Bunu Yaşayan Kim - Sahte Benlik ve Özgürlük

Kısa Özet

Konuşmacı, başımıza gelen olaylardan çok, o olayları “kim”in yaşadığının önemine vurgu yapıyor; insanın geçmiş deneyimleri üzerinden sahte kimlikler/benlikler (“elbiseler”, “putlar”) ürettiğini ve hayatı bu sahte benlikler üzerinden yaşadığını anlatıyor. Özne farkındalığı, termometre metaforu, aile travmaları, ölüm, ebeveynlik rolleri gibi örneklerle bu sahte benliklerin hayatı nasıl yönettiğini gösteriyor; gerçek özgürlüğün ve huzurun ancak bu sahte kimliklerden arınıp yalnızca Allah’a yönelmekle (Lâ ilâhe illallah) mümkün olduğunu vurguluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Ne yaşanıyor” sorusundan çok, “bunu yaşayan kim” sorusunun önemi. - Yaşanan olaylar üzerinden ürettiğimiz kimliklerin (elbiselerin) birer tuzak olduğu; hem olumsuz hem olumlu kimliklerin (örn. “ben güçlüyüm”) aynı şekilde tuzak olduğu. - İçsel putlar (beğenilme, onaylanma, bilinme putları) ve tevhidin bunlardan arınmak olduğu. - Ölümün, özünün farkında olan biri için bir müjde, sınırsız bir alana geçiş olduğu. - Gerçek özgürlüğün ancak öz varlığın farkındalığıyla, sahte benliklerin esaretinden kurtularak mümkün olduğu.

Giriş: “Ne Yaşanıyor?” ve “Bunu Yaşayan Kim?”

Şu başlığı taşıyor olacak: Ne yaşanıyor ve bunu yaşayan kim? Bu iki soruyu doğru bir şekilde cevaplandırabilirsek ve bunun üzerinden yol alabilirsek, o zaman yaşadığımız şeyleri daha objektif yaşamak adına kendimize bir alan açabiliriz. Dolayısıyla tekrar sorumuzu hatırlayalım: Ne yaşanıyor ve bunu yaşayan kim?

Biz çoğunlukla “ne yaşanıyor” sorusuna az çok bir cevap veririz. Mesela ne yaşanıyor? İşte bir arkadaş bana böyle dedi, veya birisi bana böyle bir tepkide bulundu, veya diyelim ki bir yakınım öldü. Veya ilişkimde şöyle bir problem yaşadım; arkadaşlık ilişkimde, aile ilişkimde vs. Bunları az çok tanımlayabiliyoruz. İşte falanca bana böyle dedi, falanca bana böyle bir söz kullandı gibi. Ne yaşandığını tanımlamak nispeten biraz daha kolay.

Fakat “bunu yaşayan kim” sorusunu çoğunlukla sormayız. Hatta bunu ben çoğunlukla insanlara sorarım. Bunu yaşayan kim? Mesela biri bana “şöyle şöyle bir olay yaşadım” diye anlattığında, ben çoğunlukla şunu sorarım: Bunu yaşayan kim? Bu, pek karşılaşmadığımız bir soru. Kendimize de sormadığımız bir soru. Kimsenin de çok fazla bize sormadığı bir soru. Ve çoğunlukla şaşırırız. “Kim?” Ben, tabii ki kim olacak, diye bir cevap veririz. Tabii ki aradığımız cevap bu değildir.

Aslında biz niçin bu soruyu soruyoruz ve sormalıyız? Çünkü bir olayı yaşayan sübjektif bir özne vardır içimizde. Yani o olayı yaşadığını düşünen, hisseden kişi sübjektif bir öznedir; gerçek, objektif bir özne değildir. Dolayısıyla bizim onu keşfetmemiz gerekir.

Özne Kavramı: Sübjektif Benliğin Farkına Varmak

Bunu biraz daha gözümüzde canlandırmak için şöyle basit bir örnek vereyim. Mesela diyelim ki fiziksel olarak sizin belli bir bedeniniz var, bunu kendiniz biliyorsunuz. Bir sabah uyandınız ve kendinizi gözle görülmeyen bir canlı olarak gördünüz. Bedeniniz gitmiş, gözle görünmeyen bir canlı haline gelmişsiniz. Şimdi nasıl bakarsınız dünyaya? Veya diyelim ki kaldırımda yürüyorsunuz, nasıl yürürsünüz? Değil mi? Acaba kim üzerime basacak? Veya acaba birileri üzerime su mu dökecek? Birileri üzerime bir kum yığını mı döker acaba? Sıcak su mu boşaltır? Acaba karşımdan yürüyen, elindeki çayı üzerime dökebilir mi diye düşünebilirsiniz, değil mi?

Şimdi bakın, kendinizi gözle görülmeyen ve yerde yürüyen bir canlı olarak algılasanız, öyle düşünseniz, etrafı algılama, yorumlama ve değerlendirme biçiminiz değişecektir.

Veya bazı insanlarda biyolojik anlamda bazı problemler olur. Mesela “cam çocuk” derler; kemikleri yapısal olarak tam gelişmez, bazı eksiklikler vardır ve cam gibi kemikleri kırılır, sıksanız bile bir kemiği kırılabilir. O insanların yürüyüşü, oturması, kalkması nasıldır? Yani şöyle düşünün, kendiniz hayal edin: kemiklerinizin çok narin, cam gibi olduğunu düşünün. Nasıl yürürdünüz? Birisiyle tokalaşırken nasıl tokalaşırdınız? Nasıl hareket ederdiniz? Değişirdi.

Özne burada çok önemli bir şey. Biz o özneyi sanki gerçekmiş gibi hissedip öyle olduğunu zannediyoruz. Yani “bunu hissetmem normal mi, böyle olmam normal mi” diye bakarız. Mesela şöyle düşünün: insanlar benim eksikliklerimi görecekler, benim kusurlu taraflarımı görecekler -artık o kusur kavramı her neyse. Bir insan böyle olduğunda bir sosyal ortama girdiğinde ne hisseder, nasıl yaşar? Sürekli kusuru, eksiği, hatası görülecek bir kişi algısıyla yaşar. Duruşu, tutumu, söz alması buna göre şekillenir.

