Sahte Benlik ve Gerçek Kendilik (4)

Kısa Özet

Sohbette önce insanın çevreden gelen verileri "doğal olmayan bir mekanizma" ile işleyip gerçekliği çarpıttığı, bu yüzden hayvanlardan farklı olarak gereksiz yere aşırı tepkiler verdiği anlatılıyor; sorun akıl eksikliği değil, benlik bilincinin bedene ve ilişkilere yanlış yerleştirilmiş olmasıdır. Ardından "ben kimim" sorusuna hızlı cevap vermek yerine "ne değilim"i keşfetmenin önemi, sevginin hakikatinin Hazreti Ömer örneğiyle nefsani düzeyden birlik bilincine nasıl yükseldiğive günümüzde bedene, giyime, görünüşe indirgenen sahte benliğin medya ve programlar aracılığıyla nasıl derinleştirildiği ele alınıyor. Sohbetin sonunda Kehf suresindeki salih kul örneğiyle doğru yerden bakmanın önemi, sahte benlik yoldaşlığından kaçınma ve Ebu Zer Gıfari hadisi üzerinden tövbenin "bir daha yapmam" değil "bir daha yapmamaya gayret ederim" şeklinde doğru tanımı anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın gereksiz yere aşırı tepki vermesinin sebebi akılsızlık değil, benlik bilincinin ve aklın (kendi kendimiz tarafından dahil) manipüle edilmiş, yanlış bir zemine (bedene, ilişkilere, dış onaya) oturtulmuş olmasıdır — bu yüzden insan, pratik düzeyde "dünyanın en akılsızca davranan canlısı" olabilmektedir.
  • Hazreti Ömer'in Peygamber'e önce "nefsimden sonra en çok seni seviyorum," sonra tekâmül ederek "seni nefsimden de çok seviyorum" demesi, nefsani/psikolojik düzeydeki sevgiden birlik bilincine geçişin örneğidir; bir insanı "öteki" olarak gördüğümüz müddetçe sevgimiz henüz hakiki değildir.
  • Kehf suresindeki salih kul örneğinde olduğu gibi, sahte benlikle sahte benliğe "yoldaşlık" etmek (birbirinin şikayetlerini onaylamak) gerçek bir dostluk değildir; tövbe de "bir daha asla yapmayacağım" şeklinde bir garanti değil, "bir daha yapmamaya gayret edeceğim" şeklinde bir niyet ve gayrettir.

Tepki Veren Neyi Görebilirsek Özgürleşiriz: Mide Benzetmesi

Sorusu olan var mı arkadaşlar? ... Aslında içimizde tepki vereni görmeyi başarabilirsek, günlük hayatta tepki veren nedir bunu iyi görebilirsek ve onunla ayrışabilirsek, o zaman göreceksiniz ki verdiğiniz tepkilerin çok büyük bir kısmı ya gereksizdir ya da zararlıdır ve sizi yorar. Ama içeride bir şey tepki verir. Bunu şöyle izah edebiliriz. Mesela — benzetme yanlış anlaşılmasın umarım — midenizin diliniz gibi olduğunu düşünün. Ne olurdu, eğer mideniz diliniz gibi tat alabilen bir yapıya sahip olsaydı, nasıl bir durum yaşardınız? Muhtemelen bir şeyi bir şeyle birlikte yemezdiniz değil mi? Üstelik sadece o da yetmedi, bir çeşit yediniz, o hazmediliyor; hazmedilirken hidroklorik asitle karışıyor ve ekşileşiyor, şu oluyor bu oluyor, acılaşıyor vesaire. Muhtemelen yemek yemek bizim için bir eziyete dönüşürdü, değil mi?

Gerçekliği Çarpıtan Doğal Olmayan Mekanizma

Tıpkı buna benzer bir şekilde, bizim psikolojik dünyamızda izlenimleri alırken, yaniçevreden gelen verileri alırken, orada doğal olmayan bir şey işliyor. Doğal olmayan bir mekanizma işliyor. O doğal olmayan mekanizma birçok düşünce, duygu, yargı ve tepki geliştiriyor. O geliştirdiği düşünceler, yargılar, tepkiler, korkular, hatırlanan acılar vesaire, bir bakıyorsunuz orada sizi gerçeklikten aslında büyük oranda koparıyor. Ve siz artık olanı olduğu gibi görmüyorsunuz. Olanı olduğu gibi görmediğiniz gibi, olanı çok çarpıtılmış bir şekilde görüyorsunuz.

Mesela şunu düşünün: diyelim ki size birisi bir konuşmayı aktardı — "işte falan kişi, adını söylemeyeyim, dedikodu olmasın, ama senin hakkında olmadık şeyler söyledi." Şimdi bunu bir bakın, kim alıyor, nasıl bir yerden alıyorsunuz? Şimdi bunun sizinle bir ilgisi var mı özünde? Sizin varlığınızla bir ilişkisi var mı? Aslında yok. O kişinin düşüncesi ya doğrudur, doğru bir şey söylemiştir, ya da yanlıştır — bu onu ilgilendirir. Ancak siz ne zaman bir cevap vermek durumundasınız? Hani bir mahkeme olur, bir şey olur, hukuki bir konu olur, o zaman "ne demiş bir bakalım" deyip söylenene "doğrudur, yanlıştır, eksiktir, fazladır" diye cevap verebilirsiniz. Onun dışında, yani siz mesela bir kedi hakkında konuştuğunuzda kedi kulak mı kesiliyor size? Kedi kalkıp "böyle nasıl bana böyle dersin" falan diyor mu? Demiyor.

Hayvanlar Neden Bizim Kadar Tepki Vermez? Benlik Algısının Rolü

Niye? Diyeceksiniz ki aklı yok. Hayır. Aklı olmadığından değil. Benliği olmadığından. Daha doğrusu benlik algısı bozulabilir bir nitelikte olmadığı için kedi bundan rahatsız olmuyor. Yani onun bir benlik algısı var; Yaratıcı ona bir varlık bilinci ve bir benlik algısı vermiş, kedi olarak yaşıyor. "Ya işte kim benim hakkımda ne diyor, ben öbür kediden daha mı güzelim, ya işte o da üç kilo almış, ben fazla niye kilo alamıyorum,

ya işte ben niye şişmanladım" diye bir hikayesi yok. Neden? Çünkü böyle bir hikayenin üzerine inşa edilecek bir benlik zemini yok. O yüzden çok rahat. O yüzden bir hayvan, insan kadar gereksiz yere bu kadar reaksiyon göstermez.

Peki bu insanın akıllı olduğunu mu gösterir, akılsız olduğunu mu gösterir? Bana sorarsanız, dünyanın en akılsız canlısı nedir diye sorulacak olsa — hani eylemsel düzeyde, pratik düzeyde en akılsızca davranan canlısı nedir diyelim — bilmiyorum, insandan başka bir örnek bence verilemez. En akılsızca davranan insandır.

