Varlık Bilinci ve Kul Olmak

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın kendini düşünce ve duygularla özdeşleştirme eğilimini ve bunun nasıl bir kimlik hapishanesine dönüştüğünü anlatıyor; gerçek varlığın düşünce ve duygudan bağımsız, Yaradan’dan gelen ve O’na ait bir öz olduğunu vurguluyor. Bu çerçevede kul (abd) olmanın, dünyada bir “sonuç” peşinde koşmadan Yaradan’ın tecellilerine aracılık etmenin ve sahte benlikten (ego) arınmanın önemine değiniyor; Hz. Yusuf örneğiyle doğal huzur hâlini anlatıp sohbeti, ortaya çıkan bir duygudan bir adım geri durup onu gözlemleyebilme pratiğiyle bitiriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Varlığımız düşünce ve duygudan bağımsızdır; “düşünüyorum o hâlde varım” yaklaşımı, düşünceyi ve duyguyu asıl özün yerine koyan yanıltıcı bir yaklaşımdır. - Bir duygu durumunu “ben” olarak sahiplenmek, kişiyi o duygunun hapishanesine kapatır; hâlbuki duygu sadece gelir, deneyimlenir ve gider. - Bu dünyada ulaşılacak nihai bir “sonuç” yoktur; asıl olan, sonuç beklemeden kul olma bilinciyle yaşamaktır. - İyilik, güzellik ve hüner Yaradan’a aittir; kula düşen bunu kendine mal etmeden yansıtmaktır. - Ortaya çıkan bir duygudan bir adım geri durup onu gözlemlemek — onunla kavga etmeden — o duygunun etkisini zayıflatır.

Düşünce ve Duygularla Kendimizi Tanımlama

Evet. İnsan zihnine birçok düşünceler ve duygular gelir. Ve biz kendimizi onların üzerinden tanımlama tavrını sergileriz. Bir kısım düşünceler tarafından yoğun bir şekilde bazen çevreleniriz. Bazen geçmişteki bazı olaylarla ilgili yorumlarımız olur. Tasavvurlarımız olur gelecekle ilgili. Ve bunların çerçevesinde oluşan bir düşünce atmosferi içinde kendimizi buluveririz.

Bazen de duygular tarafından kuşatılırız ve duyguların kendimiz olduğunu, duyguları yaşayan, tecrübe eden, deneyimleyen biri olarak değil de bizatihi duygular olarak kendimizi tanımlarız. O duygular tarafından kuşatıldığımız için de hayatı, kendimizi, olayları o duygunun penceresinden seyretmek durumunda kalırız. Dolayısıyla da bazen mutlu, bazen mutsuz, bazen kaygılı düşünceler, bazen pozitif temelli düşünceler bizi kuşatır ve onların penceresinden hayatı algılamak durumundayız.

Peki bu duruma insan nasıl yaklaşmalı, nasıl bakmalı? Aslında en temelde duygu ve düşünceler ile kendimizi tanımlama durumunu gözlemlemeliyiz. Yani ben ve kendim dediğimde neyin üzerinden ben ve kendim dediğime bakmak durumundayım. Eğer bunu iyi görebilirsem o zaman bunları bırakabilme özgürlüğünü de kısmen de olsa düşünebilirim ve o yönde adım atabilirim.

Varlığın Düşünce ve Duygudan Bağımsızlığı

Bu gözlemi yapabildiğimiz zaman -ki bu göründüğü kadar kolay değildir çünkü insan “ben böyle düşünüyorum, ben böyle hissediyorum” diye çokça kendini düşünceler ve duygular üzerinden tanımlar- bunun üzerinden yaptığı tanımların da atmosferine kendini çok defa hapseder. Çok kaygılı olduğunu, çok gergin olduğunu, gelecekle ilgili birçok düşüncenin zihnini işgal ettiğini insan düşünür. Ve düşünceler tarafından bir anda yönetilir hâle gelir.

Aslında zihnimizde oluşturduğumuz birçok düşünce sadece düşünceden ibarettir. Varlık düşünce tarafından oluşturulmaz. Yani “düşünüyorum o hâlde varım”, “hissediyorum o hâlde varım” şeklindeki yaklaşımlar aslında düşünceyi ve duyguları baş köşeye oturtmaktan kaynaklanan yaklaşımlardır. Varım ve zaman zaman düşünüyorum. Varım ve zaman zaman hissediyorum dediğimizde varlık temeli zaten oturur. Asıl olan varlıktır. Bedenin de ötesinde bir varlığa sahibiz ve bu varlık tamamen düşünceden ve duygudan bağımsız olarak vardır.