Dolayısıyla burada özne her şeyden önemlidir. O yüzden ne yaşandığı önemlidir, ancak çok daha önemli olan şey bunu yaşayanın kim olduğudur. Bunu yaşayan kim? Bunu yaşayanın dünyası nasıl bir dünya? Bunu yaşayan insan kendini nasıl, varlık anlamında tanımlıyor? Nasıl bir varlık? Kendini nasıl değerlendiriyor? Nasıl bir güce, anlayışa, kavrayışa sahip? Ne konuda kendini yeterli veya yetersiz algılıyor? Ne olursa yaşayabileceğini, ne olursa hayatın yaşanmaz olduğunu düşünüyor? Ne olursa bir şeylerin üstesinden gelebileceğini, ne olursa üstesinden gelemeyeceğini düşünüyor? Bakın bütün bu sorgulamalar aslında neye dair? İşte özneye dair bir şeydir.

İlişkiler ve Kayıplar Üzerinden Kendilik Tanımlama

Mesela çok sevdiğiniz bir ilişkide bir ayrılık oldu, bir kopma oldu. Şimdi bunu yaşanan olay olgudur, objektif bir şeydir. İki insan diyelim ki birbirinden ayrıldı; bu arkadaşlık olur, dostluk olur, iki evli insan olur vs. -örnek önemli değil. Burada bir olay yaşanıyor, fakat bundan daha önemli olan şey ne? Olayı yaşayan kim? Yani burada “kim” derken kastettiğimiz Ahmet, Ali, Ayşe, Fatma değil. Ben miyim, sen misin değil yani. Bunu yaşayan özne, içeride “ben” diyen özne nasıl bir özne?

Mesela ilişkisi üzerinden kendini değerli hisseden bir özne mi? O özne, o ben, ilişkiyi nasıl tanımlıyor? İlişkinin üzerinden ne almayı umuyor ve neyi alamadığında kendini ne olarak hissediyor? Kendini kendi olarak değerli hissediyor mu? Yoksa kendini sevildiği zaman mı değerli hissediyor? Kendini kendi olarak var görüyor mu? Yoksa ilişkisinde ihtiyaç duyduğu geri bildirimi aldığında mı var hissediyor?

Diyelim ki bir başarısızlık yaşadınız. Bu başarısızlığı yaşayan kim? Bazı insan vardır, başarısızlıktan utanç duyar. Bazı insan vardır, başarısızlığını normal karşılar. Bakın aynı olayı yaşarız, fakat farklı etkileniriz. Neden? Çünkü özne farklı.

Burada asıl üzerinde durmamız gereken şey öznedir. Özneyi iyi tanımlarsanız, o zaman hayatı neyin üzerinden yaşadığınızı fark edebilirsiniz. Ve hayatı onun üzerinden yaşadığınızda, aslında hayat sizin tarafınızdan değil, o benlik tarafından yaşanmış oluyor. Siz bir benliğin üzerinden hayatı yaşıyorsunuz. O yüzden “insanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar” denir. Tabii bunun çok derin bir anlamı da var, ama biz günlük hayat anlamında bunu bir ölçüde yorumlayacak olursak, aslında biz bütün psikolojik benliklerimizden uyanmalıyız. Yani o psikolojik benliklerin kendimiz olmadığını anlamalıyız. “Kendim de ben, onlar da ben” -peki bunlar oluşur mu? Evet, bir şekilde bunlar oluşmuş, arkadaşlar. Yani biz olaylar üzerinden, yaşadığımız şeyler üzerinden benlikler üretmişiz.

Termometre Metaforu: Ölçmek ile Benlik Üretmek Arasındaki Fark

Buna şöyle bir örnek verelim, biraz daha anlaşılsın. Mesela hava sıcaklığını ölçen aletler vardır, termometre. Dikkat edin, termometre ne yapar? Hava sıcaklığını ölçer. Ama termometrede bir benlik yoktur; “hava çok sıcak, terledim” falan demez termometre. Termometre sadece size ne yapar? Havanın derecesini gösterir. “Ay çok sıcak ya” veya “bugün hava çok kötü” demez. Veya havadaki nemi ölçen bir cihaz düşünün; “bugün hava çok nemli, sıkıldım” falan demez. O bir şeyi ölçer, o kadar.

Aslında bizim psikolojik bünyemizde de bir nevi psikolojik ölçüm araçları vardır. Mesela ne kadar sevildiğinizi ölçer diyelim; karşıdakinin ne kadar sevdiğini ölçer. Ne kadar duyarlı olduğunu ölçer. Ne kadar merhametli olduğunu ölçer. Ne kadar farkında olduğunu ölçer. Bakın bir şeyin ölçülmesi ayrı bir şey, o ölçü üzerinden benlik tanımı yapılması ayrı bir şeydir. Termometrede bunu yapacak bir şey olmadığı için termometre sadece bir şeyi gösterir; havanın sıcaklığını size gösterir, havadaki nemin oranını size gösterir. Fakat insanda ne var? İnsanda yaşadığı, deneyimlediği bir olay üzerinden benlik üretme potansiyeli var. Yaşadığı olay üzerinden benlik üretiyor.

Başarı, Güç ve Kimlik Tuzağı

Mesela bir başarılı durum yaşıyor. Aslında bu ne? Başarılı bir durumun ölçüsü. Diyelim ki şu şöyle bir başarı, bu böyle bir başarı. Ama bununla kalıyor mu insan? Kalmıyor. Ne yapıyor? Bunun üzerinden benlik üretiyor. Başarı hoş bir şey, ama bunun üzerinden üretilen benlik tuzak bir şeydir. Mesela “ben başarılıyım” dediğim anda ve kendimi başarı üzerinden tanımladığım anda, hayat artık neye bölündü? İkiye bölündü: başarılı olduğum durumlar, başarısız olduğum durumlar.

Mesela güçlü veya güçsüz olmayı deneyimleriz. Diyelim ki şişeyi kaldırırım, derim ki “bu şişeyi kaldırabiliyorum”, bu bir güç. Masayı kaldırabiliyorum, veya başka bir fiziksel şeyi kaldırabiliyorum. Nedir bu? Aslında sahip olduğum veya kullandığım bedenin fiziksel gücünün ölçüsünü görüyorum orada. Ama bunun üzerinden “ben güçlüyüm, bak bu masayı kaldırabiliyorum, o yüzden güçlüyüm” diye bir benlik tanımı yaptığımda, o zaman yaşanan ve deneyimlenen veya ölçülen şey üzerinden ben bir kimlik üretmeye başlamış oluyorum. O kimliği ürettiğim andan itibaren hayat onun üzerinden ikiye bölünüyor.

