Zihin Merkezleri, Yargılama ve İçsel Mekanizmalarla Özdeşleşmemek
Kısa Özet
Sohbette önce beden merkezinin (8-9-1) ve zihin merkezinin (5-6-7) yargılama biçimleri karşılaştırılıyor; 9'un genelleyici-toptancı yorumu, 6'nın hızlı yargısı, 7'nin seçici tercihi ve 5'in analitik yaklaşımı örneklerle anlatılıyor. Ardından içimizde işleyen otomatik mekanizmaları "ben" diyerek sahiplenmeden fark etme ve gözlemleme konusuna geçiliyor. Son bölümde 6 tipinin kararsızlığı, aklın üç bölümü (içgüdü, duygu, akıl) ve farklı kanat kombinasyonlarının işe başlama/bitirme eğilimleri tartışılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İçimizdeki mekanizmaları "ben" diyerek sahiplenmediğimizde onlara daha sağlıklı bir farkındalıkla yaklaşabiliriz; "ben" dediğimizde ise mekanizma bizi sahiplenmiş olur.
- Karar vermek aynı zamanda bir şeyden feragat etmektir; hayatta mutlak iyi ya da mutlak kötü olmadığı için her karar bir risk taşır.
- Aklın içgüdü bölümü veri toplamada güçlüdür ama karar vermek için tasarlanmamıştır; asıl kararı analiz (5) ya da duygusal yönelim (arzu/keyif, 7) tamamlar.
Beden Merkezinin Yargılayıcı Yapısı: 9 Neden Farklı Görünür
Beden merkezi temel olarak yargılayıcıdır — 8, 9, 1. Ama burada görünürde 9 bu işi biraz bozuyor gibi, pek yargılayıcı gözükmüyor. Onunla ilgili şöyle bir yorum ortaya çıktı: 9 en başta büyük bir yorum yapıyor, ondan sonra hiç yorum yapmıyor. Yani aslında şöyle diyor: hiçbir şey ilgilenilmeye değmez, hiçbir şeyin gerçek anlamda böyle bir değeri yok; ya da dikkatimi gerçekten yoğunlaştırmamı, dikkatimi hak edecek gerçek bir değerde bir şey yok, diyerek çok global, toptancı bir yorum yapıyor. Ondan sonra "eee, seni öyle de olur böyle de olur" der gibi bir tavır takınıyor. Herkes başka başka bir şey söylüyor; kendisi bir merkezde durmuyor, hiçbirinin tarafında değil ama herkes nasıl söylüyorsa öyledir der gibi — yani aslında genel, toptan büyük bir yargıda bulunuyor.
Mesela bir şey anlatırsın, 9 ortalamasını söyler; tamam, olabilir, ama onun üzerinde fazla düşünmeyebilir. Biri öyle demiş, biri böyle demiş, herkes bir şey söylüyor der ama bir değerlendirme yapmaz, bir analiz yapmaz; ya da "şu an yapamadım" der. Herkes bir şey söylüyor ama bu gerçek bir cevap değildir.
Duygu Merkezi Yargılayıcı mıdır? 4'ün Algılayıcı Görünümü
Duygu merkezi yargılayıcı olarak tanımlanabilir mi? Duygu merkezi kendine göre uygun olanı ve olmayanı ayırt eder. Mesela 4 bu konuda biraz daha algılayıcı gözükür; fakat o da önce algılar, sonra yargılar — önce anlamaya çalışır, sonra onun hakkında bir şey yapar. Tabii gerçek anlamda tam bir algılama ve hiç yargılamama hâli zaten kolay bir şey değildir.
Zihin Merkezinde 6, 5 ve 7'nin Farkı
Zihin merkezi içinde belki en çok yargılayan, zahiren, 6'dır. Böyle iyidir kötüdür diye en hızlı şekilde yargılayan 6'dır. 5 biraz algılamaya çalışır. 7 ise her şeyi algıladığını düşünür; fakat bütün olguları kendi arzu, keyif ve ihtiyaçlarına göre sınıflandırarak tercih yapar, negatif bulduğu şeyle de fazla uğraşmaz. Negatif olarak değerlendirdiği bir şeyi çok fazla irdelemez, hızla bir hüküm verip geçer, kendini fazla sıkmaz. "Bu bana uymaz" deyip ya hemen bir çatışma yapar — "bu böyle olmalı, düzelt", "böyle gitmez" ya da "böyle olmaz" der, onu değiştirmeye ya da (çok öfkeliyse) yıkmaya döner — ya da alaycı bir tavırla, şakaya vurarak geçer. Yani 7 orada yargılamayan bir şey gibi görünse de, sürekli tercih yaparak "bu hoşuma gidiyor, bu gitmiyor" diye kendinde bir yargıda bulunuyor.
