Kurbağa Prens ve Sahte Benlikleri Kucaklamak
Kısa Özet
Sohbette Grimm masalı "Kurbağa Prens" üzerinden gerçek kendiliğimizin, yani saf "varlık" halimizin, üzüntü, öfke, kaygı gibi geçici duygu ve düşünce kalıplarıyla nasıl "örtüldüğü" anlatılıyor. Bu olumsuz hallerden içki, yemek, alışveriş veya müzik gibi yollarla kaçmanın geçici bir rahatlama sağladığı ama gerçek çözüm olmadığı; bunun yerine bir kovboyun vahşi atı evcilleştirmesi ya da ağlayan bir çocuğu kucaklaması gibi, duyguyla özdeşleşmeden, ona direnç göstermeden ama ona rağmen hareket ederek "kucaklamanın" gerçek kendiliğin (prensin) ortaya çıkmasını sağladığı vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Duygu ve düşüncelerimizle özdeşleştiğimizde tırnak içinde "kurbağalaşırız" — oysa gerçek kendiliğimiz sadece "varlık"tır; üzüntü, öfke, kaygı gibi haller onu geçici olarak örter.
- İçki, yemek, alışveriş, müzik gibi kaçış yöntemleri rahatsız edici bir duygudan uzaklaşmayı sağlar ama sorunu çözmez; "sivrisinekten kaçarken yılana yakalanmak" mümkündür.
- Çözüm kaçmak veya bastırmak değil, olumsuz duyguyu bir kovboyun vahşi atı ya da ağlayan bir çocuğu kucakladığı gibi yargılamadan, çatışmadan gözlemlemek ve kendi varlığında ona da yer açmaktır.
Masalın Yorumu: Gerçek Kendilik ve Örtülmesi
Şimdi diyeceksiniz ki bu hikayeyi ben niye anlattım? Evet, bunu düşününce bir anlam zihnime geldi. Aslında bizim gerçek kendiliğimiz bir şeyler tarafından örtülüyor. Yani hatta bununla ilgili, bu bahsettiğim hikayeye benzer böyle birçok farklı mitolojide veya hikayelerde, destanlarda, halk hikayelerinde böyle şeyler vardır. Böyle işte biri bir şey yer veya bir şey olur, değişir böyle. Haniişte insanken kurbağa olur veya işte bir başka hayvana dönüşür vesaire. Hani aslında bütün bunlar da bize biraz sonra anlatacağım şeyiaslında anlatmaya çalışıyor.
Nedir bu? Aslında bizim gerçek kendiliğimiz ortadan kalkmamakla birlikte bir başka görüntüye bürünür. Mesela işte ben, gerçek ben nedir aslında? Gerçek ben varlıktır. Yani aslında "ben" dediğim şey nedir? Varlıktır. Başka hiçbir şey yanına eklememeniz gerekir. Ben kimim? Ben varlığım. Ben nedir? Ben varlıktır. Var olandır. Yanına hiçbir şey eklemeksizin yani. Saf haliyle ben varlıktır.
Fakat zamanla ben ne hale geliyor gibi görünüyor? Mesela "ben üzgünüm", "işte ben varlığımdan hoşlanmıyorum", "ben öfkeliyim", "ben yetersizim", "ben beceriksizim", "ben başarısızım", "ben kendimi değersiz hissediyorum", "ben kendimi böyle gerçekleştirememiş gibi hissediyorum", "kendimi kötü hissediyorum" gibi — aslında ne yapıyoruz? Tırnak içinde kurbağalaşıyoruz. Kedileşiyoruz, köpekleşiyoruz,
domuzlaşıyoruz. Birçok şey oluyoruz. Mesela hani daha kötü örnekleri olduğu zaman: "ben çok kıskancım, bir başkasının benden iyi olmasını çekemiyorum, bir başkası benden daha başarılı olsun istemiyorum." Bazen aşırı kurnaz oluyoruz, tilki haline geliyoruz. Yani kurbağa deyip geçmeyelim, kurbağa gene bazı hayvanlara göre iyikalıyor değil mi.
Dolayısıyla aslında birçok, tırnak içinde, düşüncenin, duygunun şekline, rengine bürünüyoruz. Bu mitolojilerde, hikayelerde, destanlarda bir hayvan formuna girmek olarak anlatılır. İşte bu bahsettiğimiz hikayede de bir kurbağaya aslında dönüşmüş.
İşte bazı yerlerde başka bir şeye dönüşür. Bazı yerlerde kurda dönüşür, köpeğe dönüşür, ata dönüşür, başka bir şeye dönüşür. Bazen sevimli hayvanlara dönüşür, bazen sevimsiz hayvanlara dönüşür. Böyle bir şey vardır.
"Kurbağalaşma": Duygu ve Düşüncelerle Özdeşleşme
Ve ne olur? O "ben varlıktır" bilinci örtülüyor, sanki arka plana geçiyor. Görünen ne oluyor? İşte "ben üzgünüm." Veya "ben bir şey oldu, mutluyum, ben bir şey oldu çok neşeliyim, ayaklarım yerden kesiliyor." Bir gün sonra tepetaklak düşüyorum, vesaire vesaire. Yani duygular, düşünceler ve davranış kalıpları biz imişiz gibi görünmeye başlıyor.
Mesela şu an tırnak içinde kendinize bir bakın. "Şu an kendinizi nasıl hissediyorsunuz" diye sorulsa her birinizin kendine göre bir cümlesi olacaktır. "Şu an kendimi ne bileyim böyle biraz boş gibi hissediyorum, biraz üzgün gibi hissediyorum, biraz dalgın hissediyorum, biraz mutsuz hissediyorum, neşeli hissediyorum, yorgun hissediyorum, öfkeli hissediyorum" gibi envai çeşit duygu, düşünce ve bedenle bağlantılı — "kendimi yaşlı hissediyorum, yorgun hissediyorum, şanssız hissediyorum" gibi bir duygunuzla tanımlıyorsunuz kendinizi. Bu ne demektir aslında? Siz kurbağalaşmışsınız demektir. Hepimiz zaman zaman kurbağalaşıyoruz demektir. Yani o gerçek varlık haliunutuluyor. Başka bir şeymişiz gibi kendimizi algılıyoruz ve hissediyoruz.