En Akılsızca Davranan Varlık: İnsan

Peki bu insanın geri bir varlık olduğunu mu gösteriyor? Hayır. Benlik bilincinin ve aklının manipüle edilebilir olmasından ve manipüle edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Bu kadar basit. Manipüle ediliyoruz. En başta kendi kendimizi manipüle ediyoruz. Bu yüzden de en akılsızca davranan varlıkların başında geliyoruz.

Bu akılsız olduğumuz için değil aslında; benlik bilincini ve aklı yanlış bir şekilde kullandığımız için. Bunu yanlış kullandığımızı ne zaman fark edersek bundan ayrışırız. Ayrıştığımız zaman doğal akıl devreye girer.

Mesela bir hayvan, yapamayacağı bir şeyle karşılaştığı zaman kendi kendiyle kavga etmez. Siz bir aslan gördünüz mü, ceylanların peşine koşmuş, yakalayamamış ve ağaçları tekmeliyor? Var mı öyle bir hayvan? Peki öyle bir insan var mı? Çok var. Bir şey yapamadığı için elindeki bilgisayarı fırlatan, telefonu fırlatan, orayı burayı tekmeleyen, sinir krizleri geçiren varlık kimdir desek? İnsan. Peki neden? İnsan bu kadar geri bir varlık mı? Aslında değil. Ama gerileyebilir bir varlık. Hani en iyi bozulduğunda en kötü olur. En nitelikli özelliklere sahip kılınmış olan insan, o en nitelikli olan şeyleri doğru kullanmadığında en kötü şeylere dönüşebilir. Çünkü dengeyi devam ettiremiyor.

Ameliyatta bir yakının ölüyor, gidip doktoru öldürüyorsun. Neden? Çünkü o arzun, yani kötüye kullandığın arzu mekanizması, "o ölmemeliydi" diyor, "bu olamaz" diyor, "ben bunu kabul etmiyorum" diyor. Ben veterinerlikte okurken böyle üç bacaklı çok köpek vardı; muhtemelen ayakları kaza geçiriyordu ve orada ameliyat oluyorlardı, o yüzden üç bacaklı köpekleri epey görmüşümdür. Ben hiçbir köpeğin "bende eksiklik var, diğer köpeklere bakıp niye onların dört bacağı var, benim niye üç bacağım var" diye bir kıyaslama yaptığını görmedim, kendine acıdığını görmedim.

Peki neden insanda bu var? Bu bizim çok akıllı olduğumuza mı işaret ediyor, çok geriolduğumuza mı işaret ediyor? Yoksa başka bir şey mi var? Dolayısıyla insanoğlu, bu anlamda benlik bilincini yanlış yere oturtan ve o nedenle de psikolojisini yanlış kullanan bir varlıktır.

Benlik Bilincinin Bedene Yanlış Yerleşmesi

Bakın temel problem, benlik bilincinin yanlış bir yere konmasıdır. Mesela bir bebek, bir organı eksik olsa — mesela diyelim ki bir kolu doğuştan yok diyelim — kendine aynada baktığında, diyelim ki altı aylık yaşında bir çocuk herhangi bir şey hissetmez,

diğerlerine bakınca da kıyaslama yapmaz; bir buçuk yaşına, on sekiz aylık olana kadar bunu yapmaz. Ondan sonra yapma potansiyeli ortaya çıkar. Ve benliğinidiyelim ki bedeni üzerinden tanımlar. Bedeni üzerinden tanımladığı için de bu sefer ne der kendine? "Benim bir kolum eksik." Sonra biraz daha büyütür hikayeyi: "Ben eksiğim." Ve o hikaye ömür boyu devam ettirilebilir. "Ben hep eksiktim." Veya reaksiyon verir: "eksik değilim, işte kolumun olmamasıyla gurur duyuyorum" — bu da bir cehalet. Bakın bunun arasında aslında bir fark yok, biri öbürünü tamponlamaya çalışıyor.

Halbuki senin dikkat etmen gereken şey: ben bilincin nereye dayanıyor? "Ben" ne demektir? Yani "ben" dediğim şey nedir? Bunu sürekli hatırlatıyorum, yine de hatırlatmaya devam edeceğim. Aradığımız şey bu arkadaşlar, aradığımız şey bu: ben nedir? Ama buna böyle hızlıca cevap vermeye çalışmayın. Çünkü buna cevap veren yine yanlış bir zemin. O yüzden diyorum cevap vermeyin.

"Ben Kimim?" Sorusuna Hızlı Cevap Vermemek: Ne Olmadığını Keşfetmek

Sadece ne olmadığınızı keşfetmeye çalışın. Ne değilim, bunu keşfetmeye çalışın. Bir beden değilim. İlişkilerim üzerinden tanımlanan bir varlık değilim. Mesela birinin çocuğu değilim, birinin annesi veya babası değilim, birinin kardeşi değilim. Bakın "ben" değilim ama dünya hayatında böyle bir ilişkisel ağımız var, bu başka bir şey. "Bu beden ben değilim" dediğinde, ben bedeniinkar etmiyorum ki; beden ben değilim bunu söylemekle bedeni miinkar ediyorum? Hayır. Beden duruyor ama ben beden değilim. Aynı zamanda ben ilişkilerim de değilim. İlişkilerimin üzerinden şekillenen hikaye de değilim.

Vazgeçilmiş Çocuk Hikayesi: İlişkiler Üzerinden Kurulan Sahte Benlik

Mesela bazen bizim Anadolu'da vardır; işte birinin çocuğu olmaz, diyelim ki hala çocuğunu kardeşine verir, yani dayı kardeşine verir falan, sonra o çocuk büyür.

Hepsinde olmaz ama bir kısmında şöyle olur: "ben vazgeçilmiş bir çocuğum, beniverdiler, beni niye verdiler?" Mesela şunu belki size garip gelebilir ama şu soruyu kendinize sorun: akşam eve gittiğinizde anne babanız size dese ki "sen bizim çocuğumuz olduğunu düşünüyorsun ama biz sana baktık, biz seni atıyorum ikiaylıkken yetiştirme yurdundan aldık veya caminin bahçesinde bulduk, kimseye de söylemedik, nüfusumuza kaydettirdik" — mesela sizde en ufak bir dalgalanma olursa, siz ilişkileriniz üzerinden tanımladığınız bir yerde benliğinizi tanımlıyorsunuz demektir. Ve bu çok sahte bir şeydir.