Kararsızlık: Tercih Yapmanın Zorluğu
Kararsızlık meselesi şu: karar vermek için gerekli olan düşünme süreci aslında zor bir süreçtir. İkincisi, karar verme tutumu bir şeyi sınıflandırma, bir şeyi dahil etme, bir şeyi hariç tutma ile ilgili olduğu için, orada mümkün oldukça tercih yapmak istemez. Ancak çok net, siyah beyaz gibi belliyse zaten sorun yok; ama birbirine yakın, kıymeti eşit gibi görünen şeylerse, birinin yapılıp diğerinin yapılmaması çok büyük bir şey gibi gelir. Böyle olunca ikisini birden yapmaya çalışmak gibi durumlar ortaya çıkıyor; ya da ikisini birden yapamamak oluyor. Çünkü ikisini birden yapmaya çalışmak zaten yapmamaya sebep oluyor. Kimi insanların aynı anda iki ciddi kitap okumak istemesi gibi. Birini seviyorsun mesela; ikisini birden okumaya çalışınca "ben bunların altından kalkamayacağım" diye kenara çekiliyorsun.
Mekanizmalarla Özdeşleşmemek
Burada konuştuğumuz şeyler aslında bizim içimizdeki bir kısım mekanizmalardır. Sen bu mekanizmaları taşıyan, bu mekanizmaları kullanabilen bir varlıksın; bu mekanizmalara mahkûm olan bir varlık değilsin. Yani bir otomatizma var, fakat sen buna otomatik olarak kapılmamalısın. Senin onay verdiğin bir otomatizmanın belki bir meşruiyeti vardır; ama onay vermediğin hâlde o işliyorsa, orada biraz daha farklı bir durum vardır. İşte burada mesele onunla özdeşleşmemektir.
İçimizde işleyen o mekanizmaları gördüğümüzde, "şu anda şu şu nedenlerle şu mekanizma devrede" diyebiliyorsak, orada devrede olan mekanizmaya dair bir farkındalığımız var demektir. Bunu fark eden şuur, o mekanizmanın biraz üstünde olan bir şuurdur. Bazen o mekanizmaya yenilirsin, bazen de bu ayrımı yapabildiğin zaman mekanizma daha kontrolünde olur. Elbette bu, onu meşru görüp görmemene bağlı olarak gelişir.
Şu anda devrede nasıl bir mekanizma var, onu görebilmek aslında bir düzeyde farkında olma hâlidir; onun motivasyonlarını, niçin işlediğini, nasıl işlediğini görmek. Peki onu tamamıyla aşabilir misin? Tabii ki kimse hemen tamamen aşamaz. Fakat orada o mekanizmayı "ben" diyerek sahiplenmezsin. Bir mekanizmaya "ben" dediğinde, aslında o mekanizma seni sahipleniyor ve sana kendini bir nevi empoze etmiş oluyor. Ama ona "ben" demediğin zaman — yani "bende böyle bir mekanizma var, şu durumda böyle bir şey işliyor ama bunu olağanlaştırmıyorum, bu makul bir şey değil" dediğinde — orada nispeten daha sağlıklı bir aklı devreye sokmuş oluyorsun. Zihinsel, duygusal ve fiilî mekanizmaları orada görüyorsun; artık onlara sen vize veriyorsun ya da vermiyorsun. O hâlde gelen bir durum bizde oluşmuş oluyor.
*Bir katılımcı:* Hiç farkında olmadan herhangi bir durum karşısında hemen eleştirdiğimi fark ettim. Sonra ondan rahatsızlık duymaya başladım; şükürler değil de kötü hissetme gibi bir rahatsızlık. Sonra onu espriye vurup geçiştiriyordum, ama orada bir "birlik" hâli de devredeydi.
