Asli Çocuk, Yunus'un Balığı ve Tevhid
Kısa Özet
Sohbet, bir katılımcının modern psikolojideki "ilk çocukla barışmak" kavramı hakkındaki sorusuyla başlıyor ve İsmail Hoca bunun yerine tasavvufta "veled-i tıfl" denen, hiçbir hikayesi, korkusu, beklentisi olmayan asli çocukla tanışmayı önermesini anlatıyor. Gerçek kendiliğin dünyayla, ailelerle, olaylarla hiçbir ilişkisiolmadığı; kendimizi anlatırken aslında deneyimlerimizi anlattığımız, kendimizi anlatmadığımız vurgulanıyor. Yunus'un balığı metaforuyla, bir hikayeyle özdeşleşmenin insanı nasıl "yuttuğu" anlatılıyor. Tevhidin sadece Allah'ı birlemek değil, kendimizi de çokluktan kurtarıp tek bir aidiyete (Allah'a) bağlamak olduğu; Hazreti Yusuf örneğiyle haksızlığa uğramanın mutsuz olmayı gerektirmediği; kendimizi sevmenin aslında Allah'ı sevmek olduğu vurgusuyla sohbet tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Modern psikoloji "ilk çocukla barışmak"tan bahsederken, konuşmacı "asli çocukla tanışmayı" öneriyor: asli çocuğun hiçbir hikayesi, incinmişliği veya kimliği yoktur, o sadece saf bir varlıktır.
- Kendimizi anlatırken aslında deneyimlerimizi anlatırız, kendimizi anlatmayız; gerçek kendiliğin dünyayla, aileyle, olaylarla hiçbir ilişkisi yoktur.
- Tevhid yalnızca "Allah birdir" demek değildir; kişinin kendini de çokluktan (birçok "ben"den) kurtarıp tek bir aidiyete, Allah'a bağlaması gerekir — aksi halde "Allah bir" derken kendisi hâlâ çokluk içinde kalır.
İlk Çocukla Barışmak mı, Asli Çocukla Tanışmak mı?
_[Sohbetin bu bölümü, bir katılımcının modern psikolojideki "ilk çocukla / iç çocukla barışma" kavramı hakkında sorduğu bir soruyla başlamaktadır. Katılımcının konuşmasının bir kısmı ses kaydındaki bozulma nedeniyle tam olarak_ _anlaşılamamıştır; genel anlamı, "iç çocukla barışmak", "kalp kırıklığı" gibi modern psikoloji kavramlarını sorgulamak ve bunların dini/manevi çerçevedeki karşılığını sormaktır.]_
— Ne demek ilk çocukla barışmak? Ne diyeyim, işte "ilk çocuğunuzla barışın," iyileşme gibi şeyler. Orada işte "değerlisiniz" gibi bir sürü daha var.
— Siz tabii, modern psikolojide bazı kavramlar zaman zaman üretiliyor. Bir kısmının da bir gerçekliği var. Hani biz de daha önce bazen bahsediyoruz. İnsanlar dünyaya geldikleri andan itibaren bazı şeyleriiyi olarak görüyorlar, bazı şeyleri de eksik, hatalı, yanlış olarak görüyorlar. İşte anne baba tutumu var, sosyal çevre var, ilk çocukluk yaşantılarımız var. Dolayısıyla orada birçok düşünce ve duygu ortaya çıkıyor. Ve zaman zaman tabii ki, bunu yüzde yüz büyük olaylar nedeniyle yaşıyoruz da diyemeyiz. Bazen küçük bir olay, "dışlanmış bir çocuksun" gibi algılar üretmemize yol açar.
Çocukluk Döneminde Oluşan Düşünce ve Davranış Kalıpları
Tabii ki bu noktada ne olur? Biz bunu bazen fark ederiz, bazen de hiç fark etmeyiz. Ama o bizde benliğin ilk oluşum anlarında önemli bir kalıp olarak, bir düşünce kalıbı olarak, bir duygu kalıbı olarak, ona eşlik eden bir davranış kalıbı olarak köklenmeye başlar. Filiz vermeye başlar. Bu aslında "büyüklerini memnun et, o zaman kabul edilirsin." Bazılarında işte "büyüklerine karşı güçlü ol, seni ezemesinler." Veya "hata yapma ki eleştirilmeyesin." Veya "sen hiçbir zaman anlaşılmayacaksın, seni hiçbir zaman anlamadılar." Bu ve bunun gibi daha birçok kalıp oluşabilir. Yani kendimizle ilgili, hayatla ilgili, insanlarla ilgili, çevremizle ilgili bir kısım kalıplar oluşturmaya başlarız. O kalıpların altında aslında ilk çocukluk dönemlerinde oluşmuş olan hikayelerimiz vardır. İşte o "ilk çocukla barışmak" denilen şey aslında biraz o hikayeyifark etmeyiifade ediyor diye anlıyorum. Veya en azından benim yorumum böyle. Yanibiraz orayı fark etmek gerekiyor. Ama aslında orada bir çocuk yok aslında. Sadece çocukluk döneminde oluşmuş bir düşünce ve duygu kalıbı var. Ama biz onu kendimiz zannederiz. Yani orada oluşan duyguyu, orada oluşan düşünceyi ne hale getiririz? Kendimiz hale getiririz.
Eğer buna dikkat etmezsek, yani o anda oluşan bir olayın bizde meydana getirdiğihikayeyi kendi hikayemiz olarak algılayıp ondan hiç şüphe etmeden bunu ömür boyu devam ettirirsek, biz artık hep o — tırnak içinde — o çocukla yaşarız. Artık o ne ise, ne yaparsan yap, ömür boyu bununla hayatı algılarsın, ömür boyu bununla hayatı yorumlarsın, onun gölgesinde kalırsın. Diyelim ki o kaygılı biri, hep o kaygıyla bakarsın; ama kaygılı görünmek de istemezsin, o kaygını arkana saklamış olabilirsin.
Çünkü kaygılı olursan zayıf olduğun anlaşılacak, zayıf olursan insanlar sana saldıracak veya seni dikkate almayacak. O zaman sert görünmelisin, biraz öfkeli
görünmelisin, biraz reaksiyon vermelisin gibi artık birçok hikaye onun etrafında oluşmaya başlar.
