Zihnimizdeki Ben ve Gerçek Kendilik 1
Kısa Özet
İsmail Hoca, insanın daha çocukluktan itibaren önce bedeniyle, sonra duygularıyla, ihtiyaçlarıyla, başarılarıyla ve başkalarının kendisine verdiği tepkilerle özdeşleşerek zihinsel düzeyde sahte bir “ben” ve kendilik algısı inşa ettiğini anlatıyor. Bu sahte ben her zaman değişken ve eksik olduğu için insanı sürekli bir tatminsizlik ve kayıp duygusuna sürüklüyor; oysa gerçek “ben” zaman ve mekan üstü, doğmayan-ölmeyen, hiçbir olayla artmayan-eksilmeyen Varlığın kendisidir. Sohbet, geçmiş tarafından koşullanmış ve doyumu gelecekte arayan zihinsel benliğin tuzağına değinirken ses sorunları nedeniyle yarım kalıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan önce bedeniyle, sonra duygu ve ihtiyaçlarıyla özdeşleşerek sahte bir “ben” inşa eder. - Sahte ben her zaman kum gibi değişken bir zemin üzerine kurulduğu için hep bir eksiklik/tatminsizlik taşır. - Gerçek “ben” doğmayan, ölmeyen, hiçbir olayla artıp eksilmeyen zaman-mekân ötesi Varlığın kendisidir.
Açılış
Yayın, İsmail Hoca’nın katılımının beklenmesi ve kısa bir hoş geldiniz karşılamasıyla başlıyor. İsmail Hoca katılımın ardından söze başlıyor.
Zihinsel Düzeydeki Kendilik Algısı ve Özdeşleşme
Burada aslında üzerinde konuştuğumuz konu hemen anlaşılabilecek, zihinsel olarak hemen kavranabilecek bir konu değil. Çünkü konunun başlığı zihinsel düzeydeki kendilik algımız. Yani biz şu anki kendilik algısını zihinsel düzeyde üretmişiz. Biz şu anda “ben” dediğimizde, “kendim” dediğimizde hangi alanda bulunuyoruz? Zihinsel alanda bulunuyoruz. Dolayısıyla aslında şu anki benlik ve kendilik algımız, zihinsel düzeyde oluşturduğumuz bir benlik ve kendilik algısı.
Bu ne şekilde oluşuyor? Hayatımızın daha ilk yaşlarından itibaren çeşitli özdeşleşmelerle oluşuyor. Ne demek özdeşleşme? Kişinin dışsal bir şeyi kendisi olarak algılaması. Buna biz özdeşleşme diyoruz. Yani kendimizi bir şeylerle özdeşleştiriyoruz. İlk özdeşleştirdiğimiz şey bedenimiz. Biz yetişkinler olarak çocuklara sorarız, onun bedenini göstererek: “Bu kim, bu kim, bu kim?” Ve o bedeni göstererek çocuğa aslında şunu söyletmek isteriz: “Bu benim” demesini isteriz. Aslında burada onu bedeniyle özdeşleştiririz. Yani “bu kim” dediğimizde ve o çocuk da “bu benim” dediğinde, bedeni üzerinden ben algısını tanımladığında, aslında ilk özdeşleşmeyi yaşamış olur.
Halbuki belki şöyle bir soru sormamız gerekir: “Bu bedeni kim kullanıyor?” diye sorsak, belki çocuk da “bu bedeni ben kullanıyorum” diyecek. O zaman özdeşleşme olmayacak gibi düşünebilirsiniz. Tabii ki bu ayrı bir konu; çocuğun yetiştirilmesi ayrı bir konu, ama biz evrensel kendilik yanılgısının nasıl oluştuğunu açmaya çalışıyoruz. Dediğim gibi ilk başta bizler beden üzerinden bir kendilik algısı üretiyoruz ve bedenimizle özdeşleşiyoruz.
