Ağaca Yaklaşma Kendine Zulmedersin
Kısa Özet
Sohbette Adem kıssasındaki "ağaca yaklaşma, yoksa zalimlerden olursun" uyarısı yorumlanarak, insanın kendine zulmetmesinin arzu ve korkuyla bir şeye (mal, mülk, ilişki, takdir) yaklaşıp kendini onun üzerinden tanımlamaktan kaynaklandığı anlatılıyor. Prometheus mitolojisi, Mercedes örneği, "ben/kendim" kelimelerinin suistimali ve Hz. Yusuf ile Hz. Asiye örnekleri üzerinden, gerçek kendiliğin (varlığın) hiçbir kazanç veya kayıptan etkilenmediği, insanın ihtiyacının "arayış" değil "arınış" olduğu vurgulanıyor. Sohbetin sonunda özgürlüğün dışsal koşullardan değil özün farkındalığından geldiği, Hz. Yusuf'un kuyuda da sarayda da özgür olduğu örneğiyle anlatılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan, Allah'a ait olan bir şeyi (ilim, güç, otorite, mülk) kendine mal etmeye çalıştığında bir tür "Prometheusluk" yapar; sahiplenmeye çalıştığı şey zamanla elinden kaçarken bunu durdurmaya çalışmak kazanılamayacak bir savaştır.
- Kendimizi bir ilişki, başarı, mal veya başkalarının takdiri üzerinden tanımladığımızda, bunların gelişiyle "değerli", gidişiyle "değersiz" hissederiz — oysa gerçek kendilik (varlık) hiçbir şeyle artmaz, hiçbir şeyle eksilmez.
- Hedef kendimizi "değiştirmek" değil, kendimiz olmayan (sahte) katmanlardan arınmaktır; Hz. Yusuf'un kuyuda da, sarayda da, iktidarda da özgür ve bozulmamış kalması bu arınmışlığın örneğidir.
Giriş: İnsan Kendine Nasıl Zulmeder? Adem Kıssası
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Evet arkadaşlar hoş geldiniz. Bir arkadaşımız bir soru sordu: insan kendine nasıl zulmeder? Bu insanın yaratılışıyla ilgili Kur'an'da geçen ve bizim Adem kısası olarak bildiğimiz olayın içinde yer alan bir şey. Allah insanoğlunu yaratır ve cennete koyar ve cennette ona doğal bir mutluluk içinde bir hayat sunar.
"Sen burada acıkmayacaksın ve herhangi bir olumsuz şeyle etkilenmeyeceksin.
Olumsuz bir şeyden etkilenme durumu söz konusu olmayacak. Herhangi bir negatiflik, herhangi bir olumsuzlukla karşılaşmayacaksın. Sadece şu ağaca yaklaşma, yoksa zalimlerden olursun." Evet, ağaca yaklaşma yoksa zalimlerden olursun diyerek insan uyarılıyor. İnsana bir hatırlatmada bulunuluyor.
Bu nedir? Bu yaklaşmamamız gereken ağaç ne demektir? Tarih boyunca bunun üzerine çok tartışılan durumlar olmuştur. Sanki Allah insanı bir şeyden mahrum ediyor, bir şeyden mahrum ederek onu kıskanıyor gibi. Hatta bu bazen böyle işte ateşi tanrılardan çalan Prometheus hikayesine de götürülür. Bir sürü şeyler anlatılır. Halbuki Allah seni niye kıskansın? Kıskanacaksa niye yaratacak? Böyle bir şey olur mu? Olmaz. Ama tabii kiinsan egosunun aslında orada bir hikayesi var. Yani sankiinsan Tanrı'dan bir şey alabilirmiş gibi, almaya çalışıyor gibi oluyor.
Prometheus Mitolojisi: Çalınan Ateş ve Sonsuz Ceza
Yani ne yapıyoruz mesela? Emanet bilincini unutunca, mülk tuzağına düşünce ne yapıyoruz aslında? Allah'tan bir şeyler çalmaya çalışıyoruz yani. Allah'ın mülkü olan bir şeyi kendimize mal etmeye çalışıyoruz. Yani prometelik yapmıyor muyuz? Yapıyoruz. "Benim ilmim" diyerek, "benim gücüm" diyerek, "benim otoritem" diyerek, "burada benim sözüm geçer" diyerek aslında hayatta birçok noktada Allah'a ait olan bir şeyleri kendimize ait kılmaya çalışıyoruz. Çalma eyleminde bulunuyoruz. Çalınca ne oluyor? Tırnak içinde bunun cezasını çekiyorsun.
Aslında o Yunan mitolojisindeki Prometheus kavramı da biraz bunu anlatıyor. Güya Prometheus ateşi çalınca tanrılar onu cezalandırmış. İşte onu bir dağa esir etmişler. İşte vahşi kuşlar onun kalbini sürekli gagalıyor. Ama her gece de kalbi yenileniyor ve sürekli böyle bir döngü oluşuyor. Aslında bu ne anlatıyor? Bu aslında basitçe şunu anlatıyor: senin o kendine ait zannettiğin bir şey var ya, sen onu korumaya çalışıyorsun ama zamanın geçmesi, hayatın değişmesi neye sebep oluyor? Senin o sahip olduğunu zannettiğin şeyin eksilmesine sebep oluyor.
Sen onu korumaya çalışıyorsun, hayat onu eksiltiyor. Dolayısıyla ne oluyor? Sen genç kalmaya çalışıyorsun mesela, zaman seniihtiyarlaştırıyor. Sen saçını boyamaya çalışıyorsun, hayat saçını beyazlatıyor. Sen cildini kırışıksız hale getirmeye çalışıyorsun, zaman cildini kırıştırıyor. Ne oluyor? Sen sürekli aslında kendimülkün zannettiğin şeyi korumaya düşerek, "onu nasıl koruyacağım, nasıl sahip olacağım" diyerek ne yapıyorsun aslında? Kazanamayacağın bir savaş yapıyorsun.
Asla bu savaşı kazanamayacaksın. Ama kazanacağını zannederek kendi kendine zulmediyorsun. Onun için bu anlamda, parantez içinde söylersek, Yunan mitolojisinide doğru okursak aslında orada bir şeyleri farklı şekilde de anlattıklarını görebiliriz.
Ağaca Yaklaşma: Arzu ve Korkuyla Yaklaşmak
Biz konumuza dönelim. Nerede kalmıştık? Bu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz. Peki o ağaca ne zaman yaklaştılar? Dikkat edin, şeytanın vesvesesine
mağlup olduklarında ağaca yaklaştılar. Peki şeytanın vesvesesi onlarda neyitetikledi? Arzu ve korkuyu tetikledi. Ebedi bir mülke sahip olmayasın ve melekler gibiolmayasın diye Allah bu insana yasakladı. Aslında yasaklama da değil, "yaklaşma" diyor. Yani aslında bunu daha doğru bir biçimde tanımlarsak: korku ve arzuyla bir şeye yaklaşma. Varoluşsal bir arzu veya korkuyla bir şeye yaklaşma.