O yüzden düşünmeyi de, duyguyu da, hisleri de bir deneyim olarak, bir olgu olarak algılamalıyız. Varlığımızın bir parçası olarak değil, varlığımızın deneyimlediği bir şey olarak bunları algılamak durumundayız. O noktada varlık bizim esas merkezimizdir ve o varlık esas merkezimiz olması itibariyle düşüncenin de duygunun da gözlemcisi olabilir, şahidi olabilir, onu kullanan da olabilir. Ama onlardan bağımsız olarak vardır. Varlık bizatihi olarak kendi kendine varlığı içinde barındırır. Mesela uyuduğunuzda düşünmezsiniz. Ama varsınız. Duygu olmadan da varız.

Zihni Olduğu Gibi Bırakmak

Ne zamanki duyguyu ve düşünceyi varlığımızın kendisi olarak algılarız, işte o zaman birçok şey tersine döner. Hatta işte “çok şey düşünüyorum, zihnim bir türlü durmuyor, sürekli işliyor, durduramıyorum” dersin. Hâlbuki bırak, ister dursun ister durmasın; sen onunla sürekli koşturmak zorunda değilsin. Zihnini durdurmana da gerek yok. Salıver gitsin. İstediği yere gidebilir, istediği şeyi düşünebilir. Zaten sen ona enerjini vermediğinde o bir zaman sonra durmaya başlayacaktır. Ama farkında olmadan sen sürekli ona enerjini verdiğinde o sürekli işleyecektir.

O yüzden düşünce insana hizmetkâr olabilir. Ama düşünceyi efendin hâline getirdiğinde o zaman kendine kötü bir efendi tutmuş olursun. Ve düşünce de duygu da yüzde yüz kontrol edilemez. Kendine ait bir otomatizmaya sahiptir. Onun kendi otomatizması içinde bir işleyişi vardır. Siz ona enerjinizi verdiğinizde o çok hızlanabilir; vermediğinizde de kendi otomatizması içinde zaman zaman gel gitler yaşayabilir.

Duyguları Gözlemlemek

Dolayısıyla varlığınız üreteceğiniz bir şey de olmadığı için düşünceniz ve duygularınız üzerinden de varlığınızı tanımlamaya çalışmamalısınız. Çünkü bir süre sonra düşünceler ve duygular üzerinden varlığımızı hissetme hâli ortaya çıkar ve “ne düşünüyorum” veya “ne hissediyorum”a odaklanmaya başlarsınız. Düşünceleriniz ve hisleriniz üzerinden varlığınızı tanımlama durumuna gelirsiniz; düşüncelerinizi temel alırsınız veya duygularınızı temel alırsınız.

Ki duygularımız özellikle iyi gözlenmesi gereken durumlardır. Çünkü gözlemlenip ölçülü bir biçimde kullanılmadığı müddetçe duygular her zaman bir şekilde aşırılıklara gidebilmeye eğilimlidir. _[anlaşılamadı — kayıt bu noktada bozuk]_ Eğer siz onun atmosferine kendinizi kaptırırsanız o zaman o duygu tarafından kendinizi tanımlama durumuna düşersiniz. Ve o duygunun size hissettirdiği şey sizin varlığınız hâline gelir.

Duygu Durumlarını Kimliğe Dönüştürmemek

Mesela çok üzgün olduğunuzu, çok acı çektiğinizi, çok mutsuz olduğunuzu, çok yetersiz olduğunuzu, değersiz olduğunuzu, bunun gibi birçok olumsuz duygu durumu içinde kendinizi hissettiğinizi düşünürsünüz. Bakın, kendinizi hissetmiş olursunuz o durumlarda. Hâlbuki siz o duyguyu gözlemleyen bir pozisyondasınız asıl olarak. Eğer her şey yerli yerinde olsaydı, biz ortaya çıkan duyguları gözlemleyecektik: “şu duygu veya bu duygu ortaya çıktı, çıkan bu duygu objektif olarak bir gerçeğe işaret ediyor mu, etmiyor mu?”