Mesela eve yeni bir bebek getirilirse, diyelim ki yetişkinler ona daha çok ilgi gösteriyorsa, orada bedeniyle olan ben ne diyecek? “Onu benden daha çok seviyorlar, o benden daha güzel, o benden daha yakışıklı.” Bu sefer diyecek ki “ondan nasıl daha güzel olabilirim” gibi hikâyeler üreteceğim. Veya bana denecek ki, bedenim gösterilerek, “sen çok güzel bir kızsın, sen çok yakışıklı bir çocuksun, sen çok güçlüsün, sen çok uzun boylusun.” İşte bedenim üzerinden, saçım, gözüm vesaire üzerinden tanımlamalar yapılacak. Ben de ne yapacağım bu durumda? Kendimi onlarla özdeşleştireceğim. Bu ilk düşülen temel tuzaktır. Her insan öncelikle bedeniyle özdeşleşir, bedeni üzerinden bir özdeşleşme yaşar. Bu, insanın zihinsel süreci üzerinden oluşmaya başlayan sahte kendilik algısıdır.
Sahte Benin Duygular ve Tepkiler Üzerinden İnşası
Daha sonra isteklerimiz, ihtiyaçlarımız, arzularımız, bize nasıl davranıldığı, bizim bundan dolayı nasıl bir his duyduğumuz — bütün bunlarla bir özdeşleşme başlar. İşte “ben seviliyorum” veya “ben umursanmıyorum”, “ben dikkate alınmıyorum”, “ben terk ediliyorum”, “anlaşılmıyorum”, “kendimi ortaya koyamıyorum”, “var olamıyorum”, “görünemiyorum”, “fark edilemiyorum” gibi birçok algıyı bu istikamette üretmeye başlarız. Burada anlattığımız bütün ben ve kendilik algıları zihin tarafından oluşturulan ve üretilen algılardır.
Peki bu tuzağa niçin düşüyoruz? Bunun nedeni şu: ben bilinci, aslında varlık bilinciyle eşittir. Yani “ben” demek aslında “varlık” demektir. Bunu uzun uzadıya anlatmak mümkün ama burada kısa geçiyoruz. Ben dediğimde kastettiğim şey varlıktır. Nasıl bir varlıktır? Zaman ve mekân üstü bir varlıktır; doğmayan, ölmeyen, herhangi bir olayla, olguyla, deneyimle artmayan ve eksilmeyen bir varlık halidir. “Ben” dediğimizde aslında bunu kastediyoruz. Gerçek anlamdaki ben budur.
Fakat bu ben bilinci ve algısı zihin tarafından manipüle ediliyor. Ne yapılıyor? Olgulara veriliyor, bedene veriliyor, yaşanan olaylara veriliyor. Mesela “ben sevilmiyorum” veya “ben çok değer görüyorum”, “ben ihtiyaç duyulan biriyim” veya “ben fark edilmeyen biriyim.” O zaman ne olmuş oluyor? Zihin, ben algısını, ben bilincini nereye oturtmaya başlıyor? Bedene ve yaşanan olaylara bağlamaya başlıyor. Bu sefer insanın trajik hikâyesi başlıyor. Bunun temelinde zihin, ben algısını o gerçek varlık boyutundan alıp olgusal alana, yaşanan olaylar alanına indirgiyor. Bu evrensel bir yanılgıdır. Hepimiz bu yanılgıdan geçtik ve geçiyoruz. Tabii çoğumuz bu yanılgıdan geçemiyoruz, orada saplanıp kalıyoruz aslında. Ama burada temel problem, insanın yaşadığı olaylarla kendini tanımlamaya başlamasıdır.