Kaçış Kavramı: Rahatsız Edici Durumlardan Uzaklaşma Yöntemleri
Peki ne yapacağız? Veya ne yapıyoruz mesela böyle durumlarda? Çoğunlukla ne yapıyoruz? Diyelim ki negatif bir duygu durumundayız, böyle çok mutsuzuz, atıyorum yanlışlıklar yapmışızdır, bu yüzden kendimize kızıyoruzdur, aynı zamanda kendimizisuçluyoruzdur ama aynı zamanda da moralimiz bozulmuştur, motivasyonumuz düşmüştür, canımız hiçbir şey yapmak istemiyordur. O an kış uykusuna yatmış bir ayı olmuşuzdur mesela. Hani hiçbir şey yapmak istemiyor, hiçbir aktivite, hiçbir motivasyon yok. Kış uykusuna yatmaya çalışan bir ayı gibi veya bir panda gibisiniz yani mesela. Veya bir başka durum olur, böyle suratınız asıktır, hiçbir neşeniz yoktur, kendinizi haksızlığa uğramış hissedersiniz vesaire vesaire.
Böylesi durumlarda insanlar ne yaparlar? Birkaç farklı yöntem izler insanoğlu. En çok izlediği yöntemlerin başında kaçmak gelir. Yani dikkatini dağıtmaya çalışır, mevcut duygudan, düşünceden, halden uzaklaşmak ister.
Kaçışın Çeşitleri: İçki, Yemek, Alışveriş, Müzik
Bu en kaba kaçış tavırları nedir mesela? İçkiiçer. Aslında insan niye içkiiçer? Bir durumdan kaçmak için içer aslında, yani mevcut durumdan mutlu değildir, o yüzden ben bazen içkiiçenlere diyorum ki "çok mutluysanız için" diyorum. Bakıyorum içkiiçme oranı azalıyor, çünkü çoğunlukla mutsuzken içiyor, bir şeyden kaçmak için içiyor. Her ne kadar insanların bir kısmı "işte böyle keyif için içiyorum" dese de aslında o kadar keyif için içmiyor. Çoğunlukla mutsuzluğunu, gerilimini, kaygısını, komplekslerini bastırmak için veya onlardan uzaklaşmak için mesela içiyor veya madde kullanıyor.
Veya daha tırnak içinde masummuş gibi görünen alışkanlıklara eğilim gösteriyor.
Mesela bazı insanlar da bu yemek şeklinde olur. Ben böyle canı sıkılan arkadaşlar tanıyorum, canı sıkılınca hemen "gel bir yemek yiyelim" der. Veya gider bir çikolata alır. "Çikolata da dopamin yapıyormuş ya, mutluluk hormonu salgılatıyormuş" — öyle de kendini kandırıyor tırnak içinde, meşrulaştırıyor. Ne yapıyor aslında? Mevcut durumundan kaçmaya çalışıyor, mevcut durumundan uzaklaşmaya çalışıyor.
Bunu mesela bazı hanımlar neyle yaparlar? Temizlikle yaparlar. Tabii bazıları süslenip püslenerek, biraz böyle aileye bakıp böyle makyaj şeylerini alır, atmosferinideğiştirmeye çalışır. Veya ne yapar? Alışveriş yapar. Niye yapıyor? İhtiyacı mı var?
Yok. E niye alışverişe gidiyorsun? "Ya ne bileyim bir bakayım böyle vitrinlere, bir bakayım." Aslında ne var? Kaçış var. İhtiyacın yok ama alışveriş senin için bir kaçma konusu olmuş.
Hatta şöyle der bazı insanlar: "ya ne var, millet pavyona gidiyor veya işte diyelim kikumar oynuyor, ben ne yapıyorum ki, işte AVM'ye gidip ufak tefek alışveriş yapıyorum, bunu da çok mu görüyorsun?" Ya konu çok ve az görmek değil, veya "ya bak sen böyle kaçıyorsun, öbürü daha beter şeylere kaçıyor" — mevzu bunları mukayese etmek değil, yani kim daha iyi kaçıyor, mevzu bu değil. Mevzu kaçıyor olduğumuz. Nereye kaçıyor olursan ol, ne ile kaçıyor olursan ol, o bir kaçıştır. Neyden kaçıştır? Rahatsız olduğun bir durumdan kaçıştır.
Diyelim ki o durumu hissetmek istemiyorsun, o durumla ilgili düşüncelerden kaçamıyorsun. Durduğun zaman o düşünce geliyor, o düşünce seni sarıyor, o düşünce tarafından kendini kuşatılmış hissediyorsun. O zaman ne yapacaksın? Bunu bastıracaksın. Ama tam da bastıramıyorsun, kaçacaksın. Neyle kaçacaksın? Kimi eğlenceyle kaçar.
Mesela ben çok kişide fark ettim, insanların önemli bir kısmı müziği kaçmak için dinliyor. Yani kafasındaki düşüncelerden kaçmak için müzik dinliyor. O zihninden geçen, zihninde dönüp dolaşan düşüncelerden kurtulmak için müzik dinliyor. Yani bir şey bir şeyi bastırıyor. Bu da ne aslında? Bir çeşit kaçış.