Diyelim ki “ben güçlüyüm” dedim. Hayat neye göre şekillenecek o zaman? Güçlü olduğum anlar ve güçsüz olduğum anlar. Güçlü olduğum durumlar, güçsüz olduğum durumlar; başarılı olduğum durumlar, başarısız olduğum durumlar diye sürekli ikiye ayıracağım. Ve hayat benim için artık sürekli bir arzu ve bir korku tarafından yaşanacak.

Mesela bazı insanlar görürsünüz, derler ki “ben hayatta hiçbir şeyden korkmuyorum.” Yok, aslında derinde hepimizin korkuları vardır. Ama bazı kişilerin korkuları daha görünürdür, bazı kişilerin korkuları daha derindedir. Hatta bazı korkular yıllarca fark edilmeden bile sürer. Dolayısıyla hayattaki deneyimleri kimlik haline getirdiğinizde, o zaman hayat o kimliğin, o benliğin üzerinden yaşanır.

Çocukluk Travmaları ve Benlik İnşası

Her zaman hatırlatırım: mesela insanlar aile travmalarına çok takılırlar. Neden? Çünkü biz aile ortamında yaşadığımız şeyler üzerinden, tabii ki o çocukluk çağımızda hızlıca kimlikler üretiriz. Şöyle düşünün, örnek veriyorum -var mı öyle örnekler? Tabii ki var, çok değil ama var. Mesela diyelim ki bir annenin veya bir babanın çocuğuna “keşke doğmaz olaydın” dediğini düşünün. Şimdi bu nedir? Bu bir olgudur, bu yaşanabilecek bir deneyimdir. Fakat bunu yaşayan kim? Bunu yaşayan, tabii ki onay almak, takdir edilmek, korunup sahiplenilmek ihtiyacı duyan bir benlikse, ne hissedecektir orada? Bir reddedilmişlik hissedecektir. “Ben istenmeyen biriyim” düşüncesi ve duygusu orada oluşacaktır. “Ben istenmeyen biriyim; bakın annem veya babam bana keşke doğmaz olaydın demişti, böyle bir deneyim yaşadım” -böyle diyemiyoruz tabii ki, yaşadığımız bir olay söz konusu olduğunda.

Aslında olayın aslı bu: biri sana “keşke doğmaz olaydın” diyor, o kadar. Daha fazla bir şey değil aslında bu, değil mi? Ama bir benlik tarafından bu algılanıyor, yorumlanıyor ve üstüne üstüne onun üzerinden de bir kimlik oluşturuyor. “Ben istenmeyen bir çocuktum” diyor, “bu benim için travma” diyor. Travma işte bu şekilde şekillenmiş oluyor. Ve biz ne yapıyoruz? Aslında bu ben algısını devam ettirdiğimiz müddetçe sanki sürekli travmatize bir halde yaşıyoruz. “Ben istenmeyen bir çocuktum” -bakın, ne yaptınız? Yaşanan bir olgu üzerinden kendilik tanımlamasının tuzağına düştünüz.

Bakın olayın kendisi travmatik değil; bunun bu şekilde yorumlanması travmatik bir nokta olmuş oldu. O yüzden travma yaşadığınız olayda değildir; olayı yaşayanın bunun üzerinden bir kimlik üretmesindedir. Onun üzerinden oluşturduğumuz kimliktir o. Yani onun üzerinden ne oluşturursanız oluşturun, bu bir tuzaktır.

Mesela diyelim ki reddedildim, ama “ben öyle biri olacağım ki hayatta kimse beni reddedemeyecek.” Bakın bu da bir tuzaktır; güçlü bir şey gibi gözükebilir, işte oradan kendini güçlendirecek bir anlam üretmişsin gibi görünebilir. Ama yine büyük bir tuzak, fark etmiyor. Onun üzerinden ne tür bir benlik üretirseniz üretin, bir tuzaktır. Çünkü o siz değilsiniz. Bir olayın üzerinden ürettiğimiz benlik algısı biz değiliz, hiçbir zaman da olamayız.

“Allah Seni Yarattı, Benliğini Sen Yarattın”

Bakın o yüzden “Allah sizi yarattı” ifadesi çok önemlidir. Allah beni yarattı. Ama bakalım benliklerinize; benliklerinizi kim yarattı? Benlikleriniz kim tarafından yaratıldı? Hepsi sahte kişilik bilinciniz tarafından yaratıldı. Allah sizi yarattı. Allah “ben reddedilmiş bir çocuğum”u yaratmadı. Allah “ben sevilmeyen biriyim”i yaratmadı. Allah “ben güçlü olmalıyım” diyen birini yaratmadı. Allah “ben bu hayatın üstesinden gelemem” diyeni yaratmadı. Öyle bir şey yaratmadı. Allah sizi öyle yaratmadı.

Yarattı. Gerçek varlığınızla, değerlerinizle sizi yarattı. Şu anki siz, sizin tarafınızdan yaratılmışsınız -buradaki “yaratmayı” imajinatif anlamda kullanıyorum. Yani kendi sahte bilinciniz tarafından yaratılmış kişilersiniz. Hepimiz böyleyiz; kendi sahte bilincimiz tarafından yaratıldık. Şu anki yaşadığımız şey bu. “Ben her şeyin üstesinden gelirim” -Allah böyle bir şey yaratmadı. “İşte ben her şeyin üstesinden gelmeliyim” -böyle bir şey de yaratmadı. “Ben hiçbir şeyin üstesinden gelemem” -böyle bir şey de yaratmadı. Bakın bütün bunlar aslında ne? Kurgular.

Mesela hep veririm ya örnek: bir kediyi düşünün. Bakar mesela, diye bir çukur var, atlayabilirse atlar, atlayamazsa atlamaz. Oturup “atlamalıyım ya, atlayamazsam rezil olurum, acaba atlayabilir miyim” diye kalkıp bu kadar düşünmez, değil mi? Doğal bir şekilde, varlığıyla, varlığının farkındalığıyla ya o çukurdan atlar ya da kenarından dolanır.

Bizde dikkat edin, imajinatif benlikler var iç dünyamızda. Bir sürü imaj var. Bunlar kim tarafından yaratıldı? Bunlar bizim sahte benliklerimiz, sahte algımız tarafından yaratılıyor.

