesaire vardı. Onlar destek olmadıkları gibi, bunun aksi istikamette düşmanlara destek oldular. Bu yüzden de peygamber onların anlaşmayı bozduklarını ve aynı yerde yaşayamayacaklarını bildirdi. Yani bir nevi "vatana ihanet" derken, burada vatan bir toprak değil, anlaşmaya karşı bir ihanet gerçekleşti, o yüzden de sürüldüler. Yani burada keyfi bir şeylik yok, otokrat bir mantık yok.

Yani şunu çıkarabilirim: böyle bir hadiseyle karşılaştığımızda savaş hali meşru oluyor, biz bunları yok sayarak... Tabii tabii bu değil. Yani diyoruz ya, hani böyle naif bir din veya bir şey olamaz, bir ideoloji de olamaz, böyle bir şey yok dünyada. Yani insan savaşmak zorunda kalabilir, fakat o savaşın da bir prensibi vardır, bir ilkesi vardır ve onun gerekliliğine dair birikmesi gereken birçok neden vardır. Ondan sonra o savaş yapılır, onun gerektirdiği şartlar vuku bulunca. Üstelik ama bakın istemeden yapılır. Yani onun için peygamberimiz demişti ki savaşı temenni etmeyin. Hani birine kızdım, bazıları vardı, "birine kızdım, şöyle biri bana sataşsa da bir kavga edip de rahat etsem" böyle bir şey değil yani, veya "savaşsak da bu enerjimizi boşaltsak" diye böyle bir şey yok. Yani savaşı temenni etmeyin diyor peygamberimiz, savaş temenni edilen, arzulanan bir şey değildir. Ama bir kısım mecbur kılıcı sebepler ortaya çıktığında da savaşırsın, bu da hayatın doğasında olan bir şeydir. Bunu reddetmek, inkar etmek bir naifliktir yani.

Ama iki şey vardır burada: bir, sen bunu arzulamazsın; iki, nefretle mücadele etmezsin. Yani nefret içinde mücadele etmezsin. Savaşan insan, savaşacağı zaman bile fiilen düşmanından nefret ederek savaşmaz, düşmanın zararını bertaraf etmek üzere savaşır. Savaşın da ruhu budur. Kıvamı, yaratılış düzeyindeki o dualite ve ikilemi, o etiği mükemmel şekilde kullanıyor. Kendi eliyle adamı öldürmüşlüğü de var ama kendisini zehirleyen kadını affetmişliği de var mesela. Mesela İslam'a zarar verdiği için şairin katline ferman vermişliği de var. Ama mesela amcasını öldüren bu zenciyi affetmişliği de var. Duruma göre şey alabiliyor. Savaşta hile yapmışlığı da var mesela, yalan söylemişliği de var savaşta mesela. Yani o kıvamı, durumun gerektirdiğine göre kullanıyor -çünkü o savaşta karşı tarafça hile yapılıyor ve savaşta hile yapılmaya müsaade ediyor. Anlatabiliyor muyum? Yani burada şunu anlamak lazım, akışa bir uyum var aslında ve ona işte ilahi bir bilinç üzere... Ama burada şunu anlamak lazım: hedef barıştır, dengedir ve insanların kurtuluşudur. Anlatabildim mi? Yani hiçbir peygamber, hiçbir veli isteyerek, arzulu olarak bir savaş tavrı taşımaz, böyle bir şey yoktur. Hatta dikkat ederseniz savaş emri çok geç geliyor İslam'da yani. Anlatabildim mi? Medine'ye göç ettikten bir süre sonra geliyor. Dolayısıyla savaş hiçbir dinin, hiçbir kamil insanın arzusu, hedefi, gayesi değildir; bir kısım zorunlulukların neticesinde olur.