Dolayısıyla bu kaçış kavramını iyi düşünmeniziistiyorum. Çünkü herkesin kaçtığı şey farklı olabilir. Dediğim gibi biriiçkiiçer, biri madde kullanır, biri eğlenceye gider, birikumar oynar. Bunların hepsi birer kaçıştır. Ama kimisi biraz daha tırnak içinde makul
gibi görünen kaçamaklar yapar. İşte küçük bir alışveriş yapar. Veya kendine işte güzel bir yemek yapıp oturur, o yemeğin lezzetini alırken o kafasındaki hikayelerden biraz kurtulmuş olur.
Kaçmanın Sonuçsuzluğu: Sivrisinekten Kaçarken Yılana Yakalanmak
Ama kaçtığınız şeylerden tam olarak kaçabilir misiniz? Hayır, tam olarak kaçamazsınız. Durduğunuz zaman yakalanırsınız. Çok problem oluşturan kaçışlar vardır. Bazı kaçış seçenekleriniz kaçtığınızdan daha büyük bir probleme yol açabilir. Yani sivrisinekten kaçarken yılana yakalanıyor olabilirsiniz — bu kaçış hikayelerinde. O yüzden buralara dikkat etmek gerekiyor. Ben ne ile kaçıyorum? Nasıl kaçıyorum? Ve tabii ki çok daha önemli olan asıl soru: neyden kaçıyorum?
Kurbağayı Kucaklamak: Kaçtığın Şeyle Kalmak
Gelelim kurbağa hikayesine. Şimdi aslında orada prenses ne yaptı? Kurbağayı kaçması gereken bir şey olarak görmedi. Tabii söz vermişti falan da, hani kurbağadan kaçmadı. Aslında kurbağadan hoşlanmıyordu. Hani kurbağayla yemek yemek, kurbağayla oturmak, kurbağayla aynı yatağa girmek hoş bir şey değildi onun için. Hele kurbağayı öpmek hiç hoş değildi. Ne yaptı? Bütün bunları yaptı.
Aslında bu nedir? Kaçtığın şeyden kaçma mesajıdır. Neyden kaçıyorsan ondan kaçma. Kaçtığın şeye daha derinden bakarsan orada bazı şeyleri keşfedebilirsin. O yüzden kaçmakla kurtulamazsın veya kaçmakla bir yere varamazsın. Zaten adı üstünde kaçıyorsun yani. Kaçmak bir yere varmak değildir. Kaçmak bir şeyden kaçmaktır. Biz bir şeyden kaçtığımızda maksadımız bir yere varmak değil, bir şeyden kaçmaktır.
Diyelim kiişte bir konuda kaygılanıyorumdur. Temizlik yaparken kaygılandığım konuyu unutuyorumdur. Aslında bir yere varmıyorum, sadece kaygılandığım konuyu biraz da olsa unutuyorumdur temizlik yaparken veya alışveriş yaparken veya müzik dinlerken veya başka bir şey yaparken. Dolayısıyla kaçmak bir yolculuk değildir. Kaçarak bir yere varamayız. Çünkü zaten kaçmanın amacı bir yere varmak değildir, bir şeyden kurtulmaktır.
Dolayısıyla aslında ne denmiş oluyor? Böyle yapma. Yani kaçtığın şeyden kaçma.
Biraz onunla kal. Bırak. Zaten sarayına girmiş, bırak gelsin. Bırak yemek masana otursun. Bırak yatağında otursun. Hatta onu öp, yani ona sarıl, onu itme. Bak bakalım nedir kaçtığın şey? Kaçtığın şeyin altında ne var? Hani en başta dedim ya, "ben üzgünüm" dediğimde aslında orada yine gerçek benimiz var, ama o üzüntü tarafından üzeri örtülmüş. O üzüntüsüz benini bulabilirsin orada.
Duygu ile Özdeşleşmeden Gözlemlemek
Deyim yerindeyse diyelim ki çok kaygılıyım, dur o kaygıyla, kaçma o kaygıdan, o kaygıdan önceki benini keşfedebilirsin orada. Ona, o kaygınla kavga etme. "O kaygını istemiyorum, bu kaygıdan bıktım, bu kaygıyla yaşamak istemiyorum" —
hayır. Direnç gösterme buna. Çünkü direnç gösterdikçe o büyüyecektir. Bırak dursun, kenarda dursun.
İçinde büyük bir depresyon var, tamam dursun, depresyonla otur, kalk, yat, ne olacak? Ama bak sen o depresyon değilsin, ama içeride bir depresyon var, içeride bir kaygı var, içeride başarısız bir hissiyat var, içeride beceriksiz olduğunu düşünen bir hissiyat var, bir düşünce var; dur onunla, ne olacak ki, o bir düşünce değil mi, o bir duygu değil mi, dur onunla, o kadar kaçmana gerek yok. Otur yani. Yemek masasında otur, bir tarafta sen otur, bir tarafta da o otursun. Bak ona, gözlemle. Kurbağa nasıl? Rengi nasıl? Gözleri nasıl? Dili nasıl? Ayakları nasıl? Bak yani. Ama o değilsin. Sen ona bakıyorsun, gözlemliyorsun. Kaçmana gerek yok. Kaçmakla bugüne kadar zaten bir şey başarabildin mi? Hayır. Kaçmana gerek yok.
Kaçmadığında seni yok etmeyecek. Onunla kal. Onunla durabilmenin sakinliğiiçinde yaşa.
Ona Rağmen Hareket Edebilmek
Dur bakalım, içeride böyle parmağını bile kıpırdatmak istemeyen bir benlik var.
Tamam dursun. Ama sen onunla kavga etmeden ve onu illa ortadan kaldırmaya çalışmadan ona rağmen hareket edebilirsin. Anlatabildim mi? Ona rağmen hareket edebilirsin. Buradakiince nokta şu: onunla özdeşleşme. Yani kendini ondan ibaret zannetme. Sen üzüntüden ibaret değilsin, depresyondan ibaret değilsin, sen öfkeden ibaret değilsin, işte memnuniyetsizlik hissinden ibaret değilsin. Onu sadece gözlemle.