Ama diyeceksiniz ki hayat bunun üzerine sanki oturuyor değil mi, işte annem babam falan filan. Bakın, benlik algısının nereye oturması gerektiğini söylüyorum. Yoksa tabiiki biyolojik olarak anne babalarımız var, kardeşlerimiz var vesaire, bu ayrı bir şey; bunun üzerinden şekillendirdiğimiz benlik algısı ayrı bir şey. Ve hayat dediğim gibikendimizi yanlış tanımlıyoruz. Bir bakıyorsunuz ömrü boyunca, "işte ben vazgeçilmiş bir çocuğum, ben önemsenmemiş bir çocuğum, ben yeterince sevgi almamış bir çocuğum, ben takdir edilmemiş bir çocuğum, ben hiç anlaşılmamış bir çocuğum" diye

o hikaye ne oluyor? Sonra gittikçe büyüyor, büyüyor, büyüyor. Hiç kimse de sizi buna karşı uyandırmıyor. Neden? Çünkü herkes zaten beraber uyuyor, hep birlikte uyuyoruz.

Mesela ben hayatımda hiç kimseye "acın konusunda haklısın, devam et" demedim. "Bu çok acı" diyor mesela, "olabilir" diyorum — geçiştiriyorum "tırnak içinde." Aslında geçiştirme de değil o; sana öyle gelebilir manasında. Bir insan bir sahte benlik içinde olursa "olabilir" manasında diyorum. "Bu çok acı" diyor. Ben öyle görmüyorum. Hatta bazı insanlar diyor: "sana böyle yapılsa" — diyorum ki bana böyle yapılsa ben acı çekmem, acı da duymam. "Ne oldu" diyorum. Hadi sordun bana, benden istediğim cevabı alamadım. Bak egon yine aynı yerde ısrar ediyor. Neden? Çünkü sen orayı göremiyorsun; o benlik alanının sahteliğini göremiyorsun. Göremediğin için de oradan algılıyorsun, oradan yorumluyorsun, oradan tepki veriyorsun.

"Beni Seviyor musun?" Sorusunun Arkasındaki Sahte Benlik

Belki size garip gelebilir, ben hiçbir zaman kimseye "beni seviyor musun" diye sormadım. Zihnimde de böyle bir algı oluşmadı; kim beni seviyor kim sevmiyor. Şimdidiyeceksiniz ki bu anormal bir durum, değil mi? Benim anormalliğime vereceksiniz muhtemelen. Halbuki aslında arkadaşlar, iyice düşündüğünüz zaman aslında bu normal bir şey aslında. Merak edebilirsiniz "beni seviyor musun" — tabii orada hikaye çok uzar da, ben hayatımda Allah'a şükür o hikaye girmemişmiş.

Biri bana "seni seviyorum" dese, önce başlarım: sen kimi seviyorsun? Hangi "ben"iseviyorsun? "İsmail" dediğin kim? Ondan sonra derim ki hangi benimle seviyorsun?

Seven kim? Zaten oradan çıkamaz, çünkü o kadar düşünmemiştir bile. Hiçbirimiz o kadar düşünmedik ki. Çünkü ne oldu? Etrafımız hep "seni seviyorum, seni seviyorum, seni çok seviyorum" — doğal bir şey gibi geliyor, herkes herkesi bir şekilde seviyor yani, veya sevmiyorum, onun zıttı.

Mesela ben çok sorarım, "sevgi nedir" diye sorduğumda, hani buna gerçekten niteliklibir cevap vereni pek görmedim. Vardır cevabı belki ama nitelikli bir cevap verenigörmedim. Neden? Çünkü hepimiz ortak bir uyku içindeyiz. Bir gün böyle birilerisözleşmiş — beni nasıl manipüle edeceğini düşünen böyle bir karşı cinsten bir grup — işte biri dedi ki "sizinle konuşabilir miyim ama özel konuşacağım." Dedim buyurun.

Baktı baktı, dedi ki "sizin gözleriniz yeşil." Gerçekten benim gözüm kahverengi ve yeşil böyle ayrı bir yapısı var; ben de o zamana kadar bilmiyorum açıkçası. Öyle de bir şey var — beden değilim ya. "İşte sizin gözleriniz çok farklı, böyle farklı bir şeyivar" falan dedi. "Valla pek bilgim yok, incelemedim" dedim. Konuşma orada bitti.

Şimdi bakın, bir insan bir insanı gerçekten anlamak, o insanla gerçekten içsel bir diyalog, daha derinden bir diyalog kurmak için başka bir şeyden bahsetmesi lazım değil mi? Ama şimdi benim için de böyle karşı cins tarafından sevilmek isteyen bir benlik olabilseydi, o beni fetheden bir cümle olurdu, değil mi? Ama benim içimde öyle bir benlik yok, o benlik olmadığı için de o işlemedi.

Anlatabildim mi? Haniinsanoğlu derler ya, böyle işte iltifata karşı acizdir; biri sana iltifat etti mi hemen bir gençlersin, böyle bir şey olursun. Bir de karşı cins olursa, [insan iyice etkilenir]. Şimdi bende niye yok o? Ayrı bir şey, bilmiyorum. Yoktu yani, Allah'tan yok idi. Peki olsaydı ne olurdu? O benlik o cümleyi karşılardı. Eğer o benlik yoksa, sende onu karşılayacak bir şey yok ki, bir odak yok.

Şimdi yani bir erkeğe "sen yakışıklısın" dediğinde onu kim alıyor? Halbuki ben ne yakışıklıyım ne değilim, ben o kavramların ötesinde olan biriyim. Biri "sen yakışıklısın" dediğinde ikiihtimal vardır: ya uyuyordur, uykusunda konuşuyordur, ya da beni manipüle etmeye çalışıyordur. E bende manipüle olacak bir ben yok, o zaman sorun yok, anlamsızlığa gelir o. Değil mi? Neden? Çünkü bak senin içinde bir veriyi, bir izlenimi kim karşılıyor, oraya bir bakman gerekir.

Ben hayatımda hiç kimseye "güzelsin, yakışıklısın" demedim. Neden? Çünkü uyumuyorum, uyutmak da istemiyorum. Yani kendim de uyumamaya çalışıyorum, karşımdakini de uyutmamaya çalışıyorum. Hatta benden bunu ısrarla isteyen böyle çok yakın, sevdiğim çocuklar olmuştur. "Ben güzel miyim" dediğinde, güzelsin ama bedeninle değil, yani bedenin üzerinden değil. Senin güzelliğin hiçbir gözün görmediği bir güzelliktir. Senin güzelliğin hiçbir tarife sığmayacak bir güzelliktir. O anlamda güzelsin. Ama bedeninden bahsediyorsan konu manasız bir yere gelir. Yanio sen değilsin; bir kere sorunun cevabını baştan kesiyorum, yanlış bir soru. "Ben güzel miyim" — bedenini gösterip "ben güzel miyim" diyorsan, bedenini gösterip "ben yakışıklı mıyım" diyorsan soru, hani üniversite sınavında bazen "yanlış soru, geçerlideğil" derler ya — o soru geçerli değildir. Ama bakın, bunu nerede duyduk değil mi, ne kadar duyduk, ve her birimize normal geldi. "İşte çok yakışıklısın, çok güzelsin" — çok kimsenin aklına bu sorunun saçma olduğu gelmiyor, aksine bu sorunun doğru olduğunu zannediyoruz. Neden? Çünkü ortak bir uykudayız. Hepimiz ortak bir uykudayız. İşte aslında peygamberler ortak uykuyu bölen insanlardır aslında.

