Zihnimizdeki Ben ve Gerçek Kendilik 2
Kısa Özet
İsmail Hoca bu bölümde, geçmiş yaşantılarımız ve gelecek beklentilerimiz üzerinden zihnin inşa ettiği “ben ve kendilik” algısının evrensel bir tuzak ve gaflet uykusu olduğunu anlatıyor; ayna, araba, Pamuk Prenses, havuz-okyanus gibi metaforlarla ve enneagram örnekleriyle bu özdeşleşmeyi somutlaştırıyor. Gerçek kendiliğin tanımlanamayacağını ama “ne olmadığı” üzerinden anlaşılabileceğini, Yunus Emre ve Niyazi Mısri’den alıntılarla, Kur’an’daki velayet kavramıyla destekliyor. Sohbet, “ben” ve “kendim” ile başlayan cümlelerimizi sorgulamamız gerektiği, dinin teselli değil hakikat sunduğu ve hac/ihram sembolizminin aslında sahte benlikten soyunup asli hale dönüş olduğu vurgusuyla devam ediyor; kapanışta izleyici sorularına gelecek bölümde yer verileceği belirtiliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Gerçek kendilik zihinle bulunamaz; zihin bize yalnızca “ben buyum” tuzağını sunar, oysa “ben” varlık olarak gerçektir, “ben buyum” dediklerimiz gerçek değildir. - Enneagram tipleri kimliğimizi değil, benliğin sahiplendiği mizaç fonksiyonlarını gösterir; fonksiyonu sahiplenen zihindir. - Din bir teselli aracı değildir, hakikatin kendisidir; hac ve ihram da sahte benlik “elbiselerinden” soyunup asli hale dönüşün sembolüdür.
Program Girişi
Program, izleyicilere yapılan kısa bir selamlama ve İsmail Hoca’nın bağlantıya biraz gecikerek katılmasına dair kısa bir teknik notla başlar. Bağlantı sağlandıktan sonra sohbet, serinin bir önceki bölümünden kaldığı yerden devam eder.
Zihnin Kurduğu Benlik Tuzağı
Evet, ne dedik? Geçmiş tarafından koşullandırılmış olan, geçmişte yaşadığımız olaylar, ilişkiler, etkileşimler üzerinden koşullandırılmış olan, tanımlanmış olan ve aynı zamanda doyumunu da gelecekteki bir kısım şeylere bağlayan zihin ürünü bir benliğin tuzağındayız. Bu evrensel bir tuzak. İşte farkındalık dediğimiz, dönüşüm dediğimiz, spiritüel yolculuk dediğimiz şey, bu zihin ürünü olan benlik algısının ötesine geçmektir.
Aynadaki Yansıma: Bir Özdeşleşme Anekdotu
Bu arada küçük bir şeyi hatırlıyorum, bir hatıramı nakledeyim. Hani özdeşleşmelere dair bir anekdot olsun. Bir gün genç bir çocuk geldi; üniversitede okuyan bir sevgilisi varmış, ayrılmışlar, bir şeyler olmuş, problem yaşıyorlar. Ben biraz onu sordum, kişiliği üzerinde bir analiz yapmaya çalıştık; önce çocuğun kendi kişiliği üzerine, sonra da “ayrıldığın sevgilin nasıl biriydi, biraz onu anlat” dediğimde, “neşeliydi, güler yüzlüydü, duygusaldı, aynada kendine çok bakardı” falan dedi.
Ben de dedim: “Aynada neye bakıyor?” “Kendine bakıyor” dedi. “Peki, aynada kendini görüyor mu?” dedim. Bir durdu. Tekrar sordum: “Aynada kendini görüyor mu?” “Yani, herhalde görüyor” dedi. Şaşırdı, çünkü benim bu sorumun altında bir şey olduğunu düşündü, cevap vermekten kaçındı.
Aynada kendimizi mi görürüz, yoksa kullandığımız bedeni mi görürüz? Bakın, bu çok basit bir şey aslında ama o kadar evrensel ki: kendimizi aynada gördüğümüzü zannediyoruz. İnsan kendini aynada görebilir mi, böyle bir şey mümkün mü?
Beden algısı somutmuş gibi gözüken bir şey. Zihnimden düşünceler geçiyor, bir duygu hissediyorum; bunlar daha somut ama gerçek kendilikle ilgili olan soyut bir kavrammış gibi geliyor. O ikisini nasıl ayırt edeceğiz ya da nasıl daha sağlıklı bir şekilde ele alacağız? Yani “ben, bedenim de, duygum da, düşüncem de” dediğim yerde bir boşluk var. Bu belki bizi biraz daha çekindiriyor ve ne yapacağımızı bilmiyoruz zaten. Yani bu ifadeleri bilgi olarak konuşuyoruz ama onu somutlaştıramıyoruz. Bunun için ne yapmamız lazım?