Mesela çok defa kendimizi değersiz hissederiz. Peki o değersizlik gerçek midir? Hayır. O kendi imajinasyonumuzda oluşturduğumuz bir duygu durumudur. Veya çok değerli olduğumuzu hissederiz, ne üzerinden? Yine bir kısım hikâyeler üzerinden. O gerçek midir? Hayır, o da gerçek değildir. Varlığınız ve değeriniz dışsal herhangi bir şey üzerinden tanımlanan bir nitelikte olmadığı için, bütün o duygu ve düşünce kalıpları sizi aslında sizden alıkoyar. Ve duygularınızı referans hâline getirdiğinizde, bir duygudan başka bir duyguya geçiş yapmaktan başka bir çareniz olmamış olur.

Hâlbuki duygu, insan psikolojisinde ortaya çıkan ve sonra geçip giden bir niteliğe sahiptir. Ve o duygu merkezi sınırlandırılmadığı için bir anlamda eksiğe ve zıttı olan noktaya çok hızlı gidip gelebilir. Çok mutlu olduğunuz bir durumdan çok mutsuz olduğunuz bir duruma gidebilirsiniz. Eğer duygunun üzerinde akıp gidiyorsanız, o anda bir duygudan öbür duyguya çok hızlı bir şekilde geçiş yapabilirsiniz ve “ben kendimi çok mutsuz hissediyorum, çok mutsuzum” demeye başlarsınız. Hâlbuki o sadece bir duygu durumudur.

Eğer o duygu durumunu kendiniz olarak algılarsanız, gerçek kendinizin farkındalığını da kaybetmiş olursunuz, onu bir kenara itmiş olursunuz. Hayatın içinde yaşadığımız o duygu durumları, kendimizi tanımlayan olgulara dönüştüğü andan itibaren bizim hapishanemiz hâline gelirler. Hâlbuki sadece duygu durumu yaşıyorsun; bir duygu durumunu deneyimliyorsun. Bir olay oldu ve sen bir duygu durumunu deneyimliyorsun. Ona “ben” dediğin anda, “kendim” dediğin anda, o zaman kendin o olmuş olursun. Kendini ona indirgemiş olursun, kendini onun içine hapsetmiş olursun. Bu, olumlu olumsuz bütün duygu durumları için böyledir; sadece olumsuz olanları kastetmiyoruz. Olumlu veya olumsuz her duygu durumu fark edilmesi ve anlaşılması gereken bir durumdur. Gelir, deneyimlenir ve gider. Ama siz onu sahiplendiğinizde, o olduğunuzu düşündüğünüzde, o zaman kendiniz o hâle gelirsiniz, o duygu hâline gelirsiniz.

Hayatınız boyunca acı çekiyor olabilirsiniz. Hayatınız boyunca herhangi bir duygunun içinde kendinizi hapsedebilirsiniz. Veya sürekli olarak bir duygudan kaçabilirsiniz; o duygunun sizi rahatsız edeceğine inandığınız için sürekli o duygudan bir kaçış stratejisi uygulayabilirsiniz.

Lâ İlâhe İllallah Bilinci: Olayları Kimliğe Dönüştürmemek

Aslında lâ ilâhe illallah bilincinin insana hatırlattığı bir başka nokta da aslında bununla ilgilidir. Yani “ben varlığım, Yaradan’dan gelen bir varlık taşıyorum; birçok düşünce ve duygu durumunu da gözlemliyorum, onların farkındayım, onların gelip gitmelerine de izin veriyorum.” Bakın, diyelim ki hayatta istediğiniz bazı şeyler olmadı. Bu sadece nedir? Aslında bir olaydır. Ama bunu kimliğinize dönüştürürseniz ne olur? Sizi “hayatta istediği hiçbir şey olmayan kişi” noktasına getirir. Ve siz hayatı artık o benlik üzerinden yaşarsınız.

Hâlbuki sadece istediği bir kısım şeylerin olmadığını deneyimleyen bir varlığım var; varlığımda bir eksiklik yok. Hayata dair bir kısım olguları istiyorum, bazılarını istemiyorum. İstediğim bazı şeyler oluyor, bazı şeyler olmuyor. İstemediğim bazı şeyler oluyor, bazı şeyler de olmuyor. Ben ne yapıyorum? Bunları deneyimliyorum, bunları yaşıyorum, bunların içinden geçiyorum. Ama bunlar tarafından kendimi tanımlamıyorum. Bunlar üzerinden bir mutluluk ve mutsuzluk hikâyesi üretmiyorum. Varlığıma dair herhangi bir tanımlama tuzağına düşmüyorum.