Mizaç ve Savunma Mekanizmalarının Oluşumu
Aslında o ilk oluşan benlik halindeki kalıbı yakalayabilirsek — ki bu büyük bir çoğunlukla mizacımızla bağlantılı olarak şekillenir. Yaniişte birisinin bir olayda "bundan sonra ben hiç kimseye güvenmeyeceğim, ben çok güçlü olacağım, zaten güçlüyüm, daha da güçlü olacağım" diye bir hikaye üretmesine yol açarken, benzer bir olay bir başkasında "benim güvenilir kimseler bulmam lazım, bana güven hissettirecek birilerini bulmam lazım ki kendimiiyi hissedeyim" diye. Veya işte "hiç sevilmedim, birileri tarafından sevilmeliyim, değerli olduğumu hissetmek istiyorum, birilerinin bana değer vermesine ihtiyacım var" diye. Mizacımın zeminine göre bende bir kalıp oluşmaya başlıyor. Ömür boyu o kalıp işleyebiliyor.
O kalıba işte "savunma bakanlığı" bağlıyoruz. O benliği savunmamız lazım hayata karşı. Çünkü o savunulmaya ihtiyaç duyan bir şey. İşte onu tırnak içinde besleyip büyütmemiz gerekiyor. Onun mentalitesine göre bir "ulaştırma bakanlığı" üretmemiz lazım, "iletişim bakanlığı" üretmemiz lazım. Yani artık o benliğe göre insanlarla nasıl iletişim kurayım, nasıl davranayım, nasıl bir yaklaşımım olmalı, hayatla nasıl bir ilişkikurmalıyım gibi bir sürü hikayeler onun etrafında şekillenmeye başlıyor. Bu olunca aslında ne oluyor? Aslında biz kendimizi daha derinden bir şekilde unutmaya başlıyoruz. Yani bunu inşa ettikçe, bunu ihya etmeye çalıştıkça aslında biz gerçek kendimizden uzaklaşıyoruz.
Veled-i Tıfl: Hiçbir Hikayesi Olmayan Asli Çocuk
O yüzden mesela tasavvuf geleneğinde "veled-i tıfl" diye bir kavram kullanılıyor. Arapçada, veya Arap geleneğinde, "tıfl" böyle bebek hali yani. Böyle hani bir aylık, ikiaylık, üç aylık bebek hali. Mesela onda henüz herhangi bir hikaye oluşmamıştır aslında. Dolayısıyla aslında o hiçbir hikayemizin olmadığı hale dönmeye çalışırız. O yüzden belki modern psikolojiden farkımızı ifade edecek olursak bu noktada: onlar "ilk çocukla barışmak"tan bahsederken biz "asli çocukla barışmayı" tercih ediyoruz.
Çünkü o asli çocuğun hiçbir hikayesi yok. O varlık sadece. O var ve tam bir varlık.
Onun bir hikayesi yok. Onun bir incinmişliği, kendine dair bir kişilik anlamında bir hikayesi yok. İşte "o sevilmeyen bir çocuktu, anlaşılmayan bir çocuktu, onaylanmayan bir çocuktu" — hiçbir hikayesi yok. Dolayısıyla bizim barışmak zorunda olduğumuz veya barışmak durumunda olduğumuz bir çocuk yok aslında. Tanışmak durumunda olduğumuz gerçek kendimiz var. O saf çocukla temsil ediliyor. Yani hiçbir hikayesi olmuyor. Hatta anne baba kavramından da bağımsız.
Süt Emme Örneği: Hikayesiz Bir Deneyim
Ben mesela ilginç bir şeydir: annem doğum yapmış ama hasta olduğu için süt yok. Ben de her gelenden süt içmişim mesela. Hani şey kavramım yok — "annem bana niye süt vermedi," veya işte "hayır o süt versin öbürü vermesin" diye — kimin sütünü emdiğim önemli değil yani. Anlatabildim mi? Bir hikayem yok. Hani yok. "Ya annem
niye bana süt vermiyor acaba, ben niye başkasının sütünü emiyorum" diye bir hikayem yok. Ama muhtemelen bir iki yaşında olsaydım o hikayeyi üretebilirdim, değil mi mesela? Hiçbir hikayem yok. Orada sadece bedenimin beslenmesine dair bir ihtiyaca binaen süt emmişim. Kimin sütü olduğu önemli değil yani. O yüzden de annemin benim üzerimde bir "süt hakkı" yok, Allah aşkına. Dolayısıyla aslında işte o asli çocuk diyebileceğimiz hiçbir hikayesi olmuyor. Hiçbir korkusu, beklentisi — işte "annem bana böyle dedi, babam bana böyle dedi, babam çok güçlüsün evladım dediveya işte çok beceriksizsin dedi" — hiçbir hikaye yok. O çocuğun, o asli çocuğun hiçbir hikayesi yok. Onunla barışman da gerekmiyor. O sensin zaten. Sen o olduğunu fark etmelisin. O olduğunu fark ettiğinde aslında hayat o andan itibaren başlıyor.
Gerçek Özneyi Tanımlamak: "Ben Allah'taydım"
Aslında biz yanlış bir özneyle hayat sürüyoruz. Yanlış bir özneyle sürdüğümüz hayat aslında gerçek bir hayat değil. Yani gerçek bir hayat olmadığı için de aslında hayatımızı anlatmaya başlayınca hikaye anlatıyoruz. Yani hikaye derken boş, saçma manasında değil. İşte doğmuşsun, şu olmuş, bu olmuş, biri seni anlamış, biri senianlamamış, biri sevmiş, biri sevmemiş, biri dikkate almamış, işte kardeşler arasında kaybolup gitmişsin, o olmuş, bu olmuş — ne anlatıyoruz? Bu anlamda hikaye anlatıyoruz. Yani deneyimimizi anlatıyoruz, kendimizi anlatmıyoruz. Hayatımızı anlatmak demek, önce gerçek özneyi tanımlamak demek. Gerçek özne, "ben Allah'taydım." Hani İncil'de bir ifade geçiyor, yanlış hatırlamıyorsam: "kelam Allah'taydı" diyor. Aslında kelam aynı zamanda sensin, kelimesin. O yüzden İncil'de Hz. İsa ile ilgili anlatılara baktığımız zaman buna dair çok şey görürüz. Hani "ben ve baba biriz" der. Bu "biriz" demek "ben de Tanrıyım" demek değil. Yani "ben Tanrı'daydım, onun sonsuz ilminde var idim, ben ve Tanrı bir idi" diyor. Veya "kelam Allah'taydı" diyor. Kur'an'da ne diyor? Hz. İsa Allah'tan bir kelimedir diyor. Eğer doğru anlarsak, hatta kutsal kitaplar arasında da temelde asli noktada bir çelişki yok.