Hazreti Ömer'in Peygambere Verdiği Cevap: Nefsani Sevgiden Birlik Bilincine

*Katılımcı:* Hocam, şimdi Hazreti Ömer ile Peygamber Efendimiz arasında geçen bir şey — "beni ne kadar seviyorsun" şeklinde bir soru var. Bayanlarda erkeklere "benine kadar seviyorsun" falan deriz de, Hazreti Ayşe validemizle de sürekli Peygamber Efendimiz ile geçen [buna benzer] bir olay var.

*Hocam:* Güzel bir soru. Toputacı atmıyorum, hakikaten güzel bir soru. Neden biliyor musunuz? Çünkü dikkat edin, bizler aslında çok önemli bazı şeyleri mevcut bilincimiz, mevcut düşmüş benlik algımızla anlamaya çalışıyoruz. Yani hakikaten peygamber Hazreti Ömer'e demiş ki "beni seviyor musun?" "Seviyorum." "Ne kadar seviyorsun?" "Ya Resulallah, senin nefsimden sonra en çok seni seviyorum, bu kadar seviyorum." Sonra başka bir zaman aslında peygamber "yetmez" demiş gibi bir tavır sergilemiş ya da onu hissettirmiş belki. Sonra yine peygamber sormuş: "Beni ne kadar seviyorsun?" "Seni" demiş, "nefsimden de çok seviyorum." "İşte şimdi oldu" demiş peygamber.

Bu nedir şimdi? Şimdi bunu bir benlikle alırsanız, "ya bak peygamber de çok sevilmek istiyor, hatta kendi nefsinden bile onu çok sevdiğini söylediğinde bu peygamberin hoşuna gidiyor" diye algılayabiliriz değil mi yani? "Peygamber tırnak içinde sevgi delisi bir adam" — bir de şeyi eklersin yanına, psikanaliz yaparız, deriz ki"zaten babası da doğmadan ölmüştü, anası da altı yaşında öldü, dolayısıyla sevgiye çok açtı, o yüzden de normaldir."

Şimdi ne yapacağız? Elinize bir bomba aldık değil mi. Şimdi arkadaşlar, bu gibi şeyler aslında çok gerçekten dikkat etmemiz gereken konular. Konu olarak derken, hanipeygamberden bazı rivayetler geliyor, bunu psikolojik benliklerimizle algılıyoruz. Bak diyoruz Hazreti Muhammed de sevilmek istiyor falan. Ben konuyu nereden alayım kianlaşılsın diye düşünüyorum. Şöyle diyebiliriz arkadaşlar: bir insan ilahi benliğiniidrak etmedikçe hakikaten sevemez. Ne demek hakikaten sevmek? İşte nefsinden de çok sevmek. Çünkü orada "en çok kendimi seviyorum, kendimden sonra da seniseviyorum" gibi bir hikaye yoktur.

Hz. Muhammed Ömer'e onun için, yani diyor ki, "bak burada sevginde halen bir psikolojik benlik var." Ve Hazreti Ömer de dürüst adam, demiyor ki "en çok seniseviyorum nefsimden de, ya Resulallah" falan demiyor. Bakıyor, "ya Resulallah" diyor, "nefsimden sonra en çok seni seviyorum." Bakın çok önemli, peygamber orada yüzünü asmıyor, somurtmuyor, "bana böyle mi diyorsun" falan demiyor. Hazreti Ömer de çok bilinçli, içiniiyi gözlemliyor ve diyor ki "nefsimden sonra en çok seni seviyorum." Sonra manen tekâmül ediyor. "Ya Resulallah" diyor, "seni nefsimden de çok seviyorum." Bu nedir aslında? Bu aslında birlik bilincinin ortaya çıkmasıdır. Yaniorada biz iki kişi gibi görüyoruz ama Hazreti Ömer en son "seni nefsimden de çok seviyorum" dediğinde orada birlik bilinci gerçekleşmiş oluyor. Orada artık Ömer ile Muhammed yok. İşte o geçenlerde bahsettiğimiz bir hadiste ifade edilen "onlar Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler" hakikati gerçekleşiyor. O zamana kadar kişinefsini sever. Hatta bakın, bazen birisiiçin canınızı bile feda ediyor olsanız, sevginizden orada bile nefsaniyetiniz olabilir. Bu bambaşka bir noktadır.

Ve şunu unutmamalıyız, bakın Hazreti Ömer'in o bahsettiğimiz kendini gözlemleme bilincinin farkında olmalıyız ve bizim de böyle bir şeye ihtiyacımız var. Ne arkadaşlıklarımızda ne ikiliilişkilerimizde ne de diğer ilişkilerimizde, ne kendimizi ne muhatabımızı kandırmamalıyız. Kandırmazsak — ama "ya ben böyleyim kardeşim, en çok kendimi seviyorum" manasında kendinizi sabitlemenizden bahsetmiyorum; olanı görüp olanı asli olana doğru ilerletmenizden bahsediyorum. Bakın, demek kiHazreti Muhammed Hazreti Ömer'e ne anlatmış ki, Hazreti Ömer o sürecini anlatıyor ama orada kalmıyor, devam ediyor, devam ediyor ve nihayete eriyor.

Öteki Kavramının Kalktığı Yerde Gerçek Sevgi

Psikolojik düzeydeki benliğimiz en çok kendini sever. Hatta diyelim ki ben bir babayım, çocuklarım için canımı feda ettim — bu bile nefsani bir sevgiden kaynaklanabilir. Çünkü ben çocuklarımın gözünde çocukları için hayatını feda eden bir baba oluyorum ve bunun için de canımı feda edebilirim. Bakın ego bu kadar ilginç

bir mekanizmadır. Ama "öteki" kavramının kalktığı noktada sevgi hakikatini bulmuştur. O yüzden Hazreti İsa bu noktada bazı şeyler söyler ama şu an tam cümle aklımda değil.

Bir kişiyi öteki olarak gördüğümüz müddetçe sevgimiz henüz hakiki olmamıştır. Bu çok sevdiğim bir öteki de olabilir, mesela komşumu çok seviyorum. Hz. İsa diyor kikomşunu kendin gibi sev diyor. Bu ne demektir aslında? Ben-sen ikiliği ortadan kalkmış demektir. Ve peygamber bu gibi mevzuları anlatıyor ama maalesef bu tür rivayetler bize az gelmiş aslında, benim kanaatim bu. Ve peygamber aslında bütün Mekke hayatında gerçek kendilik üzerine konuşuyor. Gerçek kendiliğin Allah'la bağı üzerine konuşuyor. Budur çünkü bütün her şeyden öte olan şey budur. Biz beden değiliz. Bedenle bağlantılı hiçbir tanımlama bizi tanımlamaz.