Ve arkasından ne geliyor? Arzularımızla, korkularımızla, beklentilerimizle, yaşadığımız olaylarla, muhatap olduğumuz insanların bize verdiği tepkilerle, bize tuttuğu aynalarla kendimizi tanımlamaya başlıyoruz. Eğer diyelim ki anne babamızdan beklediğimiz ilgiyi, sevgiyi, duyarlılığı, farkındalığı görememişsek: “ben zaten fark edilen biri değildim, ben anlaşılan biri değildim, ben sevilen biri değildim, ben umursanan biri değildim, ben becerikli biri değildim, ben takdir edilen biri değildim” gibi, yaşanan olaylar ve çevremizdeki insanların bize olan yaklaşımı ve tutumu üzerinden benlik ve kendilik algısı üretmeye başlıyoruz. İşte burada sahte bir ben ve kendilik oluşmaya başlıyor. Bu noktada sevildi, sevilmedi kodları, arzular üzerinden bir ben inşa ediliyor. Ve bu aslında hiçbir zaman tam olarak tatmin olmayan bir ben.
Neden? Çünkü buradaki ben her zaman bir şeyin eksikliğini duyacaktır. Eğer kendini sevgi üzerinden tanımlıyorsa, sevgideki eksiklik onda bir varoluşsal eksiklik anlamına girecektir. Eğer kendini gösterme, kendini fark ettirme üzerinden üretilmiş bir benlik ve kendilikse, kendini fark ettiremediği durumlarda eksiklik hissedecektir. Kendini ispat etme üzerinden, başarı üzerinden, tırnak içinde “insan biriktirme” üzerinden tanımlıyorsa, biriktirdiği insanlar birer birer gittiğinde eksiklik hissedecektir. Sahte bir ben üzerine kurduğumuz dünya yıkılmaya başlayacaktır.
Sağlam Kaya ve Kum Üzerine Ev Kurmak
İşte Hazreti İsa’nın “evinizi sağlam kayanın üzerine kurun, kumların üzerine kurmayın” derken aslında anlattığı şey de budur. Bizim evimiz varlıktır; varlığın bizatihi kendisidir. Madde ötesi, form ötesi, zaman ötesi, doğmayan, ölmeyen gerçek varlık bizim gerçek halimizdir, gerçek kendiliğimizdir. Biz varlığın içindeyiz, gerçek varlık içindeyiz. Ve gerçek kendimiz de budur.
Eğer bu sağlam kayayı unutursak, zihnimiz neyin üzerine evini kurmaya başlar? Kumların üzerine kurmaya başlar. Kum değişkenliği temsil eder; sürekli devinen, sürekli bir rüzgârla oraya buraya savrulan, kaygan bir mahiyete sahiptir. Zihnimiz, gerçek evi olan gerçek varlığı unuttuğunda, sahte bir varlık üzerine, sahte bir varoluş üzerine evini bina etmeye başlıyor. Bu sefer sahte bir ben üretmeye başlıyoruz. O sahte ben; sevilmek, önemsenmek, anlaşılmak, bilinmek, güçlü olmak, birini etkilemek, biriyle uyum yakalamak, kendini ispat etmek, bir şeyi mükemmel yapabilmek, özgün olmak, olabildiğince etkili olabilmek, kendini gösterebilmek gibi şeyler üzerinden kurulmaya başlıyor.
Peki bunlar kalıcı ve sabit şeyler midir? Değildir. Kum gibi, zemin itibariyle kaygan bir yapıya sahiptir. Dostlarım olur, o dostlarım bir gün beni bırakabilir. Sevdiklerim olur, o sevdiklerim isteyerek veya istemeyerek gidebilir. Güçlü olurum, ama bir gün o üzerine dayandığım güç zayıflayabilir. Çok yetenekli olurum, yeteneğimi bir zaman sonra kaybedebilirim. Dolayısıyla dikkat edersek şunu görebiliriz: zihnimizin ürettiği benlik ve kendilik algısı hem sahtedir hem de değişkendir aslında.