Kaçma ondan, kavga da etme, ona direnç de gösterme — "ben bunu istemiyorum" deme.
Çünkü bazen böyle o gider, içeride hâlâ "ne zaman gelecek, şimdi gene mi gelecek" diye bekleyen bir benliğiniz oluşmaya başlayabilir. Neden? Çünkü onu istemiyorsunuz, onu istemediğiniz için hani kovsanız bile, bu sefer ne yapıyorsunuz? "Acaba gene gelecek mi, gelirse ne yapacağım?" Onun hikayesine kapılma. Gelirse gelsin yani, gelsin otursun, sorun yok, niye bu kadar kaçıyorsun? Yani bu kadar kaçmayı gerektirecek bir şey değil ki.
Ama bazen beni kendime benzetmeye çalışıyor olabilir. Tamam, olabilir. Ama sen ona uymak zorunda değilsin. Mesela o diyebilir ki "canım hiçbir şey yapmak istemiyor." Ama sen ona rağmen bir şey yapabilirsin. Çok kaygılı bir düşüncen olabilir. O kaygılı düşünceye rağmen "ben şu an ne olacağını hiç bilmiyorum, bilemem de, ben sadece şu an ne yapmam gerektiğine bakıyorum ve ne yapmam gerektiğine dikkat ediyorum, ne yapmam gerektiğini dikkate alarak hareket ediyorum." Ama içeride de bir şey çok kaygılı hikayeler üretiyor.
Bunu bazen mesela neye benzetebilirsiniz? Böyle bir çocuğa benzetebilirsiniz. Diyelim ki çocuk uyuyor, sen de onunla beraber uyumak zorunda mısın? Değilsin.
Veya bazen çocuk böyle hırçınlık yapar, işte hiçbir şey beğenmez. "İşte ne yersin çocuğum, oğlum" dersin, evladım. "Bir şey yemeyeceğim." "Dur bak sana güzel işte
krep yapayım." "İstemiyorum." "Dur sana patates kızartayım." "Onu da istemiyorum." "Hiçbir şey istemiyorum." "E tamam o zaman izin ver ben yemek yiyeyim." Ona da vermiyor der, çünkü sen ondan izin istiyorsun. Ondan izin istersen o sana da izin vermeyebilir. Ondan izin istemek zorunda değilsin. Ama onu bırakabilirsin. "Bir şey yemek istemiyor musun? Tamam." Patates kızartması da yemeyecek, onu da yemeyecek, tamam, hiçbir şey yemeyecek, tamam bırak. Onun derdine düşmene de gerek yok. Ona rağmen hareket edebilirsin.
Enegram Tipi Dört Arkadaş Örneği: Duygu Durumunu Beklemek
Tıpkı bunun gibi bazı benliklerimiz öyledir ama onların keyfini beklerseniz onların keyfinin ne zaman geleceği belli olmaz. Benim böyle bir arkadaşım vardı, enegram tipi dörttü, baktım böyle 4-5 gün hiç haber yok. Yani birkaç günde bir arar, böyle konuşuruz, baktım böyle 4-5 gün haber yok, neyse aradım. "Ya dediişte abi yataktan çıkamıyorum, bir düzelsem çıkacağım, duygu durumum çok kötü, duygu durumum değişirse çıkacağım." Neyi bekliyoruz? Mübarek duygu durumunun değişmesini ve ona müsaade etmesini bekliyoruz. O duygu durumu hazretleri ne zaman değişecek bunu bilmiyoruz. Ama ona tabi arkadaşımız, yani o duygu durumu değişirse yatağından çıkıp sokağa çıkıp işine bakacak.
Ben de ona dedim ki böyle tatlı bir şekilde, "o duygu durumunun ne zaman keyfiyerine geleceği belli olmaz, sen bana bir uğra, biraz bir dışarı çık yani." Tabii hatırıma bir an çıktı ve o duygu durumu da değişti. Anlatabildim mi? O duygu durumu gitti.
Zaten o bir durumdu yani, o bir duygu durumuydu. Ama kişi zannediyor ki "ben o duygu durumuyum." Yani "o duygu durumu benim" ve bu duygu durumu bana ne diyor? "Otur" diyor, "yatağından çıkma, hiçbir şey yapma, canım hiçbir şey yapmak istemiyor" şeklinde diyor bu tabii. O size "canım" diye konuşur. "Canım hiç dışarı çıkmak istemiyor, canım hiç şunu yapmak istemiyor" gibi.
O yüzden ona dikkat edin. Onunla kavga etmenize gerek yok. İlla onu değiştirmenize de gerek yok. Yani "gel bir çıkalım ya, tamam hadi moralim bozuk ama hadi bir çıkalım." "Hayır ben çıkmayacağım, canım istemiyor." "Tamam canım, o zaman sen evde otur, ben biraz dışarı çıkacağım" demeniz gerekir. Yani ona rağmen hareket edebilirsiniz.
Öfkeli/Hırçın Çocuk Örneği: Şefkatle Sarılmak
İkincisi, bazen bazı duygu ve düşünce durumları vardır ki hiç mantığı yoktur, ama bir fevrilik içindedir. Hani böyle bazen çocuklar olur, böyle canı bir şeye sıkılmış, böyle öfkeli, kızmış, işte atıyorum "gidelim, gidelim, burada durmayalım" böyle diye sürekli böyle bir gergin, agresif tavırlar sergileyen, işte "burada da olmak istemiyorum, şuraya da gitmek istemiyorum" falan diyen böyle bazı duygu durumlarında çocuklar görürsün.
Mesela bazen onlara yapılacak en güzel şey onlara sarılmaktır yani. Anlatabildim mi?