Gerçek Kendini Anlatmaya Çalışmak: Bir Deneme
Dolayısıyla nereden başlamam gerekiyor hayatımı anlatmaya? Kendimden başlamam gerekiyor. Kendim ise dünyaya dair bir hikayesi olmayan bir kendim. Yanibazen insan soruyor ya, "gerçek kendim nedir? Nasıl tanımlayacağız bunu?" Ben de kolaylık olsun diye diyorum ki: gerçek kendinin bu dünyayla, bu dünyadaki olaylarla bir ilişkisi yok. Oradan başla, hadi başla bakalım, gerçek kendini anlat. Nasıl anlatabilirsin? Bak baba yok, anne yok, işte şehir yok, aile yok, hiçbiri yok. Anlat bakalım kendini, anlat. Bir durursun, değil mi? Neden? Çünkü kendim diye anlattığın şey deneyimlerin. İşte "anne buydu, baba buydu, şöyle bir aile, böyle davranışlar, annenin tavrı bu, babanın tavrı bu, işte ben şunu hissettim, ben şunu düşündüm" falan falan böyle devam ediyoruz. Bu değil. Dur. Bir dur ve şu noktada varlığının farkına var. Dünya yok, ilişkiler yok, anne baba yok, aile yok, yaşadıkların yok, hissettiklerin yok. Bu "yok" demek inkar etmek değil. Onlar birer deneyim idi. Bunlarla seni tanımlayamayız. Sen de bunlarla kendini tanımlama. Bunları biz inkar ediyor değiliz. Diyelim ki annen baban seni görmezden geldiğinde sende görmezden
gelinme duygusu oluşmadı demiyoruz. O bir duygu ama. Sen değilsin. Sen bütün bunlardan bağımsız bir varlıksın. Önce oradan başla.
Hani bizde meşhurdur ya, işte "dinle" der: "nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun." Dikkat edin biz nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi asıl anlamıyla sormuyoruz; "geldi geçti" deyip önemsemiyoruz. Din sana diyor ki: nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun? Çünkü geldiğin yer aynı zamanda gittiğin yer. Mekan anlamında değil, hakikat noktasında. Yani geldiğimiz yer de aynı, gideceğimiz yer de aynı. O zaman buna dikkat etmelisin. Yoksa aradaki hikayeyi kendin zannedersen çok büyük bir yanılgının içine düşmüş olursun.
Peki onu inkar mı ediyoruz? Yani ne yani, ben yaşadıklarımı yok mu sayayım, bunu inkar mı edeyim? Çünkü egoya bu ağır geliyor. "Dur" diyor sana, "acılarımı anlatayım, yaşadığım zorlukları anlatayım, nasıl bir ailede doğduğumu anlatayım, insanların tutumlarını anlatayım." Çünkü ego onunla var. Zaten bunları bırak dediğinizde duruyor. Önce diyor "beni bir dinle" diyor, "beni anla" diyor. Ben de diyorum ki ben seni anlamak istiyorum, o hikayeyi anlamak istemiyorum. O hikayeyle tanımladığım beni de anlamak istemiyorum. Ama ben niye bunu anlamak istemiyorum? Keyfi değil. Çünkü diyorum ki o hikaye seni kandırıyor. O ben sana kendini başka türlü tanıtıyor.
Sen o değilsin. O arayı inkar ettiğimiz, yok saydığımız anlamına gelmiyor. Ama ona çok yapışmış, onunla çok özdeşleşmiş bir benliğimiz var. Biz ondan sıyrılmaya çalışıyoruz. Ondan özgürleşmeye çalışıyoruz.
Yunus'un Balığı: Bir Şey Tarafından Yutulmak Metaforu
Neden? Çünkü o bizim balığımız. Yani o bizi yutan bir balık aslında. O bizi yutan bir balık. Şimdi bazen insanlar diyor "Yunus'u balık yutmuş, nasıl yaşamış." Ya konu balık değil. Hangi balık olduğu da değil. Sen bir şeyin içindesin ve o senin varoluşunu — bakın — yok etmiyor, örtüyor. Yani düşünün, mesela balığın karnına girmiş olsanız gözlerinizle göremeyeceksiniz, balığın gözleriyle göreceksiniz değil mi? Balığın gittiğiyere gideceksiniz, balığın yaptığı şeyleri yapıyor gibi görüneceksiniz. Nedir bu? Bir şeyin içinde kaybolmak, daha doğrusu bir şeyin içine sıkışıp onun tarafından yutulmak — aslında bu çok güzel bir metafordur.
Veya bazen işte böyle bazı büyük yılanlar vardır, bir hayvanı yutar, hayvanın şeklişemaili bile görünür ama yılanın içindedir. Hatta bununla ilgili birçok böyle doğuda batıda mitolojiler, hikayeler de vardır — hatta böyle şeffaf bir yılandır, içindekinigörürsünüz ama o yılan tarafından yutulmuştur. Bütün bunlar aslında neyi anlatıyor? Bir şey tarafından kuşatılmışız. Bir şey biziiçine çekmiş gibi. Ben kendimi anlatırken ne anlatıyorum? "Mardin'de doğdum, 1967'de doğdum, işte annem babam böyleydi, bu kadar kardeştik, işte böyle davrandılar, beni anlayan hiç olmadı, hiç sevildiğimihissetmedim." Başlıyorum hikaye anlatmaya. Ne olmuş aslında burada? Gerçek İsmail'i bu hikaye yutmuş aslında. Ben o hikayenin içinde oluşan, o hikayeyle oluşan bir varlık olduğumu zannediyorum. Bu ne demek? O hikaye beni yutmuş demektir. Yani ben bir balık tarafından yutulmuşum demektir.
İşte Hazreti Yunus balığın karnında miracını gerçekleştiriyor, değil mi? Balığın karnında miracını gerçekleştirmek ne demek? Senin o izafi, sahte, özdeşleşmiş olduğun benlikten hakiki benliğe, hakiki kendiliğe yolculuk yapıyorsun. Ve o balıktan, o balığın karnından kurtuluyorsun. Yaratılış ağacının dibinde huzura eriyorsun.
Huzuru buluyorsun. Ama huzuru balık bulmuyor, sen buluyorsun. Biz balık olarak huzur bulmaya çalışıyoruz. İşte balık mesela ne yapar? Ancak sulu yerde yaşayabilir.