Enaniyet Damarları: Kendi Üzerinde Çalışmak

Tabii burada biz enfüsi bakalım mevzuya bu sefer. Biz kendi içimizdeki hain benlikleri, münafık benlikleri, Yahudi benlikleri, kapitalist benlikleri, narsist benlikleri bulup bunları memleketimizden çıkaracağız, o zaman memleketimiz rahat bulur. Onun için, yani dışta var olan her şeyin içte bir yansıması olabilir. Bunu bileceksin, bunu bulacaksın ve onların üzerinde çalışacaksın. Senin insani noktada o Ahsen-i Takvim haline gelmene engel olmaya çalışan ikiyüzlü benlikler yok mu? Var. Hain benlikler yok mu? Olabilir. Yalancı benlikler yok mu? Olabilir. Kibirli benlikler yok mu? Olabilir. Bunları gör, farkına var ve bunları nötralize et.

Hatta bakın son olarak bunu söyleyeyim: Bediüzzaman diyor ki "bir gün tefekkür ettim" diyor, "ve şu kanaatim oluştu" diyor. "Bir kısım insanların bana karşı tavırlarında enaniyetli bir damar hissediyordum" diyor. Karşıdaki insanların, bir kısım insanların tavırlarında böyle bir enaniyet damarı görüyordum diyor. Düşündüm ki, diyor, benim kendimde farkına varmadığım bir enaniyet damarı onların enaniyetini tahrik ediyor. Neymiş? Kendince şey yapıyor. Ve dedim ki, diyor, neredeyse kerametvari bir şekilde bu ehl-i dünya insanlar bendeki o çok gizli enaniyet damarını hissedip ona karşı mücadele ediyor. Bir nevi sû-i tahkik. Ne yapıyor? Ta derinlerde bak kendiyle meşgul yani. Anlatabildim. Şimdi onların enaniyet damarını analiz ediyor ama diyor ben de böyle, benim dahi böyle hissetmekte zorlandığım bir enaniyet damarı var mı deyip bulup onu da nötralize ediyor mesela. Nereden? Nereye? Ne ile meşgul? Dikkat edin, dışarıdaki düşmanla değil yani, o nasıl bir damar alabiliyor bilmiyoruz, çalışıp kendimizdekini bulacağız. Anlatabiliyor. Yani o damarı bulmaya çalışıyor.

Acaba, tamam, sen diyelim ki dini, İslam'ı, maneviyatı anlatıyorsun ama "yani kardeşim bu işi biz biliriz" diye. Aslında karşındaki insanın enaniyet damarını tahrik mi ediyorum diye ben kendime sormam lazım mesela. Anlatabildim. Yani ne gibi damarlar olabilir kendi içimde? Ya da karşı tarafın bilmediğini mi hissetmiş? Evet. Böyle "bilmediğini abi, siz bu işleri bilmezsiniz ama işte hadi size anlatayım" diye. "Ne güzel anlatıyorum" mesela. Ama gerçekten idrak ettim bunu, bunu da nasıl anlatsam. Tabii yani bir damar olabilir, onu analiz edip kendinde bulacaksın. O noktada bak, kamil insanın kendi üzerinde çalışmasının inceliği bu yani.

Biz ne yapıyoruz? Karşımızdaki, çevremizdeki insanların üzerinde yoğunlaşıyoruz, dikkatimizi onlara veriyoruz. Halbuki dikkatini o durumları nasıl karşıladığına ver. Neyle karşılıyorsun, nasıl karşılıyorsun, hangi bilinçle, hangi damarla, hangi anlayışla karşılıyorsun. Onu fark et, onun üzerinde çalış, yani kendi üzerinde çalış. Kendi üzerinde çalışıp o gereksiz negatif tavırları göstermediğinde, büyük ihtimalle karşındaki insana da yardım etmiş olacaksın. Çünkü sen o negatif damarların üzerinden hareket etmediğinde karşındaki insana da daha hijyenik, daha olumlu, daha pozitif bir alan açmış olacaksın.