Gerçek Kendilik Zihinle Bulunamaz
Evet, şimdi insan gerçek kendini zihniyle bulamaz. Önce bunu anlamamız gerekiyor. Gerçek kendimizi biz zihnimizle bulamayacağız. İstediğimiz kadar düşünelim, zihnimiz bize gerçek kendimizin ne olduğunu söylemeyecektir. Burada tabii ki bir paradoks gibi görülüyor bu. E, ne yapacağız o zaman? Bir de üstelik elimizde zihin tarafından hediye edilmiş bir ben ve kendilik algısı var. Bunlar da biraz tırnak içinde daha somut gibi: işte bedenim var, duygularım var, duygularımı hissediyorum, düşüncelerim var, zihnimden düşünceler geçiyor, bir şeyler yapıp ediyorum. Bütün bunlar tırnak içinde elle tutulup gözle görülebilen şeyler gibi, veyahut da en azından üzerinde konuşulabilen, zihnin yorum yapabildiği şeyler. Dolayısıyla zihin ne yapıyor? Bizi bunların içinde hapsediyor, “ben buyum” dedirtiyor bize. Ve bu evrensel bir yanılgıdır; bütün kadim öğretilerde bu, gaflet uykusu veya derin uyku olarak tanımlanmıştır.
Gaflet Uykusu ve Kadim Öğretiler
Bizler şu an zihin tarafından oluşturulmuş derin bir uykudayız. Ve bir ben algımız var, bir kendilik algımız var. Bu, geçmişteki yaşamımızla, yani doğumumuzdan bugüne kadarki yaşamımızla şekillenmiş. Bir taraftan da gelecekte bazı şeyleri yaşayabilirse, gelecekte şu veya bu olabilirse doyum elde edeceğini zanneden bir benlik ve kendilik algısı. Biz bu benlik ve kendilik algısının, ne diyelim, hipnozundayız.
Şimdi burada peki bunu söylemek şu anlama mı geliyor: beden yok, duygular yok, düşünceler yok, bunlar boş şeyler mi? Asla, asla böyle bir şeyden bahsetmiyoruz. Fakat bunların üzerinden “ben” tanımlaması yapmayı yanlış buluyoruz. Bir bilgenin bir sözü var, der ki: “Ben gerçektir, ben buyum gerçek değildir.” Yani “ben”, varlık anlamında gerçektir; zaten o varlıktır, gerçek varlık halidir. Ama “ben buyum” gerçek değildir. Yani ben çocuğum, ben erkeğim, ben kadınım, ben anneyim, ben babayım, ben güçlüyüm, veya bunun tersi anlamında ben beceriksizim, ben yetersizim, ben sevilmeyecek biriyim, ben dikkate alınmaya değmeyecek biriyim gibi; ister olumlu ister olumsuz ifadeler, bunların hepsi aynı zihin mekanizmasının, aynı zihin ve bilinç düzeyinin tanımlamalarıdır. İşte bütün kadim öğretilerde “insan düşmüştür, insan uykudadır, insan uyanmak zorundadır” denilen şey, bu uykudur.
Gerçek Kendilik Ne Değildir
Peki gerçek kendilik nedir o zaman? Veya biz bunu tanımlayacak mıyız? Hayır, biz bunu tanımlamayacağız. Biz sadece onun ne olmadığını söyleyebiliriz; ne olduğunu söyleyemeyiz. O maddi değildir. O zamana bağlı değildir. O mekânsal bir şey değildir. O ilişkilerden, kayıplardan, kazançlardan etkilenmez.
Biz tasavvuf okumaları yapıyoruz ama gerçekte onlara hiç nüfuz edemiyoruz. Neden? Çünkü hep onları zihin düzeyindeki benlikle algılamaya çalışıyoruz. “Ne varlıkla sevinirim ne yoklukla yerinirim” diyor değil mi Yunus Emre? Veya Niyazi Mısri’nin bu konuda birçok ifadesi var. Yunus Emre’nin “Bir ben var bende, benden içeri” dediği bir sözü var. Ama o hangi ben? Kimseye gizli olmayan bir ben mi? Hayır, kendine bile gizlenmiş olan bir ben o. Ve o gerçekten fark edildiği zaman, o zaman yol alınır. Bu, uyanık olan bir insanın söylediği bir sözdür. “Bir ben vardır bende, benden içeri” sözü, uyanmış olan bilincin bir sözüdür. Yoksa psikolojik düzeydeki birçok benin bir dışta olanı, bir de içte olanı kastedilmiyor orada. Psikolojik ben ve benlik hallerinin tümü dıştaki bendir. Hakiki ben, spiritüel nitelikte olan, Allah’ın ruhundan üflediği niteliğe sahip olan gerçek ben, tanımlanamaz. Ama biz onun ne olmadığını bilebiliriz. Mesela o mutsuz değildir. O negatif bir duygu içinde olmaz. O eksiklik hissetmez, yetersizlik hissetmez. O bir şeyle mutlu olmaz, çünkü mutluluğun kendisidir.