Kendine göre bir hafızası vardır, kendine göre bir algısı vardır, değil mi? Onunla hayatı yaşar. Balık o yaratılış ağacının altında huzur bulabilir mi? Bulamaz. Ama o balığın içindekiinsan, yani Yunus, o balığın içinden kurtulduğunda — bakın dikkat edin, burada Hazreti Yunus balığı mı suçluyor? Yok, değil mi? Böyle bir şey yok konu balık değil yani. Konu senin balığın içine girmiş olman, onun tarafından yutulmuş olman. O yüzden biz kimseyle kavga etmiyoruz. Zaten içimizdeki o — tırnak içinde — oluşmuş çocukla da kavgalı değiliz. O yüzden barışmaya da gerek yok. İhtiyacımız yok. Biz hepsini görüyoruz. O ilk çocuklukta oluşan hikayeyi de görüyoruz. O ilk çocukluk döneminde oluşan korkuları, beklentileri, hikayeleri hepsini görüyoruz ama onlar olmadığımızı fark etmeye çalışıyoruz. Ama içimizde bir şey sanki onlarmışız gibi. Sanki o yaşadığımız aile, ortam, olaylar, yaşadığımız şeyler beni oluşturuyormuş gibi hissediyoruz. İşte bu yanılgıdan özgürleşmektir farkındalık. Yoksa çok bilgiedinmek değildir. Ayrışmaktır bütün hikaye.
Peygamberin Hira'daki Süreci: Kimlik Değil Allah'la Tanımlanmak
İşte bahsettiğimiz Hazreti Peygamber'in Hira'daki süreci de budur. Yani Hira'da peygamber, yani Muhammed, Hatice'nin kocası değildir. İşte şu şu çocuklarının babası değildir. İşte Mekke'nin "el-emin" olarak çağrılan kişisi değildir. Muhammed, Allah'la tanımlanan biridir. Sen de böylesin. Hepimiz böyleyiz. Biz Allah'ı birliyoruz ama kendimizi çokluyoruz.
*Tevhid: Allah Bir, Sen Çoksun*
Yani tevhid nedir? Allah'ı birlemek diyoruz. Tabii doğru. Peki sen, sen kendini birliyor musun? Yani sen bire aidiyetinin farkında mısın? Ben kime aidim? Ben anne baba soy sop hiçbirine ait değilim. Ben Allah'a aidim. O zaman kendim de o tevhidin dairesine girmiş oluyorum. Ama şöyle annem var, böyle babam var, o beni sevdi, bu beni sevmedi, bu beni anladı, bu beni anlamadı — hikaye uzuyor. Sen nerede kaldı tevhid? Nerede kaldı birlik? Onlar deneyimler, bu kadar, daha fazlası değil. Sen neye nispetle kendini tanımlayacaksın? Hakka nispetle. Allah bir, ben de o bire aidim. O zaman tevhid gerçekleşir. Yoksa "Allah bir" — Allah bir de ne oluyor ki sana işte. Sen gene çokluk içinde kaybolmuşsun. Onlarca, yüzlerce, binlerce duygunun içinde kaybolmuşsun. Bir sürü hikayen var kafanda, mutlu olmak için bir sürü hikayelerin var. Seni anlayan insanlarla ilgili hikayelerin var. "Ne güzeldi" diyorsun, "dedem benianlardı ama öldü" diyorsun, "öbürü anlamadı" diyorsun, "öbürü böyle yaptı" diyorsun.
Hikaye bitmiyor. Sen nesin? Sen bunların toplamından oluşmuş bir çokluksun. Ne oldu? Allah bir ama sen çoksun. O zaman hakikat gerçekleşiyor mu? Gerçekleşmiyor. Allah bir, ben de o bire aidim.
Bir Alimin Sözü: "Biri Bil, Biri Sev, Biri Gör"
O yüzden bir alimin ifadesi var, şu an tam hatırlamıyorum da: diyor ki "biri bil, başka bilmekler önemli değildir; biri sev, ondan başka hakiki sevgi kaynağı yoktur; biri gör, başka görmekler ikinci derecededir." İnsanlar beni anlamıyor. Tamam anladık, insanlar beni anlamıyor. Beni de anlamıyor, problem ne? Bak sen insanlar içinde kayboldun. "Beni anlamıyorlar ama Allah beni anlıyor" de. Bak ne kadar her şey yerine oturdu. "İnsanlar beni anlamıyor." Allah yollarını açık etsin, ne olacak? Allah beni anlıyor. Bitti. "İnsanlar beni sevmiyor." Canları sağ olsun, onların süreci. "Canları cehenneme" demene gerek yok, onların süreci bu.
İnsanların Sevgisiile Allah'ın Sevgisi Arasındaki Fark
Allah seni seviyor, sevmiş de yaratmış, sevgiyle yaratmış, severek yaratmış ve senin kalbine hakiki anlamda da sevgiyi koymuş. Sen sevginin dilencisi olmak için yaratılmamışsın ki. Hangi peygamber var sevgi arıyor? Var böyle bir peygamber kıssalarda? Yok. Sen arıyorsun. Peki sen mi doğru bir istikamet üzeresin, yoksa onlar mı? Yani Allah bizi şunun için mi gönderdi? "İşte dünyaya gidin, sizi sevecek bir insan bulun, ancak öyle mutlu olursunuz." Var mı böyle bir şey? Yok. Hatta tam aksi bir şey var bazen, değil mi? Kimse tarafından sevilmeyen, onaylanmayan, kardeşleri tarafından kuyuya atılan, iftiraya uğrayan, haklı olduğu, görüldüğü halde cezalandırılan.
Hazreti Yusuf: Haksızlığa Uğramak ile Mutsuz Olmamak
Fakat peki Hazreti Yusuf nasıl bunların üstesinden gelmiş? "O peygamberdi" — bak böyle saçmalıkları bırakmamız gerekiyor. "O peygamberdi" değil. O hakikiinsandı, o yüzden. Yoksa "o peygamberdi" o zaman kitabı kapat, ne işimiz var ki kitapla? Asarız, çok güzel peygamberler serisi yaparız — peygamberler bir tarafta, sen bir taraftasın.
Öyle olur. Zaten öyle oluyor. Allah Kur'an'da "sizin için onlarda bir örneklik vardır" dediği halde, biz halen peygamberden veya diğer peygamberlerden bir şey dinlediğimiz, okuduğumuz zaman o sahte benlik bize hemen şunu fısıldıyor: "onlar peygamberdi." Peki sen nesin? Sen nasıl bir varlıksın? Eğer onlar insansa sen neredesin? Halbuki sen onlar gibi bir insansın. Onların örnekliği ve işareti ve kılavuzluğu üzerinden bir yol alacaksın. Ama bunu anlamamız gerekiyor ki tabii ki o yolu alabilelim.
E şimdi Hz. Yusuf bütün bu olaylar karşısında nasıl ayakta durdu? Çünkü biri biliyor, biri tanıyor. İnsanlar haklı olduğu halde ona haksız muamele mi yapıyor? Olabilir. Bu yaratılış düzleminde insanların yanlış ve sahte bilişleriyle ilgilidir. O bakıyor, "ben haklı mıyım?" Haklıyım. "Allah da bunun deyim yerindeyse farkında mı? Onun sonsuz ilminde bu var mı?" Var. Tamam sorun ne? Sorun yok. Kimin için sorun yok? Gerçek anlamda Allah'ı birleyen için ve kendini de sadece ve sadece ona ait gören için.