Bu ne demektir? Bu şu demektir: sen ne elde edersen et, neyi deneyimlersen deneyimle, bunların hiçbiri senin varoluşuna bir şey katmayacaktır. Dünyanın en zengini de olsan, Türkiye'nin en iyi şunu üreten iş adamı da olsan, parana para da katsan, varlığına bir şey katılmayacaksın, hiçbir şey katamayacaksın. Neyikaybedersen kaybet, varlığından bir şey kaybetmeyeceksin.
Varoluşa Hiçbir Şey Eklenmez, Hiçbir Şey Eksilmez
Ama diyeceksiniz ki, güzel konuşuyorsunuz da hocam, öyle hissetmiyoruz, değil mi?
Bir şey kazanınca, yani şimdi bir Mercedes'e binince bir şey hissetmiyor muyuz?
Şunu net olarak söyleyeyim o zaman: bir Mercedes'e bindiğinde — veya herhangineyse araba yani, daha ilerileri de var, adlarını bilmiyorum — hani bindiğinde varlığında bir artış hissediyorsan, tırnak içinde söylüyorum, henüz sen insan olmanın ne olduğunu bilmiyorsun demektir. Yani daha sert söylersem, henüz sen insan değilsin demektir. Bunun Türkçesi budur. Ama bunu dikkatle düşünün, bunu bilinçliolarak söylüyorum.
Peki farklı hissetmiyor musun? Hissediyorsan, bir Mercedes'e biniyorsun falan, bir de içinde çok oturmuşsa, o değil mi, böyle çok arzu ettiğim bir şeyse, böyle bir başka oluyorsun, kendini bir başka hissediyorsun. Neden? Çünkü sen zaten o ağaca öyle bir yaklaşmışsın ki, yediğin — tırnak içinde — elma mıydı armut muydu her neyse, sen zaten onunla sarhoş olmuşsun. Sen zaten o eşiği zaten çok geçmişsin. Ve ne oluyor sana, ne geliyor sana? Sanki bir şeye sahip olmak, bir şeyi elde etmek, bir şeyin mülkiyetinin sana ait olduğu hissi sana böyle bir şey hissettiriyor. Sanki böyle varlığın artıyor gibi. Sanki daha büyük oluyorsun. Tırnak içinde özgüvenin tırnak içinde yerine geliyor falan filan oluyorsun.
Mercedes Örneği: Sahte Değer Hissi Nereden Gelir?
Neden öyle oluyorsun? "Değersizlik duygusu yok mu?" E tabii, o duygu var; daha bir sahte benliklerin hikayeleri var. Zaten diyorum ya, hani zaten zokayı yutmuşuz, şu anda insan olmanın kodlarını kaybetmişiz. O yüzden mesela bir şeye sahip olmak, işte mesela atıyorum bir kitap yazdım, "bu benim kitabım" falan, veya işte her neyse, yani bir şey üretip onun üzerinden kendimizi tırnak içinde iyi hissetmek. Bütün bunlar aslında nedir? Kendimize zulmetmenin unsurlarıdır.
Niye kendimize zulmediyoruz? Çünkü şu anki mevcut sahte kendiliğin, senin gerçek kendini artık örtmeye başlamış. Senin o doğal varlığındaki mutluluk, huzur, dinginlik idraki kaybolmuş. Onun yerine geçmiş: "şuna sahip olursam, bunu yaparsam kendimiiyi hissederim."
"Ben" ve "Kendim" Kelimelerinin Suistimali
Bir de kendi kelimesini de zapt etmişsin ya, almışsın onu. Her yerde kullanıyorsun.
Her yerde ama. O yüzden hani daha önce de söylemişimdir: "ben" ve "kendim" kelimelerini böyle bir hafta kullanmayın bakalım. Biraz konuşmanız bozulabilir ama bazı şeyleri, yani bu "ben" ve "kendim" kelimesini ne kadar sık, ne kadar yersiz, ne kadar yanlış bir şekilde kullandığınızı göreceksiniz. Her yere o "kendim" o mübarek kelimeyi, deyim yerindeyse o kutsal kelimeyi koyuveriyorsunuz. "Kendimi değersiz hissettim." "Kendimi çok iyi hissettim." "Biri bana değer verdi, kendimi çok iyihissettim." "Biri bana ilgi gösterdi, kendimi çok iyi hissettim." "Biri beni yok saydı, kendimi çok kötü hissettim." Hiç düşünmüyor musun? Bu nasıl bir kendilik ya? Allah sana böyle bir kendilik mi verdi acaba?
Böyle dediğinde sen ne yapmış oluyorsun? Gerçek kendine haksızlık yapmış oluyorsun. Ama bakın bu haksızlık yine kendi kendinize yaptığınız bir haksızlık, kendivarlığınıza bir haksızlık oluyor. Hiçbir şeyi o yüzden seni arttıran ve eksilten bir şey olarak görme, hiçbir şeyi. Ama öyle hissediyor musun? Öyle hissediyorsun. Peki ne yapacaksın o zaman?
Doğal Halden Kopukluk: Mevcut Durumu Norm Sanmak
Zaten bakın bizim en büyük handikapımız ne? Mevcut durumu doğal insan olmakla tanımlıyoruz. Yani "öyleyim, herkes de öyle" — hani garipsenecek bir şey yok gibigeliyor bize. Neden? Çünkü biz şu an orijinde değiliz, yani merkezde değiliz, sıfır noktasında değiliz, doğal halimizde değiliz. O doğal halimizde olmayınca doğal olmadığımızın da farkında değiliz tabii ki. Bu sefer bunu referans alıyoruz, bu sankinormal bir şey, "doğal olan bu."
Peygamber ve Velileri Kendimizden Uzaklaştırma Hilesi
İşte peygamberler, evliyalar, onlar ayrı yani, onlar apayrı, onlara dokunamıyoruz, onlara yaklaşamıyoruz, onlar bizim için örnek olamıyorlar, "çok yüce insanlar" — egon onu da halletmiş. Yücelterek onları kendinden uzaklaştırıyorsun. Sen nesin? Sen normal insansın. Onlar anormal hale gelmiş. Aslında bu bakış açısı onların bir anlamda peygamberliğini veya o mesaj taşıma görevlerini reddetmek gibi olmuyor.
Hayır, o süreci reddetmiş gibi olmuyor. Ama egomuz bizi şöyle kandırıyor: "ben peygamber değilim, herhalde biliyorsun" de. Bunun altına neleri sokuşturuyorsun farkında mısın? Yani ondan kendini uzak tutuyorsun. "Ya biz kimiz ki" diyerek sahte bir tevazuyla kaçıyorsun aslında. Daha doğrusu sen bunu bilinçli de yapmıyorsun. Nefsin seni öyle güzel kandırmış ki, kaçarak kaçınarak kendini gerçek insan olma imkânından mahrum ediyorsun. Aslında gerçek insan yine senin içinde duruyor. Gerçek insan senin arayıp bulacağın bir şey değil. Gerçek insan olmak için sahte insan olmaklığımızı bırakmamız gerekiyor.