Hatta bazı insan ne yapar? Mesela der ki "ya işte sana böyle bir şey dedim ama hakkını helal et." Mesela adam kendi yaptığını görüyor ama karşıdaki insanın da ona negatif tavır göstermediğini görüyor, o kendi kendine bir muhasebe yapıyor değil mi. Sen dersin ki "yok kardeşim, bunda alınacak bir şey yok, insanız, olabilir, ben hiç alınmadım" dersin. Bak karşındaki insana neyi anlatmış oluyorsun? Bak, benim bir şeyim yok yani, benim bir hoşnutsuzluğum yok, sen rahat ol. Karşıdaki insan o zaman neye bakar, neye odaklanır? Kendini objektif bir şekilde görüp değiştirmeye odaklanabilir. Ama sen de negatif damarın üzerinden hareket edersen, o senin davranışına, sen onun davranışına odaklanırsın, birbirinizi yemeye başlarsınız. Ama kişi kendi üzerinde çalışırsa o zaman sorunlar büyük oranda çözümlenir. Sorun çözülmese bile senin açından çözüme ulaşılmış olur. Yani çözüm olguyla ilgili değildir; çözüm, senin herhangi bir duruma karşı gösterdiğin tavrın en doğru olması noktasına gelmendir. Çözüm odur.

Sen mesela peygamber, o Taif'te çözümü bulmuştur. Çözüm nedir? Peygamberin o tavrıdır. O tavrı gösterdi de "Taif halkı ya kusura bakma, biz çok yanlış yaptık" dedi mi? Demedi, değil mi? Ama bak peygamber orada çözümü bulmuştur. Çözüm neydi? Çözüm kendisinin o idrakte, o şuurda, o halde olmasıydı. Yoksa çözüm demek, bizim hayatta insanlarla çok olumlu bir süreci yakalamamız demek değildir her zaman.

Aldatıcı bir damar egoda: diyor ki "sen iyi oluyorsun, karşı taraf öyle anlamıyor bunu", "öyle olmuyor" diyor, ya da "bilmiyor" diyor, "görmüyor" diyor, "anlamıyor" diyor. İşte burada şu devreye giriyor: sen ne için böyle davranıyorsun? Cevabı şu olmalı: "karşı taraf görsün diye" mi yapıyorsun? Kendi doğan fıtratın bunu gerektirdiği için böyle davranıyor. Doğru cevap budur. Peygamber niye öyle davrandı? Fıtratı bunu gerektirdiği için, insan olmak bunu gerektirdiği için böyle davrandı, bitti. O zaman bak: böyle davrandım, böyle davranmak sana yük mü oldu? Yük olduysa sen doğru bir referansla davranmamışsın demektir. Anlatabildim mi? Yük olmayacak. Sen doğru mu davrandın, karşındaki insana sadık, doğru, dürüst, anlayışlı, merhametli, hoşgörülü mü davrandın? Ne güzel, daha ne istiyorsun? Ama bunu bir şey için yaptıysan o zaman sana yük olur; hele karşındaki arzu ettiğin geri bildirimde bulunmazsa ziyan olur, yani yaptığın şeyi ziyan görürsün, "boşa davranmışım" diyor kişi. Halbuki sen "boşa davrandım" diyorsan yanlış bir referansla davranmışsın demektir.

"Orada psikolojik mekanizmayı da okuduk. Hocam mesela imkan diye bahsediyoruz, bir imkan da var diyoruz ama bu imkan bana bir kapı gibi mesela beni zora sokuyor, bana güç geliyor, yeri geliyor acıtıyor yani." Kime? İşte psikolojik mekanizmayla okuyunca o zor. Psikolojik, o benliğe zor gelebilir. "İmkan mı, ikan mı" diye sorguluyor yani. Tabii işte dedik ya, ilk burada dikkat edilecek şey özdeşleşilen o negatif damarın kendimiz olmadığını anlamak. Yoksa ona sorarsak, o kişinin fetva emini olursa sen çok yanlış bir yerden fetva almaya başlıyorsun demektir. Yani negatif benlik bizim kılavuzumuz olamaz. Onu kılavuz yaptığın anda zaten bütün film bitmiş demektir.