*Hoca:* Evet, o zaman şu anda çıkıyor. Bu, çok samimiysen olur. Ya da bazıları hiç fark etmez; bir anda tanımışmış gibi davranır, aynı şey için güvendiriliyor. Orada şu da var: bazen kişi, biraz tanımış olsa bile, söylemekle kırılmayacağını ve yanlış anlamayacağını düşündüğü için söyler, ya da kendini kötü hissetmeyeceğini düşündüğü için söyler. Muhabbet ediliyor, biri bir konu açıyor, hemen o konuda eleştiren bir şey söylüyorsun; konu değişiyor, yine eleştiriyorsun. "Onun bir şey düşünmez mi" diyorsun. Orada deriz ki, bu ne böyle, akıp gidiyor pislik gibi. Her değişen konuda, her fikirde sürekli eleştirebiliyorsan, bazen şunu da düşünmek lazım: acaba bu 9'un 6'ya gidişi mi, yoksa kendi içindeki mi? Ya sürekli muhalefet eder — çok sağlıksız hâlinde her şeye itiraz eder — ya da ortalama hâlinde bir kararsızlık olabilir.
6'nın Kararsızlığı: Mutlak İyi-Kötü Olmayışı
Şimdi 6'nın kararsızlığında işleyen şey şu: hayatta hiçbir şey mutlak değildir; mutlak iyi, mutlak kötü yoktur. Zihin merkezinin, 6'nın kullandığı o içgüdüsel bölümü, bir şey tam iyi ya da tam kötüyse rahat karar verir — tıpkı 9'da olduğu gibi. Ama öyle olmayınca rahat karar veremez. Mesela İstanbul'u seviyorsun ama çok nemli ve yazları zor; öte yandan boğazın keyfi de hiçbir yerde yok. O zaman diyorsun, romatizman varsa ya da nem seni rahatsız ediyorsa daha karasal bir iklime git; ama orada da boğaz yok. Mutlak iyiyi getiremezsin, öyle bir şey yok. Bu sefer ne oluyor? O nokta bir kararsızlık oluşturuyor; deyim yerindeyse hem yumurtayı kırmak istemiyorsun hem omlet yapmak istiyorsun. Bu, hayatta olmayan bir şey; 6'nın zihni biraz onu istiyor — tamamen iyi ve tamamen kötü olsun, o zaman ayrım ve karar kolay olsun ister. Ama bir noktaya karar verince bu sefer o noktadaki olumsuz ihtimalleri görüyor; öbür noktaya geçince orada da olumsuz ihtimalleri görüyor. Hâlbuki hiçbir şey tamamen olumlu ya da tamamen olumsuz değildir. Burada hem risk almak hem de bazı şeylerden feragat etmek zorundasın. Karar vermek aslında bir şeyden feragat etmektir aynı zamanda; bir şeyi tercih etmek bir şeyden de feragat etmektir.
*Bir katılımcı:* Ben olumlu tarafını görmeye meyilliyim, onu daha çok fark ediyorum.
*Hoca:* İkisinde de olumluluklar var, olumsuzluklar var. İkisindeki olumsuzları görüp karar vermemek ya da geriye dönüp olumluları görmek kararı kolaylaştırabilir. Ama bunları makul bir şekilde tartıp bir noktada tercih yapmak gerekiyor. 6'nın zihni bir şey hakkında karar verdiğinde, bu sefer onun olumsuz taraflarını düşünerek "acaba doğru mu" der ve öbür noktaya yönelir; öbür noktaya yönelten de orada feragat ettiği şeylerdir. Feragat ettiklerinden vazgeçmek istemez; o tercihte bulununca bunun da problemleri olduğunu görür.
Aklın Üç Bölümü: İçgüdü, Duygu, Akıl
Burada bazı yorumcuların söylediği şey doğru: aklın bu bölümü karar vermek için deyim yerindeyse yaratılmamıştır. Bu teze göre aklın üç bölümü vardır: aklın aklı, aklın içgüdüsü, aklın duygusu. Aklın içgüdüsü hafıza ve veri toplamak için dizayn edilmiştir. Mesela 6 çok iyi veri toplar, veriler kafasında iyi arşivlenir. Fakat arşivlemek ve veri toplamak ayrı bir şeydir; o verileri analiz edip belli bir istikamette tercih yapmak ayrı bir şeydir.