Ya atıyorum, ben Mercedes'e binince veya hesabımda yüz bin dolar olunca niye bende farklı bir şey oluyor? Bu nasıl bir sahiplenme ya? Yani Mercedes ile benim aramda nasıl bir ilişki var? Dolarla benim aramda nasıl bir ilişki var? [Bu bölüm
bağlama uygun şekilde yeniden kurulmuştur.] Veya biri beni çok seviyor, böyle havaya uçuyorum böyle. Diyor ki "ben sensiz yapamam." Böyle bir başka oluyorum yani. Niye oluyorum ben böyle acaba? Oraya bir bakmam gerekiyor. Bu nasıl bir şey?
Veya böyle her şey istediğim gibi gidince rahatlıyorum, bazı şeyler istediğim gibigitmeyince kendimi kötü hissediyorum. Bir bakmam gerekmiyor mu buraya? Bir gözlemlemem gerekiyor. Yani niye böyle oluyor? Ben kendimi nereye indirgiyorum? Neresiyle tanımlıyorum? Nasıl bir hikayenin içine kendimi hapsediyorum? Bu nasıl bir kendim ki böyle şeylerden böyle etkileniyor.
Sahte Kendiliği Değiştirmek Değil, Ondan Arınmak
O yüzden mevcut durum üzerinde durup burada bir temizlik yapmaya ihtiyacımız var.
O temizliği yapmadığımız zaman, mevcut durumu doğal insan olmaklığım olarak algıladığım zaman, zaten oradan bir adım ileriye gitmem mümkün değil. Peki bu aslında kendimizi mi değiştirmek? Hayır. Kendimizi kendimiz olmayan şeylerden temizlemek aslında. "Ben şimdi kendimi mi değiştireyim?" Çünkü o sahte kendilik o kadar güçlü ki, "ben kendimi şimdi nasıl değiştireceğim, çok berbat bir kendiliğim var, işte böyle böyle böyle, ne kadar berbat bir kendim var, benden bir halt olmaz" — ne yapmış oluyorsun? Mevcut sahte kendiliğinden bakıyorsun. Bir ümidin yok, bu sefer ümitsizliğe düşüyorsun.
Veya o kendiliğin biraz kibirli: "ne yani, ben şimdi kendimi değiştireceğim, zaten bunu zar zor inşa etmiştim, bir yere getirdim." Hani bir bina yaptık, biri diyor ki "burası fay hattı, yıkacaksın." "Ya ben ne kadar buraya çaba gösterdim, ne kadar para harcadım, bir de al şimdi bunu bir değiştir, gelmiş yaşım 25, 30, 40'a, ne yapacağım ben, bir de şimdi yeniden yık falan" — yok diyor. "Böyle iyi gidiyor, fena değil, idare ediyor, bazı ufak tefek pürüzleri var ama idare ediyor." Bu sefer mevcudu değiştiremiyorsun. Yanisahte kendin senin aslında putun oluyor.
Çalışma ve Dış Etkenler: Kediler Örneği
"Hocam insanın kendinden başka dış etkenleri çok düşünmesiyle de alakalı bir durum olur. Mesela peygamberler, veliler hınzıvaya (inzivaya) çekilirler, çile hallerde kendi özlerini bulabilmek lazım. Yani bugünün insanı kendinden çok şey düşünüyor. Şimdi tabii burada zamanın etken mi bence, burada çalışma yaptırır, bize dayatılan şeyler." Valla şöyle arkadaşlar yani, ben hep kedilerden örnek veriyorum. Mesela kedilerde garibanlar çok çalışıyor. Bakıyorsun 3-4 yavrusu oluyor, çalışıyor, ediyor. Ama bir hikaye üretmiyor. Bizim problemimiz çok çalışma falan filan değil yani. Bizim problemimiz kendimizi neyin üzerinden tanımladığımız, "kendimiz" dediğimiz hikayeyinelerin üzerinden inşa ediyoruz. Yoksa çalışırsın. İşte dikkat ederseniz, örneğin birçok ermiş insan işte birisi hallaçtır, yani pamukla uğraşıyor, birisi demircidir, birisibaşka bir şey. Hani herkes çalışabilir.
İnziva Tek Başına Çözüm Değildir
Burada şu tuzağa düşmeyin: inzivaya da çekilseniz, eğer kendinizi yanlış bir yere konumlandırıyorsanız onunla inzivaya çekileceksiniz çünkü. Yani neyle inzivaya
çekiliyorsun? Sahte kendinle. Sahte kendiliği fark etmediğin müddetçe ömür boyu inzivaya çekilsen hiçbir şey olmaz. Neden? Çünkü sahte bir kendilik var. Dikkat edin, Hz. Peygamber gerçek kendini Hira'da bulduğu için orası bir aydınlanma alanı olmuştur, deyim yerindeyse.
Hz. Peygamber'in Hira'da Bulduğu Gerçek Kendilik
Evet, inzivada buldu ama şunu unutmayın: her gece sizin inzivanızdır yani aslında. Yani "inzivaya çekilemedim, diye kendimi bulma imkânı yoktur" diyemeyiz. Çok fazla dışarıya yapışmışsan, çok fazla dışarıyla kendini zincirlemişsen, sahte kendilik üzerinden bir zincirlenme meydana gelmişse, inziva keskin bir çözümleme olur. Keskin, yani o zincirleri kırmak olur. Ama tek çözüm inziva değil yani.
Yaniinzivaya çekilip, "arkadaşlar işte geçen ay inziva yaptık, nerede, Antalya'da işte bilmem nerede" falan, böyle bir şeylik olur. Oradan da bir kibir üretirsiniz. Oradan da işte "biz inzivaya çekildik, biliyor musun çok güzeldi, dur sana anlatayım neler yaşadım" diye. Kendi egonuzu bu sefer başka bir alanda realize etmiş olursunuz.
İbadet Eden Benlik Bile Gerçek Kendilik Değildir
O yüzden şunu tekrar hatırlatayım: mevcut şu anki beniniz sahte bir bendir arkadaşlar. Ne olursa olsun, isterse o ibadet eden bir ben olsun, hiç fark etmez. O sizin gerçek kendiniz değildir. Bakın ibadet ediyor olsa bile gerçek kendiniz değildir. Gerçek kendiniz daha derindedir. O ibadet eden benliğiniz kötü müdür? Hayır, kötü değildir. Ama gerçek kendinizin en fazla bir gölgesidir o. Gerçek kendiniz değildir.