Bir şeyle mutluysanız, o şey elinizden gittiğinde mutsuz olacaksınız. Eğer bir mutluluk hikâyeniz varsa, o mutluluk hikâyenizin öbür yüzü mutsuzluk hikâyesidir. “Ben eşimle ve çocuklarımla çok mutluyum” diyorsanız, o zaman bir gün eşiniz ve çocuklarınızla ilgili bir şey olduğunda mutsuz olacaksınız. Gerçek ben, saf mutluluğa sahiptir; onun mutlu olması için bir şeye ihtiyacı yoktur.
Altı Aylık Bebek ve Pamuk Prenses Metaforu
Mesela bakın, bunu bir metafor olarak da söylemek isterim: altı aylık bir yaşına kadar olan bir çocuğu düşünün. Tırnak içinde bir kimliği yoktur, “ben buyum” dediği bir şey yoktur. Bir CV’si yoktur, başarısı yoktur. Ayağa kalkamadığı için “Allah kahretsin, ne zaman ayağa kalkacağım, bir türlü ayağa kalkamıyorum, yoksa hiç mi ayağa kalkamayacağım” demez; çevresinde gördüğü insanlar hep ayaktadır, hep yürüyorlardır, kimileri de koşuyor, ama o bebek “ben ne zaman yürüyeceğim, eyvah acaba yürüyemeyecek miyim, acaba bende bir sakatlık mı var” demez. Neden? Çünkü henüz zihnin ürettiği sahte kendilik oluşmamıştır; o sahte kendiliğin büyüsüne kapılmamıştır.
Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler hikâyesi aslında bu anlamda çok güzel bir hikâyedir. Pamuk Prenses orada zihin tarafından üretilmiş olan benliği temsil eder. Zihin tarafından üretilen benlik, bir mutluluk hikâyesine sahiptir. İşte oradaki kötü figür ona der ki: “Sen bu elmayı ısırırsan, bu elmayı yersen çok mutlu olacaksın.” Ona ne yapar? Bir manipülasyonda bulunur. O da elmayı ısırır ve uykuya dalar.
O yedi cüce aslında insanın beş duyusu, aynı zamanda düşünce ve duygu merkezidir. Onlar ancak insana, tırnak içinde, biyolojik yaşamında hizmet ederler; onu uyandıramazlar. Bakın, bu çok önemli bir şey: dikkat edin, düşünce, duygu ve beş duyu bizi uyandıramaz. Bizi uyandıracak olan nedir? Prens’tir; yani spiritüel dokunuştur, Yaradan’ın ruhsal farkındalık noktasında bize lütufta bulunmasıdır. Ama bunun için ne gerekli? Bizim o beş duyuya, düşünce ve duygulara fazla tutunmamamız gerekir. Onlara fazla tutunursak, o zaman ruhsal dokunuşa açık hale gelmeyiz. Çünkü o beş duyunun içine, düşünce ve duyguların içine o kadar çok gömülmüşüzdür ki, o kadar çok onlarla özdeşleşmişizdir ki, göremeyiz, fark edemeyiz; o ruhsal dokunuşu idrak edemeyiz.
Enneagram: Mizaç Fonksiyonu mu, Benlik Sahiplenmesi mi?
O yüzden burada şuna özellikle dikkat çekmek istiyorum, enneagram bilenlere de bir ışık olsun diye: aslında enneagram tipleri bize kendimizi anlatmaz. Kendimizi ne ile anlatır? Yani enneagram bize kim olduğumuzu değil, kim olduğumuzu zannettiğimizi anlatır. Peki oradaki mizaç mekanizmaları nedir? Oradaki mizaç mekanizmaları, Yaradan tarafından bize verilmiş olan fonksiyonlardır, yeteneklerdir. Ama onlar zihin tarafından oluşturulan benlik ile sahiplenilir.
Mesela diyelim ki tip 8. Yaradan ona güç kullanabilmeyi, bir süreci domine etme fonksiyonunu vermiş. Bu bir fonksiyon. Ama benlik ne yapıyor? Onun üzerine oturup “ben güçlüyüm” diyor. Yaradan tip 2’ye yardım etme fonksiyonu vermiş, şefkat fonksiyonu vermiş. Ama benlik bunu sahiplenip diyor ki: “Ben yardım ediyorum, ben seviyorum, bundan dolayı da alacaklıyım, sevilmeyi hak ediyorum” gibi.
Dolayısıyla aslında Yaradan’ın bize verdiği bir beden var, bu bedenin bir işlevi ve fonksiyonu var. Aynı zamanda psikolojik bir mekanizma da vermiş, bunun da bir fonksiyonu var. Ama biz bunlar üzerinden kendimizi tanımlama hatasına düşeriz. Bunlar üzerinden kendimizi tanımladığımızda, aslında o sonsuz varlığımız bir anda daracık bir çuvala girmiş gibi olur.
Havuz ve Okyanus Rüyası
Bu konuda güzel bir rüya vardı, bir arkadaşımın; benimle paylaşmıştı, çok anlamlı bir rüya. Arkadaşım rüyasında kendisini bir havuzda görüyor. Sonra yükseliyor rüyadayken, o havuzun üzerinde yükseliyor yükseliyor, bir bakıyor ki havuz aslında büyük bir okyanusun içindeymiş; duvarlar tarafından çevrili halde bir havuz olarak görünüyor. Bunu görünce o havuzun duvarlarını yıkıyor. Havuzun duvarlarını yıkınca okyanusa sahip oluyor, deyim yerindeyse, artık okyanusta yüzüyor.