Şu veya bu değilim; ben istekleri olmuş veya istekleri olmamış biri değilim, ben değerli görülmüş veya değersiz görülmüş biri değilim. Aslında ben hiç kimse tarafından da görülen biri değilim, çünkü kimse tarafından görülebilen bir şeye sahip değilim; bu varlık maddi olan bir şey değil, bir materyal değil. Dolayısıyla hiç kimse beni görmez, sadece kullandığım bedeni görür. Ben şu veya bu şekilde işaret edilen bir varlık değilim; zamansız, mekânsız, maddesiz bir varlığa sahibim. Şu dünyada kullandığın bedeni belli bir süreçte kullanırsın, ondan sonra bırakır ve varlığına devam edersin. Varlığın devam eder.

O yüzden “ne kötü bir yaşantım var” veya “ne güzel bir yaşantım var” söylemi de sahte bir söylemdir. Çünkü yaşam, Yaradan’ın Hay ismiyle sende tecelli eden ve senin de onun üzerinden var olduğun bir süreçtir.

Olaylar Üzerinden Kendini Tanımlamak

Ama bakın, yaşadığımız olaylar üzerinden kendimizi tanımlarsak o zaman işte hoş bir hayat veya hoş olmayan bir hayat, hoşa giden bir hayat, hoşa gitmeyen bir hayat, tatmin olduğum bir hayat, tatmin olmadığım bir hayat, kötü bir hayat, iyi bir hayat, kötü bir hava, iyi bir hava… sürekli hepsini tanımlama yaklaşımı sergilerim. Neden? Çünkü kendim diye gerçek varlığımın yerine bedenimi ve psikolojimi koymuş olurum. Hoşuma giden, hoşuma gitmeyen şeklinde ayrıştırmaya başlarım. Ve o ayrıştırma üzerinden iyi hayat, kötü hayat, hoşuma giden hayat, hoşuma gitmeyen hayat ayrımı yapmaya başlarım. Hâlbuki hayat, bütün bu süreçleri algılayan, fark eden ve varlığının imkânlarını o sürece yansıtan bir niteliktedir. Hayatımız onun Hay isminin bir yansımasıdır.

Sonuç Beklentisinden Vazgeçmek

Bir sonuç çıkarmalıyız derken, sonuçtan kastımız şudur: Eğer gerçekten en doğal hâlde yaşıyorsak çıkaracağımız ekstra bir sonuç yoktur. Ama yanlış yorumluyorsak, yanlış değerlendirdiğimiz yerler varsa, o noktada çıkaracağımız bir kısım dersler vardır. Ama bu dünyada bir sonuç oluşturmayacağız, bir sonuç gerçekleştirmeyeceğiz. Her ne kadar zihnimiz bir kısım sonuçlara yönelik geleceğe dair projeksiyon yapsa da, bunlar tamamen zihnin hikâyeleridir.

Zihin der ki “şöyle olacak”; dersin ki “işte okuyorum, okulu bitireceğim, evleneceğim, şunu yapacağım, bunu yapacağım” vesaire, bir hikâye üretirsin. Veya “büyürsün, çocuğun olur, çocuğumu evlendireceğim, torunumu göreceğim, şunu yapacağım, bunu edeceğim” diye hikâyeler üretirsin. Sonra bir anda bakarsın hayatın tamamlanmış, değil mi? Veya torununu görürsün, bir de dersin ki “torunumun çocuğunu da görsem ne güzel olur” dersin; hikâyenin arkasına bir şey daha eklemeye başlarsın. Bu, zihnin ürettiği bir şeydir.

Bu anlamda bir sonuç yoktur; yani bu dünya hayatında bir sonuç elde etmek için yaşamıyoruz. Varlığımızı fark ederek bu hayatı, bu süreci, bu yolculuğu deneyimliyoruz. Başka bir varlığımıza katacağımız bir şey yok. Göreceli olan bu süreci deneyimliyoruz. Ve bunu deneyimlerken de iyi, doğru ve güzel adına hareket etmeye çalışıyoruz. Çünkü varlığımızın temelinde iyilik, güzellik ve hayır vardır. Kötülük, çirkinlik, şer ortaya çıktığında da kendimizi yoklar ve düzeltme çabası içine gireriz. Ama “ben iyiyim” tuzağına da düşmeyiz; iyi olan Yaradan’dır, onun iyiliği bende gözükür. Kötü davrandığımda da “ben kötüyüm” demek yerine, “bende bu kötülük ortaya çıktı, çünkü varlığımın tam farkında olamadım, dolayısıyla bir kötülük ortaya çıktı” deriz ve bunu bir daha sergilememeye çalışırız.