O tercihi 7 yapabiliyor, çünkü orada tamamen kendi o anki keyfine, zevkine göre karar veriyor — "bu hoşuma gitti, şu hoşuma gitti, bu yol hoşuma gitti" diyerek, yaşadığı ya da yaşayacağını umduğu bir hoşnutluk, keyif, mutluluk üzerinden hareket ediyor. 5 ise daha geniş anlamda veri toplayıp analiz ederek, o analizin neticesinde kendi durumunu da nazarı itibara alarak karar veriyor. Ve verdiği karar, eğer nihai bir kararsa, güçlüdür. Bizim bir arkadaşımız vardı, bir buçuk yıl evli kalmıştı; en son "200 defa gittim geldim salonda" dedi, ona "seni ilk ve son defa boşuyorum, bitti" dedi. Orada o 5'in analitik süreci işlemiş, işlemiş, sonunda noktayı koymuş; orada mevzu bitmiştir. Ama tabii o noktaya gelinceye kadar öyle anlık bir karar değil; düşünmüş, analiz etmiş, etmiş, kararını vermiş. Zihnin içgüdüsü karar verme konusunda çok yetenekli bir şey değildir.
Bazen bir duygusal yönelim eksik olduğu için karar bir türlü tamamlanmıyor, çünkü olumlu ya da olumsuz olması gerektiğine dair hesap kitap bir türlü bitmiyor. Ne kadar ince elerse o kadar ince elemeye başlıyor; ne kadar ince eleştirirse o kadar uzuyor. Kararı asıl veren şey bir duygusal yönelim verisidir. Birine doğru bir duygusal çekim duyunca, onu da işin içine katınca "pat" diye kararı veriyor. Ama o hiç olmayınca — iki şeyin hiçbir farkı yokmuş gibi gelip öyle bir çekim duymayınca — değerlendirme süreci sonu gelmiyor, çok uzuyor.
*Bir katılımcı:* Bu söylediğinizi ben 9 için de düşünmüştüm. İlk başta herhangi birine duygusal bir yönelimi olmadığı için kararsız kaldığını, 9 için de kendimce düşünmüştüm.
*Hoca:* Evet, tabii 9 aslında orada kendine daha odaklı, kapalı olduğu için, ancak çok bariz bir şekilde bir olumsuzlukla muhatap olduğunda karar verir; orada güçlü, çok olumlu ya da çok olumsuz bir algı, bir etki yaşadığında karar verir. Bir yere kadar, deyim yerindeyse bıçak yemeye dayanana kadar karar vermemeyi tercih eder. Ama orada analitik bir şey yok, o kadar analitik değil. Orada der ki "bu tolere edilebilir bir problem mi, biraz problem de olabilir ama tolere edilebilir."
(Bu sırada derse yeni katılımcılar gelir, kısa bir hoş geldiniz-hoş bulduk faslı yaşanır.)
4-5 ve 5-6 Kanatları: Başlatmak ve Bitirmek
Belki mesela bir 4-5, bir 5-6'ya göre, o 4'lüğün etkisiyle bir süreci başlatmakta daha kararlıdır — başlatıp başlatmamakta. Ama belki bitirmekte daha zorlanır. Mesela bir işe başlayıp başlamama konusunda daha rahat karar verebiliyor, ama bir işe girdikten sonra o işi bırakıp bırakmama konusunda daha zorlanıyor. Çünkü orada olgular kendisinin dışında olduğu için daha iyi analiz edebiliyor, bağlantılı olmadığı için; kendi kabiliyeti, vakti, zamanı söz konusu olduğunda ise daha objektif bir kestirim yapması zorlaşıyor.
*Bir katılımcı:* İşlere giriş çıkışlarımdan ben çok güzel düşünüyorum. Zaten girmede bir sorun yoktu benim için; girerken "çok olmazsa çıkarım" diyorum. O yüzden çıkacağım zaman da, çıkma kararımı almışsam pek problem yok; ama hep bir yerlerden tasdik almam gerekiyordu — çıkmanın, ayrılmanın doğru olduğunu başka yerlerden tasdik ettirme gibi bir şey oluyor. Bunu çok yaparım.
(Yeni gelen katılımcılarla kısa bir hoş geldiniz faslının ardından sohbet sona erer.)
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.