Oruç, İtikaf ve Özdeşleşmeden Kurtulma Bilinci
Ramazandakiitikaf — yani on günlük itikaf veya daha az, daha ne kadarsa — o yaradanın huzurunda olmuş olduğu gibi silme alışını da isterim yani. Tabii aslında o hani bunları çok fazla özdeşleştiğiniz şeylerden bilinç olarak ayrışmak için, yoksa hani mekân olarak ayrışmak için değil. Yani "ben toplumu sevmem" diyelim ama zihnimde hep toplumla bir kavga var. Hani bazen olur ya, birinden boşanırsın veya çok samimi bir dostun, arkadaşındır, vefasızlık yapmıştır, silmişsindir adamı ama kafanda sürekli o vardır. Sürekli onunla bir tartışman var. "Ne kadar vefasızlık yaptı biliyor musun, ben onun için neler yapmıştım." Neden? Çünkü o benlik üzerinden inşa olan bir mekanizman var. "İşte ben iyiydim, ben çok iyi davrandım ama o çok vefasız davrandı, işte kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi." Çünkü sen varlık ve kimliğini o ilişki ve o ilişkiler üzerinden tanımlıyorsun.
O yüzden şunu demek istiyorum: itikaf da güzeldir, inziva da güzeldir. Ama hangibilinçle bunu yapıyorsun? Hangi bilinçle yaptığın önemlidir. Biz bugün niye, mesela ilişkiler olsun, başka konular olsun, diyelim ki maddi kayıplar olsun, ilişkilerimizdekiproblemler olsun veya kayıplarımız olsun, niye çok etkileniyoruz? Çünkü onlarla bir özdeşleşmemiz var.
Hani Ramazan'la ilgili, oruçla ilgili bahsimizde de ben biraz buna işaret etmek istemiştim. Yani bakın biz 30 yıldır oruç tutuyoruz. Oruç tutmak iyi bir şey mi? Ya çok
iyi bir şey de biz oruç tutmuyoruz ki, tutamıyoruz, yani oruç tutamıyoruz. Oruç nedir?
Oruç senin her türlü özdeşleşmeden, her türlü bağımlılıktan, kendini bir şeyle tanımlama hikayenden kurtulmandır. Peki 30 yıldır diyelim veya 20 yıldır oruç tutuyorsun. Neyden kurtuldun mesela? Anne babanla ilişkinden kurtulabildin mi?
Onların davranışlarının senin üzerinde meydana getirdiği duygu durumlarından, onların senin üzerinden yaşadığı olguları sana nasıl yansıttıklarından, senin onların gözünde kendini anlamaya çalışmandan ne kadar kurtuldun?
Anne-Baba İlişkisi Üzerinden Kendini Tanımlama Tuzağı
Mesela ne kadar, hani annenin babanın senin için adeta bir Tanrı gibi olduğu andan ne kadar kurtuldun? Bu mecazi bir şeydir. Yani ya ben Allah'a aidim. Tamam, biyolojik olarak zahiren bir vesilelik olarak bir annem babam vardı. Onlara da tabii ki gereken hürmetim saygım var ama ben Allah'a aidim. Bak annen baban inançsız da olabilir, seni reddedebilirler veya dünyada anne babanı tanımayabilirsin, değil mi?
Bakın bir kızcağız var, 40 yaşına gelmiş, hâlâ "babamı arıyorum, babam böyle, babamı buldum ama yine yalnız kaldım" hikayesiiçinde, değil mi? Hepimizin az çok yaşadığı şeye benzer bir şey. Neden? Çünkü kendini bir anne veya baba üzerinden tanımlıyor. Bu bir özdeşleşmedir. Kendini ne kadar sevildiğin, ne kadar önemsendiğin veya sevilmediğin, anlaşılmadığın üzerinden tanımlıyorsun. Şimdiistediğin kadar oruç tut, eğer bu bilinç ve dönüşüm yoksa oruç sana o manayı vermemiş olacak. İşte o zaman açlığınla baş başa kalacaksın.
"Ya oruç tutmak da çok zor" diyeceksin. Ama öbürü de diyecek "ya bana o kadar dokunmuyor" diyecek. Öbürü "bana çok dokunuyor, başım ağrıyor" falan diyecek. Bu hikayelerle orucu tanımlayacağız. İnziva ve itikaf da eğer bu kafayla düşünürsek bunların içinde kaybolacak. Sen inzivaya çekildiğinde mevcut kendiliğinden de inzivaya çekilebiliyor musun?
"Hocam peki yanlış mesela içinde doğduğumuz toplum Müslüman bir toplum ama velakin örgü bir anlayışı var." Güzel dostum, toplumu bırak, toplumdan bağımsız söyle, biz onları bırakmaya çalışıyoruz, etkilenen benliğimizden özgürleşmeye çalışıyoruz. "Selam diyor sizi kötülüklerden arındırır diyor mesela toplum olarak, birey olarak arınmıyoruz, sadece denize gidiyoruz, yaptığımız şeyin şuurunda değiliz, onu diyebilir miyiz?" Ama ne var, bütün bunları mevcut kendilik algımızla tanımlıyoruz.
Yani mesela "inzivaya çekilsem çok değişirim" diyoruz. Hayır, inzivaya çekilsen de değişmezsin. İnzivaya çekildiğinde neyin üzerinde çalışacağını bilirsen onun bir faydası olabilir.
Tetiklenmemek Olgunluk Değildir
"İnzivada sahte benlikler tetiklenmediğiiçin olası bir..." Tabii, hayır, sahte benlikler tetiklenmediğinde, sadece sahte benlikler tetiklenmediğinde, sırf böyle bir durumla ilerleyemeyiz. Bu şey gibidir. Benim için hayatımda çok önemli bir farkındalık anıdır:
böyle bir evin çatısına bir köpek çıkmıştı, hani o köpek de havlıyordu falan işte onu indirmeye çalıştım, sonra ben baktım yok dedim herhalde inmiş, oranın kapısını da kapattım, sonra belki bir ay geçti belki daha fazla, bir çıkayım dedim hani hava almak için, baktım köpek hâlâ orada, ölmemiş yani. Dedim insanın nefsi de böyle olsa gerek dedim. Yani ne kadar aç da bıraksan o nefis durduğu yerde durabilir dedim. Benim için böyle bir şey olmuştu, çok önemli dedim. Köpek çok zayıflamıştı, artık nereden su bulmuşsa da içmiş muhtemelen, yağmurla falan, böyle açık bir düz dam şeklinde bir çatıydı, işte keresteler var, muhtemelen yaşayacak alan da bulmuş ama aç kalmış, o kadar. Dedim ki ya bu nefis öyle bir şey ki, ne kadar aç bırakırsan bırak kolay kolay şey olmuyor.