Kul (Abd) Olmak ve Sahte Benlikten Kurtulmak

Sonuç aramak zihnin bir tutkusudur. İşte “dünyaya ne için geldim, onu gerçekleştireyim” dersin. Dünyaya bir şey, yani şunun veya bunun için gelmedik; bir şeyi bitirmek, tamamlamak, gerçekleştirmek için gelmedik dünyaya. Mesela derler ki insanlara faydalı olmak, insanların en hayırlısı olmak için geldik — oysa biz kul olmak için gelmedik, kul olmak için zaten buradayız. Bir şeyleri gerçekleştirmek için gelmedik; asıl olan kul olmak, fıtratımıza uygun olmak değil mi? Yani kul olmak, İslam literatürü üzerinden konuşacak olursak abd olmak, yani Abdullah olmak deyim yerindeyse, Yaradan’la tam bir uyum ve eşgüdüm içinde olabilme hâlidir.

Bazıları abd kavramını kölelik bağlamında kullanıldığı için kul olmayı kölelikle karşılaştırır. Hâlbuki oradaki anlam bağı sadece şuradadır: köle, efendisiyle uyumlu olarak iş görür, ona, onun iradesine tabi olarak iş görür; bu anlamda köleye de abd denilmiştir. Ama dinî literatürde anladığımız anlamda Allah’ın kulu demek, onun iradesine tam bir uyumluluk hâlini ifade eder. Aslında en doğal hâlimiz de budur: onun iradesiyle tam bir uyumluluk, onun kudretiyle tam bir uyumluluk hâlini yaşamak kul olmaktır. Bu da doğal olarak içinde faydalı, iyi ve güzel davranmayı barındırır.

Ama maksadımız bu değildir; insanların en hayırlısı olmak, doğal olarak kul olmaktan yana bir süreçte zaten gerçekleşecek bir şeydir. Ama biz bu dünyaya faydalı olmak için gelmedik. Yaradan’ın bizde tezahür ettirdiği, tecelli ettirdiği şeyleri yaşıyoruz. Bunun da İslam literatüründeki karşılığı Allah’ın Âdem’e isimleri öğretmesidir. Bu sadece bir kavram öğretilmesi değil; senin o isim ve sıfatları yansıtabilen nitelikli bir ayna olmandır. Bunu yaparken herhangi bir sıfatı, niteliği kendine mal etmeme bilincinde olman gerekir. Kendine mal ettiğin durumda gaflete düşmüş olursun, kendinden bilirsin; sonra egon bunun üzerinden birçok hikâye üretmeye çalışır zaten.

İnsanlara faydalı olmak da aslında hakikatin önünde bir aldatmaca gibi durabilir. Yani bunu “ben gerçekleştiriyorum” bilinciyle yaparsanız, insanlara faydalı bir şey olsa da, “ben” olduğun andaysa bu da egonun verdiği bir tuzak gibi durur. Tabii, doğal olarak, o kişi için bir tuzak olur. Belki o insan insanlığa faydalı bir şeyler üretir veya faydalı olacak bir bilgi ortaya çıkmasına vesile olur; fakat kendi varlığının hakikatini idrakten uzak kalmış olur.

Dolayısıyla gerçek varlığımız kendi sükûneti ve huzuru içinde var olur. Varlığın tam huzuru için ayrıca huzur aramaya ihtiyaç yok; onun için huzur aramak, herhangi bir mutluluk aramak anlamsızdır. Kendinde olanı kendinden uzak bir yerde aramaktır bu; kendi varlığına konulmuş olan bir şeyi başka bir yerde arama eğilimidir. O yüzden herhangi bir olumsuzluğun da bize bir yük olduğu, bize bir zarar verdiği vehmini de bırakmaya ihtiyacımız var. Bu dünyada yaşadığın her şey sana değil; sana değil, senin tecrüben içindir; sana bir zararı yoktur. Sadece sen ona şahit olursun, onu doğru anlarsın, doğru anlamlandırırsın ve devam edersin; bir yolcu olarak hayatına devam edersin.