Değişken Ben: “Ben” Kelimesinin Geçmişten Bugüne Kullanımı
Dikkat edin, şu anki noktadan geriye gidelim. Hatırlayabildiğimiz kadar geriye gidelim ve bu çizgiye şu gözle bakalım: “Ben” kelimesini ben ne kadar kullandım ve ne için kullandım? Mesela “ben çocuğum” dedim bir zaman. Sonra “ben büyüdüm” dedim, “ben ergenim” dedim, “ben erkeğim” dedim, “ben kızım” dedim, “ben güzelim” dedim, “ben yakışıklıyım” dedim, “benim saçlarım ne kadar gür” dedim, “ben başarılıyım” dedim, “ben çok bilgiliyim” dedim. Veya bunların tam tersi: “ben bilgisizim” dedim, “ben beceriksizim” dedim, “ben yetersizim” dedim, “ben sevilmiyorum” dedim.
Bakın, burada o kadar “ben” ile başlayan cümle kurmuşuz ki, sayılamayacak kadar çok. Peki ben ne? Ben doğarken 3,5 kiloydum, şimdi şu kadar kiloyum. Ben doğarken, eğer bedenim üzerinden tanımlıyorsam, şu boydaydım, şimdi bu boydayım. Yaşlanınca boyum azalacak, düşecek. Peki neyim ben? Yani eğer ben bunlarla tanımlanan bir şeyse — işte “ben anneyim” dedim ama çocuğum öldü veyahut çocuğum beni tanımıyor, umursamıyor, beni aramıyor bile, beni hatırlamıyor. Ne oldu? Ben “anneyim” dedim, çocuk öldü veya beni umursamıyor, beni unuttu. Peki ne oldu şimdi o ben? Güme gitti.
İşte “ben herkes tarafından tanınan biriyim.” Yirmi sene sonra kimse beni tanımamaya başladı. Peki ne oldu? “Ben tanınan biriyim.” Ne oldu? “Tanınmayan biriyim.” Ne oldu? Ben gitti. Demek ki bunların üzerine oturtulan ben nedir? Değişken bir bendir. Değişken olan bu zeminin üzerinden biz ne yapmaya çalışıyoruz aslında? Ben inşa etmeye çalışıyoruz, kendilik inşa etmeye çalışıyoruz. Halbuki kendilik değişken bir şey değildir.
Eğer değişken bir şeyse, o zaman ben ve kendimin sonu nedir? Mezar taşında iki tarih arasındaki bir tireden ibarettir. En son, eğer gerçek benim kendim buysa, işte falan tarihte doğdu, falan tarihte de öldü — arada bir tire var. Biz o tireden mi ibaretiz? Hatta dikkat edersek, bunun üzerinden yaşayan insanlar ilerleyen yaşlarında böyle bir üzülme, böyle bir çöküntü yaşarlar; sanki ellerinden bir şey kayıp gitmiş ve bunu da önleyememişler. “İşte ne yapacak, işte hayat bu böyle oluyor” deyip, aslında ne yapıyor kişi? Elinde olduğunu düşündüğü ve sahip olduğunu düşündüğü şeylerin elinden kayıp gittiğini görüyor. Tabii elinden kayıp gittiğinde aynı zamanda elimizden kayıp giden ne oluyor? Benlik ve kendilik algımız da elimizden kayıp gidiyor. Çünkü özdeşleştiğimiz şeyler ya biz istemeden bizi terk ediyor, veyahut da biz onlardan uzaklaşmak durumunda kalıyoruz — ölümle veya başka bir şeyle.
Peki o zaman ben dediğim şey ne? Kendim dediğim şey ne? İşte temel tuzak şu: ben gerçek varlıktır ve benim evim burasıdır, yani gerçek varlıktır. Peki diğer şeyler nedir? Diğer şeyler fonksiyonlardır, etkileşimlerdir, deneyimlerdir. Ben kendimi bedenimin veya psikolojimin fonksiyonları üzerinden, veya hayattaki etkileşimlerim üzerinden, hayatta yaşadığım süreçler üzerinden tanımladığımda, işte o zaman tuzağa düşüyorum. Bu benim en temel yanılgım oluyor.