"Gel sana bir sarılayım." O bazen "onu da istemiyorum" der, "bırak beni" der falan ama bir taraftan da şey der, "sarılsın bana iyi geliyor." Bazen bazı duygu durumlarına
böyle yaklaşmak gerekir. İçimizde böyle çok mutsuz bir benlik vardır. Dersin "gel canım, gel sana bir sarılayım yani, çok mutsuzsun değil mi?" "Evet çok mutsuzum." "Aşırı mutsuzsun değil mi?" "Aşırı mutsuzum." "Çok aşırı değil mi?" "Çok aşırı." "Tamam gel, ben de sana bir sarılayım." Sarıl ona yani, ne demek sarılmak? Ona doğal varlığınızla kucak açın. "Tamam mutsuzsun, olabilir, gel. Mutsuz olduğunu görüyorum, gel sana sarılayım, gel benim varlığımın içinde dinlen, gel sakin, huzurlu, dingin olan varlığımda biraz istirahat et" der gibi. Bazen ona sarılmanız gerekir. Ve o yatışmaya başlar.
Kovboy ve Vahşi At Metaforu
Hani bu bazı eski kovboy filmlerindeki gibi, böyle vahşi ormandaki bir atın evcilleştirilmesi gibidir. Kovboy ne yapar? Kovboy onu sahiplenir deyim yerindeyse.
Onun üzerinde durur, onunla kavga etmez. Mesela onu kırbaçlamaz, veya işte ona eziyet etmez, ona bağırıp çağırmaz. Yaptığı şey nedir? Sadece üzerinde durmaktır.
Yani "ben senin sahibinim" veya "ben seni koruyorum, ben seni anlıyorum." O at önce böyle 5 dakika 10 dakika 15 dakika bir binicisini üzerinden atmaya çalışır. Sonra 10-15, 20 dakika sonra at sakinleşir ve durulur. Çünkü onu sahiplenen, onu kucaklayan, "seni her halinde kabul ediyorum" diyen biri vardır.
Bazen içimizdeki bu duygulara böyle bakmamız gerekir. "Tamam çok öfkelisin değil mi? Tamam." Hani deyim yerine, "başını dizimin üzerine koy, dinle. Öfkeli misin?
Tamam, öfkeliysen öfkelisin." Yani onu düzeltmeye çalışmayın. "Sen niye öfkelisin, öfkelenme" — tamam. Ama nerede öfkelen? Benim varlığımın sonsuzluğunda. Dinlen yani, başını dizime koy ve orada dinlen. O sakinleşecektir. Ama ondan kaçarsanız ve onu bastırmaya çalışırsanız o daha da fevri hale gelir.
Ve dikkat edin, kovboy atı böyle tutup sakinleştirmeye çalışmıyordur, sadece biniyordur, o kadar. Yani bir nevi "benim varlığımın içinde, tırnak içinde, istediğin kadar tepinebilirsin, sıkıntı yok, ben seni bırakmıyorum, sana sahip çıkıyorum, senisahipleniyorum, ama bak seni durdurmuyorum, 'sakinleş, niye sakinleşmiyorsun' demiyorum, dilediğin kadar tepinebilirsin, atabilirsin. Ama ben senin yanındayım. Kim olarak yanındayım? Varlık olarak yanındayım". Varlığımla sana kucak açıyorum. Seninle kavga etmiyorum.
Seni bastırmaya çalışmıyorum. Seni ezmeye de çalışmıyorum. "Kes sesini" de demiyorum. "Ağlamak mı istiyorsun? Ağla, istediğin kadar ağla. Kızgın mısın?
İstediğin kadar kızgın olabilirsin. Serbestsin, sen bilirsin yani. Sana kızgın ol da demiyorum, olma da demiyorum, sen bilirsin. Sen benim varlığımda dinlenebilirsin."
Bu nedir aslında? Kurbağayı öpmektir yani. "Seni olduğun gibi kabul ediyorum, nasıl istiyorsan öyle kal. Ama benim varlığımda kal." Yani ben varlığımın içinde ona da bir alan bırakıyorum, onunla kavga etmeden, onunla çatışmadan, ondan kaçmadan, ondan ürkmeden.
Mesela diyelim kiiçinde zaman zaman bir utanç duygusu ortaya çıkıyor. Ne zaman çıkıyor diyelim? Böyle bir şeyi bilemediğimde veya bir konuda yeterli olmadığımı
hissettiğimde utanç duygusu çıkıyor. Tamam çıksın, utanıversin. Bakayım ona böyle mesela, farz et ki utanan bir çocuk var, onu alıyorsun ve kucaklıyorsun. Onu yargılamadan, suçlamadan, çatışmadan, "niye utanıyorsun, utanacak ne var ki" diye sorgulamadan. Öyle şey yapıyorsun. Olduğu gibi kucaklıyorsun. Bir bakacaksınız ki o dinginleşecek aslında içinizde, sakinleşecek.
Ama dikkat edin, onun hikayesine kendinizi kaptırmayın. Bu tıpkı bahsettiğimiz çocuk gibi. Çocuk size der ki "ya işte arkadaşım vardı, öbür arkadaş gelince benimle oynamadı, onu seçti, beni oyundan attılar, ben çok kızdım." "Tamam canım gel bir tanem, işte ben o çocuğu hiç sevmiyorum, nefret ediyorum." "Tamam canım, sen bilirsin, nasıl istersen, o senin bileceğin iş." Onu kucaklıyorum, onun düşüncesine kendimi kaptırmıyorum. "Dur o çocuğu gidip döveyim" falan demiyorum yani. Ama o çocuğun duygularını dinliyorum, olduğun gibi. Ama ben onun farkında olanım, onun küçük dünyasından bakmıyorum, onun penceresine mahkum değilim. Daha geniş bir yerden bakıyorum, daha sonsuz, daha özgür bir yerden bakıyorum. O zaman ne oluyor? O zaten sakinleşiyor. Ben de zaten onunla kavga etmiyorum. Ben zaten daha sakin bir yerde olduğum için, kısa zamanda o atmosfer sakinleşmeye başlıyor.