"Ya yok, beni eşim de anlamalı" — nereden çıkarıyorsun, anlamamalı mı? Bak onu da demiyoruz. Çelişkilerin içine gitmemeliyiz. "Eşim beni anlasa iyi olmaz mı?" Ben
kötü olur demedim ki. Ama "eşim beni anlamıyor" diye bu benim problemim olmayacaktır. Anlarım, anlamıyorsa anlamıyordur, ona ait bir şeydir kardeşim. Anlasa iyi olur, hoş olur. Annem babam anlasa çok iyi olur. Ama anlamasa, bu onların problemi. Ben bunu niye problem ediyorum? "Anlamalı, niye?" Çünkü içindeki o sahte ego bunu istiyor. Hakiki kendiliğin olduğunda dersin ki "anlasa iyi olur ama şu an beniyanlış anlıyor, onun meselesi, onun süreci bu, onun sürecine de saygı duyuyorum." Ona ait bir şey, ne yapabilirim? Hani Allah da beni zaten buna zorlamıyor, "git onu düzelt" de demiyor. E beni de Allah anlıyorsa sistem tamamlanmıştır. Problem var mı? Problem yok. Problemi kim üretiyor? İşte o benlik üretiyor.
Baba Örneği: Öfkeye Maruz Kalmak ile Kendini Suçlamamak
Yani ben kendi hayatıma baktığımda annem beni anlamadı, babam da anlamıyor. On bir on iki yaşında böyle bana öfkeyle bağırıyordu. Baktım benim öfkelenmesine sebep olacak bir şey yaptığımı görmedim. Öyle bir şey yok. Ama öfkeleniyor. Dedim ki bu onunla ilgili bir mevzu, benimle ilgili bir problem yok burada. Kafamda o bağı kopardım. Bakın babamla bağımı koparmadım. "Babam bana öfkelenmemeli, ben öfkelenecek bir şey yapmadım ki" hikayesini kopardım. Ben şuna baktım: öfkelenecek bir şey yaptım mı? Yapmadım. E ama babam öfkeleniyor, bu onun problemi. Onun öfkesine de maruz kalıyor muyum? Kalıyorum. Bunu da kabul ediyorum. Yani şöyle bir şeyimiz yok: "ben hakikate erdiğim zaman kimse bana yanlış davranmayacak." Öyle bir şey yok yani. Peygamber hakikatiidrak ettiğinde aynı kötülüklere maruz kalmadı mı? Buradaki fark şu: sen bunu bir problem olarak algılamaktan özgürleşiyorsun. Çünkü o senin problemin değil.
Evet, bu aslında arkadaşlar bir fark ediştir. Yani bunun için zamana, mekana, ortama ihtiyacımız yoktur. Yaniişte şöyle bir aile, böyle bir ortam, böyle bir dünya — hayır.
Bu bir fark ediştir. Bununla aramızda hiçbir engel yoktur. Babam gene bana öfkeleniyordu, değişmedi olay. Yani ben bunu fark ettiğimde "oh ne güzel, babam da birden değişiverdi" — yok öyle bir şey olmadı. Sadece ben yanlış bir hikayeye kapılmaktan kendimi özgürleştirdim. Dedim ki bunun benimle ilgisi yok. Böyle bir hakikatin farkına vardım, kendinizi suçlamazsınız, o tuzağa düşmezsiniz. Evet, çünkü orada da baktım — hani böyle bir kibirle değil yani, kim ki o, falan değil — baktım öfkeleneceği bir şey yapmıyorum ben yani. Normal şey yapıyorum ama o benden daha hızlı olmamı istiyor, şunu istiyor bunu istiyor, ondan öfkeleniyor. Kendimisuçlayacağım bir şey görmedim. Görseydim kendimi düzeltirdim mesela. Şimdi eğer ben orada kendimi suçlamayı üretirsem, işte o sahte bir benliktir. "Niye bana öfkelendi, ben ne yapıyordum ki?" O yüzden de böyle hayatta hep böyle tutuk oldum, işte bir şey yapmakta hep zorlandım, hep böyle bir onay aradım, onay bulamayınca da hep böyle kendimden şüphe ettim diye hikaye üretmeme gerek yok.
Ha, ürettim diyelim. Uyanacaksın, fark edeceksin: "ya ben böyle bir hikaye üretmişim." Peki ne yapacağım? Üretmişiz, ne yapacağız? Ondan sonra başta anne babaya fatura mı çıkar? Hayır. Kimseye fatura çıkarmıyoruz. Fatura çıkarsan ne olur?
Faturayı kim ödeyecek? Yok ki öyle bir ödeyecek merci. En fazla didişirsin. Böyle
insanlar görmüşümdür ben. Yani yaşı gelmiş otuza kırka, halen anne babasıyla veya birileriyle didişiyor. "Siz bana borçlusunuz." E tamam borçluyuz, al bakalım ne alacaksın? Çocukluğunu mu sana geri verecek? Ne bekliyorsun? Sahte bir benlik. Hiçbir anlamı yok. Ama ne yapıyor? Asıl yerde çalışacakken gidiyor, anne babasıyla onunla bununla didişmeye çalışıyor. O yüzden dikkat etmek gerekiyor. Biz kimseyle didişerek bir yere varmayacağız. Kimseden alacağımız da yok. Kendimiz halledeceğiz.
Sahte Benliklerimizle de Kavga Etmiyoruz
Yunus balıkla da kavga etmedi değil mi? Onunla kavga etmenin de bir manası yoktu. Balık kendince Yunus'u bulmuş, yutmuş diyelim, neredeyse o. Burada şunu da ifade etmek istiyorum: sahte benliklerimizle de kavga etmeyeceğiz. "Ya ben niye öyle düşündüm, niye öyle davrandım, Allah kahretsin böyle bunca senemi boşa harcadım." Ne yaptın? Balığınla kavga ediyorsun. Manası yok. Hiçbir manası yok. Kimseyle kavga etmiyoruz. Sadece bir farkındalık olmaya çalışıyoruz. Onun farkına vardığımız oranda kendimize yaklaşmış oluyoruz. O yüzden başlangıç, kendinitanımak, kendini dünyanın ötesinde tanımlamaktır. Asla kendinizi yaşadıklarınızla tanımlamayın. Bu yanlış bir hikayedir.