Bu dünyada ne alacağın bir şey var, ne vereceğin bir şey — o anlamda bir şey yok. Ama bu hayat sürecinde bir kısım fiiller ortaya çıkar bizden. Fiiller, Yaradan’ın bize verdiği varlıktan kaynaklanabilir ya da bir gaflet, bir cehalet perdesi üzerinden yansıyabilir; bu, insanın kendi bilincinin şekillendirdiği bir durumdur. İşte o noktada kendine herhangi bir şeyi mal etmeden hareket etmeliyiz, çünkü iyilik, güzellik, hayır Allah’tandır. İyiliğin, güzelliğin, hayrın, kemalin kaynağı Yaradan’dır; bizde onun parıltıları gözüküyor, onun nurları gözüküyor. Kendine mal edeceğin hiçbir şey yok, etmene de gerek yok zaten; böyle bir çabaya girmek aslında egonun kendini boş zannedip onun üzerinden kendini doldurma arzusudur. Yaradan’ın sendeki tecellilerini kendine mal ederek, bir anlamda onları farkında olmadan gasp ederek, onların üzerinden bir varoluş inşa etmeye çalışmaktır bu. Bu beyhude bir çabadır.

Çünkü baktığımız zaman, kendileri üzerinden bir varlık inşa ettiğimiz şeyler bize ait değiller; bizde görünüyorlar ama bize ait değiller. Hayat bize ait gözüküyor ama bize ait değil aslında. Merhamet sana ait gibi gözüküyor ama senden değil, sana ait değil, ama sende gözüküyor; onu kendine mal etmeden, kendinden görmeden, onu en güzel şekilde yerinde kullanman gerekiyor. O zaman her şey yerli yerinde işleyebilir. Kendini var etmene gerek yok, kendini inşa etmeye gerek yok, kendi varoluşunu şekillendirmeye çalışmana gerek yok; hepsi gereksiz, hiçbir tuzağa düşmeye ihtiyacımız yok. Ama dikkat edin, içeride bir şey, yani sahte bir “ben” alanı, kendini Yaradan’a ait olan üzerinden var etmeye çalışır; kendine bir pay çıkarmaya çalışır. Bütün sahtelikler buradan türer, bütün aldanışların kaynağı burada bulunur.

O yüzden “ben şuyum” dediğinizde kendinizi sahte bir şeyin üzerinden tanımlamış olursunuz. “Ben gencim, güzelim, yakışıklıyım, şunu biliyorum, şuna sahibim, şunu elde ettim” dediğiniz hiçbir şey sizin elinizde kalıcı değil; bunu hepimiz az çok fark edebiliriz. O zaman ben, bana ait olmayan hiçbir şeyi sahiplenmem; zaten gerçek sahibi de değilim, kendimi kandırmaya gerek yok. O zaman en son o sahte beni de bırakmak lazım; o sahte benden de kurtuluruz. Geriye “ben” demeyen gerçek varlık kalır.

Bakın, o vardır; o herhangi bir şeyle tanımlanmaz, ona belki sadece “varlık” diyebiliriz. Onun başka bir şeyle tanımlanmasına ihtiyacı da yoktur. Bir şey bir şeyle tanımlandığı an sınırlandırılmış olur zaten; o varlık sınırlı değil, o varlık tam ve eksiksiz. Dolayısıyla hiçbir şeyle tanımlanmamalı; Allah’a ait, ondan gelen ve ona dönen bir şey. O zaman varlık kaygısı duymaya gerek yok, kendini var etmeye çalışmaya gerek yok.

Bakın, Peygamberimizin o vahiy sürecinde “ben bilmem” demesi gibi; kendine kendinden hiçbir şeyi mal etmediği an, o zaman sonsuz varlıktan bir akış gelir, ama o akışın sahibi değildir, o akışı yönetemez, değil mi? Vahiy dilediği zaman gelir; Allah’ın tecellisi de öyledir, dilediği zaman gelir. Bazen tahmin ettiğinden çok gelir, bazen tahmin ettiğin düzeyden çok daha az gibi geldiğini görürsün. Ama bu zihnin hikâyesidir. Sen kendini ona ait ve onun tecellisine hazır bilmelisin. O zaman hiçbir yükün altında da kalmazsın, hiçbir yükü de taşımazsın; kendi varlığını Yaradan’dan gelen nitelikte kavradığın için onunla bağlısın ve ona aitsin.