İşte bu çok güzel, çok doğru, çok anlamlı ve farkındalık üreten bir rüyadır. Şimdi bizim zihnimiz tarafından ürettiğimiz benlik algısı bir havuz gibi: bazen suyu azalır, bazen suyu yükselir, bazen suyu bulanıktır, bazen suyu berraktır, bazen ışıklandırılmış olur, bazen kapkaranlıktır. Şimdi biz kendimizi o zihin tarafından üretilmiş olan dar benlik havuzunda var olan ve ondan ibaret olan biri gibi görüyoruz. Hâlbuki biz sonsuz bir okyanusuz; yeter ki o zihnin oluşturduğu ben ve kendi algısından kurtulabilelim. Bir şey diyebilir miyim buna? Aslında kurtulmak gerçek özgürlüktür, uyanıştır, hakiki farkındalıktır, ermektir. Aslında bütün bunlar bunu anlatıyor.
Evet, çocukluktan örnek verdiniz. Dediniz ki mesela ufak bir çocuk düştüğü zaman “ben neden başaramıyorum, onlar gibi olamıyorum” demez, bunu doğal bir şekilde karşılıyor. Biz o sahte benlikle aslında bir imaj gibi mi yapıyoruz? Zihin bunu bu şekilde mi kullanıyor? Yani mizacımızı bile sağlıklı bir şekilde kullanamamış oluyoruz. Diyelim ki iki mizaçtan örnek verdiniz: yardım etmek, şefkat göstermek doğal olarak yapılan bir mekanizmayken, “ben bedenim, zihnim” derken o yapıyı bile sanki düzgün kullanamıyoruz. Çünkü kendi varlığımızla ilgili bir şeyi kaybetmişiz gibi; sevgiyi dışarıdan bekliyoruz. Sevginin kaynağı zaten bizde, şefkatin kaynağı bizdeyken bunu dahi unutuyoruz.
O sahte… zihin orada diyor ki: “Sen ne alakası var, sevginin tam kaynağı değilsin. Tamam seviyorsun ama senin de sevgiye ihtiyacın var” gibi; bizi sınırlı bir benlik algısına hapsediyor. Yani bedenimizin ve psikolojik ayrıntımızın fonksiyonlarını biz kendimiz zannediyoruz.
Arabayla Özdeşleşmek: Sahip Olduklarımız Biz Değiliz
Bu tıpkı neye benziyor? Kişi bindiği arabayla özdeşleştiğinde ne olur? Kırmızı bir arabaya biniyor, “ben kırmızıyım” diyor. Araba 250 kilometre hızla gidiyor, “ben çok hızlıyım” diyor. Hâlbuki hızlı olan araba değil mi, kırmızı olan araba, ben değil. Hani biz bazı insanlara kızarız ya da böyle deriz ki “ya ne kadar da özdeşleşmiş” -işte diyelim ki “sen benim kaç param olduğunu biliyor musun?” Bunun şundan hiçbir farkı yok: “Sen benim kaç insan tarafından sevildiğimi biliyor musun? Kaç insanın bana değer verdiğini biliyor musun? Kaç insanın hayatına dokunduğumu biliyor musun?” demenin, “sen benim kaç param olduğunu biliyor musun” demesinden hiçbir farkı yoktur. “Sen benim kaç tane dostum olduğunun farkında mısın” demekle “sen benim kaç tane arabam olduğunun farkında mısın, hangi arabaya bindiğimin farkında mısın” demek arasında hiçbir fark yoktur. Bu kadar net söylüyorum. Çünkü neden? İkisinde de kişi kendini kendi olmayan şeylerle özdeşleştiriyor. Birisi arabayla özdeşleşiyor, birisi bankadaki parasıyla özdeşleşiyor, birisi takipçileriyle özdeşleşiyor, birisi onu arayıp soran dostlarıyla özdeşleşiyor, birisi gördüğü saygıyla özdeşleşiyor. Hiçbiri arasında bir fark yok. Herkes bu noktada durduğu müddetçe aynı bilinç düzeyindedir.
O yüzden bakın, dikkat edin: “işte kıymetim bilinmiyor, işte beni kimse anlamıyor.” Ben mesela çok şaşırırım, “beni kimse anlamıyor” diyorlar, ben diyorum ki bundan niye rahatsız oluyorsun, bu bir veri. Mesela şöyle diyelim: fark edelim ki bir gün geldi, Allah’ı kimse tanımıyor; Allah’ta bir eksiklik mi oluyor? Yok. Peki Allah’ın sana üflediği ruhu eğer idrak ediyorsan, insanlar seni yok saydıklarında kendini değersiz hisseder mi? Bir insan kendisi yok sayıldığında, fark edilmediğinde, umursanmadığında kendini değersiz hisseder mi? Kendilik böyle bir şey mi? Kendimize sormamız gereken temel soru bu. Yani kendilik, birilerinin ilgisi ilgisizliği, bir başarı veya başarısızlık, bir beceri veya beceriksizlik, bir şeyi bilme veya bilmeme üzerinden değerli veya değersiz olabilen bir şey mi? Kendimize sormamız gereken şey budur.