Elbiseni Temizle: Sahte Benlik Elbiselerinden Arınmak

O yüzden tırnak içinde, tekrar o ayet bağlamında hatırlatalım: “Elbiseni temizle” -peygambere vahyin ilk geldiği dönemde verilen bir mesaj var (Müddessir Suresi, 4. ayet). Bu ne elbisesi? Bu sahte benlik elbiseleri. O kadar çok elbiselerimiz var ki: “ben beceriksizim”, “ben yapamam”, “ben güçlüyüm”, “ben her şeyin üstesinden gelirim.” Bütün bunlar bakın -sadece “ben zayıfım” değil, “ben güçlüyüm” de bir elbisedir. “Ben her şeyin üstesinden gelirim” de bir elbisedir. “Ben hiçbir şeyin üstesinden gelemem” de bir elbisedir. “Herkes beni sever” de bir elbisedir, “hiç kimse beni sevmez” de bir elbisedir.

İşte “herkes beni sever” -falan sevmiyor, “o zaten beş para etmez adam” falan diye kenara atarsınız. Çünkü normalde herkes sizi sever. Böyle bir elbise giyerseniz ne yapacaksınız? Yaşadığınız olayları o elbisenin bağlamında değerlendireceksiniz. Veya “kimse beni sevmez” -ama bak bu seni seviyor. “Ya o da acıdığından seviyor.” Dolayısıyla bakın, bir benlik sürekli hayatı kendi gözlüğünden tanımlayacaktır.

O yüzden “nefsimizi temizlemek” diyebilirsiniz buna, “elbisemizi temizlemek” diyebilirsiniz -bir metafor olarak ayette geçer. Nefsimizi, yani kendimizi bu benlik algılarından temizlemek durumundayız. Ama temizlemek için önce görmek durumundayız, önce onu görmek durumundayız.

Peygamberin Doğallığı ve Hz. Ömer Örneği

Bakın bizim eski tarihimizde veya kültürümüzde mesela çok yaşlı bazı nineler, dedeler vardı -şimdi çok azaldı tabii. Öyle idraki tamamen Yaradan’la bağlantılı; şükreden, Allah’ın kendisine verdiği maddi manevi imkânları değerlendirmeye çalışan, Allah’ın ona yüklemiş olduğu erdemler üzerinden hareket eden. “Çok merhametli ve iyi niyetli olmayacaksın, yoksa seni ezerler” gibi mesajlar vermeyen; “evladım merhametli ol, iyi niyetli ol, insan olmak budur” diyen. Yani insan olmaklığın o doğal değerlerini, erdemlerini yaşayan ve bununla ilgili bir hesabı da olmayan.

İşte ona deseniz ki “bak ne güzel yaşıyorsun, Allah seni cennete koyacak”, o öyle demez. “Tabii ki cennete gireceğim, ben girmeyeceğim de kim girecek” demez; neden? Çünkü bakın hiçbir kimlik tanımlaması yok. “Ben iyiyim, ben günah işlemiyorum, başkaları gibi değilim” falan yok öyle bir şey. Tamamen doğasından gelen, doğal bir şekilde yaşar. Üzerinde giydiği bir elbise yoktur. Mesela o tip insanları tahrik de edemezsiniz, siz yapamazsınız. “Bilmiyorum evladım, bakarız, yaparsam yaparız, yapamazsam yapamamış oluruz, Allah bilir” -yani “biz elimizden geleni yaparız” der. “Hayır tabii ki yaparım, sen ne diyorsun, sana göstereceğim” demez. Neden? Çünkü üzerinde bir elbise yok.

Peygamber niye insanların olumsuzluklarından tahrik olmadı? Çünkü üzerinde bir elbise yok ki. O yüzden bakın, “ben gaybı bilmem” dediğinde, bu Allah ona bazı gaybî haberler vermiyor anlamında değil. “Ben gaybı bilirim” diye bir elbisem yok demek istiyor. Çünkü “ben gaybı bilirim” dersem bilmeye çalışacağım, bilemediğimde manipüle edeceğim falan filan. “Ben gaybı bilmem” diyor -“ben kendimi bir yere konumlandırmıyorum” demek istiyor. “Ben şunu yaparım, bunu ederim” de demiyor. Ne demek bu? Yani benim üzerimde bir elbise yok, ben bir elbise kullanmıyorum.

Bakın o kadar elbisesi yok ki, mesela Hazreti Ömer -zannediyorum- Mekke’ye bir ziyarette bulunacak olur. Ona der ki “beni de duanda unutma.” Hazreti Ömer şaşırır yani, “sen de mi bir dua istiyorsun” diye. Bakın peygamber kendini bir yere koymuyor. O kadar doğal bir şeydir bu aslında. Ve bizim aslında çokça ihtiyacımız olan bir şey bu: doğal bir yerde dur, hiçbir elbiseyi giyme. Ne negatifte ne aşırı pozitifte herhangi bir elbise giyme. Ne “çok akıllıyım” de ne “aptalım” de. Ne “ben her şeyi hallederim” de ne “halledemem” de. Ne “ben bilirim” de ne de “ben hiç asla bilemem” de. Allah bildirirse bilirsin, değil mi?

Dolayısıyla insanın kendini yaşadıkları üzerinden tanımlama tuzağına dikkat etmesi gerekir. Bizim şu anda “ben” diye ürettiğimiz şeylerin büyük bir çoğunluğu, geçmişte yaşadığımız şeyler üzerinden yaptığımız tanımlamalardır. Ve bu tanımlamaların çok önemli bir kısmı üzerimize bir yük olarak biner, yükümüz haline gelirler. O yüklerimiz bir süre sonra bizi yormaya başlarlar. Sürekli sevilmek istesek, bu bizi yoracak bir elbisedir. Sürekli güçlü olmak istesek, bu bizi yoracak bir elbisedir. Her şeyi bilmek istesek, bu bizi yoracak bir elbisedir. Birilerinden daha iyi olmaya çalışsak, bu bizi yorabilecek bir elbisedir.

Mesela bir bakın zihninizde, hiç yarıştığınız bir kimse var mı -bilmeden veya bilerek. Mesela diyelim ki bir konuda çok iyisiniz; birisinden o konuda ne kadar bilgi almaya açıksınız? Bir bakın o anda: o anda size o konuda birisi bir şey söylediğinde, hangi benlikle dinliyorsunuz? Bu bizim aslında sürekli sorgulamamız gereken bir noktadır. Bütün hayatımızda bunu yapabilmeliyiz, ama doğal bir şekilde, kendimizi germeden. Özellikle bir olay yaşadınız, özellikle çok etkilendiğiniz bir olay -olumlu veya olumsuz- bir bakın: bunu yaşayan kim? Bunu yaşayanın varlık algısı ne? Kendini nasıl tanımlıyor? Kendine verdiği değer nereden geliyor? Kendini hayatın içinde ne şekilde konumlandırıyor -zayıf mı, güçlü mü, becerikli mi, beceriksiz mi, zeki mi değil mi- nasıl konumlandırıyor, ne olarak yaşıyor yaşadığı olayı?