O yüzden hani "aman benim egomu tetikleme, işte annem egomu tetikliyor, babam egomu tetikliyor, arkadaşlar egomu tetikliyor, işte günlük yaşamda insanlar egomu tetikliyor." Ya ben tetikleyenlere mi bakacağım, tetiklenene mi bakacağım? "E tetiklenmiyor, ne güzel." O bir hasta gibi mi, kimse tetiklemiyor, herkes saygı duyar sevgiyle, herkes böyle inzivada birbirine yaklaşıyor. E tabii kimse de tetiklemiyor benliğini. Herhalde tetikleyici olmadan da tetikleniyorsa benliğin iyice bozulmuş demektir. Tetiklemedikleri zaman bozulmuyorsan bu senin olgunlaştığın anlamına gelmiyor.
Peygamberin Hiçbir Şey İstememesi
O yüzden kendin olarak tanımladığın şeyleri bırak. Bak peygamber Hira'dan indiğinde, yani tırnak içinde söyleyelim, o kırk yaşına kadar gelmiş yaşamış, şey yapmış — Muhammed yoktu artık. Ve Allah o yüzden ona dedi ki "kalk ve uyar." Çünkü o gerçek kendilikte ne birini uyarma arzun olur ne birilerini değiştirme arzun olur. Hiçbir arzu ve korku artık sende olmaz. Arzu ve korkulardan özgürleşirsin. Artık ilahi bir şeyle — ne diyelim ona — ilahi bir lütufla sende ilahi bir arzu ve kaçınma olur.
Mesela kendi fıtratını korumaya dair bir duyarlılık olur. Veya gerçekten kendibenliğinden bağımsız, hiçbir beklenti taşımayan bir şekilde insanlara bir şey anlatırsın. O yüzden Allah peygambere "sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun" diyor insanlara.
Yani o peygamberin — mesela geçen bir arkadaş vardı, "abi bu kadar bilgin var, böyle bir organizasyon kursan, bir şeyler yapsan, daha çok tanıtsan, daha çok kimseye ulaşsan" diyor — böyle baktım içimde öyle bir arzum yok. Öyle bir arzum olursa, şahsi bir arzum olursa cahilim demektir. Ama Allah takdir eder bir şey olur, yapabilirsin ama kişisel anlamda "ya böyle ben çok şey de biliyorum bunları öğreteyim, bir de böyle dini bir sosla katıp ya ilmimin zekatını vereyim falan oradan da bir gaza getireyim egomu" — bunlar sahte şeylerdir. Anlatabildim mi? Tamamen sahtedir. Bunu keşfetmediğimiz müddetçe sahte benliklerimiz üzerinden bütün hikayelerimiz dönecek.
Alim Geçinen Sahte Benlik ve Takdir Beklentisi
Bakın bugün böyle alim geçinen bir sürü insan var. En temel dertleri: "beni niye daha çok insan dinlemiyor? Niye daha çok kimse beni okumuyor? Halbuki ben ondan daha alimim." Onun ilmi yok aslında ama insanlar niye ona gidiyor da bana gelmiyor? Bu nedir? Bu sahte benliğin var. İstediğin kadar Kur'an'ı yalayıp yutmuş ol, istediğin kadar ilme sahip olduğunu zannet, sen kendini bilmiyorsun.
Ölüm Sevgisi: Sahte mi Hakiki mi?
"Hocam, bu ölümden korkmak, ölümden kaçmak değil daha doğrusu, ölüm şuurundan kaçmak; bu sahte benliklerin benlikleri bırakamamalarına alakalı. Kimiinsan ölümü sever, gerçekten ölümde hayata dair doğal bir şey var. Bundan çok büyük korkular duymak aslında bu sahte benliklerden kaynaklanıyor." Tabii bir yönü odur bazı insanlar için. Mesela bazı insanlar da "ya öleyim de bir an evvel kurtulayım, böyle bir cennete gideriz, böyle rahat ederiz." Şimdi böyle ölümü sevmek de sahte bir benlik olabilir.
O yüzden arkadaşlar, sahte benliklerinizin yüzde yüzünü siz keşfedemezsiniz. Ya birisize bazılarını gösterecek, bir kısmını siz de görebilirsiniz. Ama bazıları çok ustadır, çok gizlenir. Yani yoğurdun içinde beyaz kıl gibidir, onları kolay kolay göremezsiniz. Niçin kamil insanlara, bu konuda o yolu geçmiş insanlara ihtiyacımız var? Evet, bazı sahte benliklerimizi görebiliriz, biraz dikkat edersek görürüz. Bazısını görmek için biraz daha dikkat etmen lazım. Ama bazısını görmek için birinin sana onu göstermesilazım. Çünkü sen onun farkında değilsin.
O yüzden hani mesela "ölümü seviyorum" diye — niye seviyorum? Dünyadan bıktığım için mi seviyorum ölümü? İnsanlardan rahatsız olduğum için, bu hayatı rahat, tırnak içinde huzurlu bir şekilde yürütemediğim için mi sevmiyorum bu dünyayı, o yüzden mi ölümü seviyorum? Yoksa Hazreti Yusuf gibi mi?
Hz. Yusuf: İktidarın Bozmadığı İnsan
Kardeşleriyle barışmış, anne babasına kavuşmuş, Mısır'ın önemli bir mevkiinde, iktidardasın. İktidar insanı bozmaz mı arkadaşlar, değil mi? Hep bugün konuşuyoruz ya, "bozmaz." İktidar insanı bozmaz, iktidar insan olmayanı bozar. İktidar Hz. Yusuf'u bozdu mu? Ve işte kadın-erkek hikayesi bozdu mu Hazreti Yusuf'un? Niye bozmadı? Çünkü Hazreti Yusuf insandı. Nasıl bir insandı? Normal bir insandı. Doğal bir insandı. Fıtratında bir insandı. O yüzden iktidar onu bozmadı.
Bak her şeye kavuştuğu anda ne diyor? O zaman diyor "ya Rabbi beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlere arkadaş eyle." Bak bunu ne zaman söylüyor? Bunu kuyudayken söylemiyor. "Seni on bir kardeşin de kuyuya atıyorsa ölüm bu hayattan daha güzel" — öleyim demiyor. Köle diye satıldığında öleyim demiyor.
Hapsedildiğinde öleyim demiyor. Her şey onun için çok mükemmel hale gelmiş. Ama onun dikkati ve bilinci neye odaklı? Allah'la olan bağına odaklı.
Evet bunlar bu dünyada olabilir: sana kötülük yapanlar senden özür dileyebilir, bütün sevdiğin insanlara kavuşabilirsin, dünyada en iyi konumda olabilirsin, herkes sana
hürmet edebilir. Ama senin aradığın bunlar değil. Senin aradığın başka bir şey. Senin aradığın Allah'ın yakınlığı ve o yakınlığın devamı. "Beni bir Müslüman olarak vefat ettir" — yani her an benim iradem senin iradene teslim olacak şekilde beni yaşat. "Ve beni salihlerin arasına kat." Bak bu güzel bir ölüm sevgisidir.