"O zaman ilkesel bir düşünce üzerinden mi? Hani insan olmak bunu gerektirdiği için, fıtrat denen doğal yapı böyle, bilgi düzeyinde bunu biliyorum ve bunu gerektirdiği için böyle." Aslında psikolojinin de itirazı olur. Sen onu da diyecek: "insan olmak istemiyorum kardeşim." Yani aslında kesmek lazım onu bir yerde. Tabii yani şimdi işte oradan bu sefer oradan şey çıkacak: "insan olmak istemiyorum, olur, ne yapacağız, kime faydası olacak" falan, "ben böyle insanım." O psikolojinin o itirazlarının sonu yok yani. Çok güçlü, ona karşı çok güçlü bir dayanak olması lazım. Yani "insan olman bunu gerektiriyor" dediğinde, bu konuda çok güçlü bir idrakin olacak. Yani insan olman bunu gerektiriyor, benim için insan olmaktan başka bu hayatta bir şey yoktur, bir nevi bunu tecrübe edilir. İdrak etmiş olması lazım, o bir şeyin psikolojik olarak çökmüş ve iflasa uğramış olması lazım. O noktaya gelinceye kadar daha bir yol var yani, o noktaya gelinceye kadar referans koymaya çalışacak. Yani diyecek ki "ben psikolojimi bir ölçü kabul etmiyorum, psikolojimi hep bir ölçüye vuracağım, o ölçüye göre psikolojime ya onay vereceğim ya vermeyeceğim." Vermeyeceğim.

Aslında zaten iman da orada devreye giriyor abi. Sen onu tecrübe etmesen bile iman edeceksin yaşayanlara, yaşanmışlara. Yoksa imanın bir anlamı yok. Yani fıtrat dediğimiz, Ahsen-i Takvim dediğimiz, "peygamberde sizin için örnekler vardır" denilen şeylerin hepsi buna gidiyor. Yani bak, sen henüz kendi özünün farkındalığı konusunda tam kemale ermedin, dolayısıyla bu noktada baş başa kaldığın psikolojini kendine referans haline getirme. Referans haline getirirsen, "hevasını ilah edinenler" noktasına düşersin nihai olarak. Dolayısıyla orada ne var? Psikolojinin bir mihenk taşı olması lazım, o mihenk taşına vurup ona göre... İşte bu da nedir? O doğru insan nedir, hakiki insan nedir, biz aslında hangi imkanları taşıyoruz, hayata doğru bakış nedir, buna dair bir bilgi ve anlayış temeli oluşturmaya çalışacağız ki o psikolojik mekanizmayı dengeleyebilsin.

Mesela "kalpler ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olur", bu ayette iman edeceksin. Onun dışında, ya da peygamberin o örnekliğine bakıp hakikatte peygambere iman edeceksin. Yoksa öbür türlü psikolojik olanın sınırı yok çünkü, hepsine itiraz edebilir, hepsini böyle... Zaten nihayetinde Kur'an'da ne var? Bir teslimiyet alanı var veya bir süreci var, bir de iman süreci var, bir teslimiyet. Yani kardeşim, insan-ı kamil dediğimiz hakiki insanların idrak düzeyidir ve o kamil insanlar tam insandır. Sen de potansiyel olarak tam insansın ama bu potansiyelini fiili hale getirmen için bunlara uyman lazım, teslim olman lazım. O teslimiyet bir süre sonra idraki, farkındalığı, o insanın hakikatine dair bir yakini insana sağlıyor. Ya da analiz kapasiteniz yeterse, idrak kapasiteniz yeterse onu bizzat gözlemle de görebilirsiniz. Bazıları psikolojiye itiraz eder, bazıları başka türlü itiraz eder; kimi bunun sahte olduğunu söyler, zemini olmadığını söyler. Bakarsın, bu da farklı bir yaklaşımdır, birçok yol var.

Ama insan en azından şunu bilecek: psikolojik merkez ve yapı nihai otorite olamaz. Sen her şeyi bununla kavrayamazsın. İkincisi, bunu dengeli kullanmadığın zaman da bu çok aleyhine işleyecek bir şeydir. Yani bugün bahsettiğimiz mesele hem psikolojik zeminde olmak hem bunu dengesiz bir biçimde kullanmanın tuzağıdır. Yani bir nevi üç merkezin varken bir merkezin tek patron olması, diğer iki merkezi de kendi hesabına kullanması. İşte insan buna karşı dikkatli olmalıdır.