Sağolsun psikologlar ilk soruları "bana kendini anlat." Tabii ben öyle bir durumda olsam, bir psikoloğa gitsem, bir psikolog da bana böyle dese, ben de onu kırmam tabii ki, ama derim ki "sana yaşadığım hikayeyi anlatayım" derim. Öyle anlatırım. Yoksa kendimi anlatmam. Çünkü kendim anlatılabilecek, kelimelere dökülecek bir şey değil. En fazla diyebilirim ki "Allah'taydım, sonra ete kemiğe bürünüp buraya geldim." Bu yani, daha fazlası değil. Öbürü ne? Öbürü bu dünyada yaşadığım deneyimler.
Tabii ki onları da anlatırız, onları da değerlendiririz. Ama doğru çerçevede değerlendiririz. Yoksa "ben babası tarafından sevilmeyen biriyim, anası tarafından sevgi görmemiş biriyim, ben sürekli çocukluğunda örselenmiş biriyim" diye başlarsam — Allah rahmet eylesin — ben diri diri kendimi toprağa gömmüşüm demektir.
Diri Diri Toprağa Gömülmek Metaforu
Hani Kur'an'da bir ayet var. Hani toprağa diri diri gömülen kızlara sorulacak, hangigünahtan dolayı öldürüldüğü. Aslında bu aynı zamanda kendi hikayemizdir. Hepimiz kendimizi diri diri toprağa gömüyoruz. Egonun toprağına gömüyoruz, diri diri gömüyoruz. Anlattığımız bütün hikayeler üzerimize yığdığımız topraktır. O toprak biziörtüyor. O toprak bize gerçek kendimizi hatırlamaktan alıkoyuyor. O yüzden hepimiz kendimizi toprağa gömmüş çocuklar gibiyiz. O yüzden sakin bir şekilde o topraktan uyanmaya ihtiyacımız var. O ölü toprağı, hani diyorlar "ölü toprağı." Evet, ölü toprak yani hatıralar, hepsi ölü.
Benim bir yakınım var, Allah selamet versin, seksen küsur yaşında bana on ikiyaşında yaşadığı olayı anlatıyor. Ama öyle bir anlatıyor ki dün olmuş zannedersin. Halbuki ölü bir olay yani, on iki yaşında. "Kardeşim bana bir tokat attı, biliyor musun ensam o yüzden ağrıyor." Oraya kadar bağlıyor yani hikayeyi. Ölü bir şey ama ona o
kadar canlı geliyor ki. Halbuki o ölü bir şey. Altmış yetmiş sene önce olmuş bir hadise.
Tabii ki hatırlayabilirsin. Ama kendini onunla niye tanımlıyorsun? Hz. Yusuf kendinikuyuya atılmasıyla mı tanımladı? Onun ömür boyu ıstırabını mı çekti? Hayır. Bakın hapishanede neyin dersini veriyor? "Allah birdir" diyor. Durup size "ben yaşadığım acıları anlatayım, neler neler yaşadım, film olur" falan diye mi anlatıyor hayatını? Hayır. Diyor ki "Allah birdir, hepimiz ona aidiz, hepimiz onun tarafından yaratılmışız, hepimizin sahibi o" mealinde konuşuyor. Yoksa "şunu yaşamışım, bunu yaşamışım." Onu da anlatırsın ama bağlamını koparmadan anlatmak durumundayız. Bağlamını kopararak anlatırsan kendi kendini aldatmış olursun.
O yüzden bizim kendimizi hatırlamaya ihtiyacımız var. Kendini hatırlamak için de kendin zannettiğin ve hikayelerle karışmış o deneyimlerin ötesine geçmeye ihtiyacımız var. Ben yaşadıklarımı da anlatabilirim bir gün, belkiisterseniz anlatırım yani. Ama kendim diye anlatmam. Annemle ilişkimi de anlatırım, babamla da anlatırım, kardeşlerimle anlatırım, ilkokulda ne olduğunu anlatırım, anlatabilirim. Ama bunları "size kendi hayatımı anlatayım, kendimi anlatayım" diye başlarsam, orada en hafif tabiriyle saçmalamış olmaktan başka bir şey yapmam. Ama şu dünya serüveninde neler yaşadım, bunu anlatabilirim. Ama kendim diye değil, bu kendim değildir. O yüzden "kendim" deyince aklınıza Allah gelsin. Ona aidiyetiniz gelsin.
Onun sevgisi gelsin. Onun yakınlığı gelsin. O zaman kendinizi de seversiniz.
Kendimi Sevmek Allah'ı Sevmektir
Neden? Çünkü kendim ona ait. O yüzden kendimi sevmek Allah'ı sevmektir. Kendimisevmemek, onu sevmemek anlamına gelir ama bilinçsiz şekilde bunu yaparız. "Ben kendimi sevmiyorum" nasıl diyebilirim? Bu kendiliğin sahibi Allah. Ama sahte kendiliğimi tabii ki sevmiyorum, tabii ki onaylamıyorum, ama gerçek kendim Allah'tan olan bir şey. O yüzden kendimi sevmek Allah'ı sevmektir. Allah'ı sevmek kendimisevmektir. Allah'ı seviyorsam kendimi de severim. Ve kendimi sahteliklerden, yanılgılardan, tuzaklardan, korkulardan, beklentilerden korurum. Negatif duygulardan da korurum. Neden? Çünkü gerçek kendim bunları hak etmiyor. Ben niye mutsuz olayım? Ben kendimi sevdiğim için mutsuz olmuyorum deyim yerindeyse. Bir olay olmuş, mutsuz olacağım — yani ben böyle bir varlık mıyım? Bir kayıp olmuş, bir problem olmuş, beklediğim bir şey gerçekleşmemiş vesaire. Olur. Elimden ne geliyorsa yaparım, hayata devam ederim. "E çok mutsuz oldum." Böyle bir şey senimutsuz etmeyi hak ediyor mu? Yani sen böyle bir varlık mısın ki böyle bir şeyle mutsuz oluyorsun?
"E mutsuz oluyorum hocam" diyor, "ne yapayım?" Gözlemle bunu. Sen nasıl bir varlıksın ki yaşadığın şöyle şöyle bir olay seni mutsuz ediyor? Sen kendini ne zannediyorsun şu anda? Buna bir dikkat et. Kendin o musun? Ama kendini o zannedersen tabii ki mutsuz olursun. Kendini o sahte benlik zannedersen, işte ilişkilerin üzerinden kendini tanımlayan biriysen, ilişkilerindeki en ufak bir arıza senimutsuz eder. "Çocuğum benim her şeyim." O zaman kusura bakma, mutsuz olmak zorunda kalacaksın bir gün. Veya sürekli. Bir şey olacak yani, çocuğuna bir şey
olacak, veya çocuğun sana senin hoşlanmadığın şekilde davranacak belki. Ne demek "çocuğum benim her şeyim"? Yanlış bir yerden başlamışsın. "Eşim benim her şeyim." Yanlış bir yerden başlamışsın. "İşim benim her şeyim." Yanlış bir yerden başlamışsın.