Mesela diyelim ki verdiğimiz baştaki örneklerden biri üzerinden devam edelim. Diyelim ki çok iyi bir arkadaşlığınız vardı, arkadaşınız vefasızlık yaptı, ayrıldınız. Ne hissettiniz? Ve bunu kim hissetti? Böyle bir ayrılığı kim olarak yaşadınız? Kendini dostsuz kalmış bir kişi olarak mı yaşadınız? Diyelim ki dostunuz vefasızlık gösterdi ve ayrıldınız dostunuzdan. Ne haldesiniz? Yalnız mısınız? Bir yanınız koptu mu acaba?

Öyleyse bunu yaşayan kim? Yani bu sizin gerçek kendiniz değil. Demek ki siz bir dostla, çok yakın samimi olabileceğiniz birisiyle bir ilişkiniz, bir bağınız, bir dostluğunuz olduğunda kendinizi tam yeterli ve var hissediyorsunuz; o olmadığında yarım hissediyorsunuz. Peki Allah sizi böyle mi yarattı? Gerçekte böyle misiniz? Gerçek kendiniz aslında böyle mi? Değil. Allah ayette diyor: “eğer dostların, çevrendekiler seni bırakacak olurlarsa, de ki Allah bana yeter.” Çünkü Allah bizi öyle yaratmış aslında. Yani Allah sana yeter, Allah hepimize yeter. Peki kime yetmiyor?

Özgürlük Benliklerin Esaretinden Kurtulmaktır

Şimdi ben bazen hep örnek veririm: Allah’ın kitabı ayrıdır, nefslerin kitabı ayrıdır. Allah “size yeterim” diyor. Ama içimizde bir benlik “öyle de ama yetmiyor işte, öyle olmuyor” diyor. Ne yapıyoruz? İşi daha kıvrak bir zekâ ile taca atıyoruz: “ben evliya değilim, ben o kadar olgunlaşmadım, ben ermedim.” Allah “erdin, ermedin” diye bir şey yapmıyor yani; “senin normal yaratılışın bu” diyor, “senin doğal kodların bu” diyor. Yani bütün insanlar etrafından dağılsa, Allah sana yeter -senin yaratılış kodların böyle. Peki o zaman öbür şeyi söyleyen kim?

Bakın, hemen “ama ben öyle değilim” demeyin. İçimdeki bir “ben” “öyle değil” diyor -onu sahiplenmeyin, o siz değilsiniz. O içinize kaçmış bir benlik. Onu kovmayın, onu görmezden gelmeyin, ama onu inceleyin. O nasıl biri? Mesela o, kendini eğer bir dostu, bir arkadaşı, bir yakını olmazsa yarım hissediyor, eksik hissediyor. Peki bu nereden çıkmış olabilir? Bunun kaynağı ne? Bu gerçek ben miyim? Bundan şüphe etme hakkımız yok mu? Kesinlikle şüphe etmeliyiz. Etmediğimizde onu kendimiz sanırız ve artık hayatımızı o yaşıyor oluyor; hayat onun tarafından yaşanıyor.

Hani biz bazen deriz ya, “kimse bana nasıl yaşayacağını söyleyemez.” İşte söylüyor sana; bak sana o kadar nasıl yaşayacağını söyleyen benlikler var ki içeride. Biri diyor ki “hayatı böyle yaşayacaksın; hayatı korkularınla yaşayacaksın, bir sürü korkuların olacak” -ve bunlar da çok doğaldır: “annenin ölümünden korkacaksın, babanın ölümünden korkacaksın, eşinin ölümünden korkacaksın, yakınların ölümünden korkacaksın, şundan bundan korkacaksın, böyle yaşayacaksın” diyor, “bu da normaldir” diyor. Şimdi hayatı kim yaşıyor? Hayatın nasıl yaşanacağını sana kim böyle öğütledi? İçindeki bir benlik.

“Kimse bana nasıl yaşayacağımı söyleyemez.” Benim bazı tanıdığım ergen çocuklar vardır -hepimiz ergeniz aslında bu kafayla da- “işte bana kimse ne yapacağımı söyleyemez” derler. Bakıyorum, dışarıdan ben bakıyorum: ona ne yapacağını söyleyen o kadar çok ses var ki içeride, o sadece dışarıdakilere dikkat kesilmiş. Peki içeridekiler? İçeridekiler sana hayatın nasıl yaşanacağını, nasıl yaşanması gerektiğini söylemiyor mu? Sana hayatın nasıl yaşanacağını kim söylüyor? Bir bakar mısın içeride? Kimisi korkuyla yaşatıyor. Kimisi “her zaman cesur olmalısın, hiçbir zaman kuyruğu dik tutmamazlık etmemelisin, korksan da göstermemelisin” diyor ve sen hayatı onun üzerinden yaşıyor olabilirsin. “Ben yetersizim, beni insanlar tanısa sevmezler” diyen bir benlikle yaşıyor olabilirsin. “Hatalarını asla ortaya koyma, yoksa küçümsenirsin” diyen bir benlikle yaşıyorsun. Hayatın nasıl yaşanacağını sana söylemiyorlar mı? Hepsi söylüyor. Hepsi sana “hayat böyle yaşanır, böyle yaşanmaz” diye dikte ediyor. Ve sonra diyoruz ki “kimse bana hayatın nasıl yaşanacağını söyleyemez.”

O yüzden arkadaşlar, özgürlük, bir insan gerçek kendini idrak etmediği müddetçe mümkün değildir. Özünü idrak etmeyen bir insan için özgürlük mümkün değildir; ya duygularının, ya düşüncelerinin, ya kendilik algısının esirisin. O kendilik algısı sana neyi nasıl gösteriyorsa, onun üzerinden hayatı yaşıyorsun, hiçbir zaman özgür olamayacaksın. Hayatı çok rasyonel bir benlikle yaşarsan, hayat onun üzerinden senin tarafından tanımlanır: her şey rasyoneldir, her şey ölçülebilir, her şey hesaplanabilir, her şey pozitif olarak ölçülebilir ve tartılabilir -böyle bakarsın ve onun üzerinden hayatı yaşayabilirsin.