Diğer merkezlerden yardım almak da mesela; duygu merkezi akıldan ya da eylemden yardım alacak ama yine duygunun içinden yardım arıyor sanki. Ya da düşünce merkezi duygudan, duyguyu anlamaya çalışırken şey yapıyor mesela: "ya acaba ne hissediyor" deyip düşünüyor onun üzerine mesela. Hani bu da aslında çok doğru bir çözümleme değil gibi. Anlatabildim demek istediğimi. Evet. Ya da duygu, düşünceyi anlamaya çalışırken... İşte buna dair merkezlerimizin de kaliteli hale getirilmesine ihtiyaç var. Yani bu üç merkezin olabildiğince kaliteli hale getirilmesine ihtiyaç var. Şu anlamda söylüyorum: ayrışma olmadan diğer merkezi kullanmaya kalkıyoruz galiba.

Anlatabildim mi? Tabii tabii, onu bahsettik yani, ayrışma olmadan kullanamazsın, ayrışma yaparak kullanabilirsin. O yüzden maydanoz olmaya devam eder yani, düşünce merkezli gibi adam, yaşamaya devam eder yani. Düşünür: "niye güle bu kadar anlam yüklüyor", anlayamaz yani mevzuyu. Yani mesela duygu merkezini kullanmayan bir zihin, o duyguyu ancak en fazla anlar yani, yaşayamaz. Bir düşünceyi ben ancak tahmin yürütebilirim: "şöyle düşünüyor" ama ben o düşünceye tatmin olmam. "Az önce verdiğiniz örnek var ya, çiçek konusu. Tamam böyle bir düşünce düzeyi olabilir, imkanı olabilir ama benim mahrumiyet hissimi kesinlikle bu düşünce ortadan kaldırmaz. Benim mahrumiyet hissim değil abi, duygu merkezimin mahrumiyet hissi." Evet, mahrumiyet hissi. "Tamam, öyle bir düşünce imkanı olduğunu... Yani şunu en fazla ifade edebiliriz: duygu merkezim bunu anlamıyor." Evet. Yani... Ama "ben anlamıyorum" değil. "Bu yüzden hayatta mesela böyle bir şeyin pek imkanı olduğunu, kendi açımdan öyle görüyorum. Tamam, teorik düzeyde böyle olması gerekir ama ben kesinlikle düşünce merkezimin, duygu merkezimde kriz yaşandığında, kesinlikle ulaşamıyorum yani. Çünkü oradaki de aynı duygu gibi işliyor o süreçte, ulaşamıyorum ki, yine özdeşleşiyorum."

Şöyle, işte doğru, bu ulaşamadığının farkına varıp şöyle diyeceğiz: demek ki o duygu merkezimle ben ne kadar çok özdeşleşiyorum ki diğerlerini perdeliyor. O zaman ne yapabilirim? Mesela diyelim ki bir duş alabilirim, bir yürüyüşe çıkabilirim, ta ki o duygu merkezinin özdeşleşmesinden birazcık dahi olsa çıkabileyim. Veyahut da başka bir şey yapabilirim, bunun birçok yolu olabilir, ta ki onun beni iyice kuşatmışlığından çıkayım. Hani mesela peygamber niye tavsiye ediyor diyelim: "öfkeleniyorsan" diyor, "yürüyorsan dur, duruyorsan hareket et", işte "abdest al." Bu ne aslında? Bak sen öfkeye saplandın, başka bir şey yap, diğer merkezleri işlet. Anlatabiliyor muyum? Diğer merkezler biraz işleyince öbürünün gücü ve baskınlığı hafifler. "Bu mesela mümkün olabilir gibi geliyor." "Peygamber iyi bir çözüm bulmuş bunu." Hayır, o anlamda söylemiyorum, şaka yaptım. "Abi neticede maydanoz daha faydalıdır deyip koyalım, demir eksikliğine iyi geliyor" diye. Düşünce merkezi olarak öyle.

İşte insan son olarak şunu bilmeli: psikolojik mekanizmamızda dahi belli bir dengeyi yakalama imkanı vardır. Üç merkezin dengeli ve birbiriyle tam ilişkili bir biçimde kullanılması gerekir.