İnsan da bir takdir arıyor. Yok öyle bir şey. Takdir olursa olur, olmazsa problem değil. Problem ediyorsan, o zaman takdir görürse mutlu eder, takdir görmezse mutsuz eder. Ya, insan yaptığının değerinin görülmesiniistiyor. Yanlış bir yerden başlıyor. Bu insan değil, bu sahte — en hafif tabirini kullanıyorum — bu sahte benlik. İnsan yaptığı şeyin görülmesiniistemez. Ama yaptığı şey görülebilir, görülürse de Allah namına şükreder, der ki "bana bunu nasip eden, lütfeden, benim elimden bunu gösteren Rabbime şükürler olsun" — yoksa "ben yaptım" işte, bir görür. İnsan tabi ki takdir görmek istiyor — sahtekâr bu, ya bunu fark edeceksin ya bunun kaderine kendini mahkum edeceksin. "İnsan takdir görmek istiyor" diyorsan başına küçük veya büyük bir bela almışsın demektir. "İnsan sevilmek istiyor" — başına bela almışsın demektir. Ama sevilmek güzeldir, fıtridir, bu doğru bir şeydir. İnsan sevilmeyince mutsuz oluyor — bu yanlış bir şeydir. Sevilmediğinde seni sonsuz derecede seven Allah'ı hatırlamıyor musun? Hatırlamıyoruz. İşte onu hatırlamaya çalış. Sana onu hatırlatmayıp dikkatiniinsanlara döndüren algına dikkat et. "Beniinsanlar sevmiyor." Olabilir yani, Allah sonsuz sevgisiyle yaratmış. "Ama hissedemiyorum hocam." E ne yapacaksın o zaman? İnsanların sevgisini onlar hissettiriyor, onlara mı yöneleceksin? Bunu mu yapacaksın yoksa Allah'ın sana olan sevgisinin idrakine varmaya mı çalışacaksın? Hangisi? İşte bilinçsizce yaptığımız tercih, hani deyim yerindeyse, insanlardan sevgigörmek veya hissetmek kolay.
"Şimdi Allah'ın sevip sevmediğini nereden bileyim." Yahu seni var etmiş, var. Sevip de var etmiş. Olmasan da olurdu değil mi? Hani sen olmasan eksik mi olurdu bu alem? Yok. Ama Allah demiş ki, "olsan daha güzel olur," var etmiş seni. "Olsan daha iyi olur" demiş, "ben olmanı istiyorum" demiş. Şimdi ben böyle bir yaradanın sevgisinden şüphe mi edeyim? Değil mi? O zaman insan işte bu manada merkezine döndüğü zaman, gerçek anlamda kendiniidrak ettiği zaman, o zaman her şey yerli yerine oturur. Her şey hakikatini bulur. Bu insanlardan, hayattan, dünyadan uzaklaşmak değildir. Her şeyi yerli yerine oturtmaktır.
Yeğen Örneği ve Sevginin Kaynağını Ayırt Etmek
İnsanların sevgisi de ilahi sevginin bir yansıması olabilir ama bunun saf olanı var, karışık olanı var. Allah'tan gelen sevgiyi gasp ediyor, diyor ki "ben seni sevmesem sen ne olurdun" diyor. Bak Allah'tan gelen bir sevgiyi ne yapmış oluyor, gasp etmiş oluyor aslında. Onun da sevgisi Allah'tan ama ne yapmış, gasp etmiş, diyor ki "ben seni seviyorum, ben seni sevmesem halin ne olurdu" diyor. Sen o sevgiyi alacaksın, yaradana bağlayacaksın, o gasp eden benliği de ona teslim edeceksin. Bu kadar. Her şey yerli yerine oturur o zaman. Ve hiçbir şey seni kandıramaz. Hiçbir şey senialdatamaz. Her şey olduğu gibi anlam kazanır, olduğu gibi değer bulur. İşte o zaman merkezimizde olmuş oluruz. O zaman gerçek anlamda huzuru, mutluluğu idrak etmiş
oluruz. Ve onun hiçbir şeye bağlı olmadığını da idrak ederiz. Ve o zaman dışarıdakiarayışımız biter. Artık o dışarıdaki hadiseler bir şahitlik anlamı kazanır. Ben hayata şahit oluyorum. Allah'ın verdiği bilinçle hayata şahit oluyorum. Yoksa "ben Allah'ı buldum, hepinizin canı cehenneme" demek değildir bu. Çünkü bu yaratılmış olan alem de ona ait. Ama bu alem izafi, Allah mutlak ve hakiki. Aradakiilişkiyi de doğru tanımlayacağız.
Mesela benim bazı yeğenlerim vardı. Çocukken çok seviyorlar falan, kendilerine göre işte "amcacığım" falan. E şimdi hiç arayıp sormuyorlar. Şimdi bu beni rahatsız eder mi, etmez mi? Niye etsin? Onların süreciiçinde bir hikaye o yani. Büyüyorlar, evlenip çoluk çocuğa karışıyorlar. E tabi amcasını o kadar hatırlamayacak. Bundan daha doğal ne olabilir? Ama benim sahte bir egom varsa o zaman diyeceğim ki "bak aramıyorlar, sormuyorlar, eskiden seviyorlardı" falan filan. Bir sürü hikaye üreteceğim. Ama hikaye üremiyor. Ürerse ne yapmam lazım? O hikayeyle yüzleşmem gerekiyor.
Çünkü o sahte bir hikaye. Ama onunla yüzleşmem bilinç düzeyinde olmalı. Yanikendimi kandırma, teselli etme vesaire değil. Hakiki sevginin kaynağı o, Allah. O sevgi kaynağından sana annenden, babandan, arkadaşından, çocuğundan, eşinden, dostundan gelebilir. O sevgiyi o insanlar nefisleriyle de karıştırabilir. Sen o karmaşayı bile fark edeceksin. Diyeceksin ki Allah'tan gelen bu sevgiyi bu insan egosuyla karıştırıyor. "Seni benden çok kimse sevemez." Hayrola, yani Allah'ı da mı geçtin? Ne yapıyorsun yani? Değil mi? O kendi egosunu kandırıyor. O kandırıyor diye sen kanmak durumunda değilsin. Sen ayrıştırabilme becerisine sahip olacaksın. Bunu yaptığın zaman hayat gayet güzel akıyordur. Hiçbir problem yoktur. Problemliinsanlar olabilir, senin için hiçbir problem yoktur; bunu ayırt etmeye ihtiyacımız yok, insanların problematik tavırları olabilir, bu ayrı bir konudur ama senin için problem yoktur.