Dolayısıyla özgürlük, arzu edilerek elde edilen bir şey değildir. Özgürlük, öz varlığının farkındalığıyla açığa çıkan bir şeydir. Artık orada zaten “ben özgür olacağım, özgür olmalıyım” diyen bir benlik de yoktur. Doğal olarak özgürsün; özgürlük hikâyeleri anlatmazsın, hatta “özgür müyüm değil miyim” kıyaslaması da yapmazsın. Ve hatta şunu söyleyebiliriz: birisi seni ömür boyu hapsetse de seni o özgürlükten alıkoyamaz. Gerçek özgürlüğünden seni alıkoyamaz. Çünkü sen öz varlığında sınırsız ve hiçbir sınırlamanın olmadığı bir bilinç halindesin. O gerçek özgürlüktür. O yüzden özgür olmak, bir insanın kendi üzerinde çalışma süreciyle ancak mümkün olabilen bir şeydir.

Yoksa “ben şu anda ne istersem onu yaparım” -bu hani sana verilmiş elli iki’lik bir desteden içinden otomatik bir şekilde birini seçme özgürlüğü gibi bir şey; ne kadar özgürlükse, bunun gibi bir şeydir. Sen, sendeki benliklerin sınırlılıklarıyla ve onların sübjektif algılarıyla esirsin. Nasıl özgür olabilirsin? Hem o benliklerin sınırlı, hem o benliklerin algısı sınırlı -nasıl özgür olabilirsin?

Bir ortama girdiğimizde nasıl özgür olabiliriz? Bir insanla iletişim kurduğumuzda nasıl özgür olabiliriz? “Bildiğimi göstermeye çalışıyorum, kendimi sevdirmeye çalışıyorum, tırnak içinde rezil olmamaya çalışıyorum, kendimi kötü hissetmemeye çalışıyorum” -bir sürü hikâye üretiyor benlikler. Peki bu benliklerin arasında ben nasıl özgür olabilirim ki? Bu mümkün değildir.

İşte o yüzden arkadaşlar, özgürlük, yani içe doğru, öze doğru yapılan bir yolculuğun neticesinde fark edilen bir şeydir. Özgürlük dışarıya karşı değildir; dışarıdaki özgürlük zahiri bir özgürlüktür. O yüzden biz hayatın içimizde kimler tarafından yaşandığına dikkat etmeliyiz.

Ölüm, Mevlana ve Özün Farkındalığı

Sohbetimizin başına dönecek olursak: ne yaşanıyor? Ama bundan daha önemlisi, bunu kim yaşıyor? Hani çok ifade ederiz değil mi, işte Mevlana ölümü bir mutluluk, bir sevinç gecesi olarak algılıyordu. Kim olarak algılıyor? Özünün farkında olan biri olarak algılıyor. Özünün farkındaysan, ölüm büyük bir sevinçtir, büyük bir müjdedir. Hakiki anlamda ölüm aslında bir müjdedir.

Şimdi hakikatte en sevdiğiniz böyle bir insana kavuşmayı istemez misiniz? Sınırlı bir ortamdan sınırsız bir ortama geçmek istemez misiniz? İstersiniz. Peki bu mutluluk verici midir? Tabii ki öyledir. Peki ben ölümü kim olarak yaşıyorum? Böyle biri olarak mı yaşıyorum, yoksa farklı biri olarak mı yaşıyorum? Ölüm niye benim için müjde olmuyor? Çünkü ölümü kendi içimde bir müjde olarak algılamayan sahte bir benlik var. Onun gözünde ölüm başka bir şey. “Kim ister ki ölümü” diyor, zaten oradan bir başlıyor. “Kim ister ki ölümü” diyor, “ölümü kim sever ki” diyor. İşte hani “hayattan mı bıktın ki ölümü istiyorsun” deniyor. Halbuki biz ölümü istiyoruz ama o anlamda değil; “ölmek istiyorum, ölmek istiyorum” anlamında değil.

Yani ölüm bu anlamda bizim için ilahi bir müjde ve gerçek varlığımızı daha mükemmel ve kesintisiz bir biçimde yaşayacağımız bir hayat alanına adım atmaktır. Mükemmel bir şeydir ölüm, mükemmel bir şeydir; seni bütün maddi bedensel sınırlılıklardan kurtarır. Ama ölümü kim tanımlıyor, kim yaşıyor, buna bakmak durumundayız. Ölüm kim tarafından algılanıyor? Mesela bir yakının öldüğünde bu kim tarafından yaşanıyor? Kendini yalnız hisseden bir ben tarafından. Sen o yakınınla yalnız kalıyorsun. “Birçok hatıram artık sanki mezara gitti gibi geliyor, sanki böyle bir şeyler elinden kaymış, bir şeyler elinden gitmiş” ve sen onları tutamıyorsun. Hayat elinden kayıyor gibi geliyor sana. Ama kime öyle geliyor? İçerideki birine öyle geliyor.

O yüzden bakın, özne doğru bir biçimde keşfedilmediği müddetçe hayat, benliklerin otomatizasyonundan başka bir şey değildir. Hayat kim tarafından yaşanıyor? Kim algılıyor? Mesela bir çocuğunuz oluyor -bir bakalım, bu sana bir şey kattı mı? Bir şey kattıysa, çocuğun öldüğünde bir şey eksilecek. Bakın, bir şeyi yaşayan kendini onun üzerinden tanımladığında tuzağa düşmüş olur.

Anne-Baba Rolleri: Kimliğe Hapsolmamak

O yüzden biz hep hatırlatıyoruz: bak, sen annelik yapıyorsun ama sen kendini anne diye tanımlama. Sen babalık yapıyor olabilirsin ama kendini baba diye tanımlama. Bakın Allah peygambere der ki, “sen içinde olduğun hiçbir erkeğin babası değilsin.” Bak kendini bir şeyle tanımlattırma, böyle bir şey yok. Analık yaparsın ama sen anne değilsin, babalık yaparsın ama sen baba değilsin. Bunlar modern dille ifade edersek psikolojik rollerdir. Sen kendini bunlarla tanımlama. Bakın sen kendini bunlarla tanımlarsan, onların sınırlarına kendini hapsedersin. Allah’ın bize yaşattığı deneyimleri biz kimliğimiz haline getirmemeliyiz. Kimliğimiz haline getirirsek ne olur? Kendi elimizle -kendimiz, tırnak içinde söylüyorum- put yapmış oluyoruz.