Kapanış: İnsan Olmanın İmkânları ve Sorumluluk

Tabii ki bunların aynı zamanda olgunlaştırılması da gerekir. Düşünce merkezin işleyecek ama bunun da kendine göre bir kısım ilkeleri, hedefleri, bakış açısı olacak değil mi? Ne yapacaksın? Bunları zenginleştireceksin; tefekkürle doğru bilgileri okuyup değerlendirerek, yorumlayarak zenginleştireceksin ve bu üç merkezi dengeli bir biçimde, birbiriyle tam bir ilişki içinde kullanmayı öğreneceğiz. Yoksa herkes hem psikolojisine, üstelik de psikolojisinin bir bölümüne saplandığı müddetçe hayatta birbirimizi anlamanın, konuşmanın imkanı gitgide azalacaktır. İnsanları bir kenara bırakalım, hayatı doğru anlama kabiliyetimiz de azalacaktır, hayatı doğru yorumlama imkanımız da azalacaktır. Öyleyse yaratıcının insana verdiği imkanları insan tam olarak kullanmalıdır. Kullanmadığı zaman doğacak olan sonuçların hem mahkumu olur hem de sorumluluğu ona aittir.

Peygamber eğer Taif'te taşlandığı için üzülüp kederlenseydi, bu onun sorumluluğu ve onun hatası oluyordu. Ama o, Allah'ın ona verdiği bütün imkanları en güzel şekilde kullandı ve o durumdan hiçbir trajedi, hiçbir dram üretmedi. Biz de bu imkana sahibiz. Kullanmak istiyor muyuz, istemiyor muyuz, aslında bu yani. Kullanmak istiyorsan bu yönde çaba göstereceksin, kullandığında özgürleşmiş olursun, kullanmadığında belli sınırların içinde hapis olarak yaşarsın; onun sorumluluğu da sana aittir. Eyvallah.

"Bediüzzaman'ın şeyini bulacağım inşallah, aynalama mı yapıyor kendisini?" Yok hayır, burada aynalama değil. İlginç bir şeye işaret ediyor. Yani şunu demek istiyor -ilginç gerçekten- "dikkat et" diyor, "karşındaki insanın egosunu tahrik eden bir damarın olabilir, buna dikkat et ve bunun izalesine çalış" yani. Böyle tek başına karşı tarafın egosal davranışını senden dolayı değil demeyin -hayır, hayır, öyle bir şey yok.

"Hocam bir de Peygamberle alakalı böyle egosunu konuşturdu ya, benim egomda da söylemem gereken bir şey var; peygamber ahir zamana bir nesle temsil etti, bir takım imkanlar, geniş bir takım niteliklere mazhar olmuş; o yüzden benim böyle bir misyonum yok, o bir misyon taşıyordu ve benim yapamamam olabilir, öyle oluyor gibi bir şey." Bu peygamberin prensipte misyonuyla ilişkili değil. Bazı şeyler onun misyonuyla ilişkili olabilir, bazı şeyler onun misyonuyla bağlantılı olabilir. Fakat bahsettiğimiz tüm bunlar onun misyonuyla değil, insan oluşuyla ilişkilidir. O insansa, ben de insansam, o zaman ben burada aynı konumdayım.

Ve burada bakın, nihayetinde ya şu noktaya geliriz ya gelemeyiz. O nokta da şudur: insan olmanın ne olduğunu biliyor musun? Biz şu an, gerçek anlamda insan olmanın ne olduğunu bilmiyoruz. Fakat biliyormuş gibi veyahut da mevcut durumumuzu insan olmakmış gibi değerlendiriyoruz. Anlatabildim mi? Yani kim biliyor insan olmanın ne olduğunu? Biz bilmiyoruz. Kim biliyor? Peygamber biliyor, ermişler biliyor, insan-ı kamiller biliyor. Ben kendime diyemem ki "benim herhangi bir misyonum yok, bana göre de insanlık durumu budur, insan olmak budur" diyemem. Dersem kendi sınırlı algımla kendimi bağlamış olurum. Anlatabildim mi? Halbuki insan-ı kamil olmanın -yani aslında insan-ı kamil dediğimiz insan yani aslında insan o- başkalarıyla karıştırılmasın diye öyle eklenti sıfatlar var. İnsan yani, insan-ı kamil dediğim tam insan demek. Yani Allah'ın Ahsen-i Takvim'de yarattığı insan dediği insan yani.