Bedene ve Görünüşe Düşkünlük: "Kombin Olmuş mu?"

Ama bakın o kadar bedene düştük ki, hele hele bu asırda. Yaniinsanlar "ya işte biraz kilo almışsın, biraz kilo vermişsin" — ömrümüzün dörtte biri diyeyim, herhalde abartmıyorum, kilo almak vermekle geçiyor. Bu kadar nasıl odaklanıyoruz değil mi?

"Ben işte, aa bak bu çok güzel, bu fit yani, bilmem ne, ben işte elbiseler" — elbiselerimize kadar düştük arkadaşlar. Bu nasıl bir düşüştür yani? Uymuş mu uymamış mı? Ya bırak kardeşim, senin bu egon bu hayata uymuyor bir kere. Sen komple uymayan bir tipsin. Elbiselerin birbirine uymuş ne olmuş, uymamış ne olmuş?

"Kombin olmuş mu" diyor. Ya sen kombinasyonu bozmuşsun, yani temel kombinasyon bozulmuş — Allah'la bağını unutmuşsun, ruhunun psikolojinle olan bağını unutmuşsun; sen ne kombininden bahsediyorsun ki? "Bu renkler uymuş mu" diyorsun? Sen sistemi bozmuşsun, sistemin ayarı kaybolmuş.

Bakın ben o kadar yaşlı değilim ama benden önceki nesilde bu kadar kiloya, bu kadar bedene, bu kadar giyime önem verildiğini görmedim. Allah'a şükür kigörmedim, o yüzden farkı biliyorum. Bugün dünyaya gelmiş olan veya 20-30 sene önce dünyaya gelmiş olan kişiler için gerçekten zor bir dönem. Çünkü uyanmış, reklamlarda fit erkekler ve kadınlar görmüş, kas yapan adamlar, işte şu veya bu şekilde giyinenler.

Medyanın ve Programların Egoyu Dibe Batırması

Siz mesela hatırlarsınız, hepiniz aşağı yukarı bir zaman "Biri Bizi Gözetliyor" vardı, bir zaman "Stilini Yakala" vardı. Bakın bütün bunlar nedir biliyor musunuz? Bir şey düşmüş, onu iyice dibe batırmak için yapılmış programlar yani. Zaten düşmüşüz, anladık mı? Zaten egomuzun altındayız, egomuzun tahakkümü altındayız; o programlar da sağ olsun, dibini bul dercesine bizi en dibe indirdiler. "Biri Bizi Gözetliyor" — salak mısınız, manyak mısınız, hasta mısınız? Yüz sene önce bu muhtemelen psikolojik bir rahatsızlık sayılırdı; biri biriyle kavga ediyor veya reyting arttırmak için tartışıyorlar, konuşuyorlar, biz de merak ediyoruz, o buna ne dedi diye. Sonra başka programlar çıktı, unuttum, bir kere falan seyretmişimdir o programları.

Ben o zaman şey düşündüm, dedim ki bir sistem var, insanları böyle iyice dibe batırıyor. Hani böyle tam boğulacak ama boğulmuyor, ara sıra nefes alıyor; o programlar böyle iyice batırıp boğuyor insanı. "Biri Bizi Gözetliyor", "Stilini Yakala" — sonra bir ara yemeklere sardırdılar milleti. Hani orada Allah'ın nimeti var ya; mesela son on yılda duyduk bir şey böyle: bir yemek yapıyorsun, "çok başarılı" — yani ne başarısı ya? Hani yemek lezzetli olmuş, eline sağlık, ne demek başarılı, ne yapacağız, başarısız olursa atacak mıyız? Yani bu nasıl bir yaklaşım değil mi? En lezzetsiz olan bir yemekte bile Allah'ın nimet ciheti var değil mi — bişirememiştir, eksik pişirmiştir veya biraz yakmıştır. Değil mi? Ama sen nimeti bir kere hiç görmüyorsun. Ve onun üzerinden hikayeler üretiliyor, programlar yapılıyor, millet takip ediyor. Neden? Çünkü bizim o kadar düştüğümüzden eminler ki, "bu programları yaparsak bunlar iyi satar" diyorlar. Onlara bunu dedirten bizim düşmüşlüğümüz.

Biz kimsenin kavgasını, tartışmasını yapmıyoruz veya kimseye yargılayıcı yaklaşmamıza gerekiyor. Biz şu an o sistemi veya mevcut olan düzeni değiştiremeyiz ama kendimizi koruyabiliriz. Kendimizi koruma şansına, imkanına sahibiz. Hiç kimse bana öyle bir programı seyrettiremez, seyretmemeli. Neden? Çünkü gayriinsani bir şey kardeşim. Ne demek birilerini giydiriyorsun, "giyin giyinin" diyorsun, sonra "gelin sizi beğeneceğiz mi beğenmeyeceğiz mi" — sonra o gariban diyor ki, 18-20 yaşında genç kız, "beni beğenmediler" diyor. Biri de ona diyor ki "sen kötü giyiniyorsun." Ne olur kötü giyinse? Giysin o ya. Neyi abartıyorsun değil mi? Ama kişinin egosu nereye düşmüş? Giydiği şeye düşmüş. Çok kötü giyiniyorsun diye o kişi üzülüyor mu? Çok üzülüyor.

Şimdi arkadaş da bana diyor ki "senin sinirlerin mi alınmış?" Hayır sinirlerim alınmamış, benliklerimden ayrışmaya çalışıyorum. Ne kadar az benlik o kadar huzur, bilinç ve farkındalık olur. Mesela biri bana dese ki "giyimin hiç iyi olmamış" — "olabilir" derim. "Ne olmamış?" "Atıyorum bir yaka yırtık." "Tamam bir daha kısa böyle dikerim yani." Yoksa "nasıl görünüyorum acaba, bakayım böyle düzgün mü görünüyor" falan diye yoklamam gerekmiyor bu kadar. Biri "kilo almışsın" deyince moralimi bozmam gerekmiyor. Ben kilo almıyorum çünkü arkadaşlar — ben kilo alan bir şey değilim. Ben kilo da almaz, kilo da vermez.

"Ben" Kavramının Kutsallığı ve Yanlış Yerde Kullanılması

Bütün bunları bırakın. Bakın "ben" kavramını kurtarın yani. Bu "ben" kavramını gerçekten söylüyorum, bu kavramlardan kurtarın. Kurtarın ki kurtulasınız, yoksa kurtulamayız. "Ben" kavramı, daha önce de hatırlattım, kutsal bir şeydir, mukaddes bir şeydir. Ben çok mukaddes bir şeydir. Bak alemde hiçbir varlık "ben" diyemiyor — hani gördüğünüz alem için söylüyorum. Ne bitki diyebiliyor ne hayvanlar diyebiliyor. Bakın milyonlarca tür var değil mi, hiçbiri "ben" diyemiyor. Ama siz diyebiliyorsunuz.