İçsel Putlar: Beğenilme, Onaylanma, Bilinme

Bakın bunu daha önce de hatırlattım: bütün sahte benlikler put gibi işler. İnsan şaşırır; “insan eliyle put yapar da nasıl ona ibadet eder?” Ya bunu görmek için 1400 yıl evvel Arabistan’a gitmene gerek yok. Bak içinde mesela bir “utanç kutusu” var. Bunu kim üretti? Sen ürettin. “Böyle bir şey yaşamamalıyım, çok utanıyorum, bu benim için utanç olur.” Mesela biri bana bir şey sorarsa da bilmezsem rezil olurum, rezil olmak istemiyorum -rezillik ve utanç kutusu. Ne yapıyorsun? “Asla rezil olmamalıyım, asla utanç içinde olmamalıyım” diye ne yapıyorsun? Kırk dereden su getiriyorsun. Ne yapmış oluyorsun? Sen o benliğe bir anlamda değer atfediyorsun, sen onu razı etmeye çalışıyorsun.

Biz ne diyorduk değil mi? Arap putları -putları razı etmeye çalışıyor. Bunlara da gülüyoruz değil mi, “Araplar putlar üretirdi, putlarını da razı etmeye çalışırlardı” diye. Sen bak bakalım psikolojik dünyana: neleri razı etmeye çalışıyorsun içeride? Hangi putları razı etmeye çalışıyorsun? Başkaları tarafından beğenilme putun yok mu? “Bir şey yaptığım zaman beğenilmeli. Bir kitap yazıyorsam okunmalı. Bir şey paylaşıyorsam beğenilmeli. Konuşuyorsam dinlenmeli.” Kim diyor sana bunları? İçerideki bir şey. Sen de onu razı etmeye çalışıyorsun. Bak, diyorsun “beni bin kişi dinlemiş.” Ama o diyor ki “bin kişi iyi ama bak on bin olmalı.” “Tamam” diyorsun, “bundan sonra hedefim on bin.” Kimi razı ediyorsun? Şimdi Instagram putları da çıktı böyle, Instagram putu, Facebook putları falan. Bakın kim bizim yerimize hayatı yaşıyor, kimin gözüyle hayatı yaşıyoruz? Ne kadar gayri insani bir şey, değil mi arkadaşlar? “Ne kadar takip ediliyorum, ne kadar beğeni aldım, buraya kadar geldik” -yani deyim yerindeyse.

Tek İlah, Tek Rıza: Allah’ın Razılığı

O yüzden bakın, Allah insana her zaman neyi hatırlatır? Hakkın rızasını hatırlatır. Hani bir bilgenin ifadesiyle, “Allah razı olsa, bütün dünya reddetse kıymeti yok” diyor. “Allah razı olmasa, bütün dünya seni kabul etse ehemmiyeti yok.” Bu nedir aslında? Hani “tek bir Allah” -tek bir Allah ne demek? Bütün sahte ilahların farkındalığı demek aynı zamanda. Çünkü tek bir O var, diğerleri sahte. O zaman bunlara karşı uyanmalısın, bunları fark etmelisin.

O yüzden hani peygamber dışarıdaki putlarla çok kolay -tırnak içinde- mücadele etti. Ama içerideki putların mücadelesi çok daha zordur, çok daha dikkat gerektirir, farkındalık gerektirir. Onu fark etmeniz için dikkat etmeniz gerekir, tefekkür etmeniz gerekir, ama sakin olmanız gerekir, kaygılanmamanız gerekir, doğal olmanız gerekir. Doğal olun, içerideki o tepkisel benlikleri fark edin, bütün o sahtelikleri göreceksiniz.

Mesela diyelim ki bir insan sizi suçladı -bir bakın içeride kim tetikleniyor, değil mi? Mesela diyelim ki biri beni suçladı, buna tepki veren kim? Bir bakın oraya. Mesela diyelim ki sizde olmayan bir şey nedeniyle suçlandınız; siz o atfedilen suçu işlediniz veya öyle bir hatanız var mı? Yok diyelim. Peki bunlar rahatsız olacak bir şey var mı içeride aslında? Olmaması lazım değil mi? Ama içeride bir şey rahatsız oluyor. İşte bak, orada sahte bir şey var, işte onun üzerinde dur.

Diyelim ki insanlar seni çok seviyor, sevinçten göklere uçtun. Peki insanlar seni çok sevdiğinde, senin varlığında, gerçek varlığında bir artış oldu mu? Olmadı. O zaman kim seviniyor burada? Bir bak bakalım, hangi sahte hikâye dönüyor. Ve tam zıt kutbuna bak: insanlar seni sevmediğinde, senin varlığında bir değişiklik oluyor mu aslında, gerçek varlığında bir değişiklik oluyor mu gerçekte? Mesela farz edelim, bütün insanlar beni şu an sevdiler, beş dakika sonra bütün insanlar benden nefret ettiler -bu İsmail’de gerçek anlamda bir değişiklik yapar mı? Aslında gerçek anlamda değişiklik yapmaz. Peki içeride bu iki şey arasında fark gören kim? Mesela “bütün insanlar beni seviyor”, “bütün insanlar benden nefret ediyor” -ikisi arasında fark gören kim? O kadar sahte benlikler var ki, hepsini görebilirsin.

Suçlandığın zaman kim reaksiyon gösteriyor? Bir bak, söylenen şey doğruysa kendini düzeltirsin. Değilse problem ne? Başkaları tarafından olduğu gibi algılanmak isteyen bir “ben” var. Peki böyle bir bene ihtiyacın var mı? “Ben çok bilgiliyim, bunu bilin. Ben çok güçlüyüm, bunu bilin. Ben çok başarılıyım, bunu bilin.” Bunu kim istiyor? Buna da istiyorsanız “bilinme putu” diyebilirsiniz. İstenme putu, hoşlanma putu, hoşlanılma putu, onaylanma putu -ne putlar var içeride?

Varlık Bireysel Değildir

Hep sizden bir özgürleştiğinizi düşünün. Kâbe boş gibi değil mi, zâhiren boş değil mi? Ama hakikatte Allah nuruyla, bereketiyle dolu. O zaman aslında siz de dolusunuz arkadaşlar. Ama iyi ki Peygamber’in o döneminde yaşamadık; muhtemelen bu kafayla şöyle derdik. Peygamber dedi ki “hepsini temizleyin”, diyecektik ki “ne koyalım yerine ey Allah’ın Resulü.” Hemen bu gelecekti aklımıza, değil mi? “Ne koyalım yerine.” Bir şey koymayacağız. “Ama bomboş olacak Resulallah” değil mi? Çünkü ego alışmış yani, bir şey koymak istiyor. Sanki onlar olmasa bir şey yok. “Kendini sevdirmeye çalışma, beğendirmeye çalışma, onaylatmaya çalışma” -boş bir şey gibi kalıyoruz. Öyle bir imaj oluşuyor egoda.