"Onlar Ne Yaptıklarını Bilmiyorlar": Problemin Kime Ait Olduğu
Senin için orada zahiren görünen problematik şey çözülmüş olur. İşte o Hz. İsa olsun, Hz. Peygamber olsun, kendisini taşlayan veya zarar vermeye çalışan insanlara "ya Rabbi, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" demesinin anlamı budur. Yani benim için bir problem yok, çünkü ben olayın bana ait olmadığının farkındayım. Bu onlarla ilgili bir hikaye. Eğer benim bundan dolayı bir hikayem varsa, benim çözmem gereken kendiiçimde oluşan o hikayedir. O hikayeyi çözdüm mü, sorun yok. Ne kalır geriye? O kişinin hatası, o kişinin süreci kalır. İşte "onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar."
Ya bunu dediğinde, hani böyle bazı çizgi filmlerde olur ya, böyle her şey değişir bir anda falan — öyle değil. Senin için değişir ama dış alem değişmeyebilir. Biz zaten dış alemi değiştirmek için bir şey yapıyor değiliz. Biz kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Gerçek kendimizi fark etmeye çalışıyoruz. Orada problem yoktur. Orada hiçbir sorun yoktur. İnsanlar yanlış yaptığında da sorun yoktur, iyi şeyler yaptığında da sorun yoktur. Sen bir nevi selamet yurduna dönmüş olursun. Çünkü aslında o gerçek varlığımız aslında selamet yurdudur, barış yurdudur — tırnak içinde — aynı zamanda kutsal bir kasedir. Aynı zamanda darüsselamdır. Aynı zamanda huzur ve barış yurdudur. Orada hiçbir problem yok. O yüzden peygamber diyor "la ilahe illallah
deyin, kurtulun." Diyoruz biz, kurtulamıyoruz. Demek ki "la ilahe illallah"ı anlamıyoruz tam olarak. "Allah seni anlıyor, Allah seni seviyor, Allah seni biliyor, Allah seninle" — böyle bir "la ilahe illallah" diyebiliyorsan sorun yoktur.
Merak Etmemek: Arkandan Konuşulanlar
Ama falan senin arkandan ne konuştu biliyor musun? Ne konuşmuşsa canı sağ olsun yani, derdin değildir senin, çünkü konu sen değilsin aslında orada. Onun kafasındakisen başka, gerçek sen başkadır. "E ne dedi, dur bir anlat." Merak bile etmeyeceksin. Merak bile etmene gerek yok. "Senin hakkında ne dedi biliyor musun?" "Bilmiyorum." Şimdi o bekliyor ki "ne dedi?" Hikaye doğacak. "Ne dedi, sormana bile gerek yok." "Ne dedi biliyor musun?" "Bilmiyorum." "Öğrenmek ister misin?" "Hayır." Değil mi?
Ama illa anlatmak istiyorsan, için şişecekse anlatabilirsin, sıkıntı yok yani. Hani"anlatma, kızacağım" falan o da değil yani. Çok için şiştiyse, "illa anlatacağım bir şey çıkaracağım, bir fitne çıkaracağım" diyorsan, çıkar; ama bende fitne oluşmaz yani. Bu kadar açık, bu kadar rahat, bu kadar doğal bir durum olur.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette hiçbir yerde açıkça bir sure adı veya ayet numarası zikretmemiştir; bu nedenle onaylanmış bir ayet ataması yapılmamıştır. Teyit edilmemiş muhtemel eşleşmeler: "toprağa diri diri gömülen kızlara sorulacak" ifadesi(muhtemel: Tekvir Suresi, 8-9. Ayetler), "Hz. İsa Allah'tan bir kelimedir" ifadesi (muhtemel: Ali İmran Suresi, 45. Ayet), "sizin için onlarda bir örneklik vardır" ifadesi(muhtemel: Ahzab Suresi, 21. Ayet). Ayrıca konuşmacı "kelam Allah'taydı" ve "ben ve baba biriz" ifadelerini açıkça İncil'e (Kur'an'a değil) atfetmiştir; bu, Kur'an dışı bir kaynak olarak ayrıca belirtilmiştir.
İlgili Sohbetler
Nefs-i Emmare, Fitne ve Fıtrata Çağrı
Sohbet, nefs-i emmarenin sadece açık günahlar değil, özdeşleştiğimiz her düşünce, duygu ve davranış kalıbı olabileceğini; "geç kaldım" gibi masum görünen bir düşüncenin bile kişiyi zamana bağlı bir varlık zannettirerek nasıl bir ömür boyu süren bir tuzağa dönüşebileceğini anlatıyor. Beden ile kendini karıştırma (araba metaforu), musibet ayetinin kadere ait olanla bize ait olanı ayırması, tevhidin sadece Allah'ı birlemek değil kendini de birlik içinde hissetmek olduğu, fitne kavramının mal-evlat-beden-ilişkiler üzerinden özdeşleşmeyiifade ettiği, Hazreti Yusuf örneği ve "beni değerli hissettirecek biri" aldanışı işleniyor. Sohbet, Rum Suresi 30. ayetin fıtrata çağrısıyla ve modern insanın özsüzleştirilerek nasıl kolayca manipüle edildiğivurgusuyla tamamlanıyor.
Takva ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, takva kavramının eylemsel bir davranış biçimi değil, "gerçek kendiliği hatırlama" bilinci olduğunu Ali İmran Suresi 102. ayet üzerinden anlatıyor. Arzuların, hayal kırıklıklarının, korkuların ve olumsuz duyguların insanın gerçek kendiliğini nasıl "örttüğünü", ancak bu örtünün kendiliği asla zarar veremeyeceğini; Habil, Hz. Peygamber ve çeşitli arif sözlerinden örneklerle bu bilincin nasıl korunacağını işliyor.
İmtihan ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, Bakara Suresi 155-156. ayetler üzerinden "imtihan" olarak adlandırdığımız korku, açlık ve eksilme hallerinin aslında birer "olgu" olduğunu, bunların üzerine kurduğumuz acı/mahrumiyet/değersizlik hikayelerinin ise bizim ürettiğimiz sahte bir bilinç katmanı olduğunu anlatıyor. Enbiya Suresi 35. ayet üzerinden insanın "gerçek kendiliğinin" ölümsüz ve değişmeyen bir şey olduğu, bedenin ve zamanla değişen her şeyin sadece bir "enstrüman" olduğu işleniyor. Enfal Suresi 28. ayetle mal ve evladın birer "fitne" (ayrıştırma vesilesi) olduğu, gerçek kimliğin ancak Allah'a nispetle tanımlandığında sarsılmaz olacağı vurgulanıyor.