Şimdi ben bunu nereden öğrenebilirim? Peygamberlerden ve onun tam varisi olmuş, yani ona tam tabi olmuş kişilerden öğrenebilirim. Ben burada şunu diyebilirim: hayır, bana göre insan olmak budur, ben kendimce insanım. Ha, derim, sonra da Allah'ın huzurunda, Allah'ın bana verdiği gerçek imkanlarla benim bu düşüncemi karşılaştırırım, bakarız orada. "Acaba benim koyduğum ölçüler mi doğru, yoksa Allah'ın bana verdiği imkanları ben anlamamışım, onları çok indirgenmiş bir seviyede mi kullanıyorum?" Ölçü koymak anlamında değil de, yapamamak anlamında.

Yapamamak ayrı bir şey. Bakın burada yapamamak konusu bir süreçtir. Kişi der ki, ama bakın orada da şu yanlış: "yapamıyorum, şu an yapamıyorum" diyebiliriz. Yoksa "ben hiçbir zaman yapamam" diyemeyiz. Ancak "şu an diyebilirim ki şu an alınmamazlık edemiyorum, şu an öfkelenmemezlik edemiyorum" diyebilirim; "diyebilirim" derken bu hayatın süreci içinde olabilen bir şeydir. Ama "yapamam, hayır hiçbir zaman yapamam" böyle bir şey yok. "Şu an yapamıyorum." Peki yapmak istiyor musun? Yani buna dair bir gereklilik hissin var mı? Mesela bir sivilce çıksa, ne dersin, benim mi o? Sivilcem de benim, o da benim mi diyorsun? Yoksa "bu sivilce olmasa ne iyi olurdu" mu diyorsun? Değil mi? Ha belki hiç o sivilce gitmeyecek ama bak en derinde bir şeyin var, bir idealin var değil mi, diyorsun böyle olsa daha iyi olur. İşte ben neye bakacağım? Kendi içimde kendime biçtiğim ideal nokta nedir? Kendimi ne olarak görmek istiyorum? Şu an alınganlığım var, öfkem var, kibrim var, gıpta ediyorum, haset ediyorum, insanları küçümsüyorum, bende böyle damarlar var. Ama kesinlikle bunlara en ufak bir meşruiyet tanımıyorum ve bunlardan da bir an evvel kurtulmak azmindeyim, arzusundayım ve gayretimde olacağım. Tamam, gayret edersin. Ama ben dersem ki yapamam, öfkeliyim, başka türlü yapamam, o zaman zaten ben kendime varoluşsal anlamda bir sınır koymuş oluyorum. Anlatabilir miyim? Böyle diyemeyiz. O zaman sen "Ahsen-i Takvim suretinde yaratılmadığını mı iddia ediyorsun" derler. Ama "şu an yapamıyorum ama yapmam lazım, yaptığım şeyi de kesinlikle onaylamıyorum" bunu diyebilirsin. Ama öbürünü dersen kendini sınırlamış olursun.

Allah'ın huzurunda da Allah sana "bak ben zaten şu imkanları vermiştim ama sen kullanmadın ve olmadığını zannediyordun" derse, bir cevap hazırlamalısın. Ama bakın, o cevap insanın kendisine hazırlaması gereken bir şey yani. Yani Allah sana verdiği imkanları gösterecek. Sen kendine şunu sormayacak mısın: bu kadar imkan bana verilmişken ben bu kadar düşük performans ve düzeyde niye yaşadım ya? Değil mi? Demeyecek misin kendine? Bunu diyecek aslında normal bir insan.

Hani bu şuna benziyor, hep verdiğim örnektir: sana bir uçak verilmiş, sen gidip bunu köfteci dükkanı yapmışsın. Bu kadar şey olabilir mi? Çünkü haberin yok, uçak olduğundan haberin yok. "Yapan versene bana" -peki bir adam var ama güzel müşteri topluyor şimdi, ego olarak tekrar konuşuyorum- şimdi sen demeyecek misin, bir bakacaksın Allah sana gösterecek: "bak ben sana böyle bir şey vermiştim ya, bunun adı uçaktır ve bu uçardı." "Eyvah" diyeceksin, "ben bunu ne yaptım ya, köfteci dükkanı yapmışım bunu." Kendi kendinle yüzleşeceksin, kendi kendine üzüleceksin. Allah düşünün ne kadar yüksek imkan vermiş insana ve insan bunu yüzde birini kullanıyor, böyle kullanmasının cezasını da kendi çekiyor ve Allah seni yüzleştirecek. Allah sana hesap sormayacak, gösterecek. Sen diyeceksin "yazıklar olsun bana" yani. Niye bu imkanların farkında olmadım? Niye bu imkanları kullanmak adına gayret etmedim? Sen diyeceksin yani. Anlatabildim mi?