Velayet ve Korkusuzluk
Kur’an boşuna mı söylüyor: “Allah’ın velileri için ne korku ne hüzün vardır.” Buradaki velayet nedir? Aslında şudur: veli olan kişi, kendi gerçek varlığının farkına varmış olan kişidir. Yani veliyi keramet gösteren, uçan, şunu yapan bunu yapan biri olarak görmeyin. Veli, en doğal, düz anlamıyla şudur: gerçek anlamda spiritüel, ruhsal varlığının farkına varmış olan, Allah’ın üflediği ruhu tam olarak idrak eden kişidir. Veli bu demektir. Ve işte o insan korku ve hüzünden kurtulmuştur; korkmaz, bu anlamda bir korkusu yoktur, çünkü gerçek varlığının bir şey kaybedeceği tuzağında değildir. Hüzünlenmez, çünkü herhangi bir kayıp, kayıp hissi, herhangi bir değersizlik hissi, herhangi bir eksiklik hissine sahip değildir; o yüzden de bir hüznü yoktur.
“Ben” ve “Kendim” Cümlelerini Mercek Altına Almak
Burada anlamamız gereken şey, hangi zeminde “ben” ve “kendim” ortaya çıkıyor? İşte Yunus Emre’nin ifadesiyle, hangi “ben”deyiz? Hangi ben zeminindeyiz? Psikolojik, zihinsel ben ve kendilik seviyesinde miyiz, kendimizi onun üzerinden mi tanımlıyoruz, yoksa daha hakiki olan, asıl olan kendilik üzerinden mi tanımlıyoruz? Bu ayrımı tabii ki hemen zihinsel olarak yapabilmek de kolay değil. Ama bu işin en azından teorik olarak bilinmesi gerekiyor; sonra da bedene, psikolojik durumlara, duygu ve düşüncelere fazla tutunmamak gerekiyor. Ve daha da önemlisi, onlar üzerinden ben ve kendim tanımlaması yapmamak.
Diyorum ki: dünyada şu ana kadar ilişkili olduğum, beni seven bütün insanlar, sabah kalktım, beni unutmuşlar; arıyorum, diyorlar ki “seni tanımıyoruz, öyle birini tanımıyoruz.” Şimdi ben burada bir eksiklik hissediyor muyum, hissetmiyorum? Bunu kendime sormalıyım, sonra şunu demeliyim: “ben kendimi çok yalnız, çok eksik, yapayalnız, yabancılaşmış hissediyorum” dediğim cümleyi alıp, bu cümledeki “kendim” ne anlama geliyor, buradaki “kendim” ne demek, sorusunu sormamız gerekiyor. Ben böyle bir kendim miyim?
Dedim ki: eşim beni terk etti, ben yıkıldım, kendimi çok kötü hissediyorum. İşte burada duracağız. “Ben yıkıldım, kendimi çok kötü hissediyorum” cümlelerini alacağız: buradaki ben ve kendim ne anlama geliyor? Bu zihinsel bir benlik ve kendilik mi, hakiki bir kendilik mi? Tabii ki zihinsel bir kendilik. Neden? Çünkü ben kendimi birisi üzerinden tanımlamışım, birisiyle ilişkim üzerinden tanımlamışım, birisinin bana verdiği değer üzerinden. İşte bana evlenme teklifi etti, “seninle mutlu olacağım” dedi, “iyi ki seni tanıdım” dedi; zihnim ne üretti? “Ben iyiyim herhalde, değerliyim herhalde.” Biri bana “sana çok değer veriyorum, seni çok seviyorum, sensiz yapamıyorum” diyor; zihnim ne üretiyor bunun üzerinden? “Demek ki benim bir değerim var.” Ama bak, bunu ben ne üzerinden ürettim? Birinin beni beğenmesi üzerinden ürettim. Peki birinin beni beğenmesi üzerinden ürettiğim benlik, kendilik, birinin beni beğenmemesi üzerinden ne olacak? Yıkılacak tabii. İnsanlar niye ilişkilerinde çok sarsılıyorlar? Çünkü ilişkileri üzerinden tanımladıkları bir kendilik algısına sahipler.
Aldatılma, Haksızlık ve Fıtratın Hukuku
Bir yönüyle bir şey diyebilir miyim: bir arkadaş mesaj attı, dedik ki İsmail Hoca’ya sorabilir misiniz, diyelim ki ilişkilerle ilgili aldatıldık ya da diyelim ki bir haksızlığa uğradık; bizim hiç mi hukukumuz yok, hiç mi bir sınırımız yok? Hani “aldatsan ne olur” dediği yerde yine bir olumsuz duygu üretmiş, ne yapmamız gerekiyor diye sormuş size hocam.