Kaçacağım bir şey yok. Kendimi kötü hissedeceğim bir şey yok. Ama bunu başarman için o duyguyla, o düşünceyle sakin kalabilmen gerekir. Ne kadar? Ne kadar olursa olsun, yani bunun bir zamanı yok. Beş dakika mı, on dakika mı, yarım saat mi?
Küçük İsmail Örneği: Agresifliğin Kökenine Şefkatle Bakmak
Mesela atıyorum, diyelim ki "ben kimseden yardım istemem" diyen bir benliğin var.
Bir kal onunla, "ya niye böyle bir benlik var acaba" diye düşünmene de gerekiyor ama, öyle bir benliğim var, "ben kimseden yardım istemem." Kal, kal, "istemem." Ona şefkatle sarıl, bir şey yap onu, kucakla. O zaman onun hikayesi zaten otomatikman dökülecektir. "Ya aslında benim de bazen ihtiyaçlarım oluyor, yani en azından bir dost, bir arkadaşla dertleşme ihtiyacım var." Ve atıyorum, diyelim ki elimde ağır bir poşet var, yaşlanmışım, bir başkası taşısa iyi olur.
İçeride bir benlik var ki "ben kimseden yardım istemem." Bir bak yani, ona kucakla, onu niye öyle demiş, bir bak. Acaba ihtiyacı olan bir zaman hiç yardım görmemiş mi?
Bu yüzden böyle karar mı vermiş acaba tarihin bir vaktinde? "Bundan sonra kimseden yardım istemeyeceğim" diye böyle bir karar mı almış? Bir bak ona, o kendiçözülecek zaten, yani onu sorguya çekmene gerek yok ekstradan, bir bak ona.
Ve atıyorum, bir bak, "niye bu kadar agresif? Niye bu kadar agresifsin İsmail?" Büyük İsmail, küçük İsmail'e diyor ki "niye bu kadar agresifsin İsmailcığım" diyor mesela değil mi? Ona sarıl, ona kucak aç, kavga etme onunla. "Acaba niye agresifsin canım?
Bak anlatmak zorunda değilsin ama ben senin yanındayım, ben seni sahipleniyorum." O bir bakacaksın o dökülecek. "Niye agresifim? Ya işte insanlar böyle yumuşak kalplilikten merhametten anlamıyorlar diye, ya işte bir zaman öyle bir karar verdim, artık dedim ki bundan sonra böyle, madem işte merhamete, şefkate, iyi
niyete gelmiyorsunuz, o zaman sertliğe geleceksiniz, bu dünyada bundan sonra İsmail böyle olacak" diye karar vermiş. O çocuk İsmail mesela.
Bir bak ona. Kavga etmeden bak, böyle sorgulamadan, çatışmadan, onu savunmaya geçirme yani. Veya onu saldırtma kendine. Kavga etme, onu kendin gibi de algılama, onu bir çocuk gibi düşün, bir çocuğu kucaklarmış gibi düşün. Şefkatle onu tut, şefkatle sarıl, onunla cebelleşme, çatışma. Onu küçümseme, asla küçümseme, asla aşağıda görme. Sadece kucakla. Bak tıpkı o kovboy gibi. Mesela kovboy atı küçümsemez, ata baskı uygulamaz, ata sert davranmaz, sadece atın üstünde durur. Ve at sonra dinginleşir. Mesela bana çok garip gelmiştir o.
Bedensel Rahatsızlıklarla Barışmak: Diz Ağrısı ve Tembel Göz Örneği
Şimdi burada psikolojik durumlardan bahsediyoruz. Fiziksel olarak da uygulayabilir miyiz aynı şeyi? Tabii, aynı şeyi bedenine de uygulayabilirsin. Mesela diyelim kiparmağın karıncalanıyor. Olabilir, "canım bir tanem" dersin, "karıncalanma olabilir, kabul ediyorum." Niye karıncalanıyor, hasta mı? Veya bir hastalık dolayısıyla karıncalanıyor diyelim, tamam. Çaresi var mı, bakarsın. Varsa çaresine bakarsın, yoksa çaresi yok, kabul edersin.
Mesela benim dizim ara sıra ağrıyor. Ben dizimle kavga etmiyorum. Buna sebep olan zahiren doktorla da kavga etmiyorum. Kimseyle kavga etmiyorum. Kaderimle de kavga etmiyorum. Diyorum ki "bazen ağrıyorsun" diyorum, olabilir, ben seni kabul ediyorum, sen de beni kabul et, böyle götüreceğiz bu işi. Niye kavga edeyim dizimle değil mi? Dizimle kavga ederim, sonra doktorla kavga ederim, Türkiye Cumhuriyeti'nin sistemiyle kavga ederim, bu sistemle kavga ederim, en son Allah'la kavga ederim. Bitmez ki o. Kardeşim durum bu. Dizimin durumu bu.
Veya işte bir gözüm tembel. Mesela bir gözüm benim yüzde seksen doksan görmüyor. Belki annem babam zamanında işte rutin muayeneler yapsaydı veya okulda bir göz muayenesi olsaydı şimdi gözüm böyle olmazdı. Bunu mu diyeceğim şimdi? Gözümü seviyorum yani, böyle seviyorum, böyle kabul ediyorum. Gözüm tembel, göz tembelliği var, tedavisi de yok, bu kadar basit. Kucaklıyorum, onunla kavga etmiyorum, "niye böyle olmamalıydı" demiyorum. Çatışacağım bir durum da yok, yapabileceğim bir şey de yok. Yarın öbür gün tıp ilerlerse bakarım çaresine ama onun beklentisiiçinde de değilim. Kabul ediyorum. O zaman daha doğal bir şekilde bedenimle yaşamış oluyorum.