Duyman gereken bir dert, bir problem var mı? Asla yok. Kendini göstermeye çalışman söz konusu mu? Hayır, ne gerek var, kimi neye göstereceksin? Görünmek isteyen bir şey var mı? Yok. Kaçmak isteyen bir şey var mı? O da yok. Bilinmeyi arzu eden var mı? Yok. Bilinmekten kaçan var mı? O da yok. Onaylanmak isteyen de yok, onaylanmamaktan rahatsız olan da yok, yok sayılmaktan kaçınan da yok, var sayılmak isteyen bir şey de yok.

Hz. Yusuf Örneği: Doğal Huzur

Yüksüz, riyasız; bazen sakin, bazen de ilahî tecelliyle aktif. Ama asla “şunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım” demeyen; doğal bir şekilde yapabileceği şeyleri fark edip onları yapan, yapabilme imkânı verilmediğinde de bunu doğal bir şekilde kabul eden, bundan gocunmayan, bundan yerinmeyen bir hâl.

Bakın, Hz. Yusuf hapse atıldığında bundan gücendi mi? Yok, gücenecek bir şey yok. Bir sonuca ulaşma hikâyesi var mıydı? O da yoktu; hiçbir hikâyenin parçası olmadı. Zihni ona hiçbir hikâye üretmedi; üretse de o, ona tutulmadı. Ve bakın, en nihayetinde söylediği şey: “Beni salihlere arkadaş yap ve bir Müslüman olarak vefat ettir.” Senin iradene teslimiyet içinde olan ve seni tam olarak bilen, idrak eden insanlara dost, arkadaş… Herhangi bir yükün altında değil, herhangi bir hedef gözetmiyor; bir yerlere ulaşmak gibi bir hikâyesi yok. Mücadele de etmiyor, pasif de durmuyor. İşte bu doğal huzurdur; varlıktan kaynaklanan huzur, varlığın bizatihi kendi huzuru.

Var Olma Arzusu ve Sahte Varlık Algısı

Peki huzursuzluk yaratan şey ne? Düşünce. Sahte varlık algısı. Var olma arzusu huzursuzluk yaratıyor. Bakın, var olma arzusu — var olma arzusunu kim duyuyor? Var olmayan bir şey. Var olmayan bir şey, var olma arzusu duyuyor; bir imaj, bir kurgu. O kurguyu fark etmemiz gerekiyor: kendini kurmaya, bir var olmaya, kendini var etmeye çalışan bir kurgu.

Hâlbuki varlık senin harcın değil; var olan seni var kılmış. Varlıktan kaynaklanan bir varlığa sahipsin. Ama sahte bir varlık imajinasyonu kendini sürekli var kılmaya çalışıyor: “var mıyım, yok muyum, nasıl var olacağım, kendimi nasıl var edebilirim?” Sonra Allah’ın verdiği niteliklerle özdeşleşiyor, “bunlar benim” diyor; Yaradan’dan bir şeyleri kapmaya çalışıyor. “Güçlüyüm” diyor, “akıllıyım” diyor, “güzelim” diyor, “yakışıklıyım” diyor, “bilgiliyim” diyor; birçok hikâyenin içinde kendini var etmeye çalışıyor. Ama varlıktan bir tırnak kadar bir şeyi alamaz.

Bakın, hiçbirimizin aslında kendine ait bir varlığı yok. Varız ama kendimize ait bir varlığımız yok; ama onunla varız. O sonsuz ve mutlak; sen de onunla sonsuz ve mutlak olursun. Ama hikâyeleri bırakırsan olabilirsin.

Soru-Cevap: Duygudan Bir Adım Geri Durmak

Evet. O zaman aslında varlık yoklukla beraber var; yani aslında varlık yok. Evet, senin yokluğunda onun varlığı ortaya çıkıyor. Orada sen yok. Sen diye bir şey yok. Sen dediğin şey yok. Evet, sen dediğin şey gerçekte yok. O var sadece, başka hiçbir şey yok. O olmasaydı zaten hiçbir şey olmayacaktı.