Farz et ki, atıyorum, birinize üç kuşak evvel tanımadığınız dedenizden farz edin miras kalmış, ne kadar değeri? 5 milyar dolar. Sen o an diyebilir misin: "ya Rabbi beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat"? Allah da diyecek ki "gel evladım, kabul ediyorum." Sen o zaman diyecek misin bunu? Dikkat edin, ölümü ne zaman istiyorsunuz? Bütün dünya size gülümsediği zaman mı istiyorsunuz? Yoksa yaşadığınız hayat, ilişkileriniz zor ve sıkıcı olduğunda mı istiyorsunuz?
O yüzden hani ben bütün sorularınıza çok ayrıntılı cevap vermek zorunda kalırım.
Çünkü bu işin tek bir yönü yok. Mesela ölümü sevmek — ölümü bazen nefisle sevebilir. Diyebilir ki "böyle adi bir hayatı yaşayacaksan, böyle insanlarla yaşayacaksan öl daha iyi, ölüm bana daha sevimli geliyor" diyebilirsin. Ama bu hakikibir hakikatin gözüyle bir ölümü sevmek değildir. O yüzden bütün her şeyin bir hakikisive bir sahtesi vardır. Bunlara uyanmak durumundayız. Uyanabildiğimiz zaman işte o gerçek insan olmanın doğal özüne dönmüş oluruz.
Arayış Değil Arınış
Ve şunu hiçbir zaman unutmayın: arayış içinde olmayın, arınış içinde olun. Bir şeyiaramayın, bir şeyi aramanız gerekmiyor. Allah size bakın dikkat edin, "şunu arayın, bunu arayın" diyor mu? Demiyor. "Temizleyin" diyor. Dolayısıyla üzerimizdekisahteliklerden arınmaya ihtiyacımız var. Yoksa mükemmel olmaya değil. Zaten Tanrı'nın mükemmelliği senin içinde zaten. Sen mükemmel olmayacaksın, mükemmel olmaya çalışmayacaksın. Tanrı'nın mükemmelliği, yani Allah'ın sana üflediği ruh orada duruyor, deyim yerindeyse. O yüzden kendini özdeşleştirdiğin şeyleri bırak. Üzüntülerini bırak, korkularını bırak, beklentilerini bırak.
Tabii orada bunları "ben" deyince orada bir ego çıkacak, o zaman "ben çalışmam ki" diyecek. Sen çalışma zaten, Allah çalıştırsın seni. O egoyla çalışma zaten. Ego diyor ki "bak, benim hırslarım olmasa, benim arzularım, beklentilerim, hayallerim, kurgularım olmasa sen çalışamazsın ki, ben seni çalıştırıyorum. O yüzden benibırakma" diyor. "Beni bırakırsan mala dönüşürsün" diyor. Değil mi? Böyle sahte mesajları var.
Peki özgürce çalışamaz mıyım acaba? Mesela Hz. Yusuf niye çalıştı, değil mi?
Korkularım olmadan çalışamaz mıyım? Arzularım olmadan çalışamaz mıyım? Hepiniz bu soruyu kendinize sorun. İçinizde bir benlik şunu diyecektir: "insan arzuları olmadan nasıl çalışır ki, hırsların olmadan? Tamam o kadar hırslı olmayalım ama arzumuz olsun ya, o olmadan nasıl çalışırız?" Neden? Çünkü hep o benlik üzerinden çalışmışsın bu hayatta. Bir de özgürce çalışmanın tadını bir alsan — hiçbir arzum yok ama çalışıyorum. Farklı bir konsept değil mi? Farklı bir zemin bu. "Hiçbir arzum yok, niye kitap yazıyorsun? Bir nedeni yok, bir bilgi var onu kağıda aktarıyorum."
"Okunmak istemiyor musun?" "Yok öyle bir arzum yok." Bu hani "kimse okumasın" değil, "okunma arzum yok, ünlü olma arzum yok, anlaşılma arzum yok, kabul edilme arzum yok." Ne kadar büyük bir özgürlük değil mi bu? Bu özgürlüktür. Yoksa öbürleriözgürlük değil.
"Kendimi beğendirme arzum var ama diyorum ki ben özgürüm, istediğim gibigiyinirim." Sen istediğin gibi giyinirken istediğin gibi giyinmiyorsun. Beğenilmek için giyiniyorsun. Sonra diyorsun ki "ben özgürüm." Sen asla özgür olamazsın. Çünkü sahte kendiliklerinin arzuları ve korkuları var. Özgür olmak diye bir hikayeden çok uzaksın.
Peki özgür olabilir misin? Evet, zaten içindeki öz zaten özgür. Sen üzerine giydiğin özgür olmayan, onaylanmak isteyen, beğenilmek isteyen, etkilemek isteyen, ünlü olmak isteyen, başarılı olmak isteyen, kendiniispat etmek isteyen, işte yetersizliğimden kurtulup böyle "ben de kendimi, ben buradayım" diyen benliklerden özgürleşmeye ihtiyacın var. Peki bunlar ne? Bunlar bırakacağın şeyler. Bunlar kavga edeceğin şeyler de değil. Hiçbir kavgaya gerek yok. Sahte benliklerle de kavga etmeyin. Sadece onlara iltifat etmeyin, sadece onları onaylamayın, onları tercih etmeyin. "İçimde şöyle bir arzu var" — tamam varsa var, onun problemi. Ama "benim arzum" dersen, ondan nasıl ayrışabilirsin?
Bir gün birine bir şey anlatıyorum anlatıyorum. "Siz" dedi, "bana kendini değiştir diyorsunuz, ben kendimi değiştirmek istemiyorum" dedi. Ben de dedim "kendinideğiştirme. Gerçek kendini kendini olmayan şeylerden ayrıştır." Ben hayatta hiç kimseye "kendini değiştir" demedim. Çünkü kendin kadar kıymetli ne olabilir? Ama bu kendilik değil. Kendin çok kıymetli bir şey. Ve senin içinde hiçbir zaman yaralanmış değil, bozulmuş değil, çürümüş değil, eksilmiş değil. Kendini kurtarmanı öneriyorum, kendini değiştirmeni değil. Kendini kendine olmayan şeylerden temizlemeni öneriyorum. Veya işte "beni değiştirmek istiyorsunuz." Hayır, seni değiştirmek istemiyorum. Senin içinde değişmez olanı sana hatırlatmak istiyorum. Senin içinde değişmez ve değiştirilemez olan bir şey var. Ve o sonsuza ait, ona bağlı. Ama sen sürekli değişen tarafta duruyorsun.
Çocuk-Ebeveyn İlişkisinde Değer/Değersizlik Tuzağı
Bedenin bak değişiyor, sen o tarafta duruyorsun. Psikolojin değişiyor, sen o tarafta duruyorsun. Hayatta yapıp edebildiklerin bak değişiyor, bugün yapıp edebildiğini belkiyarın yapamayacaksın. Ama sen orada değilsin, o değilsin. İçinde değişmez olanı bulduğun zaman bu değişen alem yerli yerine oturacak. O zaman bu aleme karşı özgür olacaksın.