Yani iki tane at koyup onu araba gibi kullanan bir insan düşünün, sonra gösterecekler ki aslında bu uçak uçuyormuş. Adam gitmiş iki tane at bulmuş, gereksiz yere o atları da besliyor, bir de o hızla götürüyor. Şimdi insan kendine demez mi, yüzleşip "yazıklar olsun bana" der değil mi? Üstelik de bu konuda sana örnek de sunulmuş; işte insan-ı kamil dediğimiz, peygamber dediğimiz o. Sen kendi psikolojik mekanizmanın penceresinden imkanlarının ne olduğunu göremeyebilirsin. Biz bugün psikolojik benliğimizin imkanlarının içinden insan olmanın imkanını tanımlamaya çalışıyoruz. Halbuki bu yanılgıdan kurtulmalıyız. Ve bunun da örneği neyle veriliyor? Peygamberlerle veriliyor. Bak diyor, insan olmanın imkanları bunlardır, bu gönderdiğin kişi -veya işte resul dediğim kişi- insan olmanın örneğidir. Sana da bu imkan verilmiştir. Sana verilen imkanlar fiili olarak bak böyle neticeler çıkarıyor. Sen de olmak ister misin? Bu peygamber olmak değil, bu insan olmaktır. Bu insan olmaktır. Biz bu konuda şansımızı iyi kullanmak durumundayız.

Sen peygamberde bir davranış görüyorsan onu sen de yapabilirsin, sana bu imkan verilmiş. Kaldı ki peygamberlik görevi başlamadan önce de Muhammed "el-Emin" değil miydi zaten? Kendisine bakın, dediğimiz şey zaten görev değil yani, kimse bizi göreve çağırmıyor, insan olmaya çağırıyor. Peygamberler insan olmaya bizi çağırmışlardır. Peygamber olmaya zaten çağırmıyorlar ki, onun da örnekliğini gösteriyorlar. O zaman ben de insan olmaya çalışacağım. Ben niye peygambere inanıyorum o zaman zaten? Peygambere inanmak, insanın ne olduğuna inanmaktır. Bir peygambere inanmak, doğal insanın ne olduğuna inanmaktır. Benim nazarımda bir peygambere inanmanın temel tanımlarından biri budur. Bir peygambere inanıyor olmak, o insanın kendisinin ne tür imkanlara sahip olduğuna inandığın anlamına da gelir aynı zamanda. Sen Hz. Muhammed'e inanıyorsan, onun yeryüzündeki varoluş halinin bütün imkanlarına sen de sahipsin demektir. Buna inanıyorsun demektir.

"Biz onun da şeyinde garip bir muhabbet oluyor, gerçi mesela oturarak su içmekten öte geçmiyor ama mesela örnekliği..." Eyvallah, tabii, maalesef. Yani orada onun hali, idraki, şuuru, hayata bakışı budur. Ona varis olmak demek, o hali yaşamak demek değil mi? Evet. Evet. Eyvallah, teşekkür ederim, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Kısasta sizin için hayat vardır" ve "Eğer affederseniz bu sizin için daha hayırlıdır" (Bakara: 178-179 - kısas ayetleri, anlatıcı doğrudan anlamına atıfta bulunuyor) - "Biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvim üzere) yarattık" (Tin: 4) - "Onlara bir musibet isabet ettiğinde: Biz Allah'a aidiz, O'na döneriz derler" (Bakara: 156) - "Biz sizi hayır ile şer ile muhatap kılacağız/deneyeceğiz" (Enbiya: 35) - "Kalpler ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olur" (Ra'd: 28) --- ---

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.