Diyebiliyorsunuz ama yanlış yerde bunu söylüyorsunuz, yani yanlış referans üzerinden söylüyorsunuz. O yüzden de başınıza bela oluyor.

Bir de diyelim ki biri seni sevmedi. Hemen ne diyorsunuz? "Beni sevmediler, ben sevilmiyorum." Hayır. Onun zihnindeki, ben, seninle ilgili tanımladığı beni sevmiyor.

Bu kadar, hikaye bundan ibaret. Gerisi sahte bir şey. Kim beni sevemez ya? Yani şey anlamında demiyorum, "ben o kadar kıymetliyim ki kim beni sevmiyormuş" falan anlamında değil. Kim, beni, gerçek beni sevemez ki? Allah'ın kendi ruhundan üflediği"ben"i kim sevmiyor olabilir? Değil mi, böyle bir şey olabilir mi? Ben bile bunu yapamam. Bazı insanlar var ya, "kendimi sevmiyorum" diyor — kendine yaptığı en büyük haksızlık. Veya birinin sahte benliği, seninle ilgili tanımladığı beni sevmiyor.

Şimdi doğrusu bu ama sen ne olarak algılıyorsun? Diyorsun ki beni sevmiyor. O yüzden bütün benle ilgili kavramlarımızı tekrar gözden geçirmeye ihtiyacımız var.

Çünkü bakın, beni kirletmedik ama üzerini örttük. O yüzden "nefsinizi temizleyin" diyor Allah — yani "beni temizleyin" diyor Allah. "Kendiliği temizleyin" diye çevirmek lazım onu. Kendiliği temizleyin. Kendiliği neyden temizleyin? Bedenle ilgili hikayelerinizden temizleyin, yaşadığınız olaylardan temizleyin.

Kendini Anlatamamak: Kendilik Bilinemez

Mesela biri bana bir gün, işte tanıştık falan filan, böyle samimi bir arkadaşlık, dostluk kurmak istediğini söyledi — bir erkek arkadaşım, ben de "olur" dedim. Böyle geldibana anlattı, abartı demiyorum, böyle 7-8 saat anlattı: şurada doğdum, ailem böyle falan böyle, şu şöyle aldığı eğitimler vesaireler. Neyse bitti. Ben de sakince dinliyorum, 6-7 saat dikkatle dinledim yani. Sonra bana sordu, "şimdi sen anlat" dedi. "Vallahi" dedim, "bildiğin gibi, ne anlatayım yani?" Kendimi mi desek, "ne eğitim aldın" — anlatırım. Ama kendimi anlatamam. Kimse de kendini anlatamaz. Çünkü kendilik anlatılamaz bir şey.

Bakın kavramları o kadar yanlış yerde kullanıyoruz ki onların ceremesini çekiyoruz.

Mesela "kendimi sevmiyorum" — sen kendini bilmiyorsun ki daha. Veya "biri senisevmiyor" — o seni tanıyor mu? Bir kere sen kendini tanımıyorsun. Zaten "beni niye sevmiyor" diye soruyorsan, sen kendini tanımayarak ancak bu soruyu sorabilirsin. "Beni niye insanlar sevmiyor" diyorsan, önce "ben kendimi tanımıyorum, psikolojim o kadar bozuk ki kimse sevmiyor" demen daha doğru olur. O da psikolojik düzeydir; yani düşünce, duygu ve davranış örüntüleridir. Onlar benim gerçek benimi örtmüştür, onları temizlerim. Dedim ki o kadar yanlış düşüncelerim, tutumlarım, davranışlarım, aşırı duygusallığım var kiinsanlar bunları görünce uzaklaşıyorlar. Ama "kimse benisevmiyor" — bu yanlış bir şeydir, çok yanlış bir şeydir. Ancak bir çocuktan bunu duyduğumuzda bunu mazur karşılayabiliriz. Çünkü daha çocuktur ve o manevi, soyut, spiritüel hakikatiidrak etmemiştir. Hatta bakın, 18 aylığa kadar çocuk kendinine bedenle ne ilişkileriyle tanımlar; sonra o başlayabiliyor.

O yüzden kendinizi temizleyin. Kendinizi kendiniz olmayan şeylerden kurtarın. Hepimizin buna ihtiyacı var. Çünkü bütün dayakları oradan yiyoruz, bütün tepkilerioradan veriyoruz.

Buda Örneği: Hakarete Cevap Vermemek

Hani hep anlatmışımdır: adam Buda'ya geliyor, hakaret ediyor. Buda sakince dinliyor. "Cevap istiyor musun" diyor. "Hayır" diyor, "ben seni biliyorum zaten" diyor. Adam

gidiyor. Yanındaki talebesi diyor ki, "Efendim niye cevap vermediniz, niye böyle çok sakin bir şekilde karşıladınız, size hakaret etti." O diyor "bana hakaret etmedi." "[Adam Buda'ya] hakaret etti" diyor. Bak bu ne kadar doğru bir [tepki gibi görünse de].

Abi, biz bunu dinledik bile ya — o Buda diyeceğiz, peygamber dese ya o da peygamberdi, evliya desek ya onlar da evliyaydı. Abi sen nesin o zaman? Sen nesin? Sen kendini nereye koyuyorsun? Peygamberi takip etmezsin, evliyayı takip etmezsin, Buda'nın dediğini reddedersin — sen neyin peşindesin o zaman? Dikkat ediyor musun, senin "tırnak içinde" söylüyorum, senin peygamberlerinin senin evliyalarının kim olduğunun farkında mısın? Bir dikkat et bakalım. Bunu itikadi olarak sormuyorum.

Bizim ne peygamberlerimiz var şu hayatta, ne sahte peygamberlerimiz var? "Stil danışmanı" diyor. Ne abi stil danışmanı ya. "İmaj maker" diyor. Ne bu, ne yapıyorsunuz, nereye gidiyorsunuz diye sormak gerekmez mi? Veya psikoloji adına, insan adına ne kadar veri bombardımanına tabi tutuluyoruz? "İnsan sevilmeden yaşayamaz" — sen söylerken yalan söylüyorsun, yanlış söylüyorsun, çünkü senin dünyanda Allah yok.

Ben de diyorum insan sevilmeden yaşayamaz ama gerçek ve hakiki seven Allah'tır. Beni hiç kimse sevmese de yaşayabilirim. Bu insanlardan rahatsız olduğum anlamına da gelmiyor, sevmediğim anlamına da gelmiyor, insanlardan bıktım anlamına da gelmiyor. Ama insanlar beni sevmeden de yaşayabilirim, bilirim. Hatta nefret etseler bile onlara yardım da edebilirim. Neden edebilirim? Çünkü onlara nefsani bir düzeyde bakmıyorum. Sevmiyorlar diye yardım etmemezlik etmiyorum.