_[anlaşılamadı — bu bölümde “ilah” kavramıyla ilgili bir soru-cevap geçiyor ancak kayıt ciddi şekilde bozuk olduğu için güvenilir şekilde aktarılamadı]_

Evet, o yani bizim anlayacağımız, bizim dilimizde en makul ifadeyle o mutlak varlıktır. Hatta asıl bu varlık diyorsak, o varlık [gerçek varlıktır]. Eğer bunlara -maddeye, eşyaya, görünen şeylere- varlık diyorsak, o zaman o varlık bunun üstündedir. Mutlak varlığın bizler gölgeleri hükmündeyiz. Kendimizden kaynaklanan bir şey yok; onun varlığıyla var görünen varlıklarız.

Hissiyat dolu varlığının hissi. Tabii ki. Yani o mutlak varlığın bize bahşettiği varlık hissi aslında bizim varoluşumuzun bir nişanıdır, bir işaretidir. Ve bu başlı başına bir huzur hâlidir. Ben vardır ama ben şu veya bu değildir. Onu isimlendirmek, ona bir sıfat yakıştırmak, ona bir çerçeve oluşturmak sahteliktir.

Hata, eksik ve kusur olduğunda o senin izafi algının çarpıtmasıyla gerçekleşen bir şeydir; onu fark edersin, onu da izale etmeye çalışırsın. Ama varlık kaygısı duymaya, kendini var etmeye çalışmaya gerek yok. O çarpıklığı fark edersin, tövbe istiğfar edersin ve kendini varlığa ait hissedersin. Çünkü bakın, o sahte benlik algısı eksiklikler üzerinden de hikâye üretiyor: “sen şunu yaptın, bunu yaptın, böyle yapmamalıydın, niye yaptın, yapmayabilirdin” gibi birçok hikâyeyi de üretiyor. Hâlbuki her şey olmuş, bitmiş, geçmiş bir şeydir. Varlık esastır, diğerleri geçicidir. O yüzden gelip geçici olan hiçbir şey üzerinden de kendini tanımlamamalısın; onları da Yaradan’ın merhametine terk edersin.

Evet. Teslim ederim. Evet.

Ürettiğimiz o arzu ve korkuyu sadece fark etmek gerekiyor. Ona benlik hissini vermemek gerekiyor. Tamam, işte güçlü bir şey geldiğinde, onun güçlü oluşuna karşı biz olanca farkındalığımızla bir adım geri duracağız. O bizi içine almaya çalışacak — tamam, tabii, tabii; aldığı an bir adım dışına çıkmaya çalış. Sadece onu görmek; yani onu gör, ama o olmadığını da gör. Onu gör, o olmadığını da gör. O zaman o duygu zayıflayacaktır. Yeter ki bir adım dışına çıkmaya çalış; yani “ben” hissini o duyguya verme.

Evet. Dışarıda bir adım geri çekil ve onu gözlemle. Kavga etmene de gerek yok. _[anlaşılamadı — dinleyicinin bu noktadaki sorusu kayıtta net aktarılamadı]_ Oyunun içindeyken zaten oyunun içindesin, hiçbir şeyi fark edemezsin, onunla gidersin. O an fark ediyor muyuz? İşte o an fark ediyorsak, bu iyi bir şeydir; ama fark etmek, çıkabilme anlamına gelmez. Fark ettikten sonra “ben bu değilim”i kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Sakin bir şekilde “ben bu duygu değilim”; bu duygudan nefret etmiyorum, bu duyguyla kavga etmiyorum, bu duyguyu ortadan kaldırmaya çalışmıyorum, ama ben bu duygu değilim. Bunu olabildiğince sakin ve sık bir biçimde kendimize hatırlatacağız.

Evet. Evet. Ayrışma gerçekleşebilir bu durumda. Evet. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde iki noktada Kur’an’a ait içerikler doğrudan alıntılanmadan, konuya gönderme yapılarak anlatılıyor: - Hz. Yusuf’un duası olarak aktarılan “Beni salihlere arkadaş yap ve bir Müslüman olarak vefat ettir” ifadesi, içerik olarak (Yusuf Suresi: 101) ayetine karşılık gelmektedir (serbest aktarım, birebir alıntı değildir). - “Allah’ın Âdem’e isimleri öğretmesi” ifadesi, içerik olarak (Bakara Suresi: 31) ayetine gönderme yapmaktadır (birebir alıntı değil, konu referansıdır). Bu iki atıf, anlatıcının birebir sure/ayet numarası söylemeden içeriğe atıfta bulunması nedeniyle bağlamdan tespit edilmiştir; kesin referans olarak değil, olası karşılık olarak değerlendirilmelidir.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.