Yani dünyevi ve maddi hukuk ayrı bir konudur. Ben fıtratın hukukundan bahsediyorum, hakikatin hukukundan bahsediyorum. Bir insanın eşi aldattığında onun hakkı şudur: ben Yaradan’a bağlı, Yaradan’la var olan ve gerçek değerimi Yaradan’ın bana verdiği varlıkla idrak eden bir varlığım; bir insanın beni aldatması benim için hiçbir problem ifade etmez. Bu, o insanın kendini aldatmasıdır, o insanın kendi fıtratına yabancılaşmasıdır. Benim gerçek hakkım budur. Benim hakkım, birisinin beni üzmemesi, birisinin beni üzmeyecek şekilde davranması değil. Benim hakkım, hiçbir üzüntünün, acının, korkunun olmadığı gerçek varlığımı bulmaktır. Benim hakkım budur, ben bu hakkı elde etmeye çalışıyorum. Ve ben hakkımı insanlardan almayacağım. O dünyevi bir hukuk var, ben onu yadsımıyorum, o maddi dünyevi bir hukuktur. Ama asıl önemli hukuk, kendi öz varlığımın farkına varma bilincidir. Ben bu hakkımı kaybetmişim, tekrar bu hakkı kazanmaya çalışıyorum.
Ben Yaradan’ın beni var etmesiyle varım. Onun varlığıyla mükemmel, eksiksiz bir varoluşa sahip kılınmışım. Onun yakınlığıyla kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmeyeceğim. Şimdi bir insanın beni terk etmesi üzerinden yaşadığım yalnızlığın ağıtını mı yakayım, yoksa Allah beni şah damarımdan daha yakın, kendine daha yakın yaratmış; benim gerçek varlığım ve Yaradan’la ilişkim bu. Ben bunu mu tekrar sağlamaya çalışacağım, yoksa “lütfen beni terk etme, beni yalnız bırakma” diye bir insana dilencilik mi yapacağım?
Bir anda Allah bana diyor ki: “Sana bahşettiğim gerçek varlığı ve yakınlığı tekrar hatırla.” Bir taraf böyle diyor. Öbür taraf, ego tarafı da diyor ki: “Git, yalnızlık hissetmemek için birisinin seni terk etmemesi için çaba göster, olmadı dilencilik yap.” Şimdi hangisi hak? Ben, hakkın bana verdiği hakkı tercih ediyorum ve etmeye çalışıyorum. O yüzden biz yanlış yerde kendimizi arıyoruz, yanlış yerde tatmin arıyoruz, yanlış yerde doyum arıyoruz. Ama bu basit bir yolculuk mudur? Hayır. Ama gerçekten kutsal bir yolculuktur ve hakiki bir yolculuktur.
Hac ve İhram: Asıl Olana Dönüş
Bakın, her dinde vardır işte haç kavramı. Nedir haç? Nerede olursan ol, bir yere gidersin, değil mi? Nerede olursan ol; istersen diyelim ki zahiri olarak dünyanın en güzel yerinde ol, ister çölde ol, ister vahada ol, ister ormanda ol, istersen Miami’de ol, istersen dünyanın tabiat güzelliği itibarıyla en güzel yerinde ol; nereye gitmelisin? Mekke’ye gitmelisin. O, Mekke değildir konu; yani sembolik olarak nereye dönmelisin? Hakk’a dönmelisin, Yaradan’a dönmelisin, O’nun sana tanımladığı noktaya dönmelisin.
Bakın, niçin biz haçta ihram giyiyoruz, değil mi? Aslında bütün elbiselerden soyunmaktır oradaki şey; ama bir bedenimiz var, bir zahiri, beşeri boyutumuz var, bedenimizi örtüyoruz. Ama o ihramın sembolize ettiği şey nedir? Şudur: sen zihinsel olarak bir sürü şeyle kendini özdeşleştirdin, “ben buyum, şuyum, şuyum, şuyum” dedin; şimdi bana dön. Ama bana dönmek için bütün bunları bırak, bütün bunlardan soyunmalısın, bütün o hikâyeleri bırakmalısın; işte “ben çok acı çektim, benim çok şey, bir hikâyem var, dramatik bir hikâyem var, şu oldu bu oldu, hayatta kimse beni sevmedi” -bakın şunu unutmayın, Yaradan, hakikat, din, dünyadan yediğimiz bir tokattan dolayı teselli bulmaya çalıştığımız bir yer değildir. Biz teselli aramıyoruz, saf hakikati arıyoruz. Teselli bulanlar, dünyada egoları düzeyinden tatmin arayanlardır; onlar hep bir teselli ararlar.
Din Teselli Değil, Hakikattir
Din bize teselli vermez, din bize gerçekliği verir, hakikatin kendisini verir. O yüzden zihnimizin ürettiği benlik ve kendilik elbiselerine çok fazla şey yüklemeyeceğiz, gerçek olarak görmeyeceğiz, onlara yapışmayacağız; teker teker onları bırakmaya çalışacağız. O zaman gerçek anlamda hacca gitmiş oluruz, gerçek anlamda ihrama girmiş oluruz, gerçek anlamda o yolculuğumuzu tamamlarız. Ve o noktada ne oluruz? Aslımıza döneriz.