Kehf Suresi: Doğru Yerden Bakmak ve Sahte Benlik Yoldaşlığı

Bunu kimden öğreniyorum? Veya aslında bu fıtratımda var. Aynı zamanda kimden öğreniyorum? Kehf suresinden öğreniyorum. Bak, bir şehre giriyor, Allah'ın salih bir kulu, ve ona soğuk yaklaşıyorlar. O buna rağmen yetim olan bir ailenin duvarını yapıyor. Niye yapıyor? Zaten yanda bir zat var, adı Musa — bilmiyoruz hangi Musa, o da ayrı bir konu. Diyor ki "yapmayabilirdin" diyor, veya "onlardan ücret alabilirdin" diyor. O salih kul da — bakın çok ilginç bir şeydir — o sorduğu soruları reddetmiyor ama ona diyor ki "bana soru sorma, benimle yolculuk et ama bana soru sorma." Neden? Çünkü sorduğun bütün sorular benlik soruları; o yüzden bana soru sorma diyor. O da dayanamıyor, soruyor. Dolayısıyla diyor ki bizim seninle yollarımız ayrıldı. Neden? Çünkü psikolojik bir düzeyde sorduğunuz bütün sorular problemli sorulardır.

Şimdi o salih kul da aynı düzeyde olsaydı, ikisi birbirine ne yapacaklardı? Dert yoldaşı olacaklardı, değil mi? Yani bu memlekette insanlar çok böyle samimiyetsiz, çok soğuk insanlar; "ya haklısın işte zaman da bozuldu" falan filan diye öyle bir dert yoldaşı olacaklar. Şu an biz birbirimizle dert yoldaşlığı yapıyoruz ya — bu dert yoldaşlığı değil. Bu nedir biliyor musunuz? Bu sahte benlik yoldaşlığı. Ben sahte benimle sana yoldaşlık ediyorum, sen sahte benimle bana yoldaşlık ediyorsun. Ben sahte benliklerle yoldaşlık etmemeye çalışınca aldığım cevap ne oluyor? "Sen benianlamıyorsun." Ben seni o kadar iyi anlıyorum ki, ama ben senin kendini var zannettiğin yerden bakmıyorum, oradan da bakmak istemiyorum, çünkü senin de

oradan bakman tehlikeli. Ben de senin baktığın yerden bakarsam, senin kendinimakul ve meşru görmene sebep olurum. O zaman sana ben yoldaşlık etmiş olmam, daha doğrusu kötü yoldaşlık etmiş olurum. Kötü bir yoldaşlık mı yapacaksın, doğru bir yoldaşlık mı yapacaksın? Doğru yoldaş olmam için, Kehf suresinde anlatıldığı gibi, doğru bir yerden bakmamız gerekiyor. İşte o kişi doğru yerden bakıyordu. Peygamber doğru yerden bakıyor ve bize doğru yerden bakmayı öğretiyor.

Şikayet Etmeden Sahte Benliği Keşfetmek

Asla ve asla sahte benliklere düşmemek gerektiğini anlatıyor. Düştüğün an seniuyarıyor, sana hatırlatmada bulunuyor. Neden? Çünkü sen bir konuda uyuyorsan tek bir çözümün vardır: uyanman. Ama uyuyan benliğin ihtiyacı nedir, "tırnak içinde" egosal ihtiyacı: kendisi gibi uyuyan birini bulup dertleşmek. "Ya insanlar şöyle, insanlar şöyle." Bak bana bir olayı anlatabilirsin, ben sana karşındaki kişinin problematik şeylerini de anlatabilirim. Fakat ondan şikayet etme. Şikayet yok. İkipsikolojik acıya gerek yok. Ama şunu diyebilirsin: "ben psikolojik olarak çok acı çekiyorum, acı çeken sahte benliğimi keşfetmek istiyorum, bak bana öyle gel, canımı ye" değil mi, derler ya. "Psikolojik acı çekiyorum" — daha doğrusu "bana psikolojik acı çektiren sahte bir benliğim var, bunu keşfedemiyorum, bu konuda bana yardımcı olabilir misin?" Birbirimize böyle konuşmamız gerekiyor. Yoksa "ben ne acılar çekiyorum biliyor musun, kimse de benim çektiğim acıların farkında değil" — bak böyle başlarsan yanlış bir yerden başlıyorsun. Seni uyutacak on binlerce psikolog bulabilirsin, her şeyi bulabilirsin.

Benim bir arkadaşım vardı, dedi ki psikologlara bir araba parası verdim, bir araba parası daha vermeye de devam ediyordu. Neden? Çünkü kendisi de gittiği psikolog da sahte benlikleriyle yaşıyordu. Peki peygamber sana ne diyor? Peygamber sana uyanma tavsiyesinde bulunuyor. "Uyanabilirsin" diyor, "uyanmak için çalış." Biz uyanmak için çalışmalıyız, biz uyanmak için yaşıyoruz. İşte Hz. Muhammed o yüzden — birçok olayda, işte Taif'te taşlandığında söylediği söz, kendisine yirmi yıl can düşmanlığı yapmış olan İkrime'ye verdiği cevap — yani düşün, yirmi yıl birisi seninerede bulsa öldürecek derecede düşman ve nefret ediyor; şimdi o insan geldiğinde sakin, anlayışlı davranabilme şansın var mı, bu kafayla var mı? Yok. Ama davranabilme imkanın var mı? Var. Ama davranabilmen için o sahtelikleri bırakman gerekir. "Bana bunu yaptı, bana şunu yaptı" falan demeyi bırakman gerekir; daha doğrusu bunu diyeni bırakman lazım.

*Katılımcı:* [Kendimi] 24 saatin bir yerinde [bunu fark etsem] bile iyiyiz. Ama bu büyük bir pişmanlık, "yine yakalandım" — bu da nasıl alakalı?

*Hocam:* İşte o "niye yakalandım" deyip bundan böyle suçluluk ve pişmanlık, korku, endişe duyanı da bırakman gerekiyor. Çünkü onlar da sahte. Mesela diyorsun ki"aydınlanacağım hakikaten" falan, bir benlik gaz alıyor falan, sonra bir bakıyorsun tekrar uykuya dalmışsın, "yanlış yapıyorsun" — mesela başka bir benlik çıkıyor, "senden adam olmaz" diyor, veya "bak yapamıyorsun", veya "bak niye böyle gene daldın, nasıl unuttun, unutmaman lazımdı." Bir bakıyorsun bir sürü benlik hücum

etmiş, suçluyor. Bunlar da sahte ama bunları görmüyoruz, çok sağlam bir yerden geliyorlar. Ya pişmanlık, bak pişmanlık, yani "ben bunu nasıl yaptım, bunu nasıl yaptım" diye aylarca kendini yiyip durursun. Bu kendine acı çektirmedir.