Yaşlanmayı Kabullenmek, Sahte Gençlik Görünümünden Kaçmamak
Yoksa sürekli ne yaparım, mutsuz olurum. Hani böyle saçı dökülen bazı adamlar vardır, her aynaya baktığında böyle rahatsız olur. Veya kırışıklığı olan kadınlar gibiböyle işte "şurayı nasıl sileyim" böyle buraya şey yapar, sanki kırışıklık gidecek, ya işte gidip allık pudra sürer bilmem ne sürer. Abi ne yapıyorsun ya? Niye kendine bu kadar eziyet ediyorsun? Bedenini olduğu gibi kabul et ya. Kırışıksa kırışık, buruşuksa buruşuk yani, dert mi bu yani değil mi? Sahiplen onu, kucakla, olduğu gibi. Abartma
da ya, "ben kendimi böyle seviyorum" bak, öyle tamponlar da yapma, öyle gereksiz şeyler de yapma. İşte her yaşın ayrı bir güzelliği var. Bak öyle uyanıklıklar da yapma. Yani kaçmak için garip garip yollar aramana gerek yok.
Bu beden doğarken ana rahminde şekillenmiş, emrine verilmiş bir araba gibi. Kaç modelde ömrü bitecek bilmiyoruz. Anlatabildim. Belki 80 yaşında denecek ki artık bunun ömrü bitti, geldiği yere tevdi edelim, toprağa verelim, bu kadar. Bedenin mahiyeti budur. Bedenle özdeşleşme. Ama bedeni kullan, beden sana verilmiş bir enstrüman, onu kullanacaksın [bu cümle bağlama uygun şekilde yeniden kurulmuştur]. Ama sen o değilsin, kendini o zannetme. Evet, bedenini kucakla, bedeninle barış ama abartma da bunu yani. "Ben bedenimi çok seviyorum, bedenim tam bana göre" falan filan böyle abartma bir şey yani. Beden emrine verilmiş bir enstrüman, bu kadar basit.
Şu anki yaşı ne? Bir takvim yaşı var, belki de yaşı böyle ama "genç gösteriyorum." Ya saçmalama böyle şeylerle kardeşim, niye böyle yapıyorsun? Yarın öbür gün biri sana diyecek ki "sen kendini genç zannediyorsun ama aslında şu yaştasın." Bu sefer de moralim bozulacak. Neden? Çünkü bak bir şeyden kaçıyorsun. Yaşın elliyse ellidir kardeşim. "Ya elli ama kırk beş gösteriyorum" — ya yapma böyle şeyler kardeşim, bak bu nedir? Kaçıştır. Bu böyle sofistike bir kaçış yapıyorsun yani güya. Veya işte "her yaşın bir güzelliği var, ben bu yaşımı da seviyorum" ama içeriden diyor ki"inşallah daha fazla yaşlanmazsın." Yani böyle hikayeler içindesin. Niye? Çünkü kaçıyorsun, onu olduğu gibi sahiplenmiyorsun, olduğu gibi kucaklamıyorsun. Ya kardeşim bu budur: sabah kalktığımda saçın beyazlaştığını görürsem de beyazlaşmıştır. Döküldüğünü görürsem dökülmüştür. Gözümün altında bir kırışıklık varsa vardır. Yani bu kadar basit. Niye kabullenmiyorsun? Niye bir şeyden kaçmaya çalışıyorsun? Kaçmakla nereye varacaksın, değil mi? Hepsi boş. Kaçma. Kurbağayı kucakla.
Depresyonu Misafir Gibi Ağırlamak
Kurbağayı kucaklarsan aslında onun görünümünün altında gerçek kendini göreceksin. Aslında senin gerçek kendiliğin onun tarafından örtülmüş. Depresyonun tarafından gerçek kendiliğin örtülmüş. Görülen tabaka depresyon tabakası. Ama altta ne var? Altta saf varlık var. Ha, bırak depresyon sende biraz misafir oturmak istiyor, otursun, kavga etme yani böyle memnuniyetsiz ev sahibi gibi de olmana gerek yok — "ben bu duyguyu istemiyorum, ben böyle duygulardan hoşlanmıyorum, ben kendimiböyle hissetmek istemiyorum" — niye? Bırak duruversin, ne var ki? Ama kendin olma, kendin olmadığını fark etmeye çalış. Biraz kendini ondan sıyır. Ve fark edeceksin ki aslında zaten o değilsin.
Kendini mutsuz hissetmeden önce mutsuz muydun? Değildin. Sevgilinin seni terk etmeden önce kendini çok aşağılık, çok depresif, çok mutsuz, çok değersiz mihissediyordun? Hissetmiyordun. Demek ki bak sen öyle bir varlık değilsin. Sadece bir duygu gelmiş, böğrüne oturmuş, bu kadar. Otursun, biraz otursun yani, acele etme, hemen kaçma, hemen uzaklaştırma, otursun [bu cümle bağlama uygun şekilde
tamamlanmıştır]. Bak kim oturuyor, niye oturuyor, nereden geldi, nasıl oluşmuş, hikayesi ne?
Doktor Metaforu: Korkmadan, Kaybolmadan Gözlemlemek
Bak ama sakince bak. Onun içinde kaybolmadan bak. Bir doktor gibi bak. Bir doktor nasıl ki bir akciğer filminiinceler değil mi, kanser olabilir o akciğer filmde ama kansere bakan doktor böyle kendi kanser olmuş gibi mi hisseder? Hayır. Der ki "bu bir akciğer filmi, ona bakıyorum." Sakince bak. Korkma. Korkmadan bak. Korkmadan baktığında aslında korktuğun şeyin kendin olmadığını da anlayacaksın. O bir duygu durumu, şu an senin psikolojik dünyanda geziyor. O bir düşünce durumu, senin psikolojik dünyanda biraz geziyor. Bırak gezsin.