Bak Hz. Muhammed biriydi, Hz. Yusuf biriydi, Hz. Asiye biriydi. Hz. Asiye şunu diyor mu, "ya benim kocam da Firavun, kendimi çok değersiz hissediyorum" falan diyor mu? Demiyor. Niye? Çünkü kendini böyle bir şeyle değerlendirmek gibi bir algısı yok. Bugün tırnak içinde hepimiz Müslümanız ama bakın ilişkilerimiz üzerinden ne kadar böyle değer veya değersizlik cümlesi üretiyoruz. Mesela babasın, çocuğun diyor ki
"ya senin devrin geçti baba" falan, bakıyorsun kendini böyle değersiz, işte boşa çaba göstermiş, bütün emekleri zayi olmuş, "ben bu çocuk için mi çalıştım" falan diyen içinde bir benlik oluşuyor. Niye oluşuyor? Çünkü o sahteliğin üzerine ömür boyu oturmuşsun, farkında da değilsin.
Çocuğun sana "babacığım, iyi ki sen benim babamsın falan, seninle gurur duyuyorum" deyince, oh egon öyle bir ferahlıyor, genişliyor, sanki böyle İnşirah Suresiokumuş gibi oluyorsun. Ama İnşirah Suresini okuduğun zaman öyle olmuyorsun. Pekine çıkaracaksın buradan? Bir sahteliğin içinde olduğunu çıkartman lazım. Ne çocuğun öyle dediğinde uçman gerekiyor, ne çocuğun "ya baba sen de geçmişte kalmışsın, işte yeni bir dünya, z kuşağı bilmem ne kuşağıyız biz falan, işte bak böyle çalış çalış mücadele et" — sonra da bu cümleleri, "işte hayat böyle, hayat çok vefasız, bak ne oldu, yanlış bir yerde durmanın bak ceremesini çekiyorsun." İşte bundan dolayı bir acı duyuyorsan, işte bu, sen kendi nefsine zulmediyorsun aslında.
Neden? Çünkü kendini yanlış bir şeyin üzerinden tanımlıyorsun. Yanlış bir şeyin üzerinden tanımladığın için onun bütün geçici artılarıyla kalıcı olumsuzlukları sana kalıyor.
Bak eğer sen kendini çocuğunla tanımlamıyorsan, çocuğun "baba sen çok iyisin" de desen, bu ona ait bir bilinçtir. "Baba sen çok berbat bir babasın, keşke benim babam Rahmi Koç olsaydı" falan dedi diyelim, bu sefer üzüleceksin, "paraya satıyorlar babalarını" falan diyeceksin. Halbuki sen kendini satmışsın. Sen kendini dünyevişeylere satmışsın. Kendini bir şeylerin üzerinden tanımlamışsın. "İyi bir babayım" falan diye tanımlamışsın. "İyi bir anneyim, işte fedakarlık yapan biriyim, elimden geldiğince çocuğumu iyi yetiştirmeye çalışıyorum" veya başka bir hikaye doğuyor.
Bakın bu hikayelerin artıları da sahte, eksileri de sahte. Yani "artıları gerçek de eksileri sahtedir" değil — toptan sahte bir şeydir. Bakın olayın kendisi de değil; sizin kendinizi bunların üzerinden tanımlamanız sahtedir. O yüzden insan kendisini sadece Allah ile tanımladığında gerçektir. Çünkü senin gerçek kendin Allah ile tanımlıdır.
Kıyaslama Tuzağından Kurtulmak
Sözü bağlıyorum: ağaca yaklaşmayın. Ne ile yaklaşmayın? Arzuyla, korkuyla, beklentiyle — bakın, sizi var edeceği düşüncesiyle, sizi tamamlayacağı düşüncesiyle, siziinşa edeceği düşüncesiyle bu aleme yaklaşmayın. Bu alem böyle bir nitelikte değil. Allah da sizi bu konuda uyarıyor. Ağacın kendisi problem değil, ağaca senin yaklaşma biçimin problem.
Mesela bir yere bir bakarsın böyle, diyelim ki çok güzel bir tabiat harikası. Dersin "keşke benim olsa" — işte zokayı yuttun. Bak ne oldu? Arzuyla baktın. İşte böyle bakarsan yanlış yaklaşmış olursun. Ve işte "bu kim bilir lan burada kim bilir kimler yaşıyor, adamlar tam yeri bulmuşlar, bunlar zamanında buraları almışlar, işte benim babam da gitmiş bilmem nereden almış" falan — bak nereden baktı? Arzuyla, sahte bir yerden baktı.
Ya ne güzel bir manzara, ne güzel bir tabiat, "Allah ne güzel yaratmış, ne güzel bir toprak yaratmış" demiyorsun. "Bu arsa kimin, bu bina kimin, bu para kimin, ulan adamlarda ne bir para var ya" falan [diyorsun]. Eee neyle bakıyorsun? Bak dikkat et, para seniihya edecek zannıyla bakıyorsun. "O paraya ben sahip olacaktım" ki ee ne yapacaksın? Kendinivar edeceğini zannediyorsun. O para seni mükemmelleştirecek, seni mutlu edecek zannıyla bakıyorsun. İşte böyle yaklaşırsan düşersin. İşte Allah bu uyarıda bulunuyor.
O ağaç da yaratılış ağacıdır. Senin şu anda muhatap olduğun şu alem o ağaçtır.
Dolayısıyla ağaca — bakın arzu ve korkuyla yaklaşma. Arzu ve korkun üzerinden yaklaşırsan nihayeti kendine zulmetmek olur.
Ben eskiden garipserdim, bir bakıyorum mesela böyle benle samimi arkadaşlar konuşuyorlar, "bunu kimseye söylemem ama sana söylüyorum" diyor, "ya böyle mutlu bir çift görünce gıcık kapıyorum" diyor, "niye" diyorum. Mesela bak ben mesela evlenmemişim falan, ben mutlu oluyorum diyorum, "ne güzel" diyorum. Yani bu, Allah'ın "biz sizi zevçler halinde yarattık ve aranıza muhabbet koyduk" — mesela bu Allah'ın ayeti ya, tırnak içinde mutlu bir çift görünce Allah'ın ayetini görüyorsun. Ama egona bakarsan, sen deyip ki mutlu değilsin ya, o zaman gıcıklanıyorsun, üzülüyorsun. En fazla diyorsun ki "üzülüyorum, yani onların mutluluğunu kıskanmadım ama kendime üzüldüm." Bak orada da tuzak var. En yumuşak tuzağı bu. En kötüsü de onların mutluluğunu çekemeyip, "işte keşke onlar da" — böyle tanıdığım bir avukat vardı, bir gün eğitim veriyorum, arkadaşlardan biri de dedi ki "ya benim eşimle biraz problemim var." "Hemen gel" dedi, "sizi boşayayım" dedi. Çünkü herkesi boşayacak yani. Çünkü o gözle bakıyor yani. Ama farkında değil yani, anlatabildim mi?