Tasavvuf nedir, maneviyat nedir, din nedir? Tekrar aslına dönmektir. Hac nedir? Tekrar asli haline dönmektir. O yüzden kabul olmuş bir haccın mükâfatı, doğduğun an gibi masumiyete dönmektir, günahsız haline dönmektir. Ama biz öyle gerçek dışı, sahte benliklerle kendimizi tanımlıyoruz ki… Yani Allah bizi her an affetse ne olur ki? Biz kendi kendimize hammallık yapıyoruz. Mesela Allah hepimize dese ki “ey kullarım, hepinizi affettim”, biz mutlu mu olacağız? Olmayacağız, değil mi? Allah dese ki “sizi affettim”, biz mutlu olmayacağız. Neden mutlu olmayacağız? Çünkü bize bir mutluluk ve mutsuzluk hikâyesi satan bir benliğimiz var. O benlik yüzünden hiçbir zaman huzur bulamayacağız.
İşte gerçek anlamda gerçek kendimizi bulmak istiyorsak, şu anda ürettiğimiz “ben” ve “kendim”le başlayan cümleleri biraz mercek altına almaya ihtiyacımız var. Şöyle bir durup, “benim ağzımdan böyle bir cümle çıkıyor, benim zihnimden şöyle şöyle cümleler geçiyor, bunları bir daha düşüneyim, bunların kökeni nedir, bunlar gerçek bir şeye mi işaret ediyor” -mesela “ben sevilmiyorum” dediğimde, bu cümledeki “ben”i neyin üzerinden ürettim? Bilinçsizce, diyelim ki bir ebeveynin bana ilgi, sevgi göstermemesi üzerinden ürettim. Peki ben bu muyum? Yani ben birileri tarafından tanımlanan bir varlık mıyım? Sakince bu soruları sormaya ihtiyacımız var, acele etmeden. Tabii diğer taraftan bir ego diyecek ki “ama ben böyle hissediyorum” -zaten mevzu da bu, yani öyle hissediyorum deyip buna gerçek diye yapışıyoruz. Bir bak bakalım, o his ne kadar gerçekliğe işaret ediyor. Bunu bastırmadan yapacağız, anlamaya çalışarak yapacağız. Bu çok önemli bir şey. Bunu yapabildiğimiz zaman o hipnozdan, o uykudan uyanabiliriz. Aksi takdirde uykumuzu daha derin bir şekilde yaşamaktan başka bir süreç olmayacaktır.
Soru: Zihinsel ve Duygusal Mizaçlar Nasıl Çalışır?
Evet hocam, diyelim ki bazılarımız zihinsel yapılı, mesela ben duygusal mizaçlıyım; kendi üzerimizde bunu nasıl çalışabiliriz? Ben mesela duygusal tarafımdan bazen her şeyin anlamsız olduğu ve boşlukta olduğum gibi bir duygu geliyor bana. Şimdi daha nesnel bir şeye bağlanarak diyorum ki “hayır, kaybolmuş değilim, bir boşluğun içerisinde değilim”; böyle daha nesnel bir şeye bağlanarak duyguyla özdeşleşmekten çalışıyorum. Zihinsel birisi nasıl çalışacak, duygusal birisi nasıl çalışacağız bunlarla ilgili? Biraz somut bir örnek verebilir misiniz?
Mesela duygusal düzeydeki bir insan hislerine bu kadar fazla tutulmayacak. “İçimde böyle bir duygu var, mesela her şey çok anlamsız” -mesela şunu soracağım: bunu diyen kim? Şöyle düşünün: bir çocuk, 5-6 yaşında bir çocuk, onu gezdiriyorsunuz bütün gün; tabii diyelim ki gezdirdiğiniz yerde hiç çocuk bahçesi yok. Ne der? “Anne, bu şehirde de yaşanır mı, bu ne biçim bir şehirdir?” Neden? Çünkü onun çocuk bilinci için yaşanacak bir şehir, çocuk bahçelerinin çok olduğu, kaydırakların olduğu, salıncakların olduğu bir yerdir.
Şu anda hayatı anlamsız gören kim? Kendine göre bir anlam bulmaya çalışan bir benlik. O yüzden o durumda diyeceğiz ki: şu anki benliğim hayatı anlamsız görüyor, ama ben henüz gerçek kendimde değilim, bu yüzden bu duyguya çok takılmıyorum. Doğal olarak, insan olarak yapmam gereken doğal işlerimi -dürüst olmak, adil olmak, merhametli olmak, görev ve sorumluluğunu yerine getirmek gibi- yapıyorum. Bunlar bile bana anlamsız gelebilir, yine de bunları yapıyorum. Çünkü şunu biliyorum: şu anki “ben” bilinci objektif bir halde değil. O yüzden onun hislerine ve düşüncelerine çok takılmayacağız.