Hatta bazı sahte benlikler bunu yaparlar; bazı sahte benliklerin tek işi de budur — bir yanlış yaparsın, öbür boyu tepende ekşir. Hatta bazı böyle vaizler, imamlar vardır, bu gibi tipleri de örnek verirler: işte zamanında birisi çok yanlış yapmış, otuz yıldır tövbe ediyormuş, otuz yıldır pişmanlık içinde yaşıyormuş — bir de böyle tipleri bize din diye örnek verirler, bizi obsesif hale getirirler. Sanki çok matah bir şeydir. Hayır.

Peygamberde böyle bir şey mi var? Peygamberin hayatında böyle bir örnek gösterin, yok.

Tövbenin Doğru Tanımı: Ebu Zer Gıfari Örneği

Ama hani "pişmanlık" kavramı biraz olumlu gibi görünen bir kavram ya — "adam otuz yıldır işlediği bir günahın pişmanlığıyla yaşıyor" bunu duyunca diyorsun ki "ooo ben otuz değil otuz bin yıl pişman olmam gerekir" — hayır, öyle bir şey yok. O yanlışı yaptıran benliği gör, onun üzerinden hareket etme. O durabilir bile orada; yanitamamıyla senden ayrışmıyor ama sen ondan uzak duruyorsun. "Sana bir zararı yoktur" diyor Bediüzzaman. Yani nefsani bir damarın çok tetiklenmişse, bunun yanlış olduğunu bilmen ve onun üzerinden hareket etmemen ve ondan Allah'a sığınman sana yeter diyor. O tamamen senin psikolojinden çıkmasa bile sana zararı yoktur diyor. Bakın buraya kadar tanımlıyor, doğrusu da budur.

*Katılımcı:* Hocam, [sanırım] tövbenin tanımı da o bahsettiğim imamların bahsettikleriadamların yaptığı değil. Bilmek, tespit etmek, yapmamak üzere karar vermek ve başka bir yolda devam etmek.

*Hocam:* Evet. Hatta bizde bazıları vardır böyle, "bir daha yapmayacağım" — hayır, bir daha yapmamaya çalışacaksın; "bir daha yapmayacağım" değil. Çünkü bir daha yapmamanın "tırnak içinde" garantisi yok. Ama "bir daha yapmamaya çalışacağım" — bu nedir? Bir niyettir, bir gayrettir. Dinin senden beklediği de budur.

Hatta bununla ilgili meşhurdur, anlatmışımdır. Ebu Zer Gıfari böyle çok keskin bir numara. İşte peygamber anlatıyor tövbeyi, Allah'ın tövbeye bakışını: "Kul günah işler, günah işlediğini fark eder, tövbe eder, Allah onu affeder. Kul tekrar gaflet eder, günah işler, yine fark eder, tövbe eder, Allah affeder." Ebu Zer Gıfari sahte bir benliğiyle çıkışıyor, diyor ki "Ya Resulallah, nereye kadar?" Peygamber diyor ki "Ebu Zer'in hoşuna gitmese de Allah tövbe ettiği müddetçe kulunu affeder" diyor. Bakın peygamberin söylediği sözü Ebu Zer Gıfari o an o birlik benliğiyle algılıyor yani; "tamam bir yaptın, iki yaptın, yeter, kesip atarım" diyor yani. Hani deyim yerindeyse muhtemelen Ebu Zer Gıfari bir hatayı ikinci defa yapsa kendine muhtemelen çok fazla yükleniyordur. Şimdi bak bu da sahte benlik ama görünürde iyi bir şey gibigörünüyor. Halbuki bunun altında ne yatıyor? Sahte benliklerinin başarısı, sahte benliklerinin gayreti üzerinden mükemmel olabileceğin yanılgısı yatıyor.

Allah ile sabredebilirsin, Allah ile günahtan korunabilirsin, Allah ile hakkı hak olarak görebilirsin, Allah ile batılı batıl olarak görür ve ondan içtinab edebilirsin. O yüzden bunu nefsine odaklı bir şekilde algılama; çünkü nefsine odaklı algılarsan, ya dersin ki"ben hayatımda hiç bu yanlışı yapmadım" diye bununla kibirlenirsin, ya da yapmam dediğin hatayı yapınca altında kalırsın: "ben nasıl yaptım?"

Sosis Örneği: Alışkanlıklarla Sahte Benlik Arasındaki Fark

Halbuki bütün bunları bırak, sadece fıtratını keşfetmeye çalış. Fıtratının farkına varmaya çalış. "Ben bunu yaparım, ben bunu yapmam" deme. Bu tuzak bir şeydir.

"Bir daha gaflete düşmeyeceğim, bir daha şu hatayı yapmayacağım" — bırak o hikayeleri. "Yapmamaya gayret edeceğim." Bak ben sosis yememeye gayret ediyorum ama yer miyim bilmiyorum. Yememeye gayret ediyorum. "Asla yemem" — böyle şeylere girme. Asla yemezsem de bu sefer egom kibre girecek değil mi, oradan "bak ben karar verdim yemedim." Ya da bir boşluğuma gelecek, yiyeceğim, bir sefer de, "Allah kahretsin, böyle on küsur yıldır yemiyordum, gene sıfırdan başlayacağız" ya da "ben geriye mi düştüm" — bak bırak bunu, bütün bunlar hikaye. Bütün bunları sakince bırak. Bunlara ihtiyaç yok. Bu düşünce, bu duygu durumları yok yok.

Bunlardan doğru ve gerçek olana gayret et. Bu kadar.

Kapanış: İçerideki Sahteliklerden Kurtulmak

Hata yaparsan gör, istiğfar et, Allah'a sığın, bundan sonra inşallah "bu hatayı yapmam" de. Bu kadar. İçeriden biri "ya yaparsan" derse, onu da bırak, tamam mı? O da sahte. "Ya yaparsan?" Ne diyeyim ben sana şimdi? Sahte bir şey. "Ya yaparsan?" Bomboş, saçma sapan bir benlik. Onu da bırak, ona cevap vermen gerekmiyor. Hatta ben bazı insanlarda görmüşüm: "ya bir daha yaparsam diye tövbe etmiyorum" diyor.

Bu kadar sahte bir benlik, bu kadar seni tuzağa düşürebiliyor. O yüzden kendimizikurtarmaya çalışıyoruz. Kendimizi neyden kurtarmaya çalışıyoruz? İçeridekisahteliklerden.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı, ötekine rağmen iyilik yapma bilincini "Kehf suresinden" öğrendiğini açıkça belirtiyor ve salih kulun yetim bir ailenin duvarını onarması kıssasına atıfta bulunuyor; ancak ayet numarası belirtilmediğiiçin sadece sure adıyla not edilmiştir (Kehf Suresi). Ayrıca "nefsinizi temizleyin diyor Allah" şeklinde dolaylı bir gönderme daha geçiyor; bu da sure/ayet adı verilmediğinden kesin alıntı olarak işaretlenmemiştir.

İlgili Sohbetler

Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine

Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.