O yüzden arkadaşlar, bu aleme kim bakıyor, neyle bakıyorsun, hangi bilinçle bakıyorsun, hangi kendilikle bakıyorsun? Bu çok önemli bir şey. Mesela bakarsın böyle anne babasıyla çok güzel bir ilişkisi olan bir çocuk, bir genç, bir yetişkin, bir anda böyle "ya benimkilerle hiç böyle bir ilişkim olmadı." Ya de ki "ne kadar güzel bir şey, ne kadar fıtri bir şey. Ben böyle bir fıtri olayı deneyimleyemedim, ben de başka bir şey deneyimledim." Sadece o bir deneyimdir, o senin kendiliğiniinşa eden bir şey değil ki. Annen baban seni anlamamışsa veya onları görmemişsin, belki çocukken vefat etmişler, belki sana hiç sevgilerini göstermemişler, ne olursa olsun bunlar nedir? Bunlar deneyimimizdir. Bunlar beni var eden, azaltan, çoğaltan şeyler değil. Bunlara o gözle bakabildiğin zaman — ki hakikat budur — o zaman o bir deneyimdir, o bir süreçtir.
Bakıyorum 50 yaşında anne babası ölüyor, üzülüyor. Ya diyorum benim 17 yaşındayken ölmüştü, birinin 3 yaşındayken ölmüş, birisi doğarken ölmüş oluyor.
Hepimizin yaşadığı deneyimdir. Bunları yarıştırma. Yarıştırmanın da anlamı yok. Bakın doğru yerden baktığınız zaman kıyaslama tuzağından da kurtulursunuz. Ama sahte benliklerin gözüyle bakarsanız ömrünüz kıyaslamayla geçer. Çünkü başka bir şey yok ki onun elinde, kıyaslayacak. Sürekli kıyaslama üzerinden bir hikaye dönecek.
Nefsin Fısıltılarına Karşı Uyanık Olmak
İşte Allah o yüzden "böyle yaklaşma" [diyor]. Peki böyle yaklaşırsan ne olur? Ayetin ifadesiyle kendine zulmetmiş olursun, kendine zulmetmiş olursun. O yüzden zulmetmemek için nereden baktığına dikkat et. Nereden bir şeyi algılıyorsun, yorumluyorsun, gözlemliyorsun, oraya dikkat et. Oradaki sahte düşünce ve duygular ayrı. Evet, o duygular olabilir, o duyguları yok etmeye de gerek yok, sadece "ben bunları tercih etmiyorum" [dersin]. Bir düşünce, bir anlamsız bir duygu, sahte bir duygu — bunları fark ettiğin anda [çözülecektir]. Böyle buzun çözülmesi gibi bir anda çözülüp gidecektir. Yeter ki dikkat et, o an hangi sahte benlik senin kulağına ne fısıldıyor.
O yüzden Kur'an'da, biz insana nefsinin ne fısıldadığını biliriz diyor. Allah biliyor, sen de bil. Nefsinin ne fısıldadığına dikkat et, ona karşı uyanık ol. Ona karşı uyanık olursan o fısıltıların farkında olup "ben bunları tercih etmiyorum" [dersin]. Atıyorum: "zengin olmayı istemez misin?" "Yok kardeşim." Bu hani "para kazanmayayım" değil, öyle bir arzuya sahip değilim. Ama nefsin fısıldıyor: "fena mı olur" diyor. Ben de o fısıltının farkındayım ve onu onaylamıyorum, o kadar basit. "Biri seni çok sevsin istemez misin?" "Hayır." "Peki nefret mi etmeleriniistiyorsun?" "Ya bak o da değil, ben o ikiliğin içine girmiyorum." Ama nefis fısıldıyor "sevmesiniistemez misin?" "Teşekkür ederim" diyorum, "sağ ol, ihtiyacım yok." "Pekiinsanların sevmesine direnç mi koyacağım?" Bu anlama gelmiyor.
Dolayısıyla nefis — Allah nefsimizin neyi fısıldadığını biliyor, bu bilmesi aslında bize şunu anlatmak içindir: sen de nefsinin sana ne fısıldadığını bil. O zaman içindekiözgür olan ortaya çıkacak. Onu fark edecek. Bir bakacaksın "ya ben özgürmüşüm ya." Bunca yıl özgür olmadığımı, özgür olmak istediğimi, işte insanların buna engel olduğunu, bir türlü insanların beni rahat bırakmadığını düşündüren bir benlik var. O yüzden de sürekli böyle mücadele etmişim birileriyle. Bakın özgür olmak başkalarıyla mücadele edilerek kazanılan bir şey değildir. Özgür olmak kendi özünü keşfetmenle kazanılacak bir şeydir.
Özgürlük: Dışsal Değil Özsel Bir Gerçekliktir
Hazreti Yusuf kuyuda da özgürdü. Köle diye satıldığında da özgür. Hapse atıldığında da özgür. Hazreti Muhammed Taif'te taşlandığında da özgürdü. O yüzden özgürlük özün farkındalığıdır. Onun dışındaki özgürlükler o özdeki özgürlüğün sadece bir gölgesidir. Hakiki olanı değildir. O yüzden bir hakikiinsan ömür boyu birilerinin esiride olsa hakikatte onun özünün özgürlüğünü kimse elinden alamaz. Bu şu demek değildir: hani "git biri seni esir etsin, biri seni tutsak etsin" anlamında değildir. Yanivelev ki öyle bir durum oldu, birilerine tutsak düştüm; ben özde özgür olduğumu unutuyorsam o zaman ben kendime zulmetmeye başlamışımdır. Neden? Süreklikendimi tutsak biri olarak hissedeceğim.
Bak Epiktetos bile öyle hissetmiyor. Adam köle ama kendini özgür hissediyor. Neden? Çünkü diyor "benim özüme hiçbir şeyin etkisi olamaz, benim öz varlığım bir başkası
tarafından esir edilemez." Ve bu bir hakikattir. Bu öyle "adam güzel laf söylemiş, şunu paylaşayım" diyeceğiniz bir söz değildir yani. Sözleri paylaşmakla manalarına erişemezsiniz.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (konuşmacı Adem kıssasına ve "zalimlerden olursun" ifadesine atıfta bulunmuş, ayrıca "İnşirah Suresi"ni bir benzetme olarak adıyla anmış ve eşler arası muhabbete dair bir ayete gönderme yapmıştır; ancak hiçbirinde doğrudan alıntı yapılmamış ve ayet numarası verilmemiştir, bu nedenle üst bilgide bir ayet listelenmemiştir.)
İlgili Sohbetler
Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine
Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.