Düşünce içinde böyle, duygu içinde böyle; tabii ki zihnimiz yine bizi çeldirmek için “e ne olacak, emin misin bir yere varacağından, gerçek bir kendiliğin olduğundan emin misin, belki aslında insanın gerçek kendisi bu” diye bizi yanıltmaya çalışacak. O zaman da önümüzde bilgelerin, aydınlanmış insanların, velilerin, peygamberlerin işaret taşlarını göreceğiz. Yunus Emre niye o lafı söylemiş, Niyazi Mısri niye “ben sanırdım âlem içinde bana hiç yer kalmamış, ben benlikten silindim, baktım ayar kalmamış” diye bunu diyor? Bu ne demek?
Allah, peygambere, bütün insanlar etrafından dağılacak olsa “de ki Allah bana yeter” diyor. Niye diyor? Allah niye “size ruhumdan üfledim” diyor, anlıyor musunuz, ruhumuzla ilgili bir farkındalık… Allah ruhundan üflediğini söylüyor; demek ki bir gerçeklik var ve biz onun farkında değiliz. Onu bulacağız, onu bulmaya çalışacağız. O yüzden duygu ve düşünceleri, özellikle negatif duygu ve düşünceleri, hemen bağrımıza basmayacağız. “Çok üzgünüm, çok karamsarım, her şey anlamsız geliyor bana” -bir dur, bir sakin dur, bir dur; o duyguyu gör, o düşünceyi gör ve onun senin gerçek bilincin, gerçek kendin olmadığını bir kenarda tut. Acele etme. Bunun üzerinden adım attığında göreceksin ki aslında çok daha farklı bilinç düzeyleri, çok daha farklı kendilik düzeyleri var. Bunu bir insan biraz 3-5 ay yapsa oradaki farkı görebilecek. Ama o duygu ve düşüncelere tutulursak ve onları objektif zemin zannedersek, işte orada yanılırız.
Bu yanılgılara karşı şöyle biraz bir mesafe koyalım: bastırmayalım, inkâr etmeyelim, yok saymayalım; sadece görelim, onlarla bir mesafe koyalım, onlardan daha geniş bir varoluş ve hakikat alanı olduğunu bilelim. Yani o havuzun dışında aslında sonsuz bir okyanus var. O, “ben çok acı çekiyorum, ben çok kendimi değersiz hissediyorum” diyen o küçücük havuza hapsolmuş olan benlikten çok daha mükemmel, çok daha nitelikli bir varlığımız var ve biz bunu hak ediyoruz. Biz gerçek hakkımızı arıyoruz. Allah da bu hakkı vermek için bize zaten mesaj veriyor: “Ey insan, ey insan, sen benim özenle yarattığım bir varlıksın, ruhumdan üflediğim bir varlıksın, meleklerin hürmet secdesi yaptığı bir varlıksın. Sen ne olduğunu bir bil, bir bak kendine, sen böyle bir varlıksın.”
Sen “işte hayatımın en büyük amacı şöyle bir araba, keşke bir BMW’ye binsem, bir Mercedes’e binsem” diyecek; “içimde kaldı, keşke bana daha ilgi sevgi gösterilse, hep içimde bir boşluk kaldı” diyecek bir varlık olarak yaratılmadın. “Hayatta bir iz bıraksam mutlu olurum” diyecek bir varlık olarak yaratılmadın. “Kim beni anlıyor, ah keşke bir insan beni anlasa da kendimi iyi hissetsem” diyecek bir varlık olarak yaratılmadın. Sen hikâyesi olmayan bir varlıksın; bir hikâyenin içinden geçiyorsun ama hiçbiri senin hikâyen değil. Sen hikâyesi olmayan bir varlıksın, ama bir hikâyenin içinden geçiyorsun. Bunu anlayabilmek için acele etmemek gerekir, ama farkında olmak gerekir neyle özdeşleştiğimizin. Özdeşleştiğimiz şeylerin farkına vardıkça, bu özdeşleşme yavaş yavaş çözülecektir.
Kapanış
Evet, tamamlayalım istersen. Evet, bütün arkadaşlara saygı ve hürmetler. Soruları olan arkadaşlar yazabilirler, bundan sonraki programımızda o sorulara da cevap vermeye çalışırız. Hepinize teşekkür ediyorum. Hocam, size de teşekkür ederim, arkadaşlara da çok teşekkür ederim. Görüşmek üzere.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): “Allah’ın velileri için ne korku ne hüzün vardır” ifadesi anlatıcı tarafından mealen aktarılmıştır (yaygın olarak Yunus Suresi 62. ayetle özdeşleştirilir; ancak sure adı ve ayet numarası metinde anlatıcı tarafından açıkça belirtilmediği için tahmini bir atama yapılmamıştır). Ayrıca Allah’ın insana ruhundan üflemesi ve meleklerin secde etmesine dair genel Kur’ani kıssalara değinilmiş, fakat doğrudan bir ayet metni alıntılanmadığından ayrı bir ayet olarak listelenmemiştir.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.