Dikkat edin, her insan bu zihinsel düzeydeki benlik üzerinden yaşıyor, onu bir hikâyeyle canlı tutmaya çalışıyor: “benim hikâyem.” Halbuki, tırnak içinde söylüyorum, benim hikâyem yoktur. Ben bir hikâye değildir, bir hikâyenin toplamı değildir. Ben varlıktır ve o varlık bazı fonksiyonları yansıtır, bazı etkileşimler içine girer; ama o etkileşimlerin toplamı değildir, yaşadıklarının toplamı değildir, yaşadıklarından oluşan bir hikâye değildir. Biz kendimizi bir doğumla başlayan ve ölümle bitecek olan bir hikâyenin toplamından ibaret görüyoruz.
Ben neyim? İşte siz dediniz mesela, “kendinizi tanıtır mısınız?” Aslında bu sorunun cevabı yoktur. Ben kendimi tanıtamam. Çünkü kendim tanıtılabilecek bir şey değil, dile dökülebilecek bir şey değil, kelimelerle ifade edilecek bir şey değil.
Kendim Anlatılamaz, Gerçek Kendim Değişmez
Ben neyi anlattım? Sadece meşguliyetlerimi anlattım, meşgul olduğum şeyleri anlattım. Aslında kendimi anlatmadım. Çünkü kendim anlatılamaz bir şey. Kendim varlığın kendisidir. O tanımlanamaz, o sınırlandırılamaz. O gerçek kendim doğmadı ki, “falan tarihte doğdum” diyeyim; “ben öleceğim” diyeyim. Gerçek kendim — bu çok önemli — hiçbir şeyin zayıflatamadığı, hiçbir şeyin eksiltemediği, hiçbir şeyin de arttıramadığı bir mahiyettedir.
O yüzden biz günlük ilişkilerimizde azalıyoruz, çoğalıyoruz, artıyoruz, eksiliyoruz. Neden? Çünkü biz ilişkilerde kendimiz olarak yokuz; ilişkilerimizde biz zihinsel bir benlik ve kendilik olarak yokuz. Biri bizi sevdiğinde arttığımızı, bir şeyin bizde yüksek bir varoluş oluşturduğunu zannediyoruz: “kendimi çok iyi hissediyorum.” Üç gün sonra terk edildiğimizde: “kendimi çok kötü hissediyorum, kendimi çok değersiz hissediyorum.” Peki buradaki kendimiz ne? Zihinsel olarak var olan o kendimiz.
Geçmişe Koşullanmış, Geleceğe Doyum Arayan Zihin
Bu da dolayısıyla geçmiş tarafından koşullandırılmış olan ve doyumunu gelecekte bulmaya çalışan zihinsel benlik doğrultusunun tuzağına düşüyoruz. Geçmiş tarafından koşullandırılmış, çünkü geçmişte yaşanan olaylarla kendini tanımlıyor: “ben de görülmeyen biriydim, umursanmayan biriydim, varlığı fark edilmiyordu, kendimi kötü hissediyordum, kendimi yetersiz hissediyordum, eksik hissediyordum” — şu veya bu hissediyordum. Bu nedir? Geçmiş tarafından koşullanmadır.
Aynı zamanda bu zihinsel benlik nedir? Doyumunu gelecekte arayan bir mahiyettir. Mesela psikolojik düzeyde en meşhur sorudur: “Ne olsa mutlu olursun? Neye sahip olsan daha mutlu hissedersin?” Yani biz aslında o kişiye ne diyoruz? “Senin doyumun gelecekte mi?”
_(Bu noktada yayın, ses kesintileri nedeniyle kısa bir teknik ara ile son buluyor; anlatım burada yarım kalmıştır.)_
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok. (Metinde Hazreti İsa’nın “evini sağlam kaya üzerine kur, kum üzerine kurma” sözüne atıf yapılıyor; ancak bu bir ayet alıntısı olarak sure adı/ayet numarasıyla verilmemiştir, bu yüzden buraya eklenmemiştir.)
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.