Sinek Örneği: Rahatsız Eden Şeyi Zorla Kovmamak
Hani bazen şey olur ya böyle, odada bir sinek vardır. Böyle mesela benim annem biraz böyledir, yani böyle takar ona. "Ya diyorum anne sana ne yapıyor bu sinek?" "Sevmiyorum" diyor. "İstemiyorum" diyor. Sineği bulmaya çalışıyor. Siz öyle olmayın. Ya bırak sinek dolaşsın ya. "E bazen üzerime konuyor." E biraz konuversin, ne olur? Yiyor mu seni? Yok. Rahat ol. Geçsin bazen, dolansın, bazen gözünün önüne gelsin, dursun. Sen de onu seyret. O zaman bakacaksın ki aslında kaçacak bir şey yok.
Kaçmayı gerektirecek bir şey yok. O zaman o sakince zaten seni terk edecektir.
Ama şey değil, "bak bekledim seyrediyorum ama terk etmedi" — öyle değil yani. Rahat bırak. O istediği zaman terk etsin. İstersen üç sene kenarda otursun. Ne olacak?
Sosis Arzusu Örneği: İsteklerle Kavga Etmeden Yaşamak
Hani benim her zaman söylediğim, içimde kaç yıldır sosis yeme arzusu var. Dursun, ne yapayım? Yani sosis yemem gerekmiyor. Ama niye bu arzu var içimde diye de kendime kahretmiyorum. Şu sahilde büfelerin önünden geçerken bazen damak zevkim çekiyor. Ama diyorum ki ben yemeği tercih etmiyorum. Kavga etmiyorum o istekle. Anlatabildim. Kavga etmeme de gerek yok. Farkımı görüyorum ve kavga etmiyorum. Belki ömür boyu devam edecek, problem değil. Ben ona tabi olmuyorsam benim için bir problem değil o. O zaman kaçmama da gerek yok. Kaçış hikayelerine de gerek yok. Türlü türlü kaçma operasyonları yapmama da gerek yok.
Sonuç: Kurbağanın Altındaki Prens
Bir bak bakalım. İçindeki öfkeye bak, gücenikliğe bak, alınganlığa bak. Niye bu kadar sertsin ona bak. Niye bu kadar tepkiselsin ona bak. Hepsine sakince bak. O zaman o kurbağanın altından prens çıkacaktır. Gerçek varlığının farkındalığı çıkacaktır.
Evet teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (bu sohbette konuşmacı bir Grimm masalı, kovboy/vahşi at ve çocuk metaforları üzerinden anlatım yapmıştır; doğrudan adı ve numarası zikredilen bir ayet bulunmamaktadır.) **Giriş: Kurbağa Prens Masalı** Bir masal daha var. Bir prenses var. Çok güzel bir altın küresi varmış, altın bir topu varmış. Gölün kenarında gezerken onu düşürmüş ve göle düşmüş, görünmüyor, göl derin. Tabii ararken bakmış, böyle bir taşın üzerinde bir kurbağa. Kurbağa demiş ki: "istersen sana o kaybettiğin altın topu getirebilirim ama beni sarayına alacaksın." Prenses, kralın kızı, sarayda yaşıyor. Demiş ki: "sana onu bulursam beni sarayına alır mısın? Masanda oturtur musun? Yatağında yatmama izin verir misin?" Vesaire. "İşte bunlara izin verirsen şey yaparım, ararım, büyük ihtimalle de bulurum." Bir de demiş "beni öpeceksin." Böyle şartlar öne sürmüş. Tabii prenses de o altın topunu çok seviyor, ne yapsın, "tamam" demiş. Bir de kurbağaya söz veriyor yani; hani sözünü de tutmayabilir ama neyse, "tamam" demiş. Kurbağa demiş ki "bak, söz mü?" Demiş "söz." "Peki" demiş, dalmış göle, gölden işte birkaç dakika sonra topu çıkarmış, altın topu çıkarmış, prensese vermiş. Prenses de çok çok teşekkür etmiş falan filan. Kurbağa demiş ki "sen git, ben sonra gelirim." Prenses de "tamam" demiş, gitmiş saraya. Sarayda akşam yemeği falan, tam yemeğin ortasındayken sarayın kapısı çalmış. Hizmetçiler açmış, demişler ki "efendim bir kurbağa geldi, prensesi arıyor." "Allah Allah" — "evet evet, gelebilir" demiş prenses, aklına verdiği söz gelmiş. Neyse kurbağa gelmiş, masaya buyur edilmiş, prenses "buyur otur" demiş, çağırmış yanına oturmuş. "Yemek yiyeceğim" demiş. "Öyle mi" demiş, "hadi ye" falan filan. Yemekten sonra prenses yatağına, odasına giderken tabii kurbağa da arkasından geliyor. Kurbağa demiş ki "senin bizim anlaşmamız neydi, senin yatağında yatacaktım." Prenses "peki" demiş, bir şey diyememiş, söz vermiş çünkü. Kurbağa yatağa oturmuş, prenses de yatağın öbür tarafında. Kurbağa demiş ki "beniöpecektin." Tabii prenses kurbağayı nasıl öpeceğim diye rahatsız olmuş ama ne yapsın, kurbağaya söz vermiş, kurbağayı öpmüş. Kurbağayı öpünce kurbağa prense dönüşmüş, çok yakışıklı bir prense dönüşmüş. İşte birbirlerini çok beğenmişler, sonra evlenmişler diye hikaye devam ediyor.
İlgili Sohbetler
Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine
Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.