Halbuki bir durun bakalım, bir durun. Orada varlık var. Ama acele etme, çünkü hâlâ egoyla bakıyorsun. Mesela kendinizi tanıtır mısınız? “İşte ben, mesela İsmail.” Eee, ne yani? Bak görmüyor musun, bir varlık var yani -beden de değil. Sen de varsın, ben de -hepimiz varız. Yetmiyor mu? Hani geçen sohbette dediğim gibi, “kimsiniz?” “Ben varım.” Ego diyor ki “nasıl var yani, ne olarak? Biraz allayıp pullayıp süslemen lazım bunu.” Çünkü ego diyor ki “e herkes var.” O zaman varlık değersizleşti bir anda. Bakın ne hikâyeler dönüyor değil mi içeride?

Halbuki en sade ve en mükemmel şey: sen Allah tarafından var edilmişsin. Varlıkla donatılmışsın, varlıkla taçlandırılmışsın. Ne kadar mükemmel bir şey. Ve o varlık sana yeter. İşte o zaman tıpkı Kâbe’nin temizlenmesi gibi ve ilahi feyze, nura, ışığa mazhar olması gibi, bizler de bu putları temizlediğimizde gerçek anlamda içsel bir ferahlık, bir huzur yaşayacağız. İçerideki kalabalıktan kurtulacağız, içerideki dönen hikâyelerden kurtulacağız. İşte bu, gerçek kendine dönüştür. Gerçek kendini tekrar fark etmektir. Onun dışındaki her şey sahte kendiliklerdir. Ve gerçek kendinin dile dökülecek bir tanımı da yoktur.

Belki bu egonun hoşuna gitmez: “ben kendimi tanıtınca hiçbir şey diyemeyecek miyim?” Hayır, hiçbir şey diyemeyeceksin. Gerçek kendini hiçbir zaman tanıtamayacaksın, hiçbir zaman kelimeye dökemeyeceksin. Ama bu bir benliğe garip geliyor değil mi? Ama bir benliğe garip geliyor, en son onu da kenara koy. İsterse ona garip gelsin, ister gelmesin. Sen varsın ve tamsın. Ve bu dünyada bir deneyim yaşıyorsun. Ve bu deneyime varlığının ve o varlığındaki erdemlerinin nitelikleriyle katılıyorsun, bu kadar. Varlığını izhar edeceksin, o var zaten; varlığını inşa etmeyeceksin. Ama varlığını izhar etmeye de gerek duymadan bunu yapacaksın. Varlığını illa gösterme; “bak ben biraz daha varım, senden daha varım, ikimiz de varız ama ben daha iyi varım” -öyle bir şey yok yani. Ama bakın egoda ne vardır her zaman? Farklılaşma arzusu, öne çıkma arzusu. Ve öne çıkamıyorsa geride kalma rahatsızlığı. Hep hikâye dönecek orada. Halbuki varlık bireysel bir şey değildir.

Sonuç: Lâ İlâhe İllallah ile Kurtuluş

Bu dünyada varlığı bir bireymiş gibi deneyimliyoruz. Ama varlık bireysel bir şey değildir. Bunu ne kadar idrak edersek, o zaman içerideki o sahte hikâyeler de o kadar boşa düşecektir.

Mesela “mutlu değilim” -bir bakalım bunu kim söylüyor? Kim mutsuz? Hemen “ben” deme ona, onu incele. O mutsuz olan kim? Onun mutluluk ve mutsuzluk hikâyesine bir bak. O kimin mutluluk ve mutsuzluk hikâyesi? Ama sen o kadar uzun zamandır onunla özdeşleşmişsin ki. Mesela “yıllardır hiç mutlu değilim, hiç mutlu değilim” diyorsun -bir benlik tutmuş seni, kendi hikâyesine inandırmış. “Şu olursa ancak mutlu olurum, ben buraya kadar geldim, artık mutlu olsam ne olur ki” diyor bir benlik. Sen onun hikâyesini dillendiriyorsun.

Onun için Peygamber şunu demiştir: “Lâ ilâhe illallah deyin, kurtulun.” Tabii işte o bir ifade değil, o bir cümle değil yani -bütün sahte kendiliklerden kurtul ve sadece Allah de. O zaman o doğal huzur, sükûnet ve mutluluk gelecek.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - “Elbiseni temizle” — Müddessir Suresi: 4 (anlatıcı bunu “peygambere vahyin ilk geldiği dönemde verilen bir mesaj” olarak doğrudan tarif ediyor). - “Sen içinde olduğun hiçbir erkeğin babası değilsin” — içerik olarak Ahzab Suresi: 40 ayetine karşılık geliyor (anlatıcı sure adını zikretmiyor, bu bir editör çıkarımıdır). - “Eğer dostların, çevrendekiler seni bırakacak olurlarsa, de ki Allah bana yeter” — anlatıcı tarafından bir ayete gönderme olarak zikrediliyor, ancak sure adı/ayet numarası verilmiyor; tahmini bir numara eklenmemiştir.

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Nefs-i Emmare, Fitne ve Fıtrata Çağrı

Sohbet, nefs-i emmarenin sadece açık günahlar değil, özdeşleştiğimiz her düşünce, duygu ve davranış kalıbı olabileceğini; "geç kaldım" gibi masum görünen bir düşüncenin bile kişiyi zamana bağlı bir varlık zannettirerek nasıl bir ömür boyu süren bir tuzağa dönüşebileceğini anlatıyor. Beden ile kendini karıştırma (araba metaforu), musibet ayetinin kadere ait olanla bize ait olanı ayırması, tevhidin sadece Allah'ı birlemek değil kendini de birlik içinde hissetmek olduğu, fitne kavramının mal-evlat-beden-ilişkiler üzerinden özdeşleşmeyiifade ettiği, Hazreti Yusuf örneği ve "beni değerli hissettirecek biri" aldanışı işleniyor. Sohbet, Rum Suresi 30. ayetin fıtrata çağrısıyla ve modern insanın özsüzleştirilerek nasıl kolayca manipüle edildiğivurgusuyla